Nefis, Kalb ve Sülûk Alemi: Tezkiye Ekseninde Bir Bütün
İslâm düşüncesinde kalb, nefis, ruh ve akıl, bazen birbirinden ayrı kavramlar olarak; bazen de insanın hakikatini ifade eden aynı merkezin farklı cepheleri olarak ele alınmıştır. Bu durum, mutasavvıfların sözlerinde kimi zaman nasslara çok yakın, kimi zaman ise zahirde uzak gibi görünen ifadelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hâlbuki bu farklılık, çelişkiden değil; ıstılah ve bakış açısı farkından doğmaktadır.
İmam Gazâlî bu durumu şöyle açıklar:
“Kalb, nefis, ruh ve akıl; bir hakikatin farklı isimleridir. Her biri farklı bir yönü ifade eder.”
Bu yazıda, kalb–nefis ilişkisini, tezkiye meselesini ve sülûk sürecindeki dengeleri Kur’an, Sünnet ve tasavvuf büyüklerinin ölçüleriyle ele alacağız.
Kalbin Hastalığı ve Tezkiye Zarureti
Resûlullah ﷺ şöyle buyurur:
“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete giremez.” (Müslim)
Bu hadis, kalbin hasta olabileceğini açıkça ortaya koyar. Kur’an-ı Kerîm’de ise bu hakikat şöyle ifade edilir:
“Nefsini tezkiye eden kurtuluşa ermiştir; onu kirleten ise ziyana uğramıştır.” (Şems, 9–10)
Kibir, hased, riya, dünya sevgisi ve en nihayetinde şirk; kalbin en ağır hastalıklarıdır. Bunların temizlenmesi, tezkiyenin özünü teşkil eder. Özellikle kibir, insanı hakikatten uzaklaştıran en tehlikeli perdedir.
Cenâb-ı Hak buyurur:
“Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları, ayetlerimden yüz çevirteceğim. Onlar bütün ayetleri görseler yine de inanmazlar; doğru yolu görseler, yol olarak benimsemezler; azgınlık yolunu görseler, hemen onu yol edinirler. Bu, onların mucizelerimizi yalan saymaları ve onlardan habersiz görünmelerinden ileri gelir.” (A‘râf, 146)
Bu yüz çevirme, bedende değil; kalbde gerçekleşir. Nitekim:
“Gözler kör olmaz; asıl göğüslerdeki kalbler kör olur.” (Hacc, 46)
Nefsin Mahiyeti ve Kalble İlişkisi
Kur’an’da nefis farklı hâlleriyle zikredilir:
* Nefs-i emmâre: “Nefis kötülüğü emreder.” (Yusuf, 53)
* Nefs-i levvâme: “Kendini kınayan nefse yemin ederim.” (Kıyâme, 2)
* Nefs-i mutmainne: “Ey mutmain olan nefis!” (Fecr, 27)
Bu ayetler, nefsin tek boyutlu olmadığını; terbiye edildikçe yükselen bir yapıya sahip olduğunu gösterir.
Mutasavvıfların “hevâcis-i nefs” dedikleri şey; nefsin kalbe gönderdiği düşünce, istek ve dürtülerdir. Bunların tamamı kötü değildir. Bazısı:
- Farz ve zarurî ihtiyaç,
- Bazısı mübah,
- Bazısı haram arzudur.
İmam Cüneyd bu dengeyi şöyle özetler:
“Nefsi bütünüyle öldürmek değil, onu edep altına almak gerekir.”
Beden, Gıda ve Psikolojik Etkiler
İnsan bedeni biyolojik ve kimyevî etkilere açıktır. Açlık, susuzluk, hormonlar, gıdalar ve ilaçlar; insanın mizacını ve eğilimlerini etkiler. Bu durum, nefsin bazı arzularının biyolojik kökenli olabileceğini gösterir.
Bu yüzden İslâm:
- Bazı yiyecekleri haram kılmış,
- Oruç gibi ibadetlerle nefsi terbiye etmiş,
- Helâl daireyi geniş, haramı dar tutmuştur.
Resûlullah ﷺ buyurur:
“Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.” (Buhârî)
Bu hadis, nefsin meşru ihtiyaçlarının inkâr edilemeyeceğini gösterir.
Şehvet Meselesi ve İtidal Yolu
Cinsel arzu, yaratılışın bir parçasıdır. Hastalık değil, imtihandır. İslâm bu arzunun:
- Nikâh ile meşru şekilde karşılanmasını,
- Karşılanamadığı durumlarda oruç ve riyazatla kontrol edilmesini emreder.
Resûlullah ﷺ buyurur:
“Ey gençler! Kimin gücü yetiyorsa evlensin; yetmeyen oruç tutsun.”
Nefis harama meylettiğinde, kalb ona boyun eğerse bu kalb hastalığıdır. İşte bu noktada kalb ile nefis aynı merkez olarak ele alınır.
Kalb mi Nefis mi? Istılah Farkı
Âlimler bazen:
* Nefsi, bedensel ve şehvî arzular anlamında;
* Bazen de kalb yerine, insanın iç hakikati manasında kullanmışlardır.
Bu yüzden:
* “Nefsin tezkiyesi”
* “Kalbin tezkiyesi”
çoğu zaman aynı hakikati ifade eder.
Resûlullah ﷺ buyurur:
“Vücutta bir et parçası vardır; o salâh bulursa bütün vücut salâh bulur. O bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalbdir.” (Buhârî)
İfrat ve Tefrit Tehlikesi
Bu alanda iki büyük sapma vardır:
1. Nefsi tamamen düşman görmek
2. Nefsi tamamen serbest bırakmak
Kur’an bu dengeyi şöyle koyar:
“Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsini hevâdan alıkoyarsa, onun varacağı yer Cennettir.” (Nâziât, 40–41)
Ve yine:
“Bizim uğrumuzda cihad edenlere yollarımızı mutlaka gösteririz.” (Ankebût, 69)
Resûlullah ﷺ:
“Asıl mücahid, Allah için nefsiyle mücadele edendir.” (Tirmizî)
Tezkiye Olmadan Islah Olmaz
Kalbde küfür, nifak veya fısk yerleştiğinde; davranışların da bozulması kaçınılmazdır. “Lâ ilâhe illallah” kalbe yerleştiğinde ise:
* Haset kurur,
* Kibir erir,
* İhlâs, tevekkül ve haşyet yeşerir.
Kur’an bu hakikati şöyle tasvir eder:
“Güzel söz, kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.” (İbrâhîm, 24)
Sülûkun Esası Denge ve Tezkiye
Kalb ve nefis:
* Bazen ayrı,
* Bazen aynı merkez olarak değerlendirilmelidir.
Asıl mesele:
* Hangi isteğin zarurî,
* Hangisinin mubah,
* Hangisinin haram olduğunu bilmektir.
Bu dengeyi kurmak ise ancak:
* Sahih ilim,
* Salih amel,
* Kâmil rehberlik ile mümkündür.
İmam Gazâlî bu yolun özetini verir:
“Kalbi tedavi etmeyen ilim faydasızdır; ilimsiz yapılan tedavi ise körlüktür.”

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...