Lisan-ı Hâlin Sultanı: Bâyezıd-i Bistâmî Hazretleri ve İki Annenin Gözyaşı
Sultânü’l-Ârifîn Bâyezıd-i Bistâmî Hazretleri, İran’ın Bistâm şehrinde doğmuş, Farsça konuşan bir gönül eriydi. Arap dilinin inceliklerine, belâgatına ve edebiyatına kökten hâkim değildi. Fakat onun irşat meclislerine Bağdat’tan, Şam’dan, Hicaz’dan, Basra’dan akın akın Arap müridler ve âlimler gelirdi.
Gelenler; lisanı Arapça olan, edebiyatın ve kabile fesahatının zirvesinde yaşayan insanlardı.
Bir gün Bistâmî Hazretleri sohbet meclisindeyken, sadece birkaç kırık dökük kelam etti. Cümleleri dil kurallarına göre belki kusursuz değildi, Farsça şivesi kelimelerine karışıyordu… Fakat o birkaç kelime dökülür dökülmez meclis bir anda cezbeye kapıldı!
Büyük Arap âlimleri, fesahat sahibi edipler hıçkırıklara boğuldu, kimileri başını secdeden kaldıramadı, kimileri sevdadan elbiselerini yırttı. Adeta sohbet halkasına ilahi bir sekîne ve heybet indi.
"Senin Derdini Anlatman Zor Olmalı..."
Sohbet bittikten ve kalabalık dağıldıktan sonra, Hazret’in yakın talebelerinden biri şaşkınlık ve merak içinde yanına yaklaştı. Hürmetle diz çöküp sordu:
— “Ey Efendim! Malumunuzdur ki sizin ana diliniz Farsçadır, Arapça’yı tam manasıyla, akıcı bir şekilde konuşamazsınız. Buraya gelen bu insanlar ise Arapça’nın en fasih konuşulduğu bölgelerden geliyorlar. Mantıken sizin derdinizi, halinizi onlara anlatmanız çok zor olmalı… Fakat siz tek bir kelime söylediğinizde, onlar kendilerinden geçip gözyaşlarına boğuluyorlar. Bunun hikmeti ve sırrı nedir?”
Bâyezıd-i Bistâmî Hazretleri derin bir sükûnetle tebessüm etti. Gözlerinde marifet ummanının ışığı parladı. Talebesine dönüp, tasavvuf tarihinin altın harflerle yazılan şu unutulmaz teşbihini buyurdu:
“Ey oğul! Bilmez misin ki; evladını kaybeden bir annenin ağlaması ile mutfakta soğan doğrayan bir kadının gözyaşı dökmesi hiç bir midir?
Soğan doğrayan kadının gözünden yaş akar ama o yaş gözün yakılmasından, kabuktan, yüzeysel bir sızıdandır. Evladını kaybeden annenin ciğeri yanmıştır! Onun gözünden akan yaş, kalbindeki yangının dışarıya sızmasıdır…
İşte bizim kelamımız soğan doğrayanın değil, ciğeri yanan annenin feryadıdır! Söz kalpten çıkarsa kalbe ulaşır; dilden çıkarsa kulağı geçemez…”
Kadirî ve Tasavvufî Yoldan Bir Tefekkür
Bu menkıbe, şekilden özü, lafızdan manayı süzen tasavvufi anlayışın ana sütunlarını özetler:
1. "Sözün Kıymeti Harfinde Değil, Ruhundadır"
İnsanlar kelimelerle konuşur ama ruhlar hallerle anlaşır. Bir insanın kalbinde Hak sevgisi ve dert (aşka dair bir sızı) yoksa, en süslü cümleleri kurup en belâgatlı nutukları atsa bile dinleyenlerin kalbinde bir ürperti oluşturamaz. O sadece kulakları okşayan bir "soğan kokusu" gibidir. Fakat kalbinde yangın taşıyan bir veli, tek bir ah çekse, o ah muhatabın ruhunu yakmaya yeter.
2. "Lisan-ı Hâl, Lisan-ı Kâlden Üstündür"
Bâyezıd-i Bistâmî Hazretleri’nin bu hali, fenâ makamına ermiş bir arifin halidir. Kadirî terbiyesinde de "hal dili" esastır. Mürşid-i kâmil, müritlerine sadece ders vererek değil; nefsini terbiye etmiş ruhunun frekansıyla, nazarıyla ve haliyle tesir eder.
3. Gerçek Dert ve Sahte Gözyaşı
Dünyevi çıkarlar, sahte coşkular veya gösteriş için dökülen gözyaşları "soğan doğrayanın gözyaşıdır". İçinde ne pişmanlık vardır ne de aşk. Fakat Hak korkusundan, cehaletin ağırlığından ve O'na duyulan özlemden dökülen yaş; ciğer yangınının, yani Nefs-i Mutmainne'nin gözyaşıdır.
Gönül Hanesine Hikmetli Notlar
— Tadılmayan Bilinmez: Dini ve tasavvufu sadece kitaplardan okuyup ezberleyenler, sözün süsüne takılırlar. Onu yaşayanlar ise kelimelerin arkasındaki yangını hissederler.
— Kalpten Kalbe Yol Vardır: Dil farkı, kültür farkı veya coğrafya farkı ruhların anlaşmasına engel değildir. Ruhlar alemlerin Rabbine kilitlendiğinde, lisanlar susar, haller konuşur.
— Dert Sahibi Olmak: İbadetlerin ve sohbetlerin özü, kalpte bir "Hak derdi" taşıyabilmektir. Derdi olmayan insanın derman araması da imkânsızdır.
“Kuru laf kulağa vurur, dertli kelam kalbe saplanır.”
Bu menkıbe bize sessizce şunu fısıldıyor ey can: Allah ile olan münasebetinde süslü cümlelerin veya gösterişli amellerin peşine düşme; kalbinde gerçek bir sızı, hakiki bir aşka dair "evlat acısı gibi" derin bir dert taşıyor musun, sen ona bak… Zira Mevla, kalbin lafzına değil, yandığı yere bakar.

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...