KADİRİ YOLU

Kadiri Yolu
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

İsra Sûresi 22-40. Ayetlerin Tefsiri

İsra Sûresi 22-40. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


بِسْمِ ‬‮اللّٰهِ ‬‮الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم


Birinci Kesim Üçüncü Grup


لَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتَقْعُدَ مَذْمُومًا مَخْذُولًا۟

Lâ tec’al me’a(A)llâhi ilâhen âḣara fetak’ude meżmûmen maḣżûlâ(n)


22- “Allah ile beraber başka bir ilah edinme. Yerilmiş ve terkedilmiş olarak kalırsın.”

Nesefi der ki: “Buradaki hitap Hz. Peygamber'e olmakla birlikte, maksat ümmetidir. 

İbni Kesir’de şöyle diyor: “Bundan maksat ümmetin mükellef olanlarıdır. Yani ey mükellef Rabbine ibadetinde ona ortak koşma demektir. Çünkü ona ortak koştuğun için yerilmiş ve terk edilmiş olarak kalırsın. Zira o takdirde Yüce Rabbim sana yardımcı olmaz. Aksine kendisiyle birlikte ibadet ettiği kimseler ile baş başa bırakır. Onlar ise ne bir fayda verebilir, ne de bir zarar. Çünkü faydanın da zararın da mutlak sahibi, tek başına yüce Allah'tır. Bu ayeti kerime müşrikin yerilmeyi, hakir görülmeyi ve mahrumiyeti hak ettiğine delildir.

Bir rivayete göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kime bir fakirlik arız olur da, bunu insanlara arz ederse, onun bu ihtiyacı kapanmaz. Bunu Allah'a arz ederse, Allah ona ya ahirette bir zenginlik veya dünyada da bir zenginlik bağışlar.”

İsrâ 22, bize "neyin kuluysan onun kadar güçlü olduğunu" öğretir. Eğer fani olana tutunursan, o yok olduğunda sen de boşlukta kalırsın. Ayet şunu fısıldar: "Kalbinin tahtına Allah'tan başkasını oturtma. Çünkü O'ndan başkası seni ne tam anlayabilir, ne de düştüğünde elinden tutabilir. Kendi ellerinle kurduğun putların seni terk etmesine izin verme."


وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًاۜ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَر۪يمًا


Vekadâ rabbuke ellâ ta’budû illâ iyyâhu vebilvâlideyni ihsânâ(en)(c) immâ yebluġanne ‘indeke-lkibera ehaduhumâ ev kilâhumâ felâ tekul lehumâ uffin velâ tenherhumâ vekul lehumâ kavlen kerîmâ(n)


23- “Rabbin hükmetti ki: “Kendisinden başkasına ibadet etmeyesiniz. Ana ve babaya iyi davranırsınız. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanındayken yaşlanacak olursa, onlara karşı “of” dahi deme. Onları azarlama ve her ikisine de tatlı söz söyle.”

Rabbim kesin olarak emretti kim anne ve babasına iyilikte bulunmak suretiyle onlara iyi davran. Onlara kötü bir söz işittirme hatta “of” bile deme. Senin hoşuna gitmeye bilecek işleri, söz ve davranışları varsa bile bu yüzden onlara karşı çirkin davranarak azarlayıp paylama. Yüce Allah bu şekilde mükellefi çirkin söz ve çirkin fiillerde bulunmaktan neyhettikten sonra, güzel söz ve fiilde bulunmasını şöylece emretmektedir. “Onlara “of” diyecek, azarlayacak yerde onlara güzel, yumuşak, hoş sözleri, edep, saygı ve tazim ile onlara karşı güzel bir edebin gerektiği şekilde söyle. 

Yüzlerine karşı onlara isimleri ile seslenmemek de onlara karşı takınılacak edep cümlesindendir. Çünkü isimleriyle onlara seslenmek onları rahatsız eder. Onun yerine “Babacığım” “Anneciğim” demelidir. Yüce Allah'ın “senin yanında” ifadesiyle de latif bir nükte vardır. Çünkü burada bu kelime şunu ifade eder şayet onlar çocukluklarının yanında iseler ve ondan başka onlara bakacak kimseleri yoksa o vakit onun evinde ve himayesinde olacaklar. Bu durum ise ona daha ağır ve daha zor gelir. Buna rağmen o, yumuşak ahlakla onlara karşı davranmak zorundadır. Hatta herhangi bir davranış veya sözlerinden usanacak olsa bile fazlası şöyle dursun onlara “of” dahi demeyecektir. Bu ayeti kerimede Yüce Allah anne ve baba hakkında yapılabilecek en beliğ ve ileri tavsiyeyi yapmıştır. Çünkü başta kendisinin Tevhid edilmesi emri ile birlikte, onlara iyilikte bulunmayı emretmiştir. Daha sonra onlara bakım ve gözetim konusunda meseleye gittikçe daralttı ve nihayet azarlanmalarını gerektirecek şeyler bulursa bile, azarlayıcı asgari bir ifadenin söylenmesine dahi müsaade etmediğini bildirdi. Halbuki gerçekten insanın tahammül sınırını aşabilecek birtakım hallerde bulunabilir; buna rağmen bu emri vermiştir. 

Yüce Allah'ın: "Ana ve babaya iyi davranasınız." (âyet 23) buyruğunu açıklarken, İbn Kesir şunları söylemektedir: "Anne ve babaya iyilik konusunda birçok hadis vârid olmuştur. Bunlardan birisi değişik yollardan Enes b. Málik ve başkalarından rivâyet edilmiştir. Buna göre; Peygamber (s.a) minbere çıkarken (üç defa): "Amin, âmin, âmin" demiştir. Ona:

- Ey Allah'ın Rasûlü ne diye âmin diyorsun? denilince şöyle buyurdu:

- Bana Cebrail gelip şöyle dedi: Ey Muhammed, huzurunda senin adın zikredilip de sana selâtu selâm getirmeyenin burnu yere sürtülsün, âmin de; dedi ben de âmin dedim. Daha sonra: Ramazan ayı girip çıktığı halde, kendisine mağfiret edilmeyen kişinin burnu yere sürtülsün, âmin de, dedi; ben de âmin dedikten sonra tekrar şöyle dedi: Anne ve babasına yahut da onlardan birisine yetiştiği halde kendileri sebebiyle cennete girmeyen kişinin burnu yere sürtülsün âmin de; dedi; ben de âmin dedim." 

Yine İmam Ahmed rivâyet ediyor: “....Ebû Esîl diye bilinen Mâlik b. Rabia es-Saidi'den dedi ki: Rasûlullah (s.a)'ın yanında oturuyor iken Ensâr'dan bir adam gelerek şöyle sordu:

- Ey Allah'ın Rasûlü, vefatlarından sonra anne ve babama karşı yapabileceğim bir iyilik kaldı mı? Şöyle buyurdu:

- Evet, yapabileceğin dört şey vardır: Onlara duâ edersin, onlara mağfiret dilersin, söz vermişlerse sözlerini yerine getirirsin, arkadaşlarına ikramda bulunursun; bir de ancak kendileri tarafından gelen akrabalık bağını koruman, senin vefatlarından sonra onlara yapabileceğin geriye kalmış iyiliklerdir." Bu hadisi Ebû Dâvûd ve İbn Mâce de Abdurrahmân b. Süleyman'dan gelen bir senedle rivâyet etmişlerdir.

Yine İmam Ahmed'in rivâyetine göre... Muâviye b. Câhime es-Sülemî'den; Câhime Peygamber (s.a)'in yanına gelerek şöyle dedi: Ey Allah'ın Rasûlü, savaşa çıkmak istedim de seninle danışayım dedim. Şöyle buyurdu:

-Annen var mı? Câhime: 

-Evet, deyince şöyle buyurdu:

- Onun yanından ayrılma, Çünkü Cennet onun ayakları altındadır.

Daha sonra ikinci, üçüncü defa değişik yerlerde aynı sorusunu sordu ve buna benzer cevaplar aldı. bu hadisi şerif nesai ve İbni mazi ve ibney bu senetle rivayet etmişlerdir.

İmam Ahmet Bin hanbel rivayet ediyor:  el mikdam b. Ma’dikerib’den Peygamber sav buyurdu ki: “Allah size babalarınızı tavsiye ediyor. Allah size annelerinizi tavsiye ediyor, Allah size annelerinizi tavsiye ediyor, Allah size yakınlıklarına göre akrabalarınızı gözetmeyi tavsiye ediyor.” Bu hadisi İbni macede Abdullah b. Ayyaş’tan bu senetle rivayet etmiştir.”

İsrâ 23, bize "vefanın imandan olduğunu" öğretir. Senin bugün sahip olduğun güç, bir zamanlar onların sana harcadığı ömürdür. Ayet şunu fısıldar: "Onlar seni küçücük bir bebekken merhametle büyüttüler; şimdi sen devleştiğinde onlara merhamet kanatlarını germezsen, Rabbinin sana merhamet etmesini hangi yüzle isteyeceksin?"


وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يرًاۜ


Vaḣfid lehumâ cenâha-żżulli mine-rrahmeti vekul rabbi-rhamhumâ kemâ rabbeyânî saġîrâ(n)


24- “Merhametinden dolayı onları alçak gönüllülük kanatlarını indir. ve de ki: “Rabbim, o ikisi beni küçükken yetiştirdikleri gibi sen de onlara merhamet et!”

Rahmetinden dolayı senin o alçak gönüllülüğünün ifadesi olan kanatlarını onlar için alçalt ve bunu ileri derecedeki rahmetinden onlara karşı şefkatinden dolayı yat çünkü o anne ve baba bugün yaşlılar ve dün Allah'ın mahlukatı arasında kendilerine en çok muhtaç olan birisine muhtaç duruma düşmüşlerdir zedcaç bu sözleriyle şu ayeti kerimeyi tefsir etmektedir onlara karşı aşırı rahmetinden dolayı tezellül göstererek alabildiğine yumuşak davran.Yaşlılıkları döneminde ve vefa hallerinde senin kalıcı olmayan merhametinle yetinme Allah'ın ebedi rahmetiyle onlara merhamet etmesi için Allah'a dua et ve bunu küçüklüğünde sana olan şefkatlerinin ve seni terbiye etmelerinin bir mükafatı olarak yaptım.  nesefi der ki: “Bütün bunlardan Murat (Sav) efendimizin başkasına hitabıtır. Vefatından sonra yapılabilecek böyle bir dua müslüman anne ve babaya hastır. Ancak hayattayken kafir anne ve babasına hidayet bulmaları için dua eder. Vefat ettikten sonra iman şartı ile olması müstesna, onlara mağfiret dilemesi caiz değildir. Nitekim bunu tövbe sırasında görmüştük. 

Resulullah (Sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır ki: “Burnu yere sürtülsün. burnu yere sürtülsün. tekrar burnu yere sürtülsün.” Ey Allah'ın resulü kimin burnu yere sürtülsün, diye sorulduğunda “Anne ve babasına veya onlardan sadece birine yaşlı oldukları halde kavuşup da kendisini cennete koyduramayanın.” buyurdu.

Abdullah ibni Mesud diyor ki: “Ben Resulullah (Sav)'e Allah katında amellerin hangisi daha sevimlidir diye sordum. Vaktinde kılınan namazdır dedi. Sonra hangisidir diye dedim. Anneye babaya iyilikte bulunmandır buyurdu. Ondan sonra hangisi daha sevimlidir diye sordum. Allah yolunda Cihad etmektir buyurdu. Sonra sustum. Eğer ben sormaya devam edecek olsaydım Resulullah da devam edecekti.

Peygamber Efendimizin annenin hakkının daha çok olduğunu başka bir hadis-i şerifte şöyle beyan ediyor: “Bir adam Resulullah'a gelip kendisine güzel davranmama en layık olan insan kimdir diye sordu. Allah resulü (Sav) Annendir buyurdu. Adam ondan sonra kimdir dedi. Rasulullah (Sav) yine Annendir buyurdu. Adam ondan sonra kimdir dedi. Resulullah (Sav) Babandır buyurdu.

İsrâ 24, bize "büyüklüğün, küçülmeyi bilmekte olduğunu" öğretir. Gerçekten güçlü olan insan, dışarıya karşı ne kadar heybetli olursa olsun, anne ve babasının yanında "şefkat kanatlarını indiren" insandır. Ayet şunu fısıldar: "Senin geçmişteki acizliğini onlar merhametle örttü; şimdi sen onların yaşlılıktaki acizliğini sevginle ört. Unutma ki, sen onlara nasıl bir 'evlat' olursan, yarın senin çocukların da sana öyle bir 'ayna' olacaktır."


رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْۜ اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُورًا


Rabbukum a’lemu bimâ fî nufûsikum(c) in tekûnû sâlihîne fe-innehu kâne lil-evvâbîne ġafûrâ(n)


25- “Rabbiniz nefislerinizde olana en iyi bilendir. Eğer salihlerden olursanız, muhakkak ki o kendisine dönenler için mağfiret sahibidir.”

İçinizde gizlediklerinizi en iyi bilen Allah'tır. Anne babaya iyilik maksadı onlara hizmette gayretli olmak ve onlara karşı ikramda bulunmak maksatlarımızı da bildiğini ifade edilmektedir. 

Anne-baba yaşlandığında veya ilişkiler gerildiğinde, insan bazen sabrını yitirebilir, anlık bir kızgınlıkla kalbi daralabilir veya diliyle olmasa da içinden bir tepki gösterebilir. Allah, eğer temel niyetimiz "iyi olmak" ise (salihîn), o anlık içsel kaymaları ve beşeri zaafları bağışlayacağını müjdeler. Önemli olan, hatada ısrar etmek değil, kalbi tekrar doğruya çevirmektir.

Ayette geçen "Evvâb" kelimesi, "sürekli Allah’a dönen, yönelen, hatasından hemen rücu eden" demektir. (Bunlar için akşam ile yatsı arasında evvabin namazı kılanlardır. Birde kuşluk namazını kılanlardır diyenlerde olmuştur.) Bir hata yaptığımızda veya iç dünyamızda bir huzursuzluk hissettiğimizde, durumu telafi etmek için hemen samimiyetimize ve Allah’ın rahmetine sığınmalıyız Allah, sadece günahsızları değil, hatasını anlayıp samimiyetle "köklerine" dönenleri bağışlar.

İsrâ 25, bize "Allah'ın bizim kalıplarımıza değil, kalplerimize baktığını" öğretir. Anne-babanıza bakarken bazen yorulabilir, bazen bunalabilirsiniz; bu sizin insan olduğunuzu gösterir. Önemli olan, o anlık yorgunluğun kalbinizdeki "vefayı" ve "iyi olma" iradesini öldürmemesidir. Ayet şunu fısıldar: "İçindeki fırtınaları kimse bilmese de Rabbin biliyor. Sen sadece dürüst ol ve her düştüğünde O'na dön; O, senin samimiyetini her türlü hatandan daha çok önemser."


وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذ۪يرًا


Veâti żâ-lkurbâ hakkahu velmiskîne vebne-ssebîli velâ tubeżżir tebżîrâ(n)


26- “Yakın akrabaya hakkını ver. Miskine ve yolcuya da. Ama saçıp savurma.”

Ey mükellef olan kişiyi sana yakın olan akrabalarına haklarını ver Onun farz kılınmış hakkı ise, eğer mahrem fakirler ise nafakadır. ihtiyaç işinde olmaları halinde bütün akrabaları koruyup gözetmektir. Yardımlaşma en yakın halkadan başlar. Aile içi dayanışma, toplumun en güçlü kalkanıdır. Sonra temel ihtiyaçlarını karşılayamayan, toplumun fakir kesimleri. Ve kendi memleketinde zengin olsa bile, bulunduğu yerde çaresiz kalmış yolcular (bugünün mültecileri veya mahsur kalmış gezginleri gibi).

Ayetin sonu, ekonomik dengenin diğer ucuna dokunur: Saçıp savurma. Ayette geçen "tebzîr" kelimesi, tohumu rastgele toprağa saçmak gibi, malı yerli yerince kullanmamak, boş ve gereksiz yerlere harcamaktır yani israf. Denge: Hak sahiplerine vermen gereken parayı, lüks ve gösterişe harcamak sadece bir "maddi kayıp" değil, aynı zamanda başkasının hakkını gasp etmektir. Paylaşmak bereketi, saçıp savurmak ise bereketsizliği getirir.

Enes b. Mâlik diyor ki: "Teinim oğullarından bir adam gelip Resulullaha şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, ben, çok malı olan, çoluk çocuğu bulunan ve gayr-i menkulü olan birisiyim. Bana, bunları nasıl harcayacağımı ve ne yapacağımı söyle." Resulullah şöyle buyurdu: "Şayet malın varsa zekâtını vereceksin. Zira zekât, seni temizleyen bir temizleme vasıtasıdır. Akrabana iyilikte bulunacaksın, dilencinin, komşunun ve yoksulun hakkını gözeteceksin." Adam: "Ey Allah'ın Resulü bunu benim için biraz azalt." dedi. Resulullah da bunun üzerine "Akrabaya, düşküne, yolda kalan yolcuya hakkını ver. Olur olmaz yere de elindeki malını saçıp savurma." âyetini okudu. Bunun üzerine adam: "Ey Allah'ın Resulü, zekâtı senin memuruna verirsem, Allaha ve Peygambere karşı onun sorumluluğundan kurtulabilirmiyim " dedi. Resulullah: "Evet, onu benim memuruma verirsen onun sorumluluğundan kurtulmuş olursun. Senin için ondan dolayı sevap ta vardır. Onu senden alan, onda herhangi bir değişiklik yapacak olursa onun günahı ona aittir." buyurdu.

İsrâ 26, bize "servetin bir sorumluluk olduğunu" öğretir. Elimizdeki imkânlar arttıkça, çevremizdeki "hak sahiplerinin" sayısı da artar. Ayet şunu fısıldar: "Cebindeki para sadece senin emeğin değil, aynı zamanda akrabanın, yoksulun ve yolda kalmışın sana bırakılmış emanetidir. O emaneti hak sahiplerine ulaştırmak yerine şatafata harcarsan, sadece paranı değil, insanlığını da savurmuş olursun."


اِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُورًا


İnne-lmubeżżirîne kânû iḣvâne-şşeyâtîn(i)(s) vekâne-şşeytânu lirabbihi kefûrâ(n)


27- “Çünkü saçıp savuranlar, şeytanlarla kardeş olmuşlardır. Şeytan ise Rabbine karşı pek nankördür.”

Kardeşlik, bir hısımlığı ve huy benzerliğini ifade eder. Şeytan, kendisine verilen yetenekleri ve imkânları Allah’ın yolunda değil, yıkım ve bozgunculuk yolunda kullanmıştır. İsraf eden kişi de Allah’ın verdiği rızkı (enerjiyi, malı, zamanı) O’nun razı olmadığı yerlerde "saçıp savurarak" şeytanla aynı frekansa girmiş olur. İkisi de nimeti "yok etmek" veya "yanlış kullanmak" noktasında birleşirler.

Saçıp savurma konusunda Allah'a itaati terk edip masiyetler işlemek şeytanla aynı benzerliği paylaşmaktır. çünkü şeytan üzerindeki nimetini inkar etmiş Rabbine karşı nankör olmuş Allah'a itaat edecek şekilde amel işlememiş Bunun yerine Allah'a karşı gelmiş emirlerine muhalefet etmiştir. o bakımdan ona benzememek gerekir ve ona itaat edilmemelidir. O ancak kendi işine benzer işlere çağırır. 

İsrâ 27, bize "tüketim alışkanlıklarımızın manevi kimliğimizi belirlediğini" öğretir. Gereksiz yere harcanan her kuruş, boşa akıtılan her damla su veya çöpe atılan her lokma, bizi "Şükredenler" safından alıp "Şeytanın Kardeşleri" safına yaklaştırır. Ayet şunu fısıldar: "Elinizdeki imkânları nasıl kullandığınız, kiminle saf tuttuğunuzun en net göstergesidir. Nimetin değerini bilmeyen, o nimeti elinde tutan El-Mün'im'i (Nimet Veren'i) de tanıyamaz."


وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلًا مَيْسُورًا


Ve-immâ tu’ridanne ‘anhumu-btiġâe rahmetin min rabbike tercûhâ fekul lehum kavlen meysûrâ(n)


28- “Rabbinden beklediğin bir rahmeti elde etmek için onlardan yüz çevirmek zorunda kalırsan, o zaman Onlara tatlı bir söz söyle!”

Kişi kendisi de muhtaçtır veya elinde o an bir şey yoktur; Allah'tan bir kapı açılmasını beklemektedir. Ayet, bu durumdaki kişinin yardım isteyeni geri çevirirken yaşadığı o mahcubiyeti ve çaresizliği meşru görür. O zaman yumuşak ve güzel sözler ile güzel vaatlerde bulun. Allah bize bir rızık gönderirse, inşallah sizinde hakkınızı göndeririz. "Şu an imkânım yok, kusura bakma; Allah sana en kısa zamanda bir kapı açsın, dua edelim" gibi karşı tarafın onurunu kırmayan, onu azarlamayan veya küçümsemeyen bir dil kullanmaktır.

Yardım isteyene "Git çalış!", "Her gelene verecek paramız mı var?" gibi sert ve kaba tepkiler vermek, 27. ayetteki şeytani nankörlüğün bir yansımasıdır. Eğer maddi bir "hak" (26. ayet) teslim edilemiyorsa, en azından insani bir "nezaket" teslim edilmelidir.

İsrâ 28, bize "nezaketin paradan daha değerli olduğunu" öğretir. Herkesin her zaman verecek parası olmayabilir; ama herkesin her zaman söyleyecek güzel bir sözü olmalıdır. Ayet şunu fısıldar: "Elin boş olsa bile dilin dolu olsun. Bir yoksulun eline bir şey koyamıyorsan, en azından kalbine bir teselli bırak. Unutma; senin de ondan tek farkın, şu an senin de 'Rabbinden bir rahmet bekliyor' olmandır."


وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَحْسُورًا


Velâ tec’al yedeke maġlûleten ilâ ‘unukike velâ tebsuthâ kulle-lbesti fetak’ude melûmen mahsûrâ(n)


29- “Ve elini boynuna bağlı kılma! Onu büsbütün de açıp durma! Yoksa kaybetmiş ve kınanmış olarak kalakalırsın.”

Eli boynuna bağlı bir kişi, hiçbir şey tutamaz ve veremez. Bu, nefsin esiri olup paylaşma yeteneğini kaybetmeyi simgeler. Bu cimri mi cimri olan kişidir. Cimri insan sadece parasını saklamaz; aslında kendi ruhunu ve potansiyelini de hapseder. Bu hal, insanın sosyal çevresi ile olan bağını koparan yapay bir felç halidir.

Diğer uç ise elini sonuna kadar açıp, kontrolsüzce harcamaktır. İmkânlarını, geleceğini ve sorumluluklarını düşünmeden tüketmek; bir nehrin yatağından taşarak kurumasına benzer. Sadece başkalarına "iyi görünmek" veya anlık dürtülerle her şeyi dağıtmak, kişinin kendi ayakları üzerinde durma gücünü yok eder.İsraf eden kişi hem Allah tarafından hem de insanlar tarafından kınadır fakir kimse flana Çok Verdi beni de mahrum bıraktı der zengin kişi bu elindeki malı ve geçimini idare etmekten acizdir der İsraf eden kişi aynı zamanda kendisini de Kınar Çünkü o ihtiyaca düşeceği vakit pişman olacaktır.

Peygamber efendimiz (s.a.v.), malını Allah yolunda harcamayan cimri ile, malını Allah yolunda harcayan cömert hakkında şöyle buyuruyor:


"Cimri insanla malını Allah yolunda harcayan insan, göğsü ile köprücük kemiği arasını tutan bir demir cübbe giyen iki kişiye benzer. Malını harcayan kimse onu harcadıkça bu demir cübbe genişler ve bütün vücudunu kaplar. Öyleki parmaklarını dahi örter ve ayak izlerini kapatır. Cimri olan kimse ise hiçbirşey harcamak istemez. Her harcamak istemediğinde üzerindeki bu demir cübbenin bir halkası vücuduna yapışır. Cimri onu genişletmek ister fakat o genişlemez.

İsrâ 29, bize "iyiliğin bile bir ölçüsü olduğunu" öğretir. İslam, ne mülkiyeti reddeden bir dervişlik ne de sadece biriktiren bir maddeciliktir; o, "verirken tükenmemeyi, biriktirirken kokuşmamayı" hedefleyen bir denge yoludur. Ayet şunu fısıldar: "Cömertlik, sahip olduğun her şeyi dağıtmak değil; elindekini akıllıca yöneterek hem başkasına faydalı olmak hem de kendini muhtaç duruma düşürmemektir. Dengeni koru ki, yolun sonunda ne başkası seni kınasın ne de sen kendine kızasın."


اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرًا بَص۪يرًا۟


İnne rabbeke yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) innehu kâne bi’ibâdihi ḣabîran basîrâ(n)


30- “Muhakkak ki Rabbin, dilediğine rızkı genişletir ve daraltır. Muhakkak ki O, kullarından haberdardır, Basir’dir.”

Şüphesiz ki  rabbin, yarattıklarından dilediğine bol rızık verir, dilediğinin rızkını daraltır. Zira o, kullarından kimin rızkının genişletilmesine kimin de daraltılmasına lâyık olduğunu bilir. Yarattıklarının hallerini görür ve herkese lâyık olduğu şeyi verir.


Allah teala bu âyet-i Kerimede, kullarının tümüne bolca ızık vermediğini ve bunun, kendisinin bildiği bir hikmete dayandığını ifade buyuruyor. Başka bir âyet-i Kerimede de bu hikmeti şöyle açıklıyor: "Eğer Allah, kullarının rızkını bolca vermiş olsaydı, yeryüzünde azgınlık çıkarırlardı. Fakat o, rızkı dilediği ölçüde indirir. Şüphesiz o, kullarının ne yaptıklarından "haberdardır. O, herşeyi çok iyi görür. 

İsrâ 30, bize "hırsın rızkı artırmayacağını, ancak huzuru kaçıracağını" öğretir. Sen 29. ayetteki gibi elinden gelen dengeyi kur ve çalış; ancak sonucun takdirini Allah’a bırak. Ayet şunu fısıldar: "Senin için neyin hayırlı olduğunu, senin neye tahammül edebileceğini Rabbin senden daha iyi bilir. O'nun 'vermesi' bir lütuf olduğu gibi, hikmetle 'kısması' da aslında senin iyiliğin için olabilir. Rezzak olan Allah'a güvenen, rızık kaygısının kölesi olmaz."


وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـًٔا كَب۪يرًا


Velâ taktulû evlâdekum ḣaşyete imlâk(in)(s) nahnu nerzukuhum ve-iyyâkum(c) inne katlehum kâne ḣit-en kebîrâ(n)


31- “Açlık korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyiniz. Onlara da size de biz rızık veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.”

Fakir düşmek korkusu ile çocukların yaşam haklarını sonlandırmanın nehyederken onların rızıklarını da kendi teminatı altına almıştır. Bu ayet insanın gelecek korkusu ile bir vicdan kararmasına ve akıl almaz bir cinayete sürüklenmesi yüze çarpılır. O dönemde kız çocukları utanç vesile olarak görülmesi hemde bu zamanda yoksulluk korkusuna kapılması insanın akıl tutulması yaşaması demektir. 

İlginç olan, bu insanların çocuklarını "aç kaldıkları için" değil, "gelecekte aç kalabiliriz" korkusuyla öldürmeleridir. Korku, insanın en temel içgüdüsü olan evlat sevgisini bile yok edebilecek kadar güçlü bir zehirdir. Bugün de "bakacak gücüm yok" diyerek yapılan kürtajlar veya "geleceği karanlık" diyerek çocuk sahibi olmaktan kaçınmak, aynı rızık kaygısının farklı tezahürleridir.  

Bir önceki ayette rızkı dilediğine veren Allah, burada çocuğun rızkını ebeveyninkinden önce zikreder. Yani "Çocuk bereketiyle gelir" sözünün ilahi temelidir bu. Çocuk, ebeveynin rızkına ortak olan bir yük değil; rızkı Allah tarafından ayrıca gönderilen bir misafirdir. İnsan, rızkı kendisinin yarattığını sandığı an bu ölümcül hataya düşer.

Bir cana kıymak, sadece bir cinayet değil; Allah'ın yarattığı yaşama iradesine ve Rezzak ismine karşı bir isyandır. Çocuklarını (geleceğini) rızık kaygısıyla feda eden bir toplum, aslında kendi köklerini kurutmuş demektir.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) de, fakirlik korkusuyla çocuklarını Öldüren insanları, en büyük günahkârlar içinde saymıştır. Abdullah b. Mes’ud diyor ki: "Ben, Resulullaha "Ey Allah'ın Resulü Allah katında hangi günah daha büyüktür " diye sordum. Resulullah: "Seni yarattığı halde Allah'a ortak koşmandır." buyurdu. "Ondan sonra hangisidir " dedim. Resulullah: "Seninle birlikte yemek yiyeceğinden korkarak çocuğunu öldürmendir." buyurdu. "Ondan sonra hangisidir " dedim. Resulullah: "Komşunun hanımıyla zina etmendir." buyurdu.

İbni Kesir ayeti kerime hakkında şöyle demektedir: “Bu ayeti kerime yüce Allah'ın kullarına merhametinin babanın çocuğuna karşı duyduğu merhametinden daha fazla olduğuna delalet etmektedir. Çünkü yüce Allah çocukların öldürülmesini yasakladığı gibi, miras konusunda da babalara çocuklarını tavsiye etmiştir. Cahiliye dönemi insanları ise kızlara miras vermezlerdi. Hatta onlardan bazıları, geçindirmek de yükümlü oldukları nüfus sayısı artmasın diye, bu çocuğunu öldürürdü. İşte yüce Allah bunu nehyetmektedir.”

İsrâ 31, bize "hayatın ekonomiden daha büyük olduğunu" öğretir. İnsan rızık için yaşamaz; aksine yaşasın diye rızık ona hizmet eder. Ayet şunu fısıldar: "Yarattığı her canlının rızkına kefil olan bir Rabbin varken, yarını düşünerek bugünün mucizesini (evladını) feda etme. Rızık kaygısı seni merhametsizliğe sürüklüyorsa, sorun cüzdanında değil, kalbindeki iman zafiyetindedir."


وَلَا تَقْرَبُوا الزِّنٰٓى اِنَّهُ كَانَ فَاحِشَةًۜ وَسَٓاءَ سَب۪يلًا


Velâ takrabû-zzinâ(s) innehu kâne fâhişeten ve sâe sebîlâ(n)


32- “Zinaya da yaklaşmayınız. Çünkü o bir hayasızlıktır ve kötü bir yoldur.”

Zinaya yaklaşmak, zinaya götürecek sebeplerle hemhal olmak, zinayı çağrıştıracak dokunuşlar yapmak, öpmek ve erkek kadın bir arada bulunmak -bizzat zinanın kendisi şöyle dursun- nehy edilmektedir. Çünkü o zina şeriatın ve aklın sınırlarını aşan bir masiyet ve hayasızlıktır. Çok kötü bir yoldur. O yolu izlemek gerçekten çirkindir. Hiç kimse kendisine ve ailesine ve etrafında böyle bir hayasızlığın yapılmasını istemez. Bu kötü yolun sonunda huzur değil, vicdan azabı, parçalanmış hayatlar ve toplumsal kokuşma vardır.

Ebu Ümame diyor ki: "Bir genç, Resulullah’a geldi ve ona "Ey Allah'ın Resulü, bana, zina etmem için izin ver." dedi. Orada bulunanlar ona yönelip kendisini azarladılar ve ona "Bırak şunu bırak" dediler. Resulullah (s.a.v.) "Onu bana yaklaştırın." dedi. Genç, Resulullaha yaklaştı ve Resulullah ona: "Otur" dedi. Ve oturdu. Resulullah ona: "Annenin zina etmesini ister misin" dedi. Genç: "Allah beni sana feda kılsın. Hayır vallahi istemem." dedi. Resulullah: "Diğer insanlar da anneleriniz zina etmesini istemezler." buyurdu. Resulullah tekrar: "Kızının zina etmesini ister misin" buyurdu. Genç: "Allah beni sana feda kılsın. Hayır vallahi istemem." dedi. Resulullah: "Diğer insanlar da kızlarının zina etmesini istemezler." buyurdu. Yine Resulullah: "Kız kardeşinin zina etmesini ister misin " buyurdu. Genç: "Allah beni sana feda kılsın. Hayır vallahi istemem." dedi, Resulullah: "Diğer İnsanlar da kız kardeşlerinin zina etmesini istemezler." buyurdu. Resulullah tekrar: "Halanın zina etmesini ister misin " buyurdu. Genç: "Allah beni sana feda kılsın. Hayır vallahi istemem." dedi. Resulullah: "Diğer insanlar da halalarının zina etmesini istemezler." buyurdu. Son olarak Resulullah: "Teyzenin zina etmesini ister misin " buyurdu. Genç: "Allah beni sana feda kılsın. Hayır vallahi istemem." dedi. Resulullah: "Diğer insanlar da teyzelerinin zina etmesini istemezler." buyurdu. Sonra elini o gencin üzerine koydu ve: "Ey Allah’ım, sen bunun günahını affet. Kalbini temizle ve namusunu koru." diye dua etti. Bundan sonra o genç, artık herhangibir şeye bakmaz oldu.

İsrâ 32, bize "özgürlüğün, her istediğini yapmak değil, kendine hakim olmak" olduğunu öğretir. Modern dünya "yaklaşmayı" teşvik ederken "yapmamayı" bekleyerek insan iradesine ağır bir yük bindirir. Kur'an ise insanı tanıdığı için, onu o bataklığın kenarına hiç yaklaştırmamayı en büyük rahmet sayar. Ayet şunu fısıldar: "Uçurumun kenarında yürüyen, her an düşebilir. Eğer onurunu ve geleceğini korumak istiyorsan, ateşle arana mesafe koy."


وَلَا تَقْتُلُوا النَّفْسَ الَّت۪ي حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّۜ وَمَنْ قُتِلَ مَظْلُومًا فَقَدْ جَعَلْنَا لِوَلِيِّه۪ سُلْطَانًا فَلَا يُسْرِفْ فِي الْقَتْلِۜ اِنَّهُ كَانَ مَنْصُورًا


Velâ taktulû-nnefse-lletî harrama(A)llâhu illâ bilhakk(i)(k) vemen kutile mazlûmen fekad ce’alnâ liveliyyihi sultânen felâ yusrif fî-lkatl(i)(s) innehu kâne mensûrâ(n)


33- “Allah'ın haram kıldığı canı öldürmeyin. Hakkıyla olursan müstesna. Kim zulmedilerek öldürülürse gerçekten biz onun velisine bir hak tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Çünkü o zaten yardım görenlerden olmuştur.”

Allah'ın haram kıldı canı öldürmeyin hak ile olursam müstesna yani kanının mübah olması gerektirecek bir iş işlemesi veyahut da harbi gibi asıl itibarıyla kanunun mübah olması hali müstesnadır. Buhari ve Müslim de Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğunu şehadet eden bir kişinin kanı ancak 3 şeyden birisiyle helal olur: “Cana can, zina eden evli ve dinini terk edip cemaatten ayrılan kişi.” Sünnenler de ise şu hadis yer almamaktadır: “Dünyanın yok olması, Allah'a göre - Müslüman bir kimsenin öldürülmesinden daha basittir.” 

Burada aşırı gitmemesi gereken kişi maktulün velisidir. Katile müsle yapmak (azalarını kesmek) Yahutta katil olmayana kısas uygulamak suretiyle haddi aşmasın demektir.

Maktulün velisi şeran örf ve kaderen katile karşı yardım görür. Hanefi mezhebinden olan Nesefi şöyle demektedir: “Ayeti kerimenin zahiri hür ile köle arasında, Müslüman ile zımmi arasında kısas uygulanabileceğine delildir. Çünkü zimmet ehlinin canlarına kıymak bu ayeti kerimenin kapsamına dahildir. Çünkü onların hayatlarına kast etmek haramdır. Ancak bilindiği gibi, bu konuda bilim adamları arasında görüş ayrılığı vardır. 

Allahu Teala Resulullah'a Mekke'nin fethini nasip edince Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ayağa Kalkmış ve Allah'a hamd edip onu övdükten sonra şöyle buyurmuştur: “Kimin bir akrabası öldürüldü ise o kimse öldüreni affetmek veya onu öldürmekte serbesttir.” 

Kur'ân'ın tercümanı İbn Abbas'ın, Allah'ın Kitabını oldukça inceliklerine varan anlayışları vardır. Bunlardan birisi de Ibn Kesir'in yüce Allah'ın: "Kim zulmedilerek öldürülürse gerçekten biz onun velisine bir hak tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin. Çünkü o zaten yardım görenlerden olmuştur." (âyet 33) buyruğunu açıklarken zikretmiş olduğu şu açıklama şeklidir: "Bu ümmetin bilgini İmam İbn Abbas, bu âyet-i kerimenin genel ifadesinden Muâviye'nin saltanatı ele geçireceği manâsını sezmiş idi. Çünkü Muâviye, Hz. Osman'ın velisi idi. Hz. Osman (r.a) zulmen öldürülmüştü. Hz. Muâviye, Hz. Ali (r.a.)'den onu öldürenleri kısas uygulamak üzere kendisine teslim etmesini istemişti. Kendisi de bir Emevi idi. Hz. Ali (r.a) ise gerekli imkânları buluncaya kadar kendisine mühlet vermesini ve imkân bulduğu vakit bunu yapacağını söylüyor ve Şam'ı kendisine teslim etmesini istiyordu. O ise katilleri kendisine teslim etmedikçe bu işe yanaşmıyor ve Hz. Ali'ye bey'at etmeyi kabul etmiyordu. Nihayet aradan uzun zaman geçti; Muâviye iktidarı ele geçirip otoriteye kendisi sahip oldu. Tıpkı İbn Abbas'ın bu âyet-i kerimeden çıkardığı sonuç gibi. Bu oldukça hayret verici bir durumdur. Bunu Taberânî Mu'cem'inde şu şekilde rivâyet etmektedir: ... Zehdem el-Cermî'den: İbn Abbâs ile gecenin birisinde sohbet ediyorduk; şöyle dedi: Ben size ne gizli, ne de açık olan bir söz söyleyeceğim. (Hz. Osman'ı kastederek) bu adamın başına bu işler gelince Ali'ye şöyle dedim: Sen bu işten vazgeç, eğer bir delikte dahi olsan, oradan çıkartılmadıkça bırakılmazsın. Ancak dediğimi kabul etmedi. Allah'a yemin ederim, Muâviye başımıza emir olacaktır. Çünkü yüce Allah: "Kim zulmedilerek öldürülürse gerçekten biz onun velisine bir hak tanımışızdır. Artık o da öldürmekte aşırı gitmesin" diye buyurmaktadır. Ve ey Kureyş, o sizi Bizans'ın ve Fârisîlerin yoluna gitmeye mecbur edecektir. Hristiyanları, yahudileri ve mecusîleri başınıza memur olarak tayin edecektir. İşte o gün, bildiği mârûfu alıp ona göre hareket edeniniz kurtulur; kim de terk ederse -ki gördüğüm kadarıyla terk ediyorsunuz o vakit helak olanlar arasında yerini alan nesillerden bir nesil olur çıkarsınız"

İsrâ 33, bize "adaletin öfkeyle değil, ölçüyle kaim olduğunu" öğretir. Mağdur tarafın acısı ne kadar büyük olursa olsun, bu acı ona "haksızlık yapma" hakkı vermez. Ayet şunu fısıldar: "Haklıyken haksız duruma düşme. Senin yardımcın ne kılıcındır ne de öfkendir; senin asıl yardımcın Allah'ın koyduğu adalet yasasıdır. Adalet bir canı korumak içindir, kan deryasında boğulmak için değil."


وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَت۪يمِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۖ وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لًا


Velâ takrabû mâle-lyetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluġa eşuddeh(u)(c) veevfû bil’ahd(i)(s) inne-l’ahde kâne mes-ûlâ(n)


34- “Ergenlik çağına ulaşıncaya kadar yetimin malına -en güzel şekilde olması müstesna- yaklaşmayın. Ahdi yerine getirin, muhakkak ki ahid’den sorulacaktır.”

Ayet-i Kerimede, yetimlerin mallarına, en güzel şeklin dışında yaklaşılmaması, yetimler rüştlerine ulaşmadıkça, onlarla, malları ilgilendiren hususlarda muamelede bulunulmaması emrediliyor. Nesefi’ye göre kastedilen rüşte ulaşma onsekiz yaştır. 

Yetimlerin mallarını israf etmek, çabucak elden çıkarmak, onların mallarına kötü bir şekilde yaklaşmak demektir. Buna mukabil onların mallarını artırmak, işlerini düzenlemek ve gereken tedbirleri almak ise, onların mallarına güzel bir şekilde yaklaşmaktır. Bu hususu izah eden diğer bir âyette de şöyle buyrulmaktadır: "Evlenme çağına gelinceye kadar yetimleri deneyin. Eğer rüşde erdiklerini açıkça görürseniz mallarını kendilerine verin. Büyüyecekler de mallarına sahip olacaklar endişesiyle onları israf ederek tez elden yemeyin. Zengin olan, onların malını yemekten çekinsin. Fakir olan ise, meşru surette yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, verdiğinize dair şahit tutun. He­sap görücü olarak Allah yeter.” Nisa:6. Âyet-i kerimede " verdiğiniz sözü de yerine getirin." buyuruluyor. Burada, verilen sözden maksat, herhangi bir barış antlaşması, alışveriş, kira akdi ve benzeri taahhütlerdir.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) verilen sözden dönmeyi, münafıklığın üç alâmetinden biri olarak saymış ve şöyle buyurmuştur. "Münafığın alâmeti üçtür. Konuştuğunda yalan söyler, vaadettiğinde sözünden döner, kendisine birşey emanet edildiğinde ona ihanet eder.” 

Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Eba Zerr,e şöyle dedi: Ya Eba Zerr ben senin zayıf olduğunu görüyorum! Kendim için sevdiğimi senin için de gerçekten seviyorum. Sakın iki kişinin başına da dahi olsa emir olma sakın bir yetimin malının velisi olma!” 

İsrâ 34, bize "ahlakın asıl ölçüsünün, karşılık bekleyemeyecek olanlara nasıl davrandığımız" olduğunu öğretir. Yetim, size bir karşılık veremez; ama onun hakkını korumak sizi Allah katında yüceltir. Ayet şunu fısıldar: "Emanete ihanet etmeyen ve sözünü namusu bilen bir insan, toplumun yıkılmaz kalesidir. Maddi mirası koruduğun gibi, sana güvenen kalplerin 'söz' mirasını da öyle koru. Çünkü her vaat, kıyamet günü senin önüne bir dosya olarak açılacaktır."


وَاَوْفُوا الْكَيْلَ اِذَا كِلْتُمْ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَق۪يمِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ وَاَحْسَنُ تَأْو۪يلًا


Veevfû-lkeyle iżâ kiltum vezinû bilkistâsi-lmustekîm(i)(c) żâlike ḣayrun veahsenu te/vîlâ(n)


35- “Ölçtüğünü zaman da ölçüyü tam tutun ve dosdoğru ölçü ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır, hem netice itibariyle daha güzeldir.”

Ölçtüğümüz zaman ölçüyü tam tutun insanların haklarını az vermeyin eksik ölçmeyin teraziniz doğru tartsın hiçbir eğriliği sapması ve tutarsızlığı olmayan ölçüler kullanın şüphe ve şaibeden uzak kalın bu hem dünyada hemde ahirette daha hayırlıdır. Hemde netice itibariyle daha güzeldir. Sonuç bakımında ve dönüşünüz için böylesi daha güzeldir. Katade tefsirinde: “Yani sevabı daha hayırlı akıbeti daha güzeldir demektir” demiştir.

Allah resulü aleyhisselatu vesselam şöyle dermiş: “Bir kimse haram işlemeye gücü olduğu halde sırf Allah korkusu dolayısıyla onu terk ederse o sebeple mutlaka Yüce Allah ahiretten önce bu dünyada onun yerine ondan hayırlısı ona verir.” 

İsrâ 35, bize "cebimize giren paranın helalliğinin, terazinin ucundaki hassasiyete bağlı olduğunu" öğretir. Ticaret, sadece mal değişimi değil, bir karakter testidir. Ayet şunu fısıldar: "Üç beş kuruş fazla kazanmak için terazinin kefesi ile oynayan, aslında kendi insanlık onurunu aşağı çekmektedir. Doğru terazi kullanmak sadece müşteriye değil, kendi ruhuna duyduğun saygının bir gereğidir. Unutma; yanlış teraziyle doğru bir hayat tartılamaz."


وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لًا


Velâ takfu mâ leyse leke bihi ‘ilm(un)(c) inne-ssem’a velbasara velfu-âde kullu ulâ-ike kâne ‘anhu mes-ûlâ(n)


36- “Bilmediğin şeyin ardınca gitme. Çünkü kulakta gözde kalpte bütün bunlar ondan mesuldürler.”

Ayeti kerime insanın kesin olarak bilmediği, işitmediği ve görmediği şeyler hakkında herhangibir karara varmasını yasaklıyor. Aksi takdirde hesap vereceğini beyan ediyor. Ayet, insanın bir bilginin peşinden gitmesi veya bir hüküm vermesi için "kesin bilgi" (yakîn) şartını koşar. "Bilgi ve İletişim Etiği" üzerine koyduğu en sarsıcı ve modern çağda hayatiyeti daha da artan bir prensiptir. Hele bu devirde ortaya atılan yalan haberler ve iftiralar çokça medya ve sosyal medyada görülmektedir. Hakkında kanıt bulunmayan iddiaların, dedikoduların veya doğrulanmamış haberlerin (asparagas) peşine düşmek, onları yaymak veya onlara göre bir duruş belirlemek yasaklanmıştır. Bilmediği bir konuda "biliyorum" demek veya varsayımları gerçekmiş gibi sunmak, ayetin "ardına düşme" uyarısına doğrudan aykırıdır.

Kulak: Duyduğun her haberi süzgeçten geçirdin mi? Göz: Kendi gözünle görmediğin veya doğruluğunu teyit etmediğin verilere mi güvendin? Gönül (Fuâd): Kalbinde/zihninde bu bilgiyi işlerken dürüst davrandın mı, yoksa önyargılarına mı yenildin? Bu ayet, günümüzün sosyal medya ve dijital iletişim dünyası için adeta bir "kullanım kılavuzu" niteliğindedir. Teyit Kültürü oluşmalı: Bir bilgiyi paylaşmadan (ardına düşmeden) önce onun doğruluğunu araştırmak manevi bir zorunluluktur. Mahremiyet Merakdan dolayı ihlal edilmemeli  : Başkalarının özel hayatını merak etmek, "acaba ne yapmış?" diyerek gizli şeyleri araştırmak (tecessüs), bu yasaklanan "bilgi peşinde koşma" kapsamındadır. Yapay Zeka ve Veri göz önünde bulundurulmalıdır: Veriyi nasıl işlediğimiz, hangi kaynaktan beslendiğimiz ve ulaştığımız sonuçların bir vebali olduğu gerçeğiyle yüzleşmektir.

Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem bir hadisi şerifinde şöyle buyuruyor: “Zandan kaçının. Zira zan, (ile söylenen söz) sözlerin en yalanıdır.” 

Peygamber Efendimiz diğer bir hadisi şerifte şöyle buyuruyor: “Görmediği bir şeyi iki gözüyle görmüş gibi göstermek, iftiraların en büyüklerindendir.”

İbni Kesir şöyle demiştir: “Ali b. Ebi Talha, İbn Abbas’dan rivayetle dedi ki: (Yani) yüce Allah’ın: “Bilmediğin şeyin ardınca gitme” buyruğunun tefsiri ile ilgili olarak; O konuda söz söyleme, diyor.

İsrâ 36, bize "zihinsel bir duruş" öğretir. İnsan, sadece yaptıklarından değil, inandıklarından ve savunduğu fikirlerin doğruluğundan da hesaba çekilecektir. Ayet şunu fısıldar: "Zihnin bir çöplük değildir, her önüme geleni oraya atma. Dilin bir mermi değildir, doğruluğundan emin olmadığın şeyi kimseye fırlatma. Unutma; teyit edilmemiş her bilgi, seni bilmediğin bir uçuruma sürükleyen bir aldatmacadır."


وَلَا تَمْشِ فِي الْاَرْضِ مَرَحًاۚ اِنَّكَ لَنْ تَخْرِقَ الْاَرْضَ وَلَنْ تَبْلُغَ الْجِبَالَ طُولًا


Velâ temşi fî-l-ardi merahâ(an)(s) inneke len taḣrika-l-arda velen tebluġa-lcibâle tûlâ(n)


37- “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Şüphesiz ki sen, ne yeri yaratabilirsin, ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.”

Yeryüzünde zorba ve azgın kimselerin yürüyüşü gibi çalındı sağa sola Kırıla döküle yürüme Şüphesiz ki sen neyi yarabilirsin ki onu çiğnemek suretiyle Hızlı ve sert adımlar atarak yeri delemezsin aşırlığa kaçarak böbürlenerek ve kendini beğenerek yürüsen bile boyun dağlar kadar uzun olmaz.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem böbürlenen insanlar için şöyle buyuruyor: “ kalbinde zerre kadar kibir bulunan kişi cennete giremez.  Resulullah'ın bu sözünü duyan bir adam: “Kişi elbisesinin ve ayakkabısının güzel olmasını ister.” deyince Resulullah: “Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir, hak yemek ve insanları hakir görmektir.” cevabını verdi.”

Kibirli insan, kendisini büyük göstererek aslında içindeki "yetersizlik" duygusunu örtmeye çalışır. Gerçek büyüklük; ilimle, ahlakla ve 36. ayette gördüğümüz o "sorumlu bilinçle" kazanılır, sert adımlarla değil. İnsan topraktan gelmiştir ve oraya dönecektir. Üzerinde kibirle yürüdüğün yer, bir gün seni bağrına basacaktır. Bu bilinç, insanı dikey bir hırstan yatay bir şefkate taşır.

İsrâ 37, bize "dik durmanın, dikleşmek olmadığını" öğretir. İnsanın onuru başını dik tutmasındadır, ancak kibri başını başkalarından yukarıda görmesindedir. Ayet şunu fısıldar: "Altındaki toprağı yaramayacak, yanındaki dağa yetmeyecek kadar küçüksün; ama bu küçüklüğünle 'sonsuz' olanın rızasını kazanacak kadar büyüksün. Heybetini adımlarında değil, ahlakında ara."


كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهًا


Kullu żâlike kâne seyyi-uhu ‘inde rabbike mekrûhâ(n)


38- “Kötü olan bütün bunlar, Rabbim katında sevilmeyen şeylerdir.”

Zina, israf, anne babaya karşı kötü davranmak,Cimrilik, geçim korkusuyla çocukları öldürme, haksız yere bir müslümanı öldürme, yetim malını yeme, bilmediği şeyi söyleme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme gibi bütün çirkin işler Rabbin katında sığınmayan şeylerdir. Allah'ını seven kimsenin bunları yapmaması gerekir. 

İsrâ 38, bize "ahlakın estetik bir boyutu olduğunu" öğretir. Kötülük sadece bir suç değil, aynı zamanda manevi bir "çirkinliktir." Ayet şunu fısıldar: "Bu sayılan onca maddeyi sadece birer kural olarak görme. Onlar senin ruhunun güzelliğini veya çirkinliğini belirleyen ölçülerdir. Allah’ın sevmediği bir huyu kalbinde taşıyarak O’nun sevgisine ulaşamazsın. Hayatını öyle bir inşa et ki, her tuğlası Rabbinin katında 'güzel ve sevimli' bulunsun."


ذٰلِكَ مِمَّٓا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِۜ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ فَتُلْقٰى ف۪ي جَهَنَّمَ مَلُومًا مَدْحُورًا


Żâlike mimmâ evhâ ileyke rabbuke mine-lhikme(ti)(k) velâ tec’al me’a(A)llâhi ilâhen âḣara fetulkâ fî cehenneme melûmen medhûrâ(n)


39- “Bunlar Rabbinin sana vahyettiği hikmettendir. Allah ile beraber bir başka ilah edinme! Yoksa kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.”

Nesefi: “Bu sözler de şanı Yüce Allah'ın: “Allah ile beraber bir başka ilah edinme.” (22 ayet) buyruğundan başlayıp buraya kadar olan bütün buyrukları işarettir.” demektedir. Yani aklın doğruluğuna hükmedip nefsin de Nihayet etmesi halinde sabah olacağı hükmündedir olan her bir fiil, emir, ne, bizatihi hikmettir. İşte bu emir ve nehirlerde bunlar arasındadır.

Ey Muhammed sana emrettiğimiz bu güzel ahlak ve sana yasakladığımız bu çirkin davranışlar, Rabb'inin sana vahyettiği ve insanlara bildirmeni emrettiği hikmetlerdendir. sakın Allah'a Ortak koşma. Aksi takdirde hem kendi kendini kınamış hem de Allah tarafından kılınmış olarak ve her türlü hayırdan uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın. unutulmaması gereken şey tevhidin her türlü hikmetin başı olduğudur tevhidi kaybetmiş bir kimse diye hiçbir hikmetin faydası olmaz. isterse hükemayı hikmetiyle şaşkına çevirsin ve gök boşluğunda uçup gitsin.

Ayeti kerimede resullaha hitap etmekte ise de asıl kastedilen ümmettir. Zira Resulullah'ın bu çeşit günahları işlemeyeceği şüphesizdir. Allahu Teala bizlere bildirdiği bu emir ve yasakların başlangıcında sadece kendisine kulluk edilmesini emretmiş sonunda da kendisine ortak koşulmasını yasaklamıştır. Böylece Allahu Teala'yı birlenmenin, dinin özü olduğunu beyan etmiş, bundan sonra gelen ayette de Müşrikler kınanmıştır.

İsrâ 39, bize "din ile ahlakın birbirinden ayrılamaz bir bütün olduğunu" öğretir. Ahlak, hikmetin pratik hayata yansımasıdır; hikmet ise vahyin akılla buluştuğu noktadır. Ayet şunu fısıldar: "Bu sayılan onca kuralı yük olarak görme; bunlar seni cehennemin yalnızlığından kurtarıp, 'hikmetin' zirvesine taşıyacak basamaklardır. Hayatının merkezine (kalbine) Allah'tan başka bir 'mutlak otorite' koyarsan, bütün bu ahlaki yapı temelinden çöker."


اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَن۪ينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثًاۜ اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلًا عَظ۪يمًا۟


Efeasfâkum rabbukum bilbenîne vetteḣaże mine-lmelâ-iketi inâśâ(en)(c) innekum letekûlûne kavlen ‘azîmâ(n)


40- “Yoksa rabbiniz sizlere oğullar vererek ayrıcalık tanıdı da, meleklerden kızlar mı edindi? Muhakkak ki siz büyük bir söz söylüyorsunuz.”

Müşrikler: “Melekler Allah'ın kızlarıdır.” diye iftirada bulunmuşlardı, cahiliye toplumunda kız çocuk sahibi olmak bir "utanç" vesilesi sayılıyor, 31. ayette gördüğümüz gibi bazen bu yüzden onları diri diri toprağa gömüp canlarına kıyılıyordu. Ayet şunu sorar: "Siz kendi erkeklik gururunuza kız çocuklarını yakıştıramazken, nasıl olur da Allah’ın (haşa) meleklerden kızları olduğunu iddia edersiniz?" Bu, sadece bir inanç sorgulaması değil, aynı zamanda insanın kendi kibriyle nasıl körleştiğinin ve yaratıcıyı kendi dar kalıplarına göre yargıladığının ilahi bir ifşasıdır.

Müşrikler melekleri "Allah’ın kızları" olarak görerek onları birer "yarı-tanrı" konumuna yükseltiyorlardı. Doğru Konumlandırma nasıl olmalı: İslam inancına göre melekler; cinsiyeti olmayan, Allah’ın emirlerini eksiksiz yerine getiren onurlu kullardır. Rabbimizi Tenzih ederiz: Allah, çocuk edinme ihtiyacından (ihtiyaç, acziyet göstergesidir) münezzehtir. 39. ayetteki "Allah ile beraber başka ilah edinme" uyarısı, burada "Allah’a çocuk isnat ederek O'nun eşsizliğini bozma" şeklinde somutlaşır.

İsrâ 40, bize "düşünce disiplininin önemini" öğretir. İnsan, kendi nefsinin sevmediği sıfatları Allah’a yakıştırarak aslında Kendi ilahını kendi zihninde yaratmaya çalışır. Ayet şunu fısıldar: "Kendi gururuna sığdıramadığın noksanlıkları Rabbine atfederek ne kadar büyük bir mantık çöküşü yaşadığının farkında mısın? Allah’ı tanımak için önce kendi ön yargılarından ve tutarsızlıklarından arınmalısın. Hakikat, senin bencil tercihlerine göre şekillenmez."


5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

أحدث أقدم

Öne Çıkanlar

Kadiri Yolu