Tevil Kıskacında Kaybolan Hassasiyet: İman, Seçici Müslümanlığı Kabul Etmez
Bugün İslam dünyasının karşı karşıya kaldığı en sinsi tehlike, dinin açık hükümlerine yönelik doğrudan saldırılardan ziyade; inananların eliyle dinin sınırlarının yavaş yavaş aşındırılmasıdır. Bizler, modern konforu terk etmemek adına sürekli "ruhsatlara" sarıldıkça, her büyük günaha bir "tevil" buldukça, farkında olmadan dinin hassasiyetini, vakarlı duruşunu ve en önemlisi aslından gelen o sarsılmaz özelliğini incitiyor, kırıyor ve nihayetinde değiştiriyoruz.
Konunun özü, dinin sahibinin ne söylediğinde ve bu sözlerin ilk muhatapları olan sahabenin bunu nasıl anladığında gizlidir.
Sahih Hadisin Çıplak Uyarısı: "Bizimle Onlar Arasındaki Ahid Namazdır" Tirmizî’de (2621) geçen ve hadis âlimlerinin sıhhatinde ittifak ettiği o sarsılmaz beyan, meselenin ciddiyetini ortaya koymaktadır: "Bizimle onlar arasındaki ahid namazdır. Kim onu terk ederse kâfir olur."
Sonraki asırlarda fıkıh mezhepleri, farziyetini inkâr etmeden sadece tembellikten namaz kılmayanın dinden çıkıp çıkmayacağını teknik olarak tartışmış ve cumhur usulünce bu kişiye "günahkâr mümin" demiştir. Ancak bu teknik tartışma, hadisin kalplere saplaması gereken o dehşetli ok ve uyarıyı yumuşatmak için yapılmamıştır. Hadis, namazı bilerek terk etmenin fıtrat olarak "kâfirlerin amel tarzı" olduğunu haykırmaktadır.
Bizim bugünkü hatamız ise şudur: Âlimlerin, "Kişi inkar etmedikçe dinden çıkmaz" şeklindeki merhametli ve hukuki tespitini, "Namaz kılmasam da olur, kalbim temiz" gevşekliğine bir tevil aracı kılmak. Hükmün asıl esprisi şudur: Namaz yoksa, iman ile küfür arasındaki en belirgin kale duvarı yıkılmış demektir.
Hz. Ebûbekir’in Basireti: Dinde Seçiciliğe Geçit Yoktur
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatının hemen ardından yaşanan Ridde (Dinden Dönme) Olayları, dinin hükümlerinin nasıl anlaşılması gerektiğine dair tarihin en büyük dersidir. Bazı kabileler ortaya çıkıp, "Biz namazı kılarız ama zekâtı vermeyiz, dinde biraz esneklik istiyoruz" dediklerinde, Hz. Ömer dahil pek çok sahabe stratejik gerekçelerle yumuşak davranılmasını önermişti.
Fakat İslam devletinin ilk halifesi Hz. Ebûbekir, dinin tevil ile eğilip bükülemeyeceğini görerek tarihe geçen o sarsılmaz duruşu sergiledi: "Vallahi, namaz ile zekâtın arasını ayıranlarla mutlaka savaşırım! Resûlullah’a verdikleri bir deve yularını bile benden esirgerlerse, bunun için onlarla savaşırım!"
Hz. Ebûbekir, dinin bir emirini alıp diğerini keyfine göre bırakan zihniyetin, aslında dini tamamen imha etmek üzere olduğunu sezmişti. Nitekim Hz. Ömer de sonradan, "Allah’ın, Ebûbekir’in göğsüne tam bir kararlılık verdiğini gördüm ve anladım ki onun bu kararı haktır" diyerek bu tavizsiz duruşa boyun eğmiştir.
İş Tevilde Değil, Hükmün Teslimiyetindedir
Bugün gelinen noktada; namaz kılmayan, Allah’ın kesin haram kıldığı alkolü mezar başında veya ezan okunurken pervasızca, alay edercesine tüketen, dinin kutsallarına alenen meydan okuyan bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu tablonun karşısında hâlâ "Ama diliyle kelime-i şehadet getiriyor, kalbini bilemeyiz" diyerek pasif bir savunmaya geçmek, Hz. Ebûbekir’in mirasına haksızlıktır.
İslam, sadece dilde bir etiket veya kültürel bir kimlik değildir. İbadetleri terk etmekle kalmayıp, dinin şiarlarına (sembollerine) karşı hassasiyetini kaybetmiş, haramları hayat tarzı haline getirip bir de bununla övünenlerin durumu, basit bir "günahkarlık" sınırını çoktan aşmıştır.
Bizler müsamaha göstereceğiz, ruhsat bulacağız derken dinin sınır taşlarını yerinden oynatıyoruz. Oysa din, bütünüyle kabul edilip teslim olunması gereken ilahi bir nizamdır. Namaz ile zekatın arasını ayıran kabilelere kılıç çeken o ilk saf niyet ve kararlılık gösteriyor ki; kutsala hürmetin, amelde teslimiyetin ve söylemde ciddiyetin bittiği yerde, iman binası da çökmeye mahkumdur.
Not: Tekfir müessesini çalıştırmak ve damga vurmak arzusunda değiliz. Hedefimiz konunun hassasiyeti anlamak ve ne durumda olduğumuzu görmek acısından kaleme alınmıştır… Bu hastalık toplumumuzu sirayet etmiş dış mihraklı da olsa kendi ellerimizle oluşturduğumuz sistemle alakalıdır…. Bu sistem ancak isyan ve sapıklık üreten bir yapıyı teşvik etmektedir… İstanbul sözleşmesi bu toplumda ve eğitim ağımızda ailede nelere sebep oldu unutulmamalıdır vesselam….

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...