KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

Hacc Sûresi 1-10. Ayetlerin Tefsiri

Hacc Sûresi 1-10. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


Hacc Sûresi Mukaddime 

(Hacc Suresine Giriş) 


Kur'an-ı Kerim'in 22. suresi olan Hacc Suresi, adını 27. ve devamındaki ayetlerde detaylıca ele alınan hac ibadetinden almıştır. Ayet Sayısı: 78 ayetten oluşur. Kur'an'daki Yeri: 17. cüzde bulunur. Bu surenin ayet sayısı Kufi’ye göre 78, Mekki’ye göre 77, Basri’ye göre 75, Şami’ye göre de 74 ayettir. Sure, Müslümanların müşrikler tarafından Mekke'den çıkarıldığı, Kabe'yi ziyaret etmelerinin engellendiği ve Medine'de varoluş mücadelesi verdikleri bir dönemde nazil olmuştur. Elmalılı Hamdi Yazır, İbn Kesir ve Taberi gibi büyük müfessirlerin çoğunluğuna göre Hacc Suresi müftehiren (karışık) bir süredir. Yani bir kısmı Mekke döneminde, bir kısmı ise Medine döneminde inmiştir. 

İbn Abbas’tan ve bazı seleften aktarılan rivayetlerde, surenin içindeki bazı belirli ayet gruplarının (örneğin cihad izni veren 39-40. ayetler veya Bedir savaşına işaret eden "iki düşman grup" tasvirinin yer aldığı 19. ayetler) Medine’de nazil olduğu kesin bir dille rivayet edilmiştir. Buna karşılık genel üslup, kıyamet tasvirleri ve tevhid vurgusu nedeniyle Mekke döneminin sonlarına ait olduğu yönünde de güçlü rivayetler mevcuttur. 

İlk muhatap toplum, yurtlarından sürülmüş, psikolojik ve ekonomik olarak baskı altında olan, geleceğe dair kaygılar taşıyan genç bir İslam topluluğudur.


Surenin temel amacı, bu dağınık ve baskı altındaki topluma "tevhid merkezli evrensel bir kimlik" kazandırmaktır. Sure; bir yandan Kabe'nin sadece Mekkeli müşriklere ait yerel bir puthane değil, Hz. İbrahim'den beri tüm insanlığa ait evrensel bir tevhid merkezi olduğunu ilan ederken; diğer yandan da Müslümanlara ilk kez "savaşma/savunma izni" (39. ayet) vererek toplumsal ve hukuki bir dönüm noktası oluşturur.


Sure tam da bahsettiğiniz gibi dengelidir. Kıyamet sahneleri, geçmiş kavimlerin helaki ve Allah'ın kudretine dair "haberler" verirken; cihad, kurban, ihram ve ibadet ibadet formatlarına dair "hedef hükümler" sunar.

Bu surenin faziletine dair Ahmed, Ebu Davud, Tirmizi,  İbn Merduye ve sünen’inde Beyhaki’nin Ukbe b. Amir (r.a)’den gelen şu rivayet gelmiştir. Dedi ki: Ey Allah’ın Rasulü, Hac suresi içinde iki tane secde ayeti bulunmakla Kuran-ı Kerim’in diğer surelerine daha faziletli mi kılınmış oluyor? Şöyle buyurdu: “Evet, o iki secdeyi yapmayacak kişi, bu secde ayetlerini okumasın.” İbn Abbas şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hac suresinde bir tek secde vardır.” Evla olan görüş budur denilmiştir.


Hacc Suresi, işlediği konuların akışı bakımından genel olarak 5 ana bölüme ayrılır:

1. Kıyamet ve Dirilişin Delilleri (1 - 7. Ayetler): Surenin başında şiddetli bir kıyamet sarsıntısı tasvir edilir; insanın yaratılış evreleri hatırlatılarak ahiretin ve dirilişin hakikat olduğu vurgulanır.

2. Şirkin Eleştirisi ve İhlas (8 - 24. Ayetler): İnsanın darsa veya bolluğa göre değişen tutarsız kulluk anlayışı eleştirilir. Allah'tan başka tapılan varlıkların mutlak bir acziyet içinde olduğu gözler önüne serilir.

3. Hz. İbrahim ve Hac İbadeti (25 - 37. Ayetler): Hz. İbrahim'e hac çağrısı yapması emredilir. Kabe'nin ziyareti, hac ritüelleri, tavaf ve kurban ibadetinin toplumsal ve manevi hikmetleri işlenir.

4. Savunma İzni ve Geçmiş Kavimlerin Kıssaları (38 - 59. Ayetler): Yurtlarından haksız yere çıkarılan mazlum müminlere ilk kez fiili savunma/cihad izni verilir. Hz. Nuh, Âd, Semûd ve Lût kavimlerinin akıbetleri hatırlatılarak uyarıda bulunulur.

5. Tevhid, İbadet ve Sonuç (60 - 78. Ayetler): Allah'ın yüceliği, adaleti ve kudreti hatırlatılır. Sure, müminlere namaz, zekat ve Allah yolunda cihad etme çağrısı ile nihayete erer.

Birinci Kesim 


يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ ۚ إِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَيْءٌ عَظِيمٌ 

Yâ eyyühen-nâsütteku Rabbeküm, inne zelzeletes-sâ‘ati şey’ün ‘azîm. 

1- “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Şüphesiz o kıyamet saatinin sarsıntısı çok büyük bir şeydir.”

Sizleri takvaya ulaştıracak şeylere bağlanmakla ve gereğince amel etmek suretiyle rabbinizden korkun. Takva nefsin bir melekesidir. Aynı zamanda amellerin sonucudur. Bu emrin verilmesiyle Allah'a karşı gelmekten sakınılması istenir. 

Allah Kıyamet saatinin sarsıntısını büyük bir şey olarak nitelendirmiş bulunuyor ki basiretleriyle bu niteliğe dikkat etsinler, akıllarıyla bunu tasavvur etsinler de bugünün dehşetli ve çetin hallerinden kendilerini korusunlar, kendilerini ne acısınlar, bunu da rablerinin kendilerine emretmiş olduğu takva elbisesine bürünerek yapsınlar. İşte bu durum onları bu gibi dehşetli korkulardan yana güvenliğe kavuşturur. Gerçekten de kıyamet saati büyük bir iştir. Müthiş bir olaydır. Dehşete düşürücü bir haber, korkunç bir hadise, hayretler içinde bırakacak bir olaydır. Çünkü insanlar korkacak ve dehşete kapılacaklardır. 

Bu ayet, Hz. Peygamber (s.a.v.) bir seferde (çoğu rivayete göre Benî Mustalik Gazvesinde) gece vakti yol alırken nazil olmuştur. Ayet indiğinde Resûlullah sesini yükselterek bu ayeti ve ikinci ayeti ashaba okumuştur. Sahabe bu seslenişi duyunca yolculuğu durdurup bineklerinden inmiş ve Hz. Peygamber'in etrafında toplanmıştır. 

Kıyamet sarsıntısının dehşetini anlatan bu ayetleri işiten sahabiler derin bir hüzne boğulmuş ve ağlamaya başlamışlardır. Öyle ki toplulukta kimseden çıt çıkmıyor, herkes büyük bir korku ve huşu içinde bekliyordu. Sahabenin bu teslimiyetini gören Hz. Peygamber, "Bugünün hangi gün olduğunu biliyor musunuz? Bu, Allah'ın Hz. Adem'e 'Ey Adem! Cehenneme gönderilecekleri seçip ayır' diyeceği gündür" buyurmuş ve kıyametin dehşetini rivayetlerle detaylandırmıştır. Ardından ashabına müjdeler vererek gönüllerini teskin etmiştir.

Saatin sarsıntısından Maksat nedir? konusunda müfessirler arasında oldukça itilaf vardır. İbn Cerir ve İbn Kesir’inde ortaya koyup tercih ettiği görüş şöyledir: İbni Kesir der ki: “Başka alimler de şöyle demiştir: Bu, kabirlerden kalktıktan sonra Arasata kalkılacağı günde meydana gelecek dehşet, korku, sarsıntı ve kargaşadır. İbn-i Cerir’de bu görüşü tercih etmiştir. Bu görüşü kabul edenlerin birtakım hadisi şerifleri delil gösterirler: Bir üst paragrafta aktardığımız hadis bunlardan biridir. Bir kısmı nakledildi: Bu müjde nedir?

Ateşe girecek kafile için Rabbim Nida ederek Ey Adem Hayde ateşe gidecek kafileni gönder. Adem ise rabbim ateşe gidecek kafile ne demektir diye sorunca şöyle buyurur: Ateşe girecek olan kafile her 1000 kişiden 999 kişi cehennemde, biri de cennettedir. (İmran b. Husayn) devamla ashab-ı kiram bundan dolayı hayrete düşüp susuverdiler. Çıtları bile çıkmadı. Bunu gören Allah resulü şöyle buyurdu: “Müjdeler olsun size ve amel ediniz! Muhammed'in nefsi elinde olana yemin ederim ki, sizler öyle bir mahlukat ile birliktesiniz ki, bunlar kiminle birlikte olursa mutlaka onun sayısını çoğaltırlar. Yecüc ile Mecüc Bir de Adem oğullarından ve iblisin çocuklarından helak olanlar.” Dedi ki: bu durum onları ferahlattığı, Sonra şöyle buyurdu: “Evet; amel ediniz ve size müjde olsun ki Muhammedin canı elinde olana yemin ederim, Siz insanlar arasında devenin böreğindeki bir benek gibi veya bineğin bacağının uç tarafındaki tüysüz Boğum gibisiniz; ancak.”


يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّا أَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكَارَىٰ وَمَا هُمْ بِسُكَارَىٰ وَلَٰكِنَّ عَذَابَ اللَّهِ شَدِيدٌ 

Yevme teravnehâ tezhelü küllü mürdı‘atin ‘ammâ erda‘at ve tedau küllü zâti hamlin hamlehâ ve tera-n-nâse sükârâ ve mâ hüm bi sükârâ ve lâkinne ‘azâba-llâhi şedîd. 


2- “Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğunu unutup terk eder ve her hamile kadın da karnındaki çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş (gibi yalpalarken) görürsün; halbuki onlar sarhoş değillerdir. Fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir.”

Kıyameti görüp yaşayacağınız gün o dehşet ve azametin büyük olmasından dolayı  her emzikli emzirdiğini unutur. Gördüklerinin dehşetinden insanlar arasında en sevdiğine bile dikkat edemez. Halbuki anne insanlar arasında en şefkatli olandır. Çünkü bu onun süt vermekte olduğu yavrusudur. Onun emzikte iken bile o anın dehşetinden onu unutacaktır. Yüce Allah'ın emzikli buyruğu bu dehşet verici olay gerçekleştiğinde eğer süt emen yavrusuna memesini vermiş bulunuyor ise memesini ağzından bu göreceği dehşet dolayısıyla çeki vereceğini ne işarettir.

Daha gebelik süresi bitmeden önce çocuk düşük olur Hasan Basri bu konuda der ki: sütten kesmediği halde emzikli kadın çocuğunu unutacak hamilelik süresi bitmeden önce de Gebe olan her dişi kanundakini düşürecektir.

İçinde bulundukları o dehşettiği ve şiddetli durumdan dolayı akılları dehşete kapıldığından ve zihinlerine yitirdiklerinden dolayı insanları sarhoş zannedersin. Halbuki onların akıllarını gideren iyiyi kötüyü ayırma kabiliyetlerini ellerinden alan ve sarhoşluk sonucu akıl ve temiz güçlerini yitiren kişinin durumuna düşüren Allah'ın azabından korkmaktır.

Müfessirlerin naklettiğine göre, Hz. Peygamber bu ikinci ayetin tasvirini tamamladığında sahabeler hıçkırıklara boğulmuş ve "Ey Allah'ın Resulü! Bu dehşet anında kurtulan olacak mı?" diye sormuşlardır. Resûlullah da kıyamet sahnelerini detaylandıran diğer sahih rivayetleri aktararak onları tam bir uyanış ve amel bilincine sevk etmiştir. 

Ayet, dünyadaki hiçbir insani ve fıtri bağın (annelik dahil) ahiret sorumluluğundan ve ilahi azaptan daha güçlü olamayacağı ilkesini koyar. İnsanın yeryüzündeki en birincil önceliğinin, bu şiddetli azaptan korunmak için takvaya sarılmak olduğu hükme bağlanır. 

Şanı yüce Allah takva emri verip de bu emrin gereğince belirtip ona doğru teşvik ederek duygularımızı uyandırıyor ve takvadan bizi alıkoyan temel engeli de zikretmektedir:


وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّبِعُ كُلَّ شَيْطَانٍ مَر۪يدٍۙ 

Ve minen-nâsi men yücâdilü fillâhi bi-ğayri ‘ilmin ve yettebi‘u külle şeytânin merîd. 

3- “İnsanlardan kimi vardır ki, hiçbir bilgisi olmadığı halde Allah hakkında tartışmaya girer ve her azgın şeytanın ardına düşer.”

Mukâtil ve Kelbî gibi müfessirlerin naklettiği rivayetlere göre bu ayet, Kureyş’in azılı müşriklerinden Nadr b. Hâris hakkında inmiştir. Nadr, Mekke'de Hz. Peygamber’in yanına gelip "Melekler Allah’ın kızlarıdır", "Kur'an geçmişlerin masallarıdır", "Biz çürüyüp toprak olduktan sonra Allah bizi nasıl diriltecekmiş?" diyerek hiçbir delili olmaksızın kışkırtıcı tartışmalar açar, insanları saptırmak için her yola başvururdu.

İbni Kesir bu ayet hakkında şöyle söylemektedir: “ es-udi, Ebu malik'ten dedi ki:  o ayeti kerime en-Nadr b. Haris hakkında nazil olmuştur. İbni curich de böyle söylemiştir. İbni Ebi hatim ölmekin'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: Kureyş'in adillerinden biri dedi ki: sen bize rabbinizden haber ver; o altından mıdır, Gümüş müdür, bakır mıdır? Bunun üzerine gök gürledi. beyninin tepesinin önüne düştüğünü gördük.

 reis bin ebi süleyhim, mücahitten, şöyle dediğini rivayet etmektedir: bir Yahudi gelerek şöyle dedi: ya Muhammed, bana bildir, senin Rabbin inceden midir, yakuttan mıdır nedendir? Gökten Bir Yıldırım geldi ve ona çarptı. nüzul sebebi Her ne olursa olsun, asıl itibar lafzının umumi olduğunadır.

Haktan yüz çevirmiş, batıla uyan ve teşvik eden, Allah’ın rasulüne indirmiş olduğu apaçık hakkı terkedip sapık önderlerin sözlerine, küfre bid’ate, dalalete ve yanlış görüşleriyle davet edenlerin Sözlerine uyan, bidat ve dalalet ehlinin durumunda olduğu gibi sahih bir bilgi olmaksızın Allah hakkında tartışır ve her azgın Şeytana uyar kötülüğü devam eden ve bir türlü yola gelmeyen azgın bir şeytanın ardından gider.

İnsanın cehalete saptığında körü körüne azgın odakların (şeytanların) güdümüne gireceği ve bu kör dövüşünün arkasındaki asıl sevk edici gücün saptırıcı görünmez varlıklar (şeytanlar) olduğu haberi verilmektedir. 

Ayet, sahih bir bilgiye (Kur'an ve Sünnet'e) dayanmayan tüm dini iddiaları, spekülasyonları ve felsefi inkâr çabalarını net bir şekilde yasaklar (haram kılar). İslami gelenekte bilginin temel esas olduğu; delilsiz, burhansız ve sadece inatlaşma üzerine kurulu tüm "cedel" (tartışma) yöntemlerinin şeytani birer tuzak olduğu hükme bağlanır.


كُتِبَ عَلَيْهِ اَنَّهُ مَنْ تَوَلَّاهُ فَاَنَّهُ يُضِلُّهُ وَيَهْد۪يهِ اِلٰى عَذَابِ السَّع۪يرِ 

Kütibe ‘aleyhi ennehu men tevellâhu fe-ennehü yudıllühû ve yehdîhi ilâ ‘azâbi-s-se‘îr. 

4- “Onun (şeytan) hakkında şöyle yazılmıştır: Kim onu dost edinirse, şüphesiz o, onu saptırır ve alevli ateşin azabına doğru yönlendirir.” 

Şeytanın kendisine uyan ve onu taklit eden kimseyi şeytan doğru yoldan uzaklaştırır cehennemin alevlerine götürür. Şeytanın veli edinilmesi değişmez bir hüküm olarak o kişi hakkında alevli ateş yazılmıştır. Alevli Ateş huzursuz bırakan rahatsız eden acı veren ileri dediği sıcaklık ve hararet veren demektir. Bu ayet bize, o azgın şeytanların peşinden gidenlerin kaçınılmaz ve değişmez ilahi sonunu ilan etmek üzere nazil olmuştur.

Müfessirlerin ortak beyanına göre, bir önceki ayetle doğrudan irtibatlı olarak indirilmiştir. Nadr b. Hâris gibi inkârcı liderlerin, şeytanın vesveselerini ve saptırmalarını adeta bir hayat tarzı haline getirmeleri üzerine; şeytana uyanların kurtuluş reçetelerinin tamamen iptal edildiği bu ayetle tescillenmiştir. 


İbn Kesîr, şeytanın tuzaklarına karşı uyanık olmayanların, kendi ayaklarıyla ateşe yürüyen kör yolculara benzediğini belirtir. Şeytanın ezelden beri insanı saptırmak üzere, bir sistem üzere çalıştığı ona yaklaşan ve onu dost edinen herkesi istisnasız bir şekilde felakete uğratacağı ve nihai hedefin insanı alevli ateşe (azâbi-s-seîr) sokmak olduğu kesin bir gayb haberi olarak bildirilmektedir.


Ayet, şeytanı ve onun izinden giden saptırıcı odakları veli (dost, rehber, otorite) edinmeyi kesin bir dille haram kılar. Hakka dayalı bir ilim olmadan, bâtıl fikir akımlarının ve şeytani dürtülerin arkasından gitmenin faturasının "ebedi hüsran" olduğu ilkesi hukuka ve inanç esaslarına bağlanır.

Takva sahibi olmanın zorluğu ve insanı takmadan alıkoyan şeyler zikredildi Allah hakkında Bilgisizlik ve şeytana uymak. Bakara suresinde: “Ey insanlar sizi de sizden öncekileri de yaratan rabbinize ibadet edin ta ki Takva sahibi olasınız.” Bakara/21 denilmektedir. Anlaşılıyor ki ibadetsiz takva olmaz. Sıhhatli bir şekilde Allah'ı bilmeksizin de ibadet olmaz. Yüce Allah'ın isimlerini, sıfatlarını fiillerini bilmeyen, emretmek yetkisinin yalnız O’na ait olduğunu, egemenliğin Yalnız O’nun olduğunu, yalnız O’na itaat edileceğini, Yalnız O’nun şeriatına uyulması gerektiğini, Yalnız O’ndan korkulması O’ndan yardım istenmesi gerektiğini, O’na dua edilmesi O’na tevekkül edilmesi gerektiğini ve buna benzer şanı yüce rabbimizin diğer haklarını gereği gibi bilmeyen hiçbir kimse Allah'a hakkıyla ibadet edemez. Bunun sonucu da takvayı gerçekten elde edemez. Buna tabi olarak da şeytana tabi olmuş olur. O halde takvada bulunan herhangi bir eksikliğin sebebi mutlaka aziz ve celil olan Allah'ı tanımaktaki eksikliktir.


İkinci Kesim Birinci Grup

(5-7)



يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اِنْ كُنْتُمْ ف۪ي رَيْبٍ مِنَ الْبَعْثِ فَاِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ مِنْ نُطْفَةٍ ثُم+َّ مِنْ عَلَقَةٍ ثُمَّ مِنْ مُضْغَةٍ مُخَلَّقَةٍ وَغَيْرِ مُخَلَّقَةٍ لِنُبَيِّنَ لَكُمْۜ وَنُقِرُّ فِي الْاَرْحَامِ مَا نَشَٓاءُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى ثُمَّ نُخْرِجُكُمْ طِفْلاً ثُمَّ لِتَبْلُغُٓوا اَشُدَّكُمْۚ وَمِنْكُمْ مَنْ يُتَوَفّٰى وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْلَا يَعْلَمَ مِنْ بَعْدِ عِلْمٍ شَيْـٔاًۜ وَتَرَى الْاَرْضَ هَامِدَةً فَاِذَٓا اَنْزَلْنَا عَلَيْهَا الْمَٓاءَ اهْتَزَّتْ وَرَبَتْ وَاَنْبَتَتْ مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَه۪يجٍ


Yâ eyyühen-nâsü in küntüm fî raybin mine-l-ba‘si fe-innâ halaknâküm min türâbin sümme min nutfetin sümme min ‘alekatin sümme min mudgatin muhallekatin ve gayri muhallekatin li-nübeyyine leküm, ve nukirru fî-l-erhâmi mâ neşâü ilâ ecelin müsemmen sümme nuhricüküm tıflen sümme li-teblügû eşüddeküm, ve minküm men yüteveffâ ve minküm men yüreddü ilâ erdzeli-l-‘umuri li-keylâ ya‘leme min ba‘di ‘ilmin şey’â, ve tera-l-arda hâmideten fe-izâ enzelnâ ‘aleyhe-l-mâe-htezzet ve rabet ve enbetet min külli zevcin behîc. 


5- “Ey insanlar! şayet öldükten sonra tekrar dirilmekten şüphe ediyorsanız Şunu bilin ki; biz sizi topraktan yarattık. Sonra nutfeden, sonra alakadan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğdem etten (mudğa). Size açıklayalım diye istediğimizi rahimlerde belli bir süreye kadar tutarız; sonra sizi çocuk olarak çıkarırız, sonra en güçlü çağınıza gelirsiniz. Kiminiz öldürülür, Kiminiz de bilirken hiçbir şey bilmez olsun diye ömrünün en fena zamanına ulaştırılır. Yeryüzünü kupkuru olarak görürsün ama Biz ona su indirdiğimiz zaman sarsılır, kabarır ve göz alıcı her çeşit bitkiden çift çift bitirir.”

Öldükten sonra tekrar diriltilip kıyamet günü ruhların ve cesetlerin bir araya gelmelerinden şüphe ve tereddütünüz varsa şunu iyi bilin ki insan topraktan iki kere yaratılmıştır. birincisi Adem Aleyhisselam'ın yaratıldığı gündür; İkincisi ise nutfe ve bir yumurtacık haline geldiği zaman topraktan yaratılmış olur. çünkü bunlar gıdadan yaratılmıştır, gıda ise toprak, su ve havadır.

Sonra meni hayvancılığından sonra bu lütfenin tekamül ettikten sonraki ikinci merhalesi olan alakadan sonra yaradılış belli belirsiz bir çiğnem etten bu da ceninin üç tekamül merhalesidir. Bu merhaleli yaratılış ile kudret ve hikmetimizin ne kadar mükemmel olduğunu, insanları ince topraktan, sonra bir nutfeden yaratmaya Kadir olanın tekrar onu yaratmaya Kadir olduğunu daha iyi kavrayıp idrak edesiniz diye. Halbuki toprak ile su olan nutfe arasında herhangi bir münasebet yoktur. Nutfeden sonra onu bir alaka ve çiğnem et haline getirmiştir. Alaka ve çiğnem eti kemiğe dönüştürmüştür. İşte ilk yarattığını tekrar iade etmeye kadir olduğuna dair kudret ve hikmetini anlayasınız diye. Umumi mana ya bakılırsa: Eğer öldükten sonra tekrar dirilmek konusunda şüphe ediyor iseniz yaratılışınızın başlangıcına dikkat ediniz! Bu sizin şüphelerinizi giderecektir. İlk olarak gördüğünüz şekilde sizi yaratmaya kadir olan tekrar diriltmeye de kadirdir.


Belli bir süre olan doğum vaktine kadar sizi rahimlerde bekleten biziz. Kalmasını istemediğimizi de rahimler düşürür. Sonra sizi rahimden “Çocuk olarak çıkarırız” bedeninde, işitme, görme ve duyguları güç ve kuvveti, itibariyle zayıf bir çocuk olarak yaratırız. Sonra Allah yavaş yavaş ona güç verir, lütfunu ihsan eder. Gece ve gündüz anne ve babasının ona şefkatli olmasını sağlar. İşte bundan dolayı şöyle buyurmaktadır: “Sonra en güçlü çağınıza gelirsiniz.” yani güçlerinizin tekamülü yoluyla aklınızın ve gücünüzün mükemmellik noktasına ulaşmanız için, gençlik çağına ve güzel bir görünüme sahip olmanız için sizi terbiye ediyor, büyütüyor ve besliyoruz.


Kiminiz en güçlü çağına geldiğinde ondan önce veya ondan sonra dünya hayatı onun için biter. Kiminiz de bilirken hiçbir şey bilmez olsun diye ömrün en fena zamanına yani ihtiyarlığa ve bunaklık çağına ulaştırılırsınız.

İbn Kesir ömrün en fena zamanı erzeli ömür tefsiri ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “O İhtiyarlık ve kocamıştık hali, kuvvet, akıl ve anlayış zayıflığı, bunamak ve düşünce zayıflığı gibi çeşitli eksikliklerdir. İşte bu bakımdan bilirken hiçbir şey bilmez olsun diye buyurmuştur. Yani daha önceden bilgiyi şeyi bilmez olsun veya yeni bir bilgi elde edemediği halde önceden bildiği şeyleri de unutsun diye.” Şanı yüce Allah'ın öldükten sonra diriltmeye Kadir olduğunun birinci delili işte budur. insanı topraktan yaratmayı takdir buyuran sonra onu bir halden bir hale geçiren, elbette ki toprak olduktan sonra insana ikinci bir defa yaratmaktan aciz olamaz.


Yine İbn Kesir, Buhari ile Müslim’in İbn Mesud’dan rivayet ettiği şu hadisi şerifi zikretmektedir:  Hem sadık hem de tasdik edilmiş olan Resulullah bize anlattı: “Sizden herhangi birinizin hilkati annesinin karnında 40 gün 40 gece bir arada bulunuyor; sonra böyle bir süre kadar bir alaka olur; sonra böyle bir süre kadar bir çiğnem et olur; sonra Allah ona Melek'i gönderir, ona dört kelime emredilir; rızkı, ameli, eceli. ve mutlu mudur? bedbaht mıdır; yazılır, sonra da ona üflenir.” 


Yeryüzünü kupkuru görürsün adeta cansız gibi ama biz onu su indirdiğimiz zaman Bitki ile harekete getirir ve ölümünden sonra canlandırır yeşertiriz. Bu çağdaş jeoloji bilginlerinin münazaralarından biridir: Onlara göre yağmurdan sonra yer yükselir ve kabarır. Öyle bir hale gelir ki göz alıcı yani güzel ve bakanlara ferahlık veren çeşit çeşit bitkiden çifter çifter bitiririz. Meyveler ekinler rengarenk tatlı ekşi kokulu ve şekilleri ile faydalarıyla birbirinden değişik güzel görünümlü ve insanın içine ferahlık veren her tür meyve ve bitkiden bitirdiği zamanlarda yeryüzüne dikkatleri çekmektedir.


ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّهُ يُحْيِ الْمَوْتٰى وَاَنَّهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ 

Zâlike bi-ennallâhe hüvel-hakku ve ennehû yuhyil-mevtâ ve ennehû ‘alâ külli şey’in kadîr 


6- “Bu böyledir. Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. Şüphesiz O, ölüleri diriltir ve O, her şeye hakkıyla kadirdir." 

Adem'in soyundan gelenleri topraktan yarattığımız, ölümünden sonra yeryüzünü canlandırdığımız bu hususta birçok hikmetler bulunmakla birlikte bu böyledir. Çünkü Allah hakkın ta kendisidir. O ölüleri dirilten ve her şeye kadir olandır. Allah hak olmasaydı bunlardan hiçbir şey vücuda gelmezdi. eğer o diriltmek ve öldürmek sıfatına sahip olmasaydı, o her şeye kadir olmasaydı Bunlar olmazdı. bütün bu anlatılanlardan yüce Allah'ın bu niteliklere sahip olması gerektiğine göre, O ikinci defa sizi diriltmeye Kadir olandır, O ölüleri diriltendir. O hakkın kendisidir. O’nun hakkın kendisi olması da boş bir şey yaratmamasını gerektirir ve hiçbir şeyi başı boş bırakmamasını gerektirir.

Şu an Yüce Allah’ın: “ ölüleri o diriltir.” buyruğunu açıklarken İbni Kesir, İmam Ahmet'in şu rivayetini kaydetmektedir: ve ki bin adiden o amcası Ebu rezil el ukaile'den ki adı lakit bin amirdir dedi ki: 

-  ey Allah'ın resulü, kıyamet günü Her birimiz rabbini görecek midir? Onun mahlukatı arasında bir delili var mıdır? Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

-  sizin Her biriniz ayı adeta onunla tek başına imiş gibi bakıp görüyor mu? Bizler:

-  Evet, görüyor, dey Hz Peygamber:

-  Allah daha büyüktür, dedi. bu sefer:

-  ey Allah'ın resulü, peki  ölüleri nasıl diriltir? mahlukatı arasında bunun delili nedir? diye sordu; şöyle buyurdu:

-  Sen akrabalarının bulunduğu bir vadiden yağmur susken hiç geçtin mi? Evet, deyince hazreti peygamber sordu:

-  sonra da oradan geçtiğinde yeşilliklerle sallandığını gördün mü? yine: Evet, deyince şöyle buyurdu:

-  işte Allah, ölüleri böyledir ve bunun yarattıkları arasındaki delili de işte budur.” 

Müşriklerin, "Kuru kemikler ve toprak olduktan sonra bizi kim diriltecek?" diyerek alay etmeleri ve dirilişi imkânsız görmeleri üzerine nazil olmuştur. Ayet, göz önündeki yaratılış kanunlarını göstererek inkârcıların zihinsel kilitlerini açmayı hedefler. Gaybî Haberler: Allah’ın ölüleri kesin olarak dirilteceği, kıyametin bir hayal veya mitoloji değil, fiziki yaratılış kadar somut bir gerçeklik olduğu ve ilahi gücün kâinattaki her zerreye istisnasız hükmettiği haberi verilmektedir. Şer'î Hüküm ve İlkeler: Allah'ın dışındaki tüm sahte ilahların ve ideolojilerin bâtıl olduğu hükme bağlanmıştır. Kâinattaki kevnî (bilimsel/doğal) ayetleri inceleyerek Allah'ın birliğine ve ahirete iman etmenin, akıl sahibi her insan için dini ve mantıki bir zorunluluk olduğu ilkesi tescil edilmiştir.


وَاَنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۙ وَاَنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ 

Ve ennes-sâ‘ate âtiyetün lâ raybe fîhâ ve ennallâhe yeb‘asü men fîl-kubûr. 


7- “Şüphesiz kıyamet saati gelecektir, onda hiçbir şüphe yoktur. Ve kesinlikle Allah, kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır.”

Şüphesi olmayan o kıyamet saati gelecektir. Sizin topraktan yaratılmanızın, ölümünden sonra yeryüzünün diritilmesinin hikmeti şudur: Çünkü kıyamet gelecektir ve bunda şüphe yoktur. Yani yüce Allah kıyametin geleceğini takdir etmemiş olsaydı, sizleri yaratmazdı; yeryüzünde bulunan her şeyi de sizin için yaratmazdı. Ve Allah kabirlerdekileri diriltecektir. Sizin topraktan yaratılmanızda ve ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesindeki hikmeti şudur: Allah kabirdekileri diriltecektir. Yani kıyamet olmasaydı, öldükten sonra dirilmek olmasaydı, Allah bütün bu mahlukatı yaratmazdı. Buna göre kim Kıyamete ve öldükten sonra dirilmeye iman etmeyecek olursa, aziz ve celil olan Allah'ı tanımamış; O’nun insanı ve türlü çeşitli yaratıkları yaratmadaki hikmetini de bilmemiş olur.

Müşriklerin ve inkârcıların kıyamet vaktini uzak görerek "Bu saat hiçbir zaman gelmeyecek, kabirlerde çürüyenler bir daha kalkmayacak" şeklindeki kesin inkârlarına ve şüphe yayma çabalarına karşı, ilahi iradenin kesin hükmünü ve zamanlamasını bildirmek üzere inmiştir. 

Kıyamet saatinin istisnasız bir şekilde mutlaka geleceği, kabir hayatının nihayete erip büyük uyanışın (ba's) gerçekleşeceği ve toprak altında atomlarına ayrılmış tüm insanların bedenlenerek mahşer meydanına toplanacağı haberi verilmektedir. Kıyametin geleceğine ve kabirlerden dirilişe inanmak, İslam inanç esaslarının (amentünün) ayrılmaz ve zorunlu bir parçası olarak kanunlaştırılmıştır. Bu gerçeğe dair en ufak bir şüphe duymanın veya inkâra sapmanın kişiyi imandan çıkaracağı ilkesi net bir şekilde tescil edilmiştir.

İkinci Kesim İkinci Grup

(8-10)


وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللّٰهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلَا هُدًى وَلَا كِتَابٍ مُن۪يرٍ 

Ve minen-nâsi men yücâdilü fillâhi bi-ğayri ‘ilmin ve lâ hüden ve lâ kitâbin münîr. 

8- “İnsanlardan kimi de vardır ki; hiçbir bilgisi, bir rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadığı halde Allah hakkında tartışır durur.”

İbn Kesir, Taberi ve Kurtubi gibi müfessirlerin aktardığına göre bu ayet, Mekke döneminde İslam'ın hakikatlerine karşı çıkan önde gelen putperest liderler (örneğin Nadr b. Haris veya Ebu Cehil benzeri kibirli kimseler) hakkında nazil olmuştur. Bu kişiler ellerinde hiçbir ilmi delil, peygamber rehberliği veya ilahi bir kitap olmamasına rağmen, kibirlerinden ve geleneklerini koruma hırsından ötürü Allah'ın sıfatları, diriliş ve vahiy gibi konularda mesnetsiz tartışmalar çıkarıyorlardı.

İbn Kesir bu ayeti tefsir ederken, kişinin din ve ilahi hakikatler hakkında konuşurken ya sağlam bir ilme (nakli/akli delile), ya bir hidayete (kalbi aydınlatan rahmete) ya da nurlu bir kitaba (vahye) dayanması gerektiğine dikkat çeker. Bunlardan yoksun bir şekilde, sırf inat veya taassup uğruna yapılan tartışmaların hiçbir kıymeti yoktur.

Hakikat karşısında kibir ve cehaletle direnmek insanlık tarihi boyunca var olmuş kronik bir hastalıktır. İnsan, bilmediği ve delili olmadığı konularda ahkam kesmekten, özellikle de ilahi meselelerde hevasına göre tartışmaktan sakınmalıdır. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın eleştirildiği temel temellerden biridir.


Bu ayet, insanın iç dünyasındaki en tehlikeli putlardan birinin de "nefsi haklı çıkarma çabası" (cehil ve kibirle yapılan iç tartışmalar) olduğunu gösterir. İnsan bazen kendi yanlış tutumlarını, nefsani arzularını veya hatalarını haklı çıkarmak için aklına ve mantığına bahaneler uydurur; hiçbir manevi temeli olmayan mazeretler üretir. Tasavvufi ve ahlaki terbiyede kişi, kendi nefsini savunmak yerine, bilmediği yerde teslim olmayı ve ilahi ölçülere boyun eğmeyi öğrenmelidir.


Dünyada bilgiye ve vahye dayanmadan, sırf gururla hakikate karşı çıkan kimse, aslında kendi aleyhine bir argüman üretmektedir. Mümin, her sözünde ve kararında ilmi, hikmeti ve vahyin rehberliğini esas almalı; körü körüne tartışmalardan kaçınıp kalbini hidayete ve teslimiyete açmalıdır.


ثَانِيَ عِطْفِهِ لِيُضِلَّ عَن سَبِيلِ اللَّهِ ۖ لَهُ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ وَنُذِيقُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عَذَابَ الْحَرِيقِ

Sâniye ‘ıtfihi liyudille ‘an sebîlillâhi lehû fid-dünyâ hızyün ve nuzîkuhu yevmel-kıyâmeti ‘azâbal-harîk.

9- “O, Allah'ın yolundan saptırmak için kibirle boynunu büküp yana eğerek (çalım satarak) yürür. Onun için dünyada rezillik vardır; kıyamet gününde ise ona yakıcı azabı tattıracağız. ”

İbn Kesir ve Taberi gibi müfessirlerin naklettiğine göre bu ayet, Mekke döneminde İslam'ın yayılmasını engellemek için kibirle kasılan, insanları alaya alan ve hakikatten uzaklaştırmaya çalışan elebaşılar (örneğin Nadr b. Haris veya benzeri müşrik önderler) hakkında inmiştir. İbn Kesir, İbn Hatim’in senedini de kaydederek Hasan-ı Basri’nin şu sözlerinide zikretmektedir: “Bana gelen habere göre cehennemliklerden herhangi birisi bir gün içerisinde yetmiş bin defa yakılır.”

İbn Kesir’in Yorumu: İbn Kesir, ayette geçen "Sâniye ‘ıtfihi" (boynunu büküp yana eğerek, gururla kasılarak) ifadesini, kişinin insanları küçümseyen, kibirli ve mütekebbir halleri olarak açıklar. Bu kimseler sadece kendileri sapmakla kalmaz, başkalarının da hak yolu bulmasını engellemek için nüfuzlarını ve kibirli tavırlarını kötüye kullanırlar.

Böyle bir kimse Allah'a itaat etmeyi kibirine yediremeyerek boynunu çevirir. Yani davet edildiği hakkı kabul etmez, inkar ederek ve büyüklük taslayarak boynunu büker. Sebep ise Allah'ın yolundan saptırmaktır. Bu aynı zamanda bilgisiz, hidayetsiz ve aydınlatıcı bir kitap olmaksızın Allah hakkında tartışmanın da gerekçesidir. Yani öyle bir kişi insanları Allah'ın yolundan saptırmak için tartışır.


Dünyada onlar için rüsvaylık, küçülmüşlük ve zillet vardır. Sebep Allah'ın ayetlerine karşı büyüklük taslamalarıdır. Buna karşı Allah onu dünyada zelil etmiş, ahiretten önce onu cezalandırmıştır. Çünkü dünya onun en büyük maksadı ve bilgisinin ulaşabildiği nihai noktadır. Böylelikle hem dünya hem de ahiret azabı çekmiş olur ve kıyamet günü ona ateşin azabı tattırılır. 


İslam düşmanlığı yapan, kibirle kitleleri saptıran inkârcı liderlerin dünyada mutlaka rezil ve rüsvay olacağı, ahirette ise onları her hücrelerini yakacak dehşetli bir cehennem azabının beklediği haberi verilmektedir. Kibir, büyüklük taslama ve bu kibir sebebiyle insanları Allah'ın dininden soğutup saptırma eylemleri en ağır haramlardan ve helak edici günahlardan sayılmıştır. İlahi adaletin bir tecellisi olarak, dünyada kibirlenerek büyüklük taslayanların hem dünyada hem ahirette zilletle cezalandırılacağı ilkesi mühürlenmiştir.


ذٰلِكَ بِمَا قَدَّمَتْ يَدَاكَ وَاَنَّ اللّٰهَ لَيْسَ بِظَلَّامٍ لِلْعَب۪يدِ 

Zâlike bimâ kaddemet yedâke ve ennallâhe leyse bi-zallâmin lil-abîd.

10- “(Ona şöyle denir:) İşte bu, senin iki elinin önceden yapıp gönderdiği (günahlar) yüzündendir. Şüphesiz ki Allah, kullarına asla zulmedici değildir.” 

Bunlar (Nadr b. Hâris ve Ebû Cehil gibi müşrikler) gibi yaptıklarından ötürüdür. Dünyada olsun, ahirette olsun azab görmenin sebebi, onun kafir olması, büyüklük taslaması, yalanlamasıdır. iki elinin önceden yapıp gönderdiği günahlar yüzünden kazancı çok kötüdür. Allah kullarına asla zulmetmez. Hiç bir Kimseyi günahsız ya da sorumlu tutmaz hiç kimseyi başkasının günahı ile muhasebe etmez. ayeti kerimede mübalağa sigasıyla çok üzülmediciğim kelimesinin zikredilmesinin bunun çoğul bir kelime olan Kullar kelimesi ile birlikte gelmesindendir. Çünkü bilgisinin kuşatıcılığına ve muhtaç olmamasına rağmen, onun azıcık zulmetmesi, bizim çok zulmetmemiz gibi uygun değildir. Bu söz kafirlere azarlama ve tekdir yoluyla söylenecektir. 

İbn Kesir, "Yoksa Allah kullarına asla zulmedici değildir" (leyse bi-zallâmin lil-abîd) ifadesini açıklarken, Yüce Allah'ın mutlak adalet sahibi olduğunu vurgular. Hiç kimseye işlemediği bir günahtan ötürü ceza verilmez; insanın başına gelen her türlü hüsran, kendi iradesiyle önden gönderdiği amellerin bir neticesidir. 


İnsanın başına gelen musibetlerin ve ahirette çekeceği azabın temel müsebbibi yine kendi iradesidir. Allah'ın kimseye zulmetmeyeceği, her şeyin mutlak bir nedensellik ve adalet terazisinde tartıldığı haber verilir.

Bu ayet, insanın sorumluluk bilincini (mesuliyet) en üst düzeyde diri tutar. İnsan hayatında bir sıkıntı, darlık veya manevi bir çıkmaz yaşadığında suçu dış faktörlere, zamana veya başkalarına atmak yerine; öncelikle kendi elleriyle yaptıklarına (kaddemet yedâk) bakmalıdır. Kalbi terbiyede "nefs muhasebesi", kişinin hatalarını başkasında değil kendi içinde aramasıyla başlar.


Mümin, her eyleminin ve tercihinin gelecekteki kaderini ördüğünün bilincinde olmalıdır. Hayatın hiçbir anında ilahi adaletten şüphe etmez; aksine, karşılaştığı sonuçların kendi ellerinin kazancı olduğunu bilerek tevbe ile toparlanır ve sorumluluk bilinciyle hareket eder.


Kıyamet gününde azaba uğrayan suçluların yüzlerine kendi günahlarının açıkça vurulacağı, melekler tarafından azarlanacakları ve ahiretteki konumun tamamen dünyada ekilenlerin bir biçimi olacağı haberi verilmektedir. İnsanın kendi fiillerinden tamamen sorumlu olduğu ve iradesiyle işlediği amellerin hesabını mutlak surette vereceği ilkesi (kesb ve irade-i cüziyye esası) kanunlaştırılmıştır. Allah Teâlâ’nın zulümden tamamen münezzeh olduğu, kullarına asla haksızlık yapmadığı ve adaletin kâinatın en temel şer'î kanunu olduğu tescil edilmiştir.




5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

أحدث أقدم

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU