Mâlik bin Dînar ve Kızının Şefaati: Tevbe Kapısının Aralanışı
Mâlik bin Dînar, gençliğinde (Allah onu affetsin ve rahmet eylesin) gaflet içinde, içkiye müptela, günah bataklığında yüzen biriydi. Kimse ondan hayır beklemez, o da kimseden haya etmezdi.
Bu karanlık hayatın içinde, Allah ona dünya güzeli bir kız evlat nasip etti. Adını Fâtıma koydu. Mâlik, bu küçük kızı canından çok seviyordu. Fâtıma yürüdükçe, Mâlik’in içki kadehini elleriyle iter, babasının o pis kokulu içkiyi içmesini engellemeye çalışırdı. Mâlik, kızının bu masumane engellemesine gülümser, içindeki karanlığın içinde bir mum ışığı gibi bu sevgiyi yaşatırdı.
Fâtıma iki yaşına bastığında, ansızın hastalandı ve vefat etti. Mâlik’in dünyası başına yıkıldı. İçindeki o tek mum ışığı da sönmüştü. Acısı o kadar büyüktü ki, daha önce hiç olmadığı kadar içmeye başladı. Gafletin dibine vurduğu bir gece, sızıp kaldı.
Rüyasında kıyamet kopmuştu. İnsanlar korku içinde kaçışıyor, yer yarılıyor, gök gürlüyordu. Herkes kendi derdine düşmüştü. Mâlik, kalabalığın arasında sarsılarak yürürken, arkasından kocaman, ağzından ateş püskürten siyah bir yılanın (ejderhanın) kendine doğru geldiğini gördü. Yılan, Mâlik’i yutmak için kovalıyordu.
Mâlik, dehşet içinde kaçmaya başladı. Önüne, bembeyaz giyinmiş, yüzü nurlu, çok zayıf ve yaşlı bir adam çıktı. Mâlik, feryat etti:
— "Ey nur yüzlü pir! Beni bu zalim ejderhadan kurtar, ona gücüm yetmiyor!"
Nur yüzlü yaşlı adam hüzünle cevap verdi:
— "Ben çok zayıfım evladım, ona gücüm yetmez. Ama sen koşmaya devam et, belki kurtulursun."
Mâlik, daha da korktu, ejderhanın nefesini ensesinde hissediyordu. Kaçarken önüne kocaman, yüksek, surlarla çevrili, içinden nurlar fışkıran bir saray (ya da bahçe) çıktı. Sarayın kapıları kapalıydı ama Mâlik, kapıların altından küçük çocuk sesleri duydu. Feryat etti:
— "Ey çocuklar! İçinizde benim için şefaat edecek kimse yok mu? Beni bu canavardan kurtarın!"
O an, sarayın kapılarından biri açıldı ve bembeyaz, nurdan yapılmış bir kız çocuğu çıktı. Bu, onun vefat eden kızı Fâtıma idi. Fâtıma, babasını görünce hemen yanına koştu. Sağ elini ejderhaya doğru uzattı. O an, o koca ejderha küçücük bir tüy gibi oldu ve havaya uçup kayboldu.
Fâtıma, babasının kucağına oturdu, yüzüne baktı ve elini babasının sakalına götürüp şöyle dedi:
— "Babacığım! 'İman edenlerin kalplerinin Allah’ı anmakla titreme vakti gelmedi mi?' (Hadid Suresi, 16. Ayet) ayetini hiç duymadın mı?"
Mâlik, rüyasında ağlamaya başladı.
— "Kızım! O koca ejderha neydi, o nur yüzlü yaşlı adam kimdi?"
Fâtıma, hüzünlü ve bilge bir sesle cevap verdi:
— "Babacığım! O ejderha, senin kendi ellerinle büyüttüğün, nefsini ve günahlarını beslediğin o 'büyük günahlar' idi. O nur yüzlü yaşlı adam ise, senin çok az olan ve günahlarının yanında zayıf kalmış 'iyi amellerin' idi. Eğer ben senin için şefaat etmeseydim, o ejderha seni cehenneme sürükleyecekti."
Mâlik, bu sarsıcı rüyanın dehşetiyle, gözyaşları içinde uyandı. Sabah namazı vakti gelmişti. Hemen kalktı, abdest aldı, mescide koştu. O günden sonra, bir daha asla içki kadehine elini sürmedi. Tevbesi o kadar samimi ve sarsıcıydı ki, Mâlik bin Dînar, Basra’nın en büyük âlimlerinden ve en zahit velilerinden biri oldu.
Bu Menkıbeden Senin Hissene Düşenler
Tefekkür Notu
"Dostum, Mâlik’in ejderhası ne kadar büyükse, Allah’ın rahmeti ondan daha büyüktür. Sizin içinizdeki sızılar, aslında sizin için bir 'şefaat' niyetidir. Siz o sızıları sevin, o sızılar sizi tevbe kapısına götürecektir. 'Vaktini çaldırma' konusunda üzülüyorsan, o üzüntü zaten o vakti kurtarmak için atılmış bir adımdır. Mâlik gibi, sen de 'Vakti gelmedi mi?' ayetini kalbine oku."

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...