İsra Sûresi 89-100. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
Üçüncü Kesim
وَلَقَدْ صَرَّفْنَا لِلنَّاسِ ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍۘ فَاَبٰٓى اَكْثَرُ النَّاسِ اِلَّا كُفُورًا
Velekad sarrafnâ linnâsi fî hâżâ-lkur-âni min kulli meśelin feebâ ekśeru-nnâsi illâ kufûrâ(n)
89- “Andolsun ki Biz bu kur’an’da insanlar için her türlü örneği çeşitli şekillerde açıkladık. Yine de insanların pek çoğu küfürden başkasını kabule yanaşmadı.”
Allahu teala bu ayeti kerimede kuranı kerimin çeşitli yerlerinde, insanlar için her çeşit misali zikrettiğini, bunları tekrar tekrar açıkladığı, bununla beraber, insanların çoğunun hakkı inkarda ısrar ettiklerini beyan ediyor. Bu da insanların çoğunun, akıllarını kullandıklarını, hakkı düşünüp nasihatlerden pay almadıklarını göstermektedir. Hakkı inkar edip doğruyu reddederek küfürden başkasını kabule yanaşmadılar. Hakka teslim olup islamı kabul edecekleri yerde, bütün bunlara inkar ile karşılık verildi ve insanlar birtakım ayet ve mucizelerin gelmesini istediler.
İsrâ 89, bize "anlatma görevini mükemmel yapsak bile, muhatabın özgür iradesine mahkum olduğumuzu" öğretir. Allah, en güzel örnekleri en etkileyici şekilde (sarrafnâ) sunmasına rağmen insanların çoğu yine de direniyorsa, bizlerin tebliğde karşılaştığımız zorluklar karşısında pes etmememiz gerekir. Ayet şunu fısıldar: "Mesele hakikatin azlığı veya kapalı olması değil; muhatabın o hakikati örtecek (küfür) kadar büyük bir egoya sahip olmasıdır. Sen anlatımını zenginleştir ama unutma; gözünü kapayana güneş bile ışığını gösteremez."
وَقَالُوا لَنْ نُؤْمِنَ لَكَ حَتّٰى تَفْجُرَ لَنَا مِنَ الْاَرْضِ يَنْبُوعًاۙ
Ve kâlû len nu/mine leke hattâ tefcura lenâ mine-l-ardi yenbû’â(n)
90- “Ve dediler ki: “Sen bize yerden bir kaynak fışkırtıncaya kadar sana asla inanmayacağız.”
Suyu güçlü ve kesilmeyecek gür akan bir pınar olması müşrikler için altın değerinde idi. Müşriklerin "pınar fışkırtma" talebi, aslında inancın özünü zedeleyen bir yaklaşımın ürünüdür.
90-91-92-93 ayeti kerimelerin nüzul sebebi hakkında şunlar anlatılıyor: Mekke’de yaşayan Utbe b. Rebia, Şeybe b. Rebia, Ebu Cehil, Velid b. Muğire gibi kafirler bir gün bir araya toplanarak Resulullahı yanlarına davet ettiler ve ondan, yerden pınarlar fışkırtmasını veya nehirler akıtmasını, yahut göğü parça parça edip üzerlerine düşürmesini veya Allah’ı ve melekleri göstererek. Peygamberliğinin doğru olduğuna şahit göstermesini istediler. İşte bunun üzerine bu ayetler nazil oldu ve müşriklere, Resulullah’ın da onlar gibi bir insan olduğunu, bunları yapmanın ise ancak Allah’ın elinde olduğunu beyan etti. Böylece Resulullahı müşriklerin iman etmemelerine karşılık teselli etmiş oldu.
İsrâ 90, bize "şartlı imanın, aslında iman olmadığını" öğretir. Eğer birine inanmak için "önce bana şunu yap" diyorsan, senin bağlılığın o kişiye değil, o kişinin yapacağı hizmetedir. Ayet şunu fısıldar: "İçindeki kuraklığı Kur’an’ın şifasıyla (82) gidermek yerine, dışarıda pınarlar arama. Kalbin çölleşmişse, altından nehirler aksa da sana serinlik vermez. Unutma; en büyük mucize yerin yarılması değil, katılaşmış bir kalbin hakikat karşısında yumuşamasıdır."
اَوْ تَكُونَ لَكَ جَنَّةٌ مِنْ نَخ۪يلٍ وَعِنَبٍ فَتُفَجِّرَ الْاَنْهَارَ خِلَالَهَا تَفْج۪يرًاۙ
Ev tekûne leke cennetun min naḣîlin ve’inebin fetufeccira-l-enhâra ḣilâlehâ tefcîrâ(n)
91- “Veya hurmalıklardan ve üzümden bahçen olsun ve aralarında ırmaklar akıtılsın.”
Müşrik zihniyeti, Allah katında değerli olmanın ölçüsünü sadece "zenginlik" ve "güç" olarak görür. Maddi Otoriteye sahip olanlara göre bir peygamber, toplumun en zengini olmalı ve tabiat güçlerini kendi şahsi konforu için kullanabilmelidir. Hurma ve üzüm, o dönemin Arap yarımadası için sadece yiyecek değil, aynı zamanda statü ve hayatta kalma sembolüdür. O bahçelerin arasından ırmaklar akıtılmasını ondan istediler.
İsrâ 91, bize "insanın değerinin sahip olduğu bahçelerle değil, ektiği erdemlerle ölçüldüğünü" öğretir. Müşriklerin bu talebi, aslında bugün de devam eden "başarıyı sadece parada ve lükste arama" hastalığının antik bir versiyonudur. Ayet şunu fısıldar: "Etrafından nehirler akması seni büyük yapmaz; asıl mesele, senin içinden merhamet ve adalet nehirlerinin akıp akmadığıdır. Dışarıdaki bahçeyi herkes görebilir ama içindeki 'şifa' bahçesini (82. Ayet) ancak müminler fark eder. Unutma; kökü toprakta olan kurur, kökü hakikatte olan ebedi kalır."
اَوْ تُسْقِطَ السَّمَٓاءَ كَمَا زَعَمْتَ عَلَيْنَا كِسَفًا اَوْ تَأْتِيَ بِاللّٰهِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ قَب۪يلًاۙ
Ev tuskita-ssemâe kemâ ze’amte ‘aleynâ kisefen ev te/tiye bi(A)llâhi velmelâ-iketi kabîlâ(n)
92- “Yahut iddia ettiğin gibi, göğü üzerimize parça parça düşüresin veya Allah’ı ve melekleri karşımıza getiresin.”
Yani onlar (Allah ve Melekleri) gelip senin söylediklerinin kefili, sözlerinin doğruluğunun şahidi olsunlar. Veya senin lehine şahitlik etmeleri için onları (Allah ve Melekleri) karşımızda görelim. Veya topluca sana şahitlik etmek üzere gelsinler. Onlar burada meleklerin gelmesini istemekle yetinmediler, bilakis Allah'ı da Melekleri de birlikte görmeyi, onların da Yüce Allah'ın da şehadet ettiklerini doğrudan doğruya görüp işitmek istediler.
İsrâ 92, bize "görmek istemeyene hiçbir mucizenin yetmeyeceğini" öğretir. Allah’ı ve melekleri karşısında görmek isteyen bir zihin, aslında kalbindeki tüm pencereleri kapatmış demektir. Ayet şunu fısıldar: "Gözünle gördüğüne teslim olmak bir başarı değil, bir zorunluluktur. Asıl asalet; akıl, vicdan ve 82. ayetteki o 'şifa' dolu mesajlar aracılığıyla Allah’ın varlığını sezebilmektir. Gökyüzünün üzerimize düşmesini beklemek yerine, o gökyüzünün nasıl muazzam bir dengeyle ayakta durduğunu (81. Ayet) düşünmek hidayetin kapısıdır. Unutma; kalbi kör olanın, gözü açık olsa ne yazar?"
اَوْ يَكُونَ لَكَ بَيْتٌ مِنْ زُخْرُفٍ اَوْ تَرْقٰى فِي السَّمَٓاءِۜ وَلَنْ نُؤْمِنَ لِرُقِيِّكَ حَتّٰى تُنَزِّلَ عَلَيْنَا كِتَابًا نَقْرَؤُ۬هُۜ قُلْ سُبْحَانَ رَبّ۪ي هَلْ كُنْتُ اِلَّا بَشَرًا رَسُولًا۟
Ev yekûne leke beytun min zuḣrufin ev terkâ fî-ssemâ-i velen nu/mine lirukiyyike hattâ tunezzile ‘aleynâ kitâben nakrauh(u)(k) kul subhâne rabbî hel kuntu illâ beşeran rasûlâ(n)
93- “Yahut da altından bir evin olsun veya göğe yükselesin. Bununla beraber oradan bize okuyacağımız bir kitap indirinceye kadar senin yükselmene de inanmayacağız.” De ki: “Tenzih ederim Rabbimi, ben peygamber olarak gönderilmiş bir beşerden başkası mıyım ki?”
Altından bir evin olsun ayrıca sana inanmamız için sadece yükselmen yeterli değildir. Daha başka birşey gerekiyor ki, bu da gökten, bize seni tasdik eden bir yazı getirmendir. Mücahid'e göre; Bu getireceği kitap da onların her birine bir sayfa olacak ve bu: “Bu, Allah'ın filan oğlu filan'a mektubudur.” denilecek; bu mektubun sabahleyin herkes başının yanında bulacaktır.” Evet işte bu, bizlere Kur'an-ı Kerim ile hidayete ulaşmayı reddedenlerin örneğini ortaya koymaktadır. Müşrikler için altın ev, güç ve statü demektir. Oysa 70. ayette insanın onuru, sahip olduğu altına değil, taşıdığı "ruh" ve "akla" bağlanmıştı.
Bende diğer resuller gibi beşerim, Resuller ise ancak Allah’ın kendi elleri vasıtasıyla ortaya koyacağı mucizeleri kavimlerine gösterebilirler. Mucizeler göstermek, benim yetkim içinde olan bir şey değildir. size ne oluyor ki, mucize göstermemi istiyorsunuz ve istediğiniz mucizeleri teklif ediyorsunuz?
İbni Kesir Yüce Allah'ın Resulüne söylemesini emrettiği ve buyruğu açıklarken şöyle söylemektedir: “Yani onun egemenlik ve mülkü içerisinde olan herhangi bir hususta herhangi bir kimsenin kalkıp bu egemenliğin boyutlarının önüne geçmesi mümkün değildir. Çünkü O yüce ve mukaddestir. Bundan münezzehtir. O dilediği her şeyi yapandır. İsterse dilediğiniz mucizeleri gerçekleştirir, dilerse gerçekleştirmez. Ben onun size gönderdiği bir peygamberden başka bir şey değilim. Rabbinizin mesajlarını size tebliğ ediyor, öğüt veriyorum. Nitekim bunu da yaptım. Artık istediğiniz mucizeler konusunda işiniz Allah'a kalmıştır.”
İsrâ 93, bize "Hakikati bulmak için göklere tırmanmaya değil, yere basan bir dürüstlüğe (sıdk) ihtiyaç olduğunu" öğretir. Müşrikler Peygamber'i göğe çıkarmaya çalışırken aslında kendilerini yerin dibine (nankörlüğe) batırmışlardır. Ayet şunu fısıldar: "İstediğin kadar altın evin olsun, eğer kalbin 82. ayetteki o şifadan mahrumsa, bir zindan hayatı yaşıyorsun demektir. Peygamber’in 'ben sadece bir insanım' demesi, aslında senin de 'bir insan olarak' onun gibi yücelebileceğinin en büyük müjdesidir. Unutma; mucize, tabiatı değiştirmek değil, tabiatın içindeki Yaratanı fark etmektir."
وَمَا مَنَعَ النَّاسَ اَنْ يُؤْمِنُٓوا اِذْ جَٓاءَهُمُ الْهُدٰٓى اِلَّٓا اَنْ قَالُٓوا اَبَعَثَ اللّٰهُ بَشَرًا رَسُولًا
Vemâ mene’a-nnâse en yu/minû iż câehumu-lhudâ illâ en kâlû ebe’aśa(A)llâhu beşeran rasûlâ(n)
94- “Zaten onlara hidayet geldiği zaman insanları inanmaktan alıkoyan sadece: “Allah peygamber olarak bir beşer mi göndermiştir? demeleri oldu.”
Zaten onlara Allah'tan bir hidayet geldiği zaman insanlar çoğunlukları inanmaktan alıkoyan şey tasdik etmelerini ve Resulullah'a itaat etmeleri engelleyen şey Allah'ın vahyine ve peygamberlerin nübüvvetine insanların iman etmesine engelleyen tek şey kalplerine yerleşen bir şüphe veya bir ukde’den başka bir şey değildir. Bu ukte Allah'ın insanlar arasında Resul göndermesini kabul etmeyişleridir. Halbuki bunun herhangi bir şüphe veya itiraz sebebi olmaması gerekir. İşte bundan dolayı yüce Allah şuna dikkat çekmektedir: İnsanlara onu iyice anlasınlar söylediklerini bellesinler ona uysunlar onunla konuşmak ve ona hitap etmek imkanını elde etsinler diye kendi cinslerinden onların türünden bir resul göndermiş olması kullarına rahmetinin bir tecellisidir. Şayet insanlara meleklerden bir peygamber göndermiş olsaydı şanı yüce Allah'ın belirli bir hikmet gözeterek bu şekilde tayin etmiş olduğu bu alemin kanunları çerçevesinde onunla karşı karşıya gelemezler, ondan herhangi bir şey öğrenip belleyemezlerdi ve o vakitte bu bizim bir benzerimiz değildir, onun yapısı bizim yapımıza uygun düşmemektedir ki, bizim problemlerimizi çözebilsin; şeklinde veya: biz onların yaptığını yapamayız; şeklinde bir karşı delil getirme imkanları olurdu.
İsrâ 94, bize "hakikatin kıymetinin, onu taşıyan kabın (beşer olmasının) basitliğiyle azalmayacağını" öğretir. İnsanlar çoğu zaman, "kimin söylediğine" bakmaktan "ne söylendiğini" duyamazlar. Ayet şunu fısıldar: "Allah'ın bir insanı elçi seçmesi, aslında insanoğluna (sana) verilen en büyük değerdir (70. Ayet). Kendi türünden birinin yücelmesini hazmedememek, aslında kendi potansiyelini inkar etmektir. Unutma; melek olsaydı ona hayran kalırdın ama sadece bir 'insan' olursa onun izinden gidebilirsin."
قُلْ لَوْ كَانَ فِي الْاَرْضِ مَلٰٓئِكَةٌ يَمْشُونَ مُطْمَئِنّ۪ينَ لَنَزَّلْنَا عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَلَكًا رَسُولًا
Kul lev kâne fî-l-ardi melâ-iketun yemşûne mutme-innîne lenezzelnâ ‘aleyhim mine-ssemâ-i meleken rasûlâ(n)
95- “De ki: “Eğer yeryüzünde yerleşmiş dolaşan melekler olsaydı, bizde onlara peygamber olarak gökten bir melek indirirdik.”
Her varlık, kendi cinsinden olan varlıkları bilir ve onların halinden anlar. Yeryüzündeki insanlara, yemeyen, içmeyen ve beşeri herhangi bir ihtiyacı bulunmayan bir Melek, Peygamber olarak gönderilecek olsaydı elbette ki o Melek, insanların halinden anlamayacak, o insanlar için neyin uygun olduğunu takdir edemeyecek ve her hususta onlara örnek olamayacaktı. Bu itibarla Allah tealanın, insanlara, kendi cinslerinden birini Peygamber olarak göndermesi onun bir lütfü ve merhametinin ifadesidir.
İsrâ 95, bize "en büyük mucizenin ulaşılamaz olmak değil, anlaşılabilir ve takip edilebilir olmak olduğunu" öğretir. İnsanlar melek peygamber beklerken, aslında kendilerini insan olarak yüceltecek olan "yaşayan örneği" gözden kaçırıyorlardı. Ayet şunu fısıldar: "Allah sana gökten bir melek indirmedi; çünkü senin değerin (70. Ayet), bir melek gibi yaratılmanda değil, bir insan olarak melekleri kıskandıracak bir ahlaka (80. Ayet) ulaşabilmendir. Unutma; peygamberin insan olması senin için bir engel değil, senin de onun gibi 'Makam-ı Mahmud' yolcusu olabileceğinin en büyük delilidir."
قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يرًا بَص۪يرًا
Kul kefâ bi(A)llâhi şehîden beynî vebeynekum(c) innehu kâne bi’ibâdihi ḣabîran basîrâ(n)
96- “De ki: “Şahid olarak benimle sizin aranızda Allah yeter. Muhakkak ki O kullarından haberdardır. Basirdir.”
Ey Muhammed, deki: “Benimle sizin aranızda Peygamberliğinin doğruluğuna dair şahit olarak Allah yeter. Eğer ben onun gönderdiği rasul olmasaydım, benden en çetin şekilde intikam alırdı. Benim ondan görmüş olduğum bu destekleme ve üzerime indirilmiş bulunan bu Kuranı Kerim, doğruluğunun delilidir. O uyaran ve uyarılan bütün kullarının durumundan haberdardır, yaptıklarını görür. Yaptıklarına göre onlara karşılık verir. Yahut da o her şeyin açıkça ve her şeyin gerçek sahiplerinin kimler olduğunun mükemmel bir şekilde belli olan bir bilgi ile kullarını çok iyi bilendir. Dolayısıyla kimlerin nimeti, ihsan ve hidayeti hak ettiklerini, kimlerin de bedbahtlığı, sapmayı ve hak yoldan uzaklaşmayı hak ettiklerini en iyi bilen O’dur.
İsrâ 96, bize "anlaşılmamanın verdiği ağırlığı Allah'a havale ederek hafiflemeyi" öğretir. Hayatında doğruları yaptığın halde insanlar sana inanmıyor, niyetini sorguluyor veya senden "imkansız pınarlar" bekliyorsa; onlarla beyhude bir kavgaya girmek yerine "Rabbim şahidimdir" diyerek kenara çekilmek en büyük asalettir. Ayet şunu fısıldar: "İnsanların seni görmesi veya onaylaması şart değil; Allah'ın seni 'Habîr' ve 'Basîr' olarak izlemesi, yürüdüğün yolun doğruluğu için yeterlidir. Unutma; şahidi Allah olanın, kimseden korkusu olmaz."
وَمَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ اَوْلِيَٓاءَ مِنْ دُونِه۪ۜ وَنَحْشُرُهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ عَلٰى وُجُوهِهِمْ عُمْيًا وَبُكْمًا وَصُمًّاۜ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ كُلَّمَا خَبَتْ زِدْنَاهُمْ سَع۪يرًا
Vemen yehdi(A)llâhu fehuve-lmuhted(i)(s) vemen yudlil felen tecide lehum evliyâe min dûnih(i)(s) venahşuruhum yevme-lkiyâmeti ‘alâ vucûhihim ‘umyen vebukmen vesummâ(en)(s) me/vâhum cehennem(u)(s) kullemâ ḣabet zidnâhum se’îrâ(n)
97- “Allah kimi hidayete erdirirse, işte asıl hidayet bulan odur. Kimi de dalalete düşürürse onlar için ondan başka veliler bulamazsın. Biz onları kıyamet günü körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzüstü haşredeceğiz. Barınakları cehennemdir. Alevi yavaşladıkça hemen alevini onlara arttırırız.”
Hidayeti kabul etme başarısını Allah kime ihsan etmişse Allah katında asıl hidayet bulan kişi odur. Kimi yardımsız bırakır ve şeytanın vesveselerini kabul edip hidayeti reddedecek noktaya gelmemekten korumazsa yardımcılar bulamaz. Kafirler düşmanlık gurur ve büyüklükleri içerisinde küfür üzere ısrar eder, dururlar. Dolayısıyla onlar Allah'ın kendilerine hidayet vermemesini aldırış etmezler. İşte bundan dolayı şanı yüce Allah, kafirler için ahirette neler hazırladığını şöyle dile getirmektedir:
Biz onları kıyamet günü görmeyen körler, konuşamayan dilsizler ve hiçbir şey işitmeyen sağırlar olarak yüzüstü haşredeceğiz. Buhari, Müslim ve imam Ahmed'in müsnetin de yer alan rivayete göre: “Denildi ki: “Ey Allah'ın resulü, insanlar nasıl olur da yüzüstü diriltilecektir? Şöyle buyurdu: “Onları ayakları üzerinde yürüten yüzleri üstünde yürütmeye de kadirdir.”
İbni Kesir de şöyle denmektedir: “Bu, onların dünya hayatında hakka karşı dilsiz, kör ve sağır oldukları gibi, ahirette de layık oldukları cezaya göre farklı şekillerde onların cezası olur. Mahşer de bunlara en çok muhtaç oldukları halde, onlar bu şekilde cezaya çarptırılacaklardır.” Onların varıp dökülecekleri gidecekleri yatakları cehennemdir alevleri söndükçe daha bir alevli ve çılgın halde yapacağı gibi, harareti de daha da artırırız.
İsrâ 97, bize "ahiretin, dünya hayatının bir aynası olduğunu" öğretir. Orada nasıl görüneceğimiz, burada nelere baktığımıza; orada ne duyacağımız, burada neyi dinlediğimize bağlıdır. Ayet şunu fısıldar: "Eğer mahşer günü yüzünün ak, gözünün açık, kulağının duyarlı olmasını istiyorsan; bugün 82. ayetteki o rahmet ışığına bakmalı ve 96. ayetteki o mutlak Şahit'in huzurunda olduğunu unutmamalısın. Unutma; dünyada hakikate gözünü kapayanın, ahirette gözünün olması sadece acısını artırır."
ذٰلِكَ جَزَٓاؤُ۬هُمْ بِاَنَّهُمْ كَفَرُوا بِاٰيَاتِنَا وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَد۪يدًا
Żâlike cezâuhum bi-ennehum keferû bi-âyâtinâ ve kâlû e-iżâ kunnâ ‘izâmen verufâten e-innâ lemeb’ûśûne ḣalkan cedîdâ(n)
98- “Bu onların cezasıdır. Çünkü onlar ayetlerimizi inkar ettiler ve: “Kemik, ufalanmış toprak olduktan sonra mı, biz mi yeniden bir yaratılışla diriltileceğiz?” dediler.”
Kafirlerin ahirette bu şekilde cezalandırmalarının sebebi onların peygamberlerimizin doğruluğunu gösteren delilleri inkar etmeleri ve öldükten sonra dirilmeyi kabul etmeyerek alaylı bir şekilde: “Çürüyüp kemik ve toprak olduktan sonra mı bizler mi yeniden yaratılarak diriltileceğiz.” demeleridir.
İsrâ 98, bize "şüphenin insanı nasıl bir sonuca sürükleyebileceğini" öğretir. İnkârcıların "çürümüş kemik" takıntısı, aslında kendi iç dünyalarının çürümüşlüğünün bir yansımasıdır. Ayet şunu fısıldar: "Seni yoktan var eden (70), dağılmış parçalarını bir araya getirmekten aciz mi kalacak? Sorun, kemiklerin toprak olması değil; kalplerin katılaşmasıdır. Dirilişi inkar etmek, Allah’ın 87. ayetteki o 'büyük lütfunu' ve 82. ayetteki 'rahmetini' küçümsemektir. Unutma; toprak olacak olan bedendir, ebedi kalacak olan ise 84. ayette inşa ettiğin karakterindir."
اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّ اللّٰهَ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ وَجَعَلَ لَهُمْ اَجَلًا لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ فَاَبَى الظَّالِمُونَ اِلَّا كُفُورًا
Eve lem yerav enna(A)llâhe-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda kâdirun ‘alâ en yaḣluka miślehum vece’ale lehum ecelen lâ raybe fîhi feebâ-zzâlimûne illâ kufûrâ(n)
99- “Görmezler mi ki gökleri ve yeri yaratmış olan Allah onların benzerlerini de yaratmaya kadirdir. Onlar için bir ecel kılmıştır ki, onda bir şüphe yoktur. Buna rağmen zalimler küfürden başka bir şeyde diretmediler.”
Bizim kemiklerimiz un ufak olup yeryüzünde kaybolduktan sonra ikinci defa mı diriltileceğiz diyen kafirler görmezler mi ki, gökleri ve yeri yaratan Allah, onların benzerlerini de yaratmaya elbette kadirdir. Allah, bu müşrikleri öldürmek ve onlara cehennemde azap etmek için bir süre tayin etmiştir. Bunda asla şüphe yoktur ne var ki zalimler bu gerçekleri inkar etmekte ısrar etmişler, Allah'ın vaad ettiği şeyleri yalanlamaya devam etmişlerdir.
İsrâ 99, bize "dar bakış açısının insanı hakikatten mahrum bıraktığını" öğretir. Kendi çürümüş kemiğine bakıp Allah'ın aciz kalacağını sanan kişi, başını kaldırıp uçsuz bucaksız gökyüzüne baksa, kendi şüphesinin ne kadar yersiz olduğunu anlayacaktır. Ayet şunu fısıldar: "Senin için imkansız görünen, O'nun için sadece bir 'Ol' (Emir-85) demektir. Kainatın büyüklüğü karşısında kendi küçüklüğünü ve acziyetini fark et ki, seni yeniden var edecek olan o sınırsız Kudret'e teslim olabilesin. Unutma; seni ilk kez yaratan, ikinci kez yaratmak için senden izin alacak değildir."
قُلْ لَوْ اَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَٓائِنَ رَحْمَةِ رَبّ۪ٓي اِذًا لَاَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْاِنْفَاقِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ قَتُورًا۟
Kul lev entum temlikûne ḣazâ-ine rahmeti rabbî iżen leemsektum ḣaşyete-l-infâk(i)(c) vekâne-l-insânu katûrâ(n)
100- “De ki: “Eğer siz, Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman tükenir korkusuyla muhakkak cimrilik ederdiniz. Zaten insan pek cimridir.”
Allahu Teala bu ayeti kerimede kafirlerin dünyaya ne kadar düşkün olduklarını beyan ediyor, biriktirmiş oldukları malları, ebediyen yaşayacakmış gibi ellerinde tuttuklarını açıklıyor. Öyle ki bunlar, Allahu Teala'nın rızık hazinelerini ellerinde bulundursalar dahi “Fakirleşiriz” korkusuyla onu harcamaktan kaçınırlar.
Allahu Teala bu ayeti kerimenin sonunda, insanoğlunun bir sıfatını beyan ederek: “Doğrusu insan çok cimridir” buyuruyor. Anlaşılıyor ki cimrilik, “mal biriktirme ve onu gerektiği” yerlere harcamaktan kaçınma hastalığı insanın mayasında var olan bir durumdur. O halde bu hususta dikkat etmeli ve bizi o istikamete çekmek isteyen bu duyguyu her an yenmeye çalışmalıyız.
İsrâ 100, bize "zenginliğin miktarda değil, gönüldeki genişlikte olduğunu" öğretir. Dünyanın bütün altınlarına sahip olsanız bile, eğer kalbinizde "biterse" korkusu varsa, aslında siz bir "fakir" gibi yaşıyorsunuz demektir. Ayet şunu fısıldar: "Senin asıl sorunun pınarlarının veya altın evlerinin olmaması değil; ruhunun (85. Ayet) darlığıdır. Allah'ın hazineleri bitmez; biten senin güvenin ve şükründür. Öyleyse avucunu sıkmayı bırak da, 82. ayetteki o rahmet pınarından kana kana içerek ruhunu genişlet."

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...