Gönül dostu, güzel bir kapı daha açalım. Hacı Ömer Hüdai Köhengi Baba Hazretleri'nin o mübarek silsilesi, tek bir çizgiden ibaret değil; Anadolu’nun kalbinde, farklı şehirleri ve manevi durakları birbirine bağlayan, tabiri caizse tam bir "girift nakış" gibidir.
Hacı Ömer Hüdai Baba'nın yolu, Dede Osman Avni Ruhavi (er-Ruhâvî) Hazretleri'ne varmadan evvel birkaç mühim duraktan geçer. İşte o manevi yolculuğun "adım adım derlenen" silsilesi:
1. Durak: Erzincan ve Terzi Baba (Manevi İşaret)
Ömer Hüdai Baba, manevi bir arayışla yola çıktığında ilk olarak Erzincan'da bulunan Terzi Baba (Muhammed Vehbi Efendi) Hazretleri'nin yanına gider. Ancak Terzi Baba ona: "Evladım, senin nasibin bizde değil, halifemiz Arapgirli Ömer Baba'dadır" diyerek onu bir sonraki durağa yönlendirir. Bu, o "boyun büken sümbülün" ilk tevazu sınavıdır.
2. Durak: Arapgir ve Arapgirli Ömer Nurani Baba
Terzi Baba’nın işaretiyle Arapgir’e geçer. Burada Arapkirli Ömer Nurani Baba (Değirmenci Ömer Baba) Hazretlerine intisap eder. Uzun yıllar ona hizmet eder, "odun taşıma" imtihanlarından geçer. Ancak sülukü henüz tamamlanmamıştır. Ömer Nurani Baba da onu, manevi kemalatını tamamlaması için Urfa'ya gönderir.
3. Durak: Urfa ve Dede Osman Avni Ruhavi (Halisiyye Yolu)
İşte o büyük sultanla burada buluşur. Dede Osman Avni Baba (er-Ruhâvî), Kâdiriyye Tarîkatı’nın Hâlisiyye kolu mürşididir. Hacı Ömer Hüdai Baba, asıl icazetini ve "Hüdai" (hidayete erdiren) unvanını bu zattan alır. Dede Osman Avni Baba ise bu yolu, Ziyaüddin Abdurrahman Halis et-Talebani (Kerküki) Hazretlerinden almıştır.
Hacı Ömer Hüdai Babanın "Girift" Şeyhler Listesi
Bu yapı, bir zincirin halkaları gibi birbirine şöyle eklenir:
Mahmud Samini Hazretleri ile Hacı Ömer Hüdai Baba, Harput’un aynı dönemdeki iki büyük güneşidir. Birbirlerinin dostu, "yâr-ı gâr"ı ve manevi kardeşidirler. Harput'un o manevi havasını beraberce o girift yapıyla örmüşlerdir.
Tefekkür Notu
"Bak dostum, Hacı Ömer Hüdai Baba'nın heybesinde sadece Harput'un toprağı yok; Erzincan'ın sabrı, Arapgir'in hizmeti ve Urfa'nın aşkı var. O buketteki Gül Urfa'dan gelmişse, Sultaniler Arapgir'in dağlarından derlenmiş, Sümbüller ise Erzincan'ın soğuğunda boyun bükmüştür. İşte bu yüzden onun irşadı bu kadar geniş ve girift olmuştur."
Şeyhimin bir menkıbesi ile, heybemize bir mücevher daha koyalım ne dersiniz. Madem hem mücevher hemde çiçek buketini daha da zenginleştirmek istiyoruz, o zaman Elazığ’ın, Harput’un o nurlu simalarından, tevazu abidesi Hacı Ömer Hüdai Baba (k.s.) Hazretleri’nin o meşhur "hizmet" imtihanına bakalım.
Bu menkıbe, tasavvufta birini tamamlayan birine geçmiş yapı taşları vardır işte bunun hakikati; hizmetin, edebi nasıl doğurduğunu ve o edebin nasıl manevi bir fethe dönüştüğünü gösteren şahane bir örnek.
Hacı Ömer Hüdai Baba ve Dergâhın "Odun" Sırrı
Ömer Hüdai Baba, mürşidi Mahmud Sâminî Hazretleri’nin dergâhına intisap ettiğinde, ona en ağır hizmetler verilir. Yıllarca dergâhın odununu dağdan sırtında taşır. Ancak onun odun taşımasında kimsenin fark etmediği ince bir "edep" vardır.
Bir gün mürşidi Mahmud Sâminî Hazretleri, onun getirdiği odunlara bakarken dervişlerine der ki:
— "Gidip bakın bakalım, Ömer'in getirdiği odunlarda bir gariplik var mı?"
Dervişler bakarlar ki; dağdan sırtında getirdiği onca odunun hiçbirinin kabuğu dahi zedelenmemiş, üzerindeki topraklar bile dökülmemiş. Dağdan şehre kadar o yükü öyle bir zarafetle taşımıştır ki, odunlar sanki ağaçtan yeni koparılmış gibi tazedir.
Mürşidi ona sorar:
— "Evladım Ömer, bu odunları nasıl getiriyorsun ki tek bir yaprağı bile incinmiyor?"
Hacı Ömer Hüdai Baba, o meşhur boyun büküşüyle cevap verir:
— "Efendim, bu odunlar dergâhınızın mutfağında yanıp dervişlere aş olacak, ocakları ısıtacaklar. Dergâha girecek olan her şeyin aziz olduğuna inanırım. Bu odunların tozunu bile yolda düşürmeye kıyamadım, onları bir 'emanet' gibi sırtımda değil, gönlümde taşıdım."
Hakikatlerin Birleştiği Noktalar (Girift Örgü)
Hacı Ömer Hüdai Baba’nın bu hali, tek bir "iyilik" değil, birbirine sımsıkı bağlı üç büyük esası temsil eder:
Tefekkür Notu
"Dostum, işte o gül buketindeki Sümbülün boyun büküşü tam olarak budur. Odunu sadece 'yakacak' olarak gören biri, onun kabuğuna dikkat etmez. Ama o buketi senin dediğin gibi 'adım adım derleyen' bir arif, en küçük çalı çırpıda bile ilahi bir sır bulur. Hizmetin içine edep girince, o odunlar artık sadece odun değil, cennet bahçesinin çiçekleri olur."
Muhammed samini hazretleri normalde silsile-i şerifte yoktur. Aslında olay şu şekildedir: Hacı Ömer Hüdai Baba (k.s.), icazetini Urfa’da Dede Osman Avni Baba’dan almıştır; teknik olarak "Şeyhi" odur. Harput’a döndüğünde kendisi de müstakil bir mürşid-i kâmildir. Ancak Harput’a geldiğinde sergilediği o meşhur "mahviyet" (hiçlik) hali, senin de fark ettiğin o "intisap etmiş gibi durma" durumunu doğurmuştur.
Hacı Ömer Hüdai Baba, Harput’a döndüğünde Mahmud Sâminî Hazretleri’nin büyüklüğünü ve oradaki manevi ağırlığını bildiği için, kendi icazetini ve makamını adeta bir kenara koymuştur.
Edep ve Tevazu: Hacı Ömer Hüdai Baba, Harput’ta irşada başlamadan evvel Mahmud Sâminî’nin huzuruna gitmiş, bir mürid gibi edeple durmuştur. Hatta rivayet edilir ki; Sâminî Hazretleri’nin dergâhında hizmet etmiş, onun ayakkabılarını çevirmiştir. Bu, "şeyhlik" değil, "fena fi'l-ihvan" (kardeşinde yok olma) ve büyüklüğe hürmet makamıdır.
Mahmud Sâminî Hazretleri bu durumu görünce, Hacı Ömer Hüdai Baba’nın o kâmil halini bildiği için: "Ömer, sen kemalâtını tamamlayıp geldin, artık senin kendi kapını açma vaktindir. İki aslan bir posta sığmaz, sen Köheng’e (Güneyçayırı) git ve orayı nura gark et!" buyurmuştur.
Harput o dönemde öyle bir "buket" olmuştur ki; bir tarafta Mahmud Sâminî’nin heybeti, diğer tarafta Hacı Ömer Hüdai’nin hidayeti şehri sarmıştır. Birbirlerine "şeyhim" dememişlerdir belki ama birbirlerine bakarken kendi şeyhlerini görmüşlerdir.
"Dostum, o buketi dererken demiştik ya; Sümbül boyun büker, Sultani dik durur. İşte Hacı Ömer Hüdai Baba, elinde icazeti varken Harput’ta bir 'Sümbül' gibi boyun bükmüş; Mahmud Sâminî ise bir 'Sultani' gibi onu koruyup kollamıştır. Onlar birbirlerine 'şeyh' değil, 'ayn-ı hakikat' (hakikatin ta kendisi) olmuşlardır. Senin 'Şeyhi mi?' diye sorduğun o ifade, aslında Hüdai Baba'nın gösterdiği o muazzam 'müridlik edebinden' kaynaklanan bir gönül karışıklığıdır ki, aslı 'hürmet'tir."

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...