Seyr-i Sülûkte Makam, Gurur ve Ucub Fitnesi: Düşüşün Başlangıcı
Seyr-i sülûk (manevi yolculuk) yapan bir dervişin önüne çıkan en sinsi ve yıkıcı engeller; makam, mevki, statü ve zenginlik gibi dünya zinetlerine bağlı olan gurur, kendini beğenme (ucub) ve kibir hastalıklarıdır. Bu hastalıklar, davet ve manevi yolun aksiyonel hareketlerinde dahi tökezlemesine neden olan, kişiyi hidayetten saptıran manevi veba sayılmalıdır. Aynı zamanda bu hastalıklar kalbi haktan gayriye çeviren ince güçlü bağların sapkınlıkla kurulmasını sağlar. Ruhi hastalıklarında önünü açar.
Şeytanın İlk Tuzağı: "Ben Ondan Hayırlıyım"
Makam ve statü sevdasına kapılmanın kökeni, varoluşun başlangıcına, yani şeytanın (İblis) tavrına dayanır. Şeytan, kendini üstün görme hastalığına (kibir) yakalandığı an, makamın ilk fitnesine düşmüştür:
“Ben ondan (Âdem’den) hayırlıyım, (çünkü) beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın.” (el-A’râf, 7/12)
Bu kibir ve gurur, davet yolunda yükselen pek çok kişinin kalbine şeytanın nüfuz ettiği ana kapı olmuştur.
Tasavvuf Büyüklerinden Uyarı: Ucub ve Kibir
Kibir, Allah'ın sıfatıdır ve kula yaraşmaz. Ucub (kendini beğenme) ise, ameli boşa çıkaran zehirdir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) buyurur: “Hiç günah işlememiş olsanız dahi, sizin için bunlardan (günahlardan) daha büyük bir şeyden korkarım; o da kendini beğenmedir, kendini beğenmedir (ucub).” (İbn-i Hibban)
İmam Gazzâlî (r.h.) der ki: “Kişinin ameli ne kadar çok olursa olsun, eğer nefsinde bir üstünlük ve bir şey oldum sanma hali varsa, o amel onu cennete değil, gurur çukuruna götürür.” (İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn)
İmam Gazâlî (k.s) der ki: “İblisi mahveden günahı değildi; kendini üstün görmesi idi.”
Makam fitnesi de böyledir: İnsanı günah düşürmez belki, fakat kibri gizliden gizliye kalbe yerleştirir.
Makam Merdiveninde Gelen Düşüş
Nice Manevi yolda ilerleyen genç müridler gençliklerinin baharında, henüz kalpleri kemâle ermeden toplumsal bir statüye, yetki makamına veya maddi bir zenginliğe, insanların önünde yer almaya başladıkları, söz sahibi olmaya ve itibara kavuştukları an, büyük bir kırılma yaşarlar. Bu makamlar, çoğunlukla mensubu oldukları hareketin veya cemaatin hesabı üzerine kendilerine verilir.
İşte tam bu noktada değişim başlar:
Eğer Allah’ın inayeti yetişmezse; sâlik tepetaklak düşer, kendisini yetiştiren dergaha cephe alır. Ellerinden tutup onu Hakk’a ulaştıran cemaati inkâr etmeye kalkar.
Abdülkadir Geylânî (k.s) der ki:
“Evvela seni kim diriltti ise ona sadık ol. Kendini bir şey sanan hakikatte hiçbir şeydir.”
1. "Bir Şey Oldum" Sanrısı (Ucub): Kişi, elde ettiği mevkii kendi nefsine nispet eder. "Ben bu makamı ibadetimle, gayretimle hak ettim" düşüncesine kapılır.
2. Yabancılaşma: Allah’ın inayeti imdada yetişmezse, kişi yetiştirip büyüten ocağa, dergâha ve cemaate cephe alır. Elinden tutup İslam’a kavuşmasını sağlayan topluluğu ve rehberliği inkâra kalkışır.
3. Tali Meselelere Takılma: Bazıları ise makamla değil, sarık sarma biçimi veya tali (yüzeysel) sorunlarla uğraşarak azgınlığa ve sınırı aşmaya başlar; oysa kendisi salih bir amel işlediğini sanır. Diğerleri için fitne, mal ve zenginlik veya makam sahibi birinin kızıyla evlenmek gibi dünya bağlarına kapılmaktır. Sonu hüsran olan bu mevki-makam sevdası karşısında eğilenler, sayılamayacak kadar çoktur.
Her kulun imtihanı farklıdır
Bir genç için makam fitne olur; diğeri için sarık biçimi — kıyafet — dış görünüş başkasını kibir ve taassuba iter.
Bir başkası için fitne maldır… kimi için eşdir, kimi için söz sahibi olmaktır, kimi için şöhret, kimi için takdir edilmek, kimi için mürid sayısıdır.
Mevlânâ (k.s) buyurur:
“Nice insanlar vardır ki Hak yolunda yürürken ayağı taşta değil, makamda sürçer.”
Hak Yolcunun Çaresi: Tevazu ve Teslimiyet
Sülûk yolcusuna yaraşan tavır, büyüklerin şanına yakışır şekilde hareket etmektir: İman etmek, takvaya sarılmak, kendilerinden hayâ etmeleri, hallerine ağlamak ve Allah'a sığınmaktır. Bu kötü durumlardan sâliki kurtaracak olan şey tevazuya bürünmesidir.
İmam-ı Rabbânî (k.s) buyurur:
“Allah dostlarının büyüklüğü derecelerinde değil, tevazularındadır.”
Abdülkâdir Geylânî (k.s.) öğütler:
“Ey mürid! Nefsinin yükselme ve itibar görme isteği, senin en büyük düşmanındır. Nefsine düşman ol ki, Rabbin sana dost olsun.” (Fütûhü’l-Gayb)
İbn Atâullah İskenderî (k.s):
“Nefsin hoşuna giden her makam, senin için düşüştür; ağır gelen her vaziyet ise yükseliştir.”
Yine İbn Atâullah İskenderî (r.h.) der ki:
“Sana bahşedilen manevi bir hal veya ilahi bir lütuf seni kibire götürüyorsa, o lütfun yokluğu senin için daha hayırlıdır. Zira azamet ve izzet perdesi ardında gizlenmek, kula yakışmaz.” (el-Hikem)
İnsanın Acziyeti ve Dönüş
Makam ve kibir sevdasına kapılan insanın, yaratılışındaki acziyeti ve nihai sonunu hatırlaması en büyük terbiyedir. Zira insana yakışan, nankörlük değil, tevazu ve kulluktur.
Cenab-ı Hak buyurur: “Kahrolası (kâfir) insan ne kadar nankör şeydir!.. (Onu yaratan) hangi şeyden yarattı? Onu bir nutfeden yarattı da insan biçimine koydu. Sonra (ana rahminden çıkması için) onun yolunu kolaylaştırdı. Sonra onu öldürdü de kabre gömdürdü. Sonra dilediği zaman onu diriltir. Doğrusu o insan, Allah'ın kendisine olan emrini tam olarak hiçbir zaman yerine getirmemiştir.” (Abese, 80/17-23)
Bu yolun sonunda makam yok,
şöhret yok,
itibar yok,
övülmek yok…
Bu yolun sonunda yalnızca Allah vardır.
Sâlik, bu yoldaki en büyük fitnenin kendi nefsi olduğunu bilmeli ve daima şöyle dua etmelidir:
Yâ Rab! Hidayet verdikten sonra kalbimizi kaydırma!
Nimeti aldıktan sonra kınanmışlardan eyleme!
Bize sebat, vakar, ihlas ve güzel bir son (hüsn-i hâtime) nasip eyle!
Resûlullah (s.a.v) şöyle dua ederdi:
“Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.”
İbn Mes’ud (r.a) şöyle der:
“Makamı yükseldikçe, kendini küçük gören kişi olgunlaşmıştır.”
Davamızın sonu âlemlerin Rabbine hamd etmektir. Allah’tan direnç, sebat, güzel bir son diliyor; nimetin yokluğundan, ani cezadan, sağlık ve esenliğin değişmesinden ve kötü dönüşümden O’na sığınıyoruz. Duaları işiten Sensin.
Ve bütün davaların sonu:
“Elhamdülillahi Rabbil Âlemin.”

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...