KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

Kerpiç Duvarların Ağladığı Gün

 

Düşüncelerimiz ve ortaya koyacağımız teşhis son derece isabetli, hakikatli ve tasavvufi derinliği olan bir tespit olacaktır inşallah.

İslâm fıkhı meşru yoldan kazanılmış özel mülkiyete ve zekâtı verilmiş helal servete engel koymaz. Ancak meselenin sadece "fıkhi/hukuki sınır" boyutuna indirgenip, nebevî ahlak, zühd, ihlas ve edep boyutunun görmezden gelinmesi; ne yazık ki günümüzde şekilciliğe, "ye kürküm ye" anlayışına ve maneviyat üzerinden güç devşirme hastalığına kapı aralamıştır.

Hazreti Pîr Seyyid Abdülkâdir Geylânî Hazretleri ise bu meselenin tam ortasında, kalbinde durmaktadır. O, en güzel elbiseleri giydiğinde de, tek bir yamalı hırkayla kaldığında da aynı Abdülkâdir idi. Çünkü O'nun kalbinde eşya yoktu; elinde olan mal kalbine sızmamıştı.

Kerpiç Duvarların Ağladığı Gün: İla, Tahyîr ve Zühdün Hakikati

Müslümanlar için çetin geçen yılların ardından; Hendek Zaferi kazanılmış, Kureyza oğullarının ganimetleri Medine’ye gelmiş ve Beytülmâl (devlet hazinesi) ilk kez böylesine genişlemişti. O güne kadar karınlarına taş bağlıyla duran, haftalarca ocağında bir çorba bile pişmeyen Asr-ı Saadet haneleri, zâhiren bir genişliğe kavuşmuş görünüyordu.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ezvâc-ı tahirâtı (mübarek hanımları), beytülmâle giren bu bolluğu görünce insanî bir sevk ile düşündüler:“Acaba biz de artık diğer kadınlar gibi üzerimize güzel elbiseler giyemez miyiz? Neden hâlâ kıtlık günlerindeki gibi yaşıyoruz?”

Sırayla Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna çıkıp, nefakatın (ev harçlığının) artırılmasını ve kendilerine dünya ziynetlerinden pay verilmesini istediler.

Âlemlerin Efendisi’nin İnzivası (Îlâ)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu istekler karşısında son derece mahzun oldu. Zira O, darlıkta sabredip bollukta dünyalığa meyl eden bir davayı temsil etmiyordu. O’nun evi, ümmetin yetimlerine, fukarasına ve Ashâb-ı Suffa’ya sığınak olan bir rahmet kapısıydı. Hazinede mal birikti diye O malı kendi hanesine akıtmak, O'nun peygamberî zühdüne aykırıydı.

Âlemlerin Efendisi (s.a.v.), derin bir hüzünle eşlerinden uzaklaşarak "Meşrübe" adı verilen küçük, hurma lifinden örülü bir odada tam bir ay (29 gün) inzivaya çekildi.

Medine sokaklarında, "Resûlullah hanımlarını boşadı" şayiası yayıldı. Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Ebû Bekir (r.a.) feryat ederek Mescid-i Nebevî’ye koştular. Hz. Ömer, kızı Hz. Hafsa’ya varıp: “Siz Resûlullah’tan gücünün yetmediği dünyalığı mı istiyorsunuz?!” diye sitem etti.

Semadan Gelen Yol Ayrımı: Ahzâb Sûresi 28-29. Âyetler

Bir ayın sonunda semanın kapıları açıldı ve Yüce Allah, Peygamberinin hüznüne karşılık şu sarsıcı "Tahyîr" (Tercih) âyetlerini indirdi:

“Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: ‘Eğer dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzellikle serbest bırakayım. Yok eğer Allah’ı, Resûlü’nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, hiç şüphe yok ki Allah, sizden güzel işler yapanlara büyük bir mükâfat hazırlamıştır.’” (Ahzâb, 28-29)

İlahi ferman netti: Peygamber hanesi, şatafatın ve dünya lüksünün sergilendiği bir vitrin olamazdı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ilk olarak Hz. Âişe’nin (r.a.) yanına gitti ve âyeti okuyup buyurdu: — “Âişe, sana bir şey soracağım. Anne babana danışmadan acele karar verme…”

Hz. Âişe (r.a.) gözyaşları içinde o tarihi cevabı verdi:

“Sizi tercih etmek hususunda mı anne babama danışacağım ya Resûlallah?! Ben Allah’ı, O’nun Resûlü’nü ve ahiret yurdunu tercih ediyorum!”

Diğer bütün mübarek annelerimiz de tek tek aynı cevabı verdiler, gözyaşlarıyla zühdü, sadeliği ve Efendimizin yanındaki fakrı tercih ettiler.

Mülk Hukuku ile Ruhun Terazisi: Dünden Bugüne Ayna

Şüphesiz ki İslâm, özel mülkiyet anlayışına set vurmaz ve meşru helal kazanca karışmaz. Kişi zekâtını, kul hakkını verdikten sonra binek, ev yahut eşyanın kalitelisini alma hakkına sahiptir; dinimiz fıkhen buna engel koymaz.

Ancak asıl tehlike tam da burada başlamaktadır:

Fıkhı sadece “zekâtını verdim, istediğimi yaparım” sığlığına indirgeyip; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) eşyaya, dünyaya ve yaşama yüklediği Nebevî hikmeti göz ardı etmek, zamanla toplumu "ye kürküm ye" zihniyetine sürüklemiştir. Güç devşirme, lüksle itibar kazanma ve güce sahip olma hırsı, ne yazık ki samimi Tevhid ve Tasavvuf anlayışını zedelemiştir.

Oysa tasavvufi idrakta mesele "kılık kıyafet, araba veya bina" değil; o mülkün kalbe girip girmediğidir.

Şah-ı Geylânî’nin İbretlik Ölçüsü

Sultan Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin hayatı bu hakikatin en canlı tefsiridir:

Geylânî Hazretleri yeri geldiğinde en kaliteli, en güzel kumaşlardan elbiseler giyer, güzel kokular sürünürdü. Fakat yokluk zamanı geldiğinde veya çöl şartlarında eski bir abaye ve yamalı bir cübbeyle dolaşmaktan da en ufak bir yüksünme duymazdı.

Geylânî Hazretleri için elbisenin kumaşı ne olursa olsun, o asla bir kibir, gurur veya üstünlük libası olmamıştı. O, sultanların hürmet gösterdiği anlarda bile fakirlerle aynı sofraya oturur, yetimlerin elinden tutar, varlığı da yokluğu da kalbinin dışında tutardı.

Çünkü O ve O’nun gibi arifler bilirdi ki:

Mesele kumaşta veya birlikte değil, kavrayıştadır. İnsan neyi seviyorsa, neye tutkuyla bağlanıyorsa onunla imtihan olunmaktadır. Malı elinde tutmak helaldir; ama malı kalbe koymak felakettir.

Kadirî ve Tasavvufî Yoldan Bir Tefekkür

Bu hadise, gerçek tasavvuf ve irfan ehli için şu temel ilkeleri hatırlatır:

1. Niyet ve Temsil Sorumluluğu

Tasavvufta "Fakr" (gönül zenginliği ve Hakka muhtaçlık), malın yokluğu değil; kalbin mala esir olmamasıdır. Ancak Önder ve Rehber konumunda olanların lüks ve debdebe içinde yaşaması, avamın imanını zedeler. Resûlullah (s.a.v.) bu sebeple kendi hanesine dünya süsünü yasaklamıştır.

2. "Peygamber Soyu / Yolu" Nispeti Sorumluluk Getirir

Seyyidlik, şeriflik veya mürşitlik; kişiye dünyevi bir imtiyaz ve lüks hakkı tanımaz; aksine Hz. Peygamber’in (s.a.v.) çilesine, zühdüne ve tevazusuna daha çok varis olma zorunluluğu getirir. Peygamber’in yaşamadığı lüksü, Peygamber adına yaşamak en büyük çelişkidir.

3. Asıl Ziynet Takvadır

Dünya ziyneti geçicidir. O gün Efendimizin eşleri sarayları değil, kerpiç evdeki Peygamber kokusunu seçtiler. Bugünün insanı ise ne yazık ki kerpiç evdeki ruhu unutup, dünya saraylarının ziynetine talip olmaktadır.

Gönül Hanesine Hikmetli Notlar

— Sadelik Asalettir: Peygamberî yol, imkânı varken bile mütevazı yaşayabilme sanatıdır. 

— Fıkıh Beden ise Ruh Tasavvuftur: Şeklen helal olan bir şey, nefsani bir gurura ve güç gösterisine dönüşüyorsa ruhunu kaybetmiş demektir.

— Aynaya Bakma Vakti: "Resûlullah’ın izindeyiz" diyen herkes; bindiği arabaya, oturduğu eve, kurduğu sofraya ve etrafındakilerle kurduğu mesafeye bakarak Ahzâb Sûresi 28. âyetin hizasında kendisini hesaba çekmelidir. 

— Görünüşe Değil, Kalbe Bakmak: Hak katında kimseden giydiği pahalı elbise veya bindiği lüks araç sebebiyle üstün olunmaz. Üstünlük ancak takva ve mahviyet iledir.

— İhtişam Bedenin Değil, Ruhun İhtişamıdır: Resûlullah’ın kerpiç odasındaki huzur, bugün milyarlık malikanelerde bulunamıyorsa; sorun bindiğimiz araçlarda değil, kaybettiğimiz Nebevî ruhtadır... 

— İmtihanın Odağı: Yoksul yoklukla imtihan olunurken; varlıklı olan da o varlığın getirebileceği kibir, lüks ve güç zehirlenmesiyle imtihan olunur.

“Kırk yamalı hırka giyip kalbinde kibir taşıyan da, sırma elbiseler giyip kalbini yoklukta tutan da vardır... Allah senin üzerindeki elbiseye değil, o elbisenin altındaki kalbin rükûuna bakar.”

Bu derin hakikat bize fısıldıyor ki ey can: Dünya malına sahip olabilirsin; fakat dikkat et ki dünya malı sana sahip olmasın. Gücü ve imkânı bir kibir vasıtası değil, tıpkı Abdülkâdir Geylânî gibi fukaraya bir rahmet kanadı kılabiliyorsan, işte o zaman Nebevî zühdün hakikatine ermişsin demektir.

“Peygamber’in hırkasına talip olanlar, O’nun hasırında iz bırakışına da talip olmak zorundadırlar.” 


5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

أحدث أقدم

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU