İsra Sûresi 101-111. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
Beşinci Kesim
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى تِسْعَ اٰيَاتٍ بَيِّنَاتٍ فَسْـَٔلْ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اِذْ جَٓاءَهُمْ فَقَالَ لَهُ فِرْعَوْنُ اِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا مُوسٰى مَسْحُورًا
Velekad âteynâ mûsâ tis’a âyâtin beyyinât(in)(s) fes-el benî isrâ-île iż câehum fekâle lehu fir’avnu innî leezunnuke yâ mûsâ meshûrâ(n)
101- “Andolsun ki, Biz Musa'ya dokuz tane apaçık ayet verdik. Sor israiloğullarına, hani onlara gelmişti de firavun ona şöyle demişti: “Ey Musa doğrusu ben seni büyülenmiş zannediyorum.”
İsrâ Suresi’nin 101. ayeti, 90-93. ayetlerde müşriklerin sergilediği "mucize gelirse inanırız" iddiasına tarihten sarsıcı bir cevap niteliğindedir. Allah, Peygamberimize (sav) yönelik bu kısır döngüyü kırmak için, benzer bir sürecin Hz. Musa ile Firavun arasında yaşandığını hatırlatır.
İbn Abbas, Mücahid, İkrime, Şa’bi ve Katade bu 9 tane apaçık ayet hakkında: Eli, asası, kıtlık seneleri, meyvelerin azlığı, Tufan, Çekirge, ekinlere musallat olan kene ve çekirgeler, Kurbağalar ve kandır. İbni Kesir de şöyle demektedir: “Bu açık, güzel ve gavi bir görüştür.” bu konuda değişik başka görüşlerde ileride sürülmüştür.
Hz. Peygambere; Musa onlara geldiği zaman hakkında israiloğullarına soru sor! Aslında Resulullah (sav)’in soru sormasına ihtiyaç yoktur. Çünkü görüldüğü gibi Allah ona durumu açıklıyor. Fakat burada bu meselenin İsrailoğulları tarafından bilinen bir husus olduğuna, bu ayetlerin Hz. Musa eli ile Mısır'da iken kendilerine geldiği zaman zuhur ettiğine işaret vardır. İşte firavun bu açık ayetlere karşı nasıl bir tavır takınmıştı?
Firavun şöyle demişti bütün bu ayetlere ve bunları gözleriyle görmesine rağmen sana büyü yapıldı. Bu bakımdan sen akli dengeni kaybettin. Burada büyülenmişten maksat büyü yapan da olabilir.
"Mucizelerin gözü açtığını ama kalbi mühürlü olanı kurtarmadığını" öğretir. Firavun dokuz büyük mucizeye "dokunacak kadar" yakındı ama yine de hakikate "büyü" dedi.
Ayet şunu fısıldar: "Dışarıda mucize aramak, içindeki inkârı gizleme çabasıdır. Eğer dokuz mucize Firavunu ikna etmeye yetmediyse, senin istediğin pınarlar da (90) seni kurtarmayacaktır. Mesele gözünün önündeki asanın yılana dönüşmesi değil, senin içindeki kibrin (83) tevazuya dönüşmesidir. Unutma; mucize görmek isteyene 89. ayetteki 'her türlü misal' yeterlidir."
قَالَ لَقَدْ عَلِمْتَ مَٓا اَنْزَلَ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ بَصَٓائِرَۚ وَاِنّ۪ي لَاَظُنُّكَ يَا فِرْعَوْنُ مَثْبُورًا
Kâle lekad ‘alimte mâ enzele hâulâ-i illâ rabbu-ssemâvâti vel-ardi basâ-ira ve-innî leezunnuke yâ fir’avnu meśbûrâ(n)
102- “O da demişti ki: “Andolsun ki sen bunları açık deliller olarak göklerin ve yerin rabbinden başkasının indirmemiş olduğunu biliyorsun. Doğrusu ey firavun! Ben de senin helak olacağını sanıyorum.”
Hz. Musa ile Firavun arasındaki restleşme ve kırılma noktası; Firavun’un "Sen büyülenmişsin" şeklindeki ucuz suçlamasına karşı Hz. Musa, sadece bir peygamber vukufluğuyla değil, aynı zamanda muhatabının iç dünyasını okuyan sarsıcı bir "hakikat ilanıyla" cevap verir: Ey Firavun bu açık ayetleri apaçık deliller olarak insanların onlar vasıtasıyla hakkı göreceği ve benim sana getirdiğimin doğruluğunu göreceği açık deliller olarak göklerin ve yerin Rabbından başkasının indirmememiş olduğunu sen biliyorsun. Evet sen bunları görüyor biliyorsun, fakat inat etmektesin. Bu bakımdan ey firavun mahvolacağını zannediyorum. Firavun dışarıdan alaycı ve reddedici görünse de, Musa (as) onun kalbindeki o gizli onayı yüzüne vurur.
Firavun, Musa'yı "büyülenmiş" (mesmûr) diyerek aşağılamıştır; Musa (as) ise ona çok daha ağır ve gerçekçi bir sıfatla karşılık verir: "Mesbûr". Kelime Anlamı: Mesbûr; hayrı engellenmiş, bereketi kesilmiş, yıkıma uğramış ve sonu hüsran olan demektir.
İsrâ 102, bize "vicdanın bildiği bir gerçeği dilin reddetmesinin insanı nasıl bir yıkıma (mesbûr) sürükleyeceğini" öğretir. Firavun'un trajedisi, mucizeleri görmemesi değil, gördüğü halde 100. ayette bahsedilen o "dar ve cimri" ruhundan dolayı hakikate teslim olamamasıdır.
Ayet şunu fısıldar: "Başkalarına karşı sergilediğin o güçlü ve inkârcı duruşun altında, aslında gerçeği haykıran bir vicdanın var. Eğer o vicdanın sesini (82. ayetteki şifayı) bastırırsan, sahip olduğun tüm güç seni 'mesbûr' olmaktan kurtaramaz. Unutma; hakikati bildiği halde susan veya yalanlayan, aslında kendi yıkım fermanını imzalamış demektir."
فَاَرَادَ اَنْ يَسْتَفِزَّهُمْ مِنَ الْاَرْضِ فَاَغْرَقْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ جَم۪يعًاۙ
Feerâde en yestefizzehum mine-l-ardi feaġraknâhu vemen me’ahu cemî’â(n)
103- “Bunun üzerine onları o yerden sürüp çıkarmak istedi. Biz de onu ve beraberindekileri bütünüyle suda boğduk.”
Bunun üzerine Hz. Musa’yı öldürerek ve israiloğullarının hepsinin sonunu getirmek için Mısır topraklarından sürüp çıkarmak istedi. Biz de firavunu ve beraberinde olanları denizde boğduk. Firavunun onları Mısır’dan çıkarmak istemesi onlara yetişmek üzere olduğu zaman söz konusu olmuştur. Yetiştiği zaman öldürmekten başka bir düşüncesi yoktu.
İsrâ 103, bize "zulmün, kendi sonunu hazırlayan bir intihar mekanizması olduğunu" öğretir. Firavun, Musa'yı ve beraberindekileri yeryüzünden silebileceğini sandığında, aslında kendi helak fermanını imzalamıştı.
Ayet şunu fısıldar: "Eğer birileri seni hakikat yolunda olduğun için yurdundan (veya huzurundan) etmeye çalışıyorsa, bil ki onların bu 'kışkırtma' çabası, aslında kendi sonlarının yaklaştığının habercisidir. 80. ayetteki o 'doğrulukla giriş ve doğrulukla çıkış' duası, senin için bir kurtuluş; seninle uğraşan zalim için ise 'boğucu' bir son olacaktır. Unutma; Firavunu boğan su, Musa için bir yol olmuştur."
وَقُلْنَا مِنْ بَعْدِه۪ لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اسْكُنُوا الْاَرْضَ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ جِئْنَا بِكُمْ لَف۪يفًاۜ
Vekulnâ min ba’dihi libenî isrâ-île-skunû-l-arda fe-iżâ câe va’du-l-âḣirati ci/nâ bikum lefîfâ(n)
104- “Onun ardından israiloğullarına dedi ki: “Haydin o ülkede yerleşin. Ahiret vadi geldiği zaman onları da sizi de bir araya getireceğiz.”
Firavunun ardından mı yoksa Hz. Musa’dan sonra mıdır? Her ikisi de ihtimal dahilinde olduğu söylenmektedir. Bahsedilen ülke Şam toprakları olduğu söylenmekte olduğu gibi yeryüzünün tümünde yerleşin, manasının anlaşılmasını gerektirmektedir. Çünkü Firavun, öldürmek suretiyle Mısırın bütününden onları çıkarmak istemişti. Bu ise hem onların önce Filistin topraklarında yerleştirilmelerini hem de dağılışlarından sonra yeryüzünün her bir tarafına yayılıp yerleşmelerini kapsamaktadır.
İsrâ 104, bize "yeryüzünde hüküm sürmenin bir imtiyaz değil, bir emanet olduğunu" öğretir. Firavun’un saraylarına oturanlar, o sarayların gerçek sahibinin Allah olduğunu ve bir gün "Lefîfâ" (topluca) hesap vereceklerini unutmamalıdır.
Ayet şunu fısıldar: "Allah seni darlıktan kurtarıp genişliğe (83) çıkardığında, sakın Firavunlaşma. Unutma ki yerleştiğin bu topraklar senden önce başkasınındı, senden sonra da başkasının olacak. Senin asıl vatanın, ahiret vaadi geldiğinde 82. ayetteki rahmete ulaşacağın o ebedi yurdundur."
وَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَۜ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۢ
Vebilhakki enzelnâhu vebilhakki nezel(e)(k) vemâ erselnâke illâ mubeşşiran veneżîrâ(n)
105- “Biz onu hak ile indirdik. O da hak olarak indi. Seni de ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.”
Kur'an-ı Kerim'i ancak hak ile indirdik Hakka davet eder Her hususta bütün Hakkı kapsar. İbni Kesir der ki: “Yani Ey Muhammed, bu kuranı kerim, başka her türlü şaibeden uzak ve korunmuş olarak sana indi. Ona hiçbir şey eklenmedi, ondan hiçbir şey eksiltilmedi. Aksine o hak ile sana ulaştı. Çünkü onu sana indiren güçlü, kuvvetli güvenilir ve muktedir mele-i a’la’da kendisine itaat edilendir.”
Sana itaat eden müminlere cenneti müjdeleyici, sana karşı gelen, itaat etmeyen kafirlere de cehennem azabını bildirerek korkutucu ve uyarıcı olarak gönderdik.
İsrâ 105, bize "hakikatin, bizim ona olan ihtiyacımızdan bağımsız olarak kendi başına bir değer olduğunu" öğretir. Kur’an’ın "Hak" olarak inmesi; onun modasının geçmeyeceği, sarsılmayacağı ve her çağda 82. ayetteki o taze şifayı sunacağı anlamına gelir.
Ayet şunu fısıldar: "Peygamber’in görevi seni zorla doğru yola sokmak değil, önüne müjdeyi ve uyarıyı koymaktır. Kur’an 'Hak' olarak indi; şimdi sıra sende. Sen bu hakkı ne kadar 'hak' olarak görecek ve hayatına indireceksin? Unutma; güneşin varlığı için senin görmen şart değildir, ama senin aydınlanman için güneşe bakman şarttır."
وَقُرْاٰنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ۫ عَلَى النَّاسِ عَلٰى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْز۪يلًا
Vekur-ânen feraknâhu litakraehu ‘alâ-nnâsi ‘alâ mukśin venezzelnâhu tenzîlâ(n)
106- “Biz o kur'an'ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm ayırdık ve onu kısım kısım indirdik.”
İnsanlara sükunetle manalarını, muhtevasını zihinlere yerleştire yerleştire onlara tebliğ edip bu Kur'an'ı okuyasın diye bölüm bölüm ayırdık veya Hakkı batıldan ayırt ettik veya levhi mahfuzdan alıp dünya semasındaki Beytül İzze'ye (İzzet Evi), İslam inancına göre Kur'an-ı Kerim'in Levh-i Mahfuz'dan indirilip bir bütün halinde toplandığı, dünya semasında (yere en yakın gök katında) bulunan kutsal yerdir. Kadir Gecesi'nde buraya indirilen Kur'an, daha sonra Cebrail aracılığıyla peyderpey Hz. Muhammed'e (s.a.v.) vahyedilmiştir.) indirdik, sonra oradan olaylara göre kısım kısım Resulullah (Sav)'e yaklaşık 23 yıl süre ile nazil oldu. İşte bundan dolayı o kur'an'ı insanlara ağır ağır okuman için diye buyurulmuştur ve ona kısım kısım indirdik olaylara göre peyderpey indirdik. Bu daha iyi anlaşılmasını ve onunla amel edilmesini daha çok sağlayıcıdır.
Bu kur'an-ı Kerim'in katıksız bir hak olduğu, kısım kısım indirilişinin Allah'ın hikmeti gereği olduğu ortaya konulduktan sonra Yüce Allah resulüne üç şeyi söylemesini emretmektedir:
İsrâ 106, bize "gerçek değişimin bir anda değil, sabırla ve sindirerek gerçekleşeceğini" öğretir. Allah, kainatı bir anda yaratmaya kadir olduğu gibi Kur’an’ı da bir anda indirebilirdi; ancak O, insanın "yavaşlığına" rahmetle muamele etti.
Ayet şunu fısıldar: "Eksiklerini bir gecede düzeltmeye çalışma. Kur’an bile 23 yılda indi; senin ruhundaki 82. ayetteki o şifanın tamamlanması da bir süreçtir. Önemli olan hızı değil, 80. ayetteki gibi 'doğrulukla' yürümen ve vahiyle kurduğun bağın sürekliliğidir. Unutma; damlaya damlaya göl olan sadece su değil, aynı zamanda hidayettir."
قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِه۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ سُجَّدًاۙ ۩
Kul âminû bihi ev lâ tu/minû(c) inne-lleżîne ûtû-l’ilme min kablihi iżâ yutlâ ‘aleyhim yaḣirrûne lil-eżkâni succedâ(n) ۩
107- “De ki: “İster ona inanın, ister inanmayın. Muhakkak ki o, daha önce kendilerine bilgi verilenlere okunduğu zaman onlar yüzleri üstü secdeye kapanırlar.”
İster imanı ve imanın gerektirdiği şeyleri seçin isterse başka bir düşünce ve onun gerektirdiklerini seçin. İmanınız size faydalı olur. Ancak kafir olmanızın ona zararı olmaz, size zararı dokunur. Onun için iman etseniz de etmeseniz de birdir. Çünkü o kur'an-ı kerim haddi zatında bir haktır. Allah onu indirmiştir. Daha önce ki dönemlerde resullerine indirmiş olduğu kitaplarda onun şanına dikkat çekmiştir. Bu bakımdan geçmiş kitapları bilen kimselerden onların Kur'an'a karşı takılmaları gereken tavrın ne olduğu da zikredilmiştir ki, bu da Salih imani tavırdan başkası olamaz.
Kitap ehlinden olup kitaplarına sımsıkı sarılan, onu dosdoğru uygulayıp herhangi bir değişiklik ve tahrif yapmayan salih kimselere “okunduğu zaman onlar yüzleri üstü secdeye kapanırlar” özellikle onun zikredilmesinin sebebi, secde için yere kapanıldığı zaman yüzün yere en yakın olan kısmının o olmasındandır.
İsrâ 107, bize "bilginin zirvesinin tevazu olduğunu" öğretir. Eğer okuduğun, öğrendiğin şeyler seni 83. ayetteki gibi "kendini yeterli görüp yan çizmeye" itiyorsa, o gerçek ilim değildir.
Ayet şunu fısıldar: "Başkalarının Kur'an'a inanmaması seni sarsmasın. Hakikatin kıymetini, onu taşıyamayanların çokluğu değil, onu tanıyıp önünde secdeye kapananların kalitesidir. Sen 93. ayetteki gibi mucize peşinde koşacağına, 107. ayetteki gibi kelamın önünde eriyecek bir 'ilim' peşinde koş. Unutma; başı göğe ermek isteyen değil, alnı secdeye değen yücelir."
وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولًا
Veyekûlûne subhâne rabbinâ in kâne va’du rabbinâ lemef’ûlâ(n)
108- “Ve derler ki: “Rabbimizi tenzih ederiz, Rabbimizin vaadi şüphesiz yerini bulur.”
Onu tazim eder mükemmel kudretine saygı ile anarız Rabbimizin vaadi önceki peygamberlerin de belirttiği şekilde mutlaka yerine gelir.
İsrâ 108, bize "imanın en büyük kanıtının huzur ve güven olduğunu" öğretir. Rabbini gerçekten tanıyan (alim olan) kişi, O'nun verdiği sözden asla şüphe etmez; bu güven onu secdeye, o secde de onu kalbi bir doyuma ulaştırır.
Ayet şunu fısıldar: "Allah'ın vaadi konusunda endişen varsa, ilmini ve kalbini kontrol et. Çünkü gerçeği bilen, 'Acaba?' demez; 'Subhân!' diyerek yere kapanır. 93. ayetteki altın evler seni zengin etmez ama 108. ayetteki bu kesin inanç seni ebedi zenginliğe taşır. Unutma; vaadine güvenmediğin birine kul olamazsın; Allah'a kul olmak, O'nun her sözünü 'olmuş' bilmektir."
وَيَخِرُّونَ لِلْاَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَز۪يدُهُمْ خُشُوعًا
Veyaḣirrûne lil-eżkâni yebkûne veyezîduhum ḣuşû’â(n)
109- “Yüzleri üstü kapanarak ağlarlar. Ve bu, onların huşunu arttırır.”
Allah'a boyun eğerek onun kitabına ve Resulüne iman edip tasdik ederek bunu yaparlar ve kur'an-ı kerim imanlarını teslimiyetlerini kalplerinin yumuşaklığını gözlerinin yaşını arttırır. İşte iman ehlinin bu kitaba karşı tavrı budur. Boyun eğmek, teslimiyet, iman ve yakin, yazıklar olsun ki iman edenler sonraları ne hallere düştü! Bu kitaba karşı isyan, küçümseme, hakir görmeler görüldü…. Bizler ne kadar çok azaba hak eder hale gelmişiz!?
İsrâ 109, bize "en büyük bilginin, insanı en fazla mütevazı kılan bilgi olduğunu" öğretir. Gözyaşıyla sulanmayan bir ilim, kalpte katılık (83. Ayet) yapar; oysa huşu ile birleşen bir secde, insanı meleklerin gıpta edeceği bir makama taşır.
Ayet şunu fısıldar: "Okuduğun ayetler kalbine dokunmuyor, gözlerini nemlendirmiyor ve seni daha nazik bir insan yapmıyorsa; 107. ayetteki o 'ilimden' henüz nasibini almamışsın demektir. 90. ayetteki pınarların dışarıda akmasını bekleyeceğine, 109. ayetteki pınarların gözlerinden akmasına izin ver ki ruhun (85. Ayet) o ilahi rahmetle (87. Ayet) yıkansın. Unutma; Allah katında en değerli su, O'nun korkusu ve aşkıyla dökülen gözyaşıdır."
قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَۜ اَيًّا مَا تَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۚ وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَ ذٰلِكَ سَب۪يلًا
Kuli-d’û(A)llâhe evi-d’û-rrahmân(e)(s) eyyen mâ ted’û felehu-l-esmâu-lhusnâ(c) velâ techer bisalâtike velâ tuḣâfit bihâ vebteġi beyne żâlike sebîlâ(n)
110- “De ki: “ister “Allah” diye dua edin; ister Rahman deyin. Hangisini derseniz deyin, en güzel isimleri yalnız onundur.” Namazında sesini yükseltme, gizlemede. İkisi arasında bir yol tut.”
Âyet-i Kerimenin birinci bölümünde: "Sen o müşriklere şöyle de: "İster Allah deyin ister rahman deyin" buyuruluyor: "Abdullah b. Abbas bu kısmı izah ederken diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) Mekke’de iken secdeye kapanır ve Allah’a yalvararak: "Ya Allah, ya rahman" derdi. Bunu gören müşrikler, "Bu adam tek bir ilaha ibadet ettiğini iddia ediyor halbuki iki ilaha dua ediyor" dediler. Bunun üzerine bu âyet-i Kerime nazil oldu ve Allah ve Rahmanın aynı olduğunu beyan etti".
Ayet-i Kerimenin ikinci bölümünde: "Nasıl çağırırsanız çağırın, isimlerin en güzeli onundur" buyuruluyor. Bu isimler hakkında Peygamber efendimizden şu Hadis-i Şerif rivayet ediliyor: "Şüphesiz ki Allah’ın doksan dokuz ismi vardır, yüz’den bir eksiktir. Kim onları sayarsa (Zikrederse) cennete girer.
Allah teala'nın doksan dokuz Esma-i Hüsnâsı, A’raf sûresinin yüz sekseninci âyetinin izahında zikredilmiştir. Oraya bakılabilir.
Âyet-i Kerimenin son bölümünde: "Namazda sesini fazla yükseltme. Çok da gizli okuma. Orta yolu seç" buyurulmaktadır.
Sahabiler ve tabiîler, âyet-i Kerimenin bu bölümünde, kılınan namazın mı yoksa namaz esnasında okunan âyet ve duaların mı orta yolla yapılmasını emrettiği hususlarında çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.
Hz. Aişe (r.anh) ise burada ifade edilen namaz´dan maksadın dua olduğunu söylemiştir. Sahabi ve tabiîlerin çeşitli izahlarına gelince, onlan şöyle özetlemek mümkündür.
a- Abdullah b. Abbas bu âyet-i Kerimenin nüzul sebebi hakkında şöyle demiştir: "Bu âyet-i Kerime nazil olduğunda Resulullah (s.a.v.) Mekke’de gizleniyordu. Sahabilerine namaz kıldırdığında Kur’an okurken sesini yükseltiyordu. Müşrikler bunu işitince, Kurana, onu gönderene ve onu getirene sövüyorlardı. Bunun üzerine Allah teala» Peygamber (s.a.v.)e "Namazda sesini, yani namaz esnasında Kuran okurken sesini yükseltme ki müşrikler duyup Kur’ana sövmesinler. Onu ashabından da gizleme ki, okuduğunu işitemez duruma düşmesinler. Bu ikisi arasında bir yol tut âyetini indirdi.
Taberi de bu görüşü tercih etmektedir. Burada, ikisinin arasında bir yol tutmaktan maksat, kişinin, okuduğu şeyi kendisinin duyacağı şekilde okumasıdır.
b- İkrime ve Hasan-ı Basrî diyorlar ki: "Resulullah (s.a.v.) Mekke’de iken açıkça namaz kılıyordu. Müşrikler ise hırçınlaşıyor ve müslümanlara saldırıyorlardı. Bu sebeple Resulullah ve sahabîleri namazı gizli kılmaya başlamışlardı. Bunun üzerine bu âyet-i Kerime indi ye: "Namazı ne tam açıkça kıl ne de tamamen gizle. İkisinin ortasını tut" anlamındaki bu âyet-i Kerime nazil oldu.
c- Abdullah b. Abbas ve Hasan-ı Basrî´den nakledilen diğer bir görüşe göre ise bu âyet-i Kerime, namazın, gösteriş için kılınmasını korkudan dolayı da gizlenmemesini emretmektedir. .
d- İbn-i Zeyd ise âyetin bu kısmını şöyle izah etmektedir: "Ehl-i Kitap ibadet ederlerken seslerini kısıyorlardı. İçlerinden birisi aniden sesini yükseltiyor bunu üzerine diğerleri de ona katılarak bağırıyorlardı. Allah teala bu âyeti göndererek Müslümanların, onlar gibi bağırmamalarını ve okuyuşlarını tam olarak ta gizlememelerini emretti.
e- Hz. Âişe (r.anh.)nm, bu âyette zikredilen "Namaz"dan maksadın dua olduğunu söylediğini zikretmiştik. Ümmül MiTminîn, Müslümanların, dua ederlerken bağırmamalarını ve okuyuşlarını tam olarak ta gizlememelerini ve âyet-i Kerimenin bunu emrettiğini zikretmektedir. Yine Hz. Âişe´den nakledilen diğer bir rivayete göre buradaki duadan maksat, namazın içinde okunan, tahiyyattır. Müminlerin, bunu okurken açıkça okumamaları, tam olarak da gizlememeleri gerekir.
Taberî bu görüşleri zikrettikten sonra özetle şöyle diyor: "Eğer, dışına taşmayı caiz görmediğim bu görüşler olmasaydı-ben bu âyet-i Kerimeyi: "Gündüz namazlarını kılarken açıkça okuma, gece namazlarını kılarken de gizli okuma" şeklinde anlardım".
İsrâ 110, bize "hakikatin tek ama yansımalarının çok olduğunu" öğretir. Allah'ın isimlerinin çokluğu, senin her halin için O'nda bir sığınak bulabilmen içindir. Düştüğünde "Rahman", günah işlediğinde "Gaffar", rızık aradığında "Rezzak" dersin; ama bilirsin ki hepsi tek bir "Allah"tır.
Ayet şunu fısıldar: "O'na nasıl sesleneceğinden çok, hangi kalple (109. Ayet) seslendiğine bak. Sesini ne insanları rahatsız edecek kadar yükselt, ne de kendi kalbinden saklayacak kadar kıs. Dengeyi bul ki, 80. ayetteki o 'sıdk' (doğruluk) makamına erebilesin. Unutma; en güzel isimlere sahip olan, senin en kısık sesli duanı da 96. ayetteki gibi 'hakkıyla işitendir'."
وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يرًا
Vekuli-lhamdu li(A)llâhi-lleżî lem yetteḣiż veleden velem yekun lehu şerîkun fî-lmulki velem yekun lehu veliyyun mine-żżull(i)(s) vekebbirhu tekbîrâ(n)
111- “Ve de ki: “Hamd bir çocuk edinmemiş o Allah'a mahsustur ki O’nun, mülkünde bir ortağı yoktur. Düşkünlükten ötürü O’nun bir yardımcısı da olmamıştır.” Ve onu tekbir ettikçe et!”
İsrâ Suresi’nin 111. ayeti, surenin muazzam bir "Tevhid Mührü" ile kapanışını yapar. Surenin ilk ayeti Allah’ı tesbih ederek (Subhân) başlamıştı; son ayeti ise O’na hamd ederek ve O’nu tekbir ederek (en büyük olduğunu ilan ederek) biter. Bu ayet, 90-100. ayetler arasında geçen tüm o sığ tartışmalara, yanlış tanrı tasavvurlarına ve nankörlüklere karşı ilahi hakikatin en saf halini özetler.
Yahudi Hristiyan ve başkalarının ileri sürdüğü gibi “bir çocuk edinmemiş o Allah'a mahsustur ve” müşriklerin ileri sürdüğü gibi “O’nun mülkünde bir ortağı yoktur. Düşkünlükten ötürü O’nun bir yardımcısı da olmamıştır.” O asla düşkün ve zelil kılınmadı ki, bir yardımcıya muhtaç olsun yahut da başkasının yardımına sığınmak suretiyle zilletini üzerinden atmak gereği duysun. “Ve O tekbir ettikçe et!” Onun şeriatına uymakla, hükümlerine boyun eğmekle O’na ubudiyetin gereklerini yerine getirmekle tazim et.
Böylece kur'an-ı Kerim'in hak olduğunu ona karşı takınılacak tavrın huşu boyun eğme ve teslimiyet olduğunu en güzel isimlerin yalnız Allah'a ait olduğunu onun her türlü eksiklikten yüce ve mukaddes olduğunu belirten bir ayet grubu ile sona ermektedir. Durum böyle olduğuna göre o halde bu Kur'an'ın ve Yüce Allah'ın şeriatına bağlanmak, bağlanan kişinin menfaatinedir.
Dikkat edecek olursak sure tesbih ile başladı hamd ile sona erdi. Bundan sonraki süre ise hamd ile devam etmektedir adeta İsra suresinin bir devamı gibidir.
Bu kesim ile sürenin geri kalan kısmındaki ilişki gayet açık olduğu gibi bu kesim ile İslam'a girmek arasında ilişkide gayet açıktır. Bu Kur'an hak olmakla nitelendirdiği için, hem ona bağlanmayı teşvik etmek konusunda, hem Kur'an'a karşı takınılacak sağlıklı konumun hatırlatılmasından, hem Yüce Allah'ın Celal ve kemalinin hatırlatılmasında, hem de ameli olarak uygulanma emrinde ortaya çıkmaktadır ki, bu da İslam'ın bir parçasıdır.
Katade diyor ki: “ Resulullah (sav) ailesinden olan küçük büyük herkese bu ayeti kerimeyi öğrettiği rivayet edilmektedir.”
Hristiyan ve Yahudiler Allahu Teala'nın çocuk edindiğini Müşrikler Allah'ın ortakları olduğunu sahabeler ve Mecusiler Allah'ın acizlikten dolayı yardımcılar edindiğini iddia etmişlerdir Allahu Teala bu ayetle o iddiaların tümüne cevap vermiştir.
Peygamber Efendimiz (Sav) bu ayeti kerimeyi okuyarak: “Bu ayet izzeti, Allahu Teala'nın şerefini zikreden ayettir. buyurmuştur.”
İsrâ Suresi 111. ayet ile bize şunu öğretir: Hayatın tüm karmaşası, 90. ayetteki dünya hırsları, 83. ayetteki sarsıntılar ve 103. ayetteki zalimlerin baskıları arasında kaybolmamanın yolu; Allah’ı doğru tanımaktır.
Ayet şunu fısıldar:"Eğer O'nun tek olduğunu, ortağı ve ihtiyacı olmadığını kavrarsan; ne kimseden korkarsın (80. Ayet), ne de 100. ayetteki gibi rızık endişesiyle cimrileşirsin. Surenin sonunda 'Elhamdulillah' derken, sadece bir kelime söylemiş olmazsın; 82. ayetteki şifaya kavuşmuş, 109. ayetteki huşuya ermiş ve 110. ayetteki en güzel isimlerle O'na bağlanmış bir ruhun huzurunu ilan edersin."
İsrâ Suresi’ni baştan sona, ayet ayet takip ederek gerçekleştirdiğimiz bu yolculuk, aslında insanın yeryüzündeki dikey ve yatay seyri üzerine muazzam bir hatime ile son buldu. Surenin hatimesi (finali) ve bize fısıldadığı o derin özeti şu beş ana başlıkta toplayabiliriz:
1. "Sübhân"dan "Elhamdülillâh"a: Ruhun Tekamülü
Sure, Allah’ı noksanlıklardan arındıran bir "Sübhân" (1. ayet) nidasıyla başladı ve O’nun mükemmelliğini alkışlayan bir "Elhamdülillâh" (111. ayet) ile bitti.
* Mesaj: Hayat yolculuğu, hayret ve tesbih ile başlar; marifet (tanıma) ve şükür ile olgunlaşır. Eğer yaşadıkların seni daha çok "hamd" eden birine dönüştürmüyorsa, henüz İsrâ’nı (yolculuğunu) tamamlamamışsın demektir.
2. İnsanın Onuru ve Karakteri (Şâkile)
Sure boyunca gördük ki; insan "kerem sahibi" (70. Ayet) kılınmıştır ancak fıtratı gereği acelecidir, refah bulunca yan çizer (83. Ayet), darlığa düşünce cimrileşir (100. Ayet).
* Fısıltı: Allah bize, "Seni en üstün varlık kıldım (70. Ayet), ama bu onuru korumak için karakterini (84. Ayet) vahiyle (82. Ayet) terbiye etmelisin" der. İsrâ, bir "kendini tanıma" rehberidir.
3. "Hak" ve "Bâtıl"ın Ezeli Yasası
81. ayetteki o sarsıcı cümle surenin kalbidir: "Hak geldi, bâtıl yok oldu." Firavun örneğiyle (101-104. Ayetler) bu yasanın tarihte nasıl işlediğini gördük.
* Mesaj: Zulüm ne kadar görkemli (93. ayetteki altın evler gibi) görünürse görünsün, doğası gereği "zehûk"tur (yok olmaya mahkumdur). Sarsılma; çünkü şahidin Allah’tır (96. Ayet).
4. Kur’an: Yaşayan Şifa ve Rehber
Kur’an’ın parça parça indirilmesi (106. Ayet), onun bir bilgi yığını değil, bir "hayat iksiri" ve "şifa" (82. Ayet) olduğunu gösterdi. Onu duyduğunda "yüzüstü secdeye kapanan" (107. Ayet) ilim sahipleri, bize gerçek bilginin "huşu" (109. Ayet) üretmesi gerektiğini öğretti.
* Fısıltı: "Kur’an’ı sadece okuma; onun seni inşa etmesine, seni ağır ağır (106. Ayet) dönüştürmesine izin ver."
5. Tek Başınalık ve Mutlak Tevhid
Surenin sonu (111. Ayet), tüm aracıları, ortakları ve "çocuk edinme" gibi beşeri sıfatları dışlayarak bizi Allah ile baş başa bırakır.
* Hatime: Allah’ın ne mülkte ortağı vardır ne de acizlikten ötürü bir yardımcıya ihtiyacı.
* Son Söz: "Kimseye minnet etme, kimseden mucize bekleme; en güzel isimlerin sahibi olan (110. Ayet) Allah’ı tekbir ederek (111. Ayet) O’na sığın. O sana vekil olarak yeter (2. Ayet)."
Özetle İsrâ Suresi Bize Şunu Söyler:
"Ey İnsan! Sen göklere çıkarılmış (İsrâ/Mirac) bir peygamberin ümmetisin. Değerin, maddede (altın evlerde, pınarlarda) değil; secdendeki huşuda ve karakterindeki doğruluktadır (sıdk). Gece yürüyüşünde yolunu kaybedersen Kur’an’ın ışığına tutun; çünkü o, en doğru olana iletir (9. Ayet)."

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...