KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

Meryem Sûresi 41-65. Ayetlerin Tefsiri

Meryem Sûresi 41-65. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


Meryem Suresi birinci Kesim Üçüncü Ve Son Grup

(41-58)





بِسْمِ ‬‮اللّٰهِ ‬‮الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم



وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ اِبْرٰه۪يمَۜ اِنَّهُ كَانَ صِدّ۪يقًا نَبِيًّا


Vezkur fi’l-kitâbi İbrâhîm. İnnehû kâne sıddîkan nebiyyâ. 

41- “Kitapta İbrahim'i de an. Şüphesiz o, dosdoğru bir kimse ve bir peygamberdi.” 

İnsanlığın sonunda Allah’a dönecek olması yeryüzünde ve üzerinde ne varsa gerçek mülkün sahibinin Allah olduğunun bidirilmesinden önce bize ilk önce Zekeriyya, Yahya, Meryem ve İsa (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) anlatılmıştı. Şimdi yeni bir kıssaya bundan öncede bahsedilen İbrahim as.’ın tevhid mücadelesine ki, bu kur’an’da sembol olmuş bir tevhid mücadelesine geçilmektedir. Bu geçiş tesadüfi değildir. Çünkü Hz. İsa hakkında yapılan aşırılıklardan sonra Kur'an, insanları tevhidin büyük imamı olan Hz. İbrahim'e yönlendirmektedir.

Ey Muhammed, Kuranı Kerimde İbrahim’in babası ile olan kıssasını da an. O şüphesiz sözünde duran bütün peygamberleri ve onlara indirilen kitapları tasdik ederdi; aynı zamanda kendisi de bir peygamberdi. O doğru konuşan, doğru yaşayan, doğru inanca sahip olan, hakikate teslim olan bir kişidir. İçi ve dışı bir olandır.  

Doğruluk onun hayatı idi putlara karşı yalnız kaldığında, ateşe atılırken, yurdunu terk ederken, oğlunu kurban etmekle emrolunduğunda hep aynı teslimiyeti görmekteyiz. İnsanlar rahat zamanlarında doğru görünürler ama imtihan ve sıkıntı zamanında da insan doğru kalmalıdır. 

Diğer tanıtılan peygamberler gibi onların mucizeleri ile değil şahsiyetleri ile tanıtılma başlamakta, Hz. İbrahim'i anlatmaya başlarken onun kavmini, ailesini veya mücadelelerini değil; karakterini anlatıyor. Çünkü insanın dışındaki başarılar, içindeki doğruluğun meyvesidir. Önce sıddîklik gelir. Sonra bereketli hizmetler ortaya çıkar.

“Hakikati bilmek önemli, fakat onu yaşamak daha önemlidir. Hz. İbrahim'i büyük yapan sadece peygamber olması değil; bildiği hakikate sadakat göstermesiydi. İnsan bazen tek başına kalsa da doğruda sebat ederse, Allah onu insanların gözünde değilse bile kendi katında yüceltir.”


اِذْ قَالَ لِاَب۪يهِ يَٓا اَبَتِ لِمَ تَعْبُدُ مَا لَا يَسْمَعُ وَلَا يُبْصِرُ وَلَا يُغْن۪ي عَنْكَ شَيْـًٔا 

İz kâle li-ebîhi yâ ebeti lime ta‘budu mâ lâ yesme‘u ve lâ yubsıru ve lâ yugnî anke şey’â. 

42- “Hani o babasına demişti ki: ‘Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlayamayan şeylere niçin tapıyorsun?”

Kavmine değil babasına diyor ilk önce onunla başlıyor. Davet en yakınından başlar. O da babasına yaptığı yanlışlıkları hatırlatarak değil çünkü o put yapıyor ve putperestliği savunuyordu buna rağmen ona konuşması “Ey müşrik - Ey sapkın” diye başlamıyor “Babacığım” diyor. Ve hem sağır, hem kör hemde sana hiçbir faydası olmayan, gelecek hiç bir zarardan seni koruyamayan bir varlığa, ne diye ibadet ediyorsun? Sen bu şekilde hareket etmekle ibadetini yapılması gereken zata yapmış olmuyorsun. Hz. İbrahim as. çelişkiye dikkat çekiyor. 

Bu ayette tevhidin önemli bir yönünü görüyoruz. Kur'an sadece: "Böyle yapmayın." demiyor. Aynı zamanda: "Düşünün." diyor. Hz. İbrahim'in kullandığı deliller son derece aklîdir. İnsanları kör taklide değil, düşünmeye çağırmaktadır.

İnsan sadece dışarıdaki putları kırmakla kurtulamaz. Kalbindeki putları da kırmalıdır. İnsan parayı, makamı, şöhreti, nefsi de putlaştırabilir. İnsan kalbini Allah’tan uzaklaştıran bu tür bağımlılıklardan kendini sorgulayarak kurtulmalıdır. 

“Hakikati savunurken Hz. İbrahim'in üslubunu unutma. Doğru söz, güzel bir dille söylendiğinde daha tesirli olur. Ayrıca kalbini bağladığın şeyleri gözden geçir. Eğer onlar seni işitmeyen, görmeyen ve sana gerçek fayda vermeyen şeylerse, yönünü seni yaratan ve her hâlini bilen Rabbine çevir.” 


يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ي قَدْ جَٓاءَن۪ي مِنَ الْعِلْمِ مَا لَمْ يَأْتِكَ فَاتَّبِعْن۪ٓي اَهْدِكَ صِرَاطًا سَوِيًّا

Yâ ebeti innî kad câenî mine’l-ilmi mâ lem ye’tik, fettebi‘nî ehdike sırâtan seviyyâ.

43- “Babacığım! Gerçekten bana sana gelmeyen bir ilim geldi. Bana uy ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 

Babacığım vahiy ve marifetullah ilmi bana verildi. Bana uy ki seni doğru olan bir yola korkularından kurtararak ileteyim, bir yol göstereyim. Görüldüğü gibi aşırı nezaketle konuşuyor, onu cehaletle suçlamıyor. Gelen ilimle üstün olduğunu söylemiyor.

Bugün insanlar çoğu zaman bilgiyi üstünlük aracı olarak kullanırlar. Kur'an ise bize peygamberlerin yöntemini gösteriyor: Bilgi, başkalarını ezmek için değil; onlara yol göstermek için verilmiştir.

“Allah sana bir hakikat nasip ettiyse, onu başkalarına karşı üstünlük vesilesi yapma. Hz. İbrahim gibi davran: Bilgiyi bir emanet bil, insanlara merhametle yaklaş ve onları kendine değil, Allah'ın dosdoğru yoluna çağır. Çünkü gerçek ilim, kalpte tevazu ve dilde hikmet doğurur.”


يَٓا اَبَتِ لَا تَعْبُدِ الشَّيْطَانَۖ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلرَّحْمٰنِ عَصِيًّا

Yâ ebeti lâ ta‘budi’ş-şeytân. İnne’ş-şeytâne kâne li’r-Rahmâni asiyyâ. 

44- “Babacığım! Şeytana kulluk etme. Çünkü şeytan Rahmân’a karşı gelmiş bir varlıktır.” 

Ey babacığım hitabı dikkat edilirse dördüncü kere yapılıp, şeytana itaat edip Allah'tan başkasına yönelme. Çünkü bu tür sapık ibadetlere çağıran ve bundan hoşlanan sadece şeytandır. O şeytan ki Rabbine karşı gelmiş, emirlerine muhalefet etmiş, itaat etmeyip büyüklük taslamış, Bundan dolayı da Allah onu kovup uzaklaştırmıştır. o bakımdan onun izinden gitme! O takdirde sen de onun gibi olursun.

Hz. İbrahim, babasına yaptığı davette adım adım ilerlemektedir. Önce: Putların duymadığını, görmediğini ve fayda veremediğini anlattı. Sonra kendisine gelen ilimden söz ederek doğru yola çağırdı. Şimdi ise meselenin görünen yüzünün arkasındaki hakikati açıklıyor: Putlara tapınmak aslında şeytanın peşinden gitmektir. Bu ayet, şirk ile şeytan arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktadır.

“Şeytan insanı bir anda uçuruma sürüklemez; küçük tavizlerle yoldan çıkarır. Bu yüzden kalbini ve niyetlerini sürekli kontrol et. Seni Allah'a yaklaştıran her şeyi koru, O'ndan uzaklaştıran her çağrıya karşı dikkatli ol. Çünkü Rahmân'a yakınlık huzur getirir; şeytanın yolu ise sonunda pişmanlığa çıkar.” 


يَٓا اَبَتِ اِنّ۪ٓي اَخَافُ اَنْ يَمَسَّكَ عَذَابٌ مِنَ الرَّحْمٰنِ فَتَكُونَ لِلشَّيْطَانِ وَلِيًّا 

Yâ ebeti innî ehâfu en yemesseke azâbun mine’r-Rahmân, fetekûne li’ş-şeytâni veliyyâ.

45- “Babacığım! Ben, Rahmân tarafından sana bir azap dokunmasından korkuyorum da böylece şeytanın dostu oluverirsin diye endişe ediyorum.”

Allah'ın azabını hak eden kişi cehenneme girer. Böylece şeytanla beraber olur. Bu beraberlik şeytanla dostluk demektir. Yahut buradaki ilahi azaptan maksat Allah'ın bu tür kullarından yardımı tamamen kesmesidir. Böylece bir insanın şeytandan başka hiçbir dostu yoktur. Bir başka yorumda da zikredilen şeytanın dostluğundan maksat o’nun peşini takip etmektir. Böylece Rahman olan Allah'ın azabına uğrayan kimse cezalandırılmakta şeytanı takip etmiş olur.

Hz. İbrahim'in babasıyla yaptığı konuşmanın son halkasına gelmiş bulunuyoruz. Dikkat edilirse davet giderek derinleşmektedir: Önce putların acizliğini anlattı. Sonra kendisine gelen ilimden söz etti. Ardından şeytanın yolundan sakındırdı. Şimdi ise işin sonucunu hatırlatıyor. Fakat bunu yaparken bile tehdit eden bir üslup kullanmıyor. Bir evladın babasına duyduğu merhamet ve endişeyle konuşmaktadır. 

Bu ayetlere topluca baktığımızda Hz. İbrahim'in davet metodunda dört temel özellik görülür: 

1- Saygı vardır. Her cümlesine "Ey babacığım" diye başlamıştır. 

2- İlim vardır. Bilmediği konuda konuşmamıştır. 

3- Şefkat vardır. Babasının helak olmasını istememiştir. 

4- Tevazu vardır. Kendini üstün göstermemiş, "Ben korkuyorum" demiştir. 

Bugün aile içinde, dost çevresinde veya toplumda yapılan birçok nasihatin etkisiz kalmasının sebebi bu dört esastan birinin eksik olmasıdır.

“Doğruyu bilmek sana hükmetme yetkisi vermez, sevme ve uyarma sorumluluğu yükler. İnandığın hakikat, sesini yükseltmene değil, kalbini yumuşatmana vesile olsun. Çünkü en büyük bilgelik, bildiğin gerçekle başkasının elinden tutabilmektir.” 


قَالَ اَرَاغِبٌ اَنْتَ عَنْ اٰلِهَت۪ي يَٓا اِبْرٰه۪يمُۚ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ۬ لَاَرْجُمَنَّكَ وَاهْجُرْن۪ي مَلِيًّا 

Kâle erâġibun ente ‘an âlihetî yâ ibrâhîm(u)(s) le-in lem tentehi leercumennek(e)(s) vehcurnî meliyyâ(n) 

46- “Babası dedi ki: Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer vazgeçmezsen seni mutlaka taşlarım. Uzun bir süre benden uzak dur!”

Babası Azer, oğlu İbrahim'i azarlayarak benim tanrıları mı beğenmiyorsun ibadetten yüz mü çeviriyorsun? Hz. İbrahim ona “babacığım” demesine karşılık, Babası Azer ona “yavrucuğum” demedi. Bu onun İbrahim'e karşı öfkeli olduğunu göstermektedir. Putlara küfür edip hakaret etmek ve onları ayıplamaktan vazgeçmezsen seni taşa tutarak öldürürüm. Yahut da benden uzaklaşıp gidene kadar seni taşa tutarım veya sana hakaret ederim. Uzun süre benden uzaklaş benden sakın çünkü ben sana kızgınım.

Hz İbrahim en yumuşak hikmetli ve merhamet dolu davetine karşılık babasının verdiği cevaplar sert olmuş. Hakikat karşısında insanın en büyük engellerinden birisi olan sahiplenme içgüdüsü devreye girerek kendisine merhamet dolu yaklaşımın karşılığında putları, yanlış olduğunu bildiği halde sırf yıllardır o şekilde inanıp benimsedikleri için terk edemedi hakikatin önüne; gelenekleri, çevresini, nefsini, menfaatlerini geçirdi. Burada çoğu zaman delil eksikliğinden değil inanç ve teslimiyet eksikliğinden problemler çıkmaktadır. 

Davette “seni taşlarım” çokca karşılaşılmış bir durumdur. Bu durum peygamberşerin ortak kaderlerinden biridir. Nitekim: Hz. Nuh’la alay edildi, Hz. Musa kovuşturuldu, Hz. İsa İnkar edildi, Hz. Peygamber taşlandı, hakarete uğradı ve sürgüne zorlandı. Demek ki, hakikati haykırmak veya söylemek alkış değil, bedel getirir. Ebu Zer'in hakikatı haykırması ve dövülmesi gibi.

İnsan yakınlarından gelen tepkiler karşısında hemen ümitsizliğe düşmemelidir. Çünkü bazen hakikate en sert tepkiyi, insanın en çok sevdiği kişiler gösterebilir. Hz. İbrahim'in imtihanı yabancılarla değil, kendi babasıyla başlamıştır. Bu nedenle aile içinde, akraba çevresinde veya dostlar arasında hakikati anlatırken karşılaşılan zorluklar, peygamberlerin yolunda yürümenin bir parçasıdır. 

Hak söz her zaman alkışlanmaz. Bazen en güzel nasihatin karşılığı tehdit olur. Fakat mümin, insanların tepkisine göre değil Allah'ın rızasına göre hareket eder.


قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ ۖ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي ۖ إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا

Kāle selâmun aleyke, se estagfiru leke rabbî, innehu kâne bî hafiyyâ. 

47- “İbrahim dedi ki: Sana selâm olsun! Rabbimden senin için bağışlanma dileyeceğim. Çünkü O bana karşı çok lütufkârdır.”

Normal şartlarda insan öfke göstermesi, kırılması veya karşılık vermesi beklenirken Hz. İbrahim babasına cevabı son derece dikkat çekicidir: “Sana Selam Olsun” Babasının tehdidine karşılık onun verdiği cevap bu oldu. Yani bana gelince benden hoşuna gitmeyecek bir şey görmeyeceksin ve seni rahatsız etmeyeceğim. Bu ise babasına duyduğu saygıdan dolayıdır. Peygamber olması, babasının kendisine ölümle tehdit etmesine rağmen “Rabbimden senin için bağışlanma dileyeceğim.” Bu söz bir evladın babasına karşı duyduğu derin şefkatin göstergesidir. Hz. İbrahim babasının hidayete erebileceği ümidiyle onun için istiğfar edeceğini söylüyor. Daha sonra babasının Allah düşmanı olarak öldüğü kesinleşince bu istiğfardan vazgeçmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır: “İbrahim babası için bağışlanma dilemesi, sadece ona verdiği bir söz sebebiyledir…” Tevbe, 9/114 Bu durum bize, müminin insanların hidayetini istemesinin ne kadar değerli olduğunu göstermektedir.

Deliller sundu, nasihat etti, uyardı, merhamet gösterdi karşı taraf kabul etmeyince kavga etmedi. Çünkü hidayeti veren Allah’tır. İnsanların kalplerini zorla değiştirmek mümkün değildir. Müminin görevi hakikati ulaştırmak, sonucu ise Allah'a bırakmaktır.

Aile içinde akrabalar arasında veya dost çevre etkisinde hakikat anlatıldığında bazen sert tepkilerle alaya alınmakla, kaş, göz, el işaretleri ile kişiyi küçük düşürücü durumlar gerçekleşebilir. Bu durumda insanlar genellikle iki uç noktaya savrulurlar:  Birincisi; ya öfkelenip ilişkiyi tamamen kopartırlar. İkincisi; ya da hakikati terk ederek karşı tarafı memnun etmeye çalışırlar. İbrahim ise Üçüncü yolu göstermektedir:  hakikatten taviz vermeden, güzel ahlaktan da vazgeçmeden yürümek. ne inancından geri adım atmıştır ne de babasına saygısızlık etmiştir.

Buradan çıkarılabilecek bazı dersler vardır:

1- kötülüğe kötülükle karşılık vermemek peygamber ahlakıdır.

2- yakınlarımızın hidayeti için dua etmek büyük bir merhamettir.

3- Hidayet Allah'ın elindedir, Kul görevi tebliğdir.

4- hakikati savunurken edep ve Vakar korunmalıdır.

5- Allah'ın rahmetinden insanlar adına da ümit kesilmemelidir.

Hz İbrahim'in büyüklüğü sadece putları kırmasından değil kendisini taşlamakla tehdit eden babasına bile “Sana selam olsun” diyebilmesinin nedir. hakiki güç, öfkeye hakim olup Merhameti koruyabilmektir.


وَأَعْتَزِلُكُمْ وَمَا تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَأَدْعُو رَبِّي عَسَىٰ أَلَّا أَكُونَ بِدُعَاءِ رَبِّي شَقِيًّا

Ve a'tezilukum ve mâ ted'ûne min dûnillâh, ve ed'û rabbî asâ ellâ ekûne bi duâi rabbî şekiyyâ. 

48- “Sizden ve Allah'tan başka tapmakta olduklarınızdan uzaklaşacağım. Rabbime dua edeceğim. Umarım Rabbime dua etmekle mahrum ve bedbaht olmam.”

Hz İbrahim, yalnız Allah’a ibadet ederim; Ona dua ederim sizin putlarınızla bedbaht oluşunuz  gibi olmayacağım umarım. Hz İbrahim'in burada kullanmış olduğu ifade alçak gönüllülük, nefsin payını ortadan kaldırmak ve onların bedbahlığını anlatmak gibi bir özellik taşımaktadır. Hz İbrahim'in ve beraberindekilerin onlardan uzak kalmaları onlardan ayrılma putlarından uzaklaşmak ve bundan sonra da yaşadıkları topraklardan hicret etmekle gerçekleşmişti. bunun delili ise, Hz. İsa ile Hz. Yakub'un bu ayrılmaya mükafat olduğunu belirten ayeti kerimenin bundan sonra gelmiş olmasıdır. Çünkü Hz. İshak ile Hz. Yakub'un gelişi hicretten sonra gerçekleşmiştir.

İnsan bazen yanlış arkadaş ve çevresinden, günah ortamlarından, imanı zayıflatan alışkanlıklardan, Allah'tan uzaklaştıran meşguliyetlerden ayrılmak zorunda kalabilir. Bu ayrılık bir kayıp değildir Rabbine yaklaşmak için atılmış bir adımdır. işte Hazreti İbrahim de bunu yapmıştır O bir şeylerden kaçmıyor Allah'a doğru yürümektedir. bu ayetten çıkartmamız gereken dersler vardır: 

1- Batıldan ayrılmak imanın gereğidir. 

2- İnsanlara değil, yanlış inanç ve davranışlara karşı tavır alınmalıdır. 

3- Terk edilen her yanlışın yerine bir doğru konulmalıdır. 

4- Dua müminin en büyük sığınağıdır 

5- Allah'a yönelen kimse mahrum kalmaz.

Hakiki ayrılık, insanlardan değil, Allah'tan uzaklaştıran şeylerdendir. Hz. İbrahim putları terk ederken yalnız kalmadı; Rabbine yöneldi. Çünkü Allah'a doğru atılan her adım, görünürde ayrılık olsa da gerçekten büyük bir yakınlıktır.


فَلَمَّا اعْتَزَلَهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ وَهَبْنَا لَهُ إِسْحَاقَ وَيَعْقُوبَ ۖ وَكُلًّا جَعَلْنَا نَبِيًّا


Felemmâ' tezalehum ve mâ ya'budûne min dûnillâh, vehebnâ lehu İshâka ve Ya'kûb, ve kullan cealnâ nebiyyâ. 

49- “İbrahim onları ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri terk edince, ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık; her birini de peygamber yaptık.”

Hz İbrahim, Allah yolunda babasını ve kavmini terk edip, hicret edince Allah kendisine onlardan daha hayırlısını verdi. İshak aleyhisselâm sıradan bir evlat değildir. Yaşı ilerlemiş, çocuk sahibi olma ümidi zayıflamış bir dönemde Allah'ın özel bir ihsanı olarak verilmiştir. Bu nedenle Kur'an, onu bir kazanç veya hak edilmiş bir sonuç olarak değil, ilahî bir hediye olarak anlatmaktadır. Her nimet aslında bir "hibe"dir. Kul sebeplere sarılır ama nimeti yaratan Allah'tır.

Burada yalnızca İshak'ın değil, henüz doğmamış olan torunu Yakub'un da zikredilmesi dikkat çekicidir. Çünkü Allah sadece bir evlat vermemiştir. Bir nesil, bir aile, bir peygamberler silsilesi vermiştir. Hz. İbrahim'in soyundan: Hz. İshak, Hz. Yakub, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyya, Hz. Yahya, Hz. İsa gibi birçok peygamber gelmiştir. Onlar aynı zamanda Allah'ın seçtiği kullar olmuşlardır. Allah bazen kuluna istediğinden çok daha fazlasını verir. Kul bir kapı ister, Allah ona bir saray açabilir. Hz. İbrahim'in en büyük mirası malı veya mülkü değil, iman ve nübüvvet mirasıdır. Çünkü salih evlat, dünyanın en büyük nimetlerinden biridir.

İlk önce Allah için terk etmek sonra Allahın ihsanı. Yusuf zindanı tercih etti, Allah ona hükümranlık verdi. Musa saraydan ayrıldı, Allah ona risalet verdi. Ashabı kehf toplumlarını terk etti, Allah onları korudu. Muhacirler yurtlarını bıraktı, Allah onlara yeni yurtlar verdi. Demek ki Allah yolunda verilen veya yapılan fedakarlık zayi olmaz.

Bir insan bazen: Günahı terk eder, Haram kazancı bırakır, Kötü alışkanlıklarından vazgeçer, Allah'ın rızası için bazı menfaatleri feda eder. İlk bakışta kaybediyormuş gibi görünür. Fakat Allah'ın vaadi şudur: Allah için bırakılan şey, Allah katında kaybolmaz. Karşılığı bazen dünyada, bazen ahirette, bazen de kişinin neslinde ortaya çıkar. Hz. İbrahim bunun en büyük örneklerinden biridir.

Hz. İbrahim Allah için terk etti, Allah onun bu fedakarlığının karşılığını verdi. Evlad sahibi olmak Allah’ın bir hibesi ve lütfudur oda hanımıda yaşlı idi. Allah bir evlad değil peygamberle dolu bir nesil verdi. Çünkü Allah için vazgeçilen hiçbir şey kaybolmaz. O bazen kuluna istediğinden kat kat daha fazlasını ihsan edip verir. Salih nesil, dünyanın en büyük nimetlerindendir. Asıl miras mal değil, iman ve güzel ahlaktır.  


وَوَهَبْنَا لَهُمْ مِنْ رَحْمَتِنَا وَجَعَلْنَا لَهُمْ لِسَانَ صِدْقٍ عَلِيًّا 

Ve vehebnâ lehum min rahmetinâ ve cealnâ lehum lisâne sıdkın aliyyâ. 

50- “Onlara rahmetimizden bağışladık ve onlar için yüce bir doğruluk dili (güzel bir nam ve hayırla anılma) nasip ettik.”

Nübüvvetten ayrı olarak onlara çokça mal, çocuk, aile halkı, türlü imkanlar, koruyup gözetme ve buna benzer rahmetin diğer tecellilerini bağışladık. Onları övgüye mazhar kıldık. İbni Cerir: “Burada yüce Allah “yüce(veya saygı)” ifadesini kullanmıştır. Çünkü bütün din ve şeriatler onlardan övgü ile sözeder ve onları medhederler.” Şanı yüce Allah onları hakkında bizlere anlattıklarını, onlara yapılan övgünün bir kısmıdır. Aynı şekilde namazda bizim Hz. İbrahim'e ve onun âline dua etmemiz de onlara yapılan övgüden sayılır. Bütün bunlar Hz İbrahim'in babasından ve kavminden Allah uğrunda ayrılmasının bereketi ile olmuştur.

İsimlerini duyurmak için büyük çaba harcayanların unuttukları dünyadaki şöhret çok kısa ömürlü olmasıdır. Bir zamanlar çok meşhur olan nice insanlar birkaç nesil sonra unutulup gitmiştir. Hz. İbrahim ise binlerce yıldır anılmaktadır. Çünkü o hakikate çağıran bir erdi. Kur'an'ın anlattığı "lisân-ı sıdk", insanların zorla oluşturduğu bir itibar değil, Allah'ın kalplere yerleştirdiği sevgidir. Bu sebeple: Yahudiler onu sever. Hristiyanlar onu sever. Müslümanlar onu sever. Ve din de onu büyük bir peygamber olarak kabul ederler. 

Bütün nimetlerin kaynağı Allah'ın rahmetidir. Kalıcı itibar Allah'ın verdiği itibardır. Güzel ahlak ve salih ameller insanı hayırla yaşatır. Samimi dualar mutlaka karşılığını bulur. Müminin hedefi meşhur olmak değil, hayırlı olmaktır. 

Hz. İbrahim'e verilen en büyük nimetlerden biri, insanların gönlünde yer edinmesiydi. Çünkü mal tükenir, beden toprağa karışır; fakat Allah için yaşanan bir hayat, nesiller boyunca hayırla anılmaya devam eder. "Lisân-ı sıdk", insanların dilinde değil, önce Allah'ın katında değer kazananların nasibidir.


وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ مُوسَىٰ ۚ إِنَّهُ كَانَ مُخْلَصًا وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا 

Vezkur fîl kitâbi Mûsâ, innehu kâne muhlasâ, ve kâne resûlen nebiyyâ. 

51- “Kitapta Musa'yı da an. Şüphesiz o, ihlâsa erdirilmiş (seçilmiş) bir kuldu; bir resûl ve bir nebiydi.’”

Hz. İbrahim kıssasının ardından Kur'an yeni bir peygamberden söz etmeye başlıyor: "Kitapta Musa'yı da an." Kur'an'da Hz. Musa'nın adı diğer peygamberlerden daha fazla geçmektedir. Çünkü onun hayatı; Tevhid mücadelesi, Zulme karşı duruş, Sabır, Liderlik, Şeriatın  uygulanması konularında ümmete büyük dersler vermektedir. Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz'e ﷺ: "Musa'yı an." buyurarak ümmetin de onu tanımasını ve örnek almasını istemektedir. 

Hz. Musa için “muhlas” yani İhlas göstermeye çalışan, amelini Allah için yapmaya gayret eden kuldur denilmektedir. Muhlas aynı zamanda Allah tarafından seçilmiş, arınmış, korunmuş, özel lütfa mazhar kılınmış kuldur. Hz. Musa hakkında "muhlis" değil, "muhlas" denilmiştir. Yani o sadece ihlaslı olmaya çalışan biri değil, Allah'ın özel terbiyesinden geçmiş seçkin bir kuldur. 

Allah'ın seçkin kullarının temel özelliği ihlâstır. İhlâs, peygamberlerin ortak vasfıdır. Makam ve görevden önce samimiyet gelir. Allah büyük görevleri ihlâs sahibi kullarına verir. Başarının özü, Allah için yaşamaktır.

Hz. Musa'nın büyüklüğü asasından, mucizelerinden veya Firavun'a karşı duruşundan önce ihlâsında gizlidir. Çünkü Allah'ın seçtiği kulları seçkin kılan şey güçleri değil, kalplerindeki samimiyettir. İhlâs yükseldikçe kulun değeri de Allah katında yükselir. 


وَنَادَيْنَاهُ مِنْ جَانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ وَقَرَّبْنَاهُ نَجِيًّا

Ve nâdeynâhu min cânibit-tûril-eymeni ve karrabnâhu neciyyâ.

52- “Biz ona Tûr'un sağ tarafından seslendik ve onu özel bir konuşma için kendimize yaklaştırdık.”

Musa'yı çağırdık ve onunla konuştuk. Tur dağı, Sina'da bilinen bir dağdır. Hz. Musa (as.) Medyen’den Mısır'a gitmek üzere yolda ilerlerken kendisine ağaçtan nida edildi bu seslenme, hitabın nasıl olduğu tam olarak bilemeyiz; kur’an’ın haber verdiği şekilde buna iman ederiz. Ve bu ağaç, Hz. Musa'nın sağına düşen dağın yan tarafında bulunmaktaydı. 

Yaklaştırmadan kasıt makam ve mevki itibariyle, Rahmet yakınlığı, manevi yakınlık anlamında bir yaklaştırmadır. 

Büyükler: “Kulun Allah'a yaklaşması mesafe kat etmekle değil, nefsi aşmakla olur." demişlerdir. Hz. Musa'nın bu makamı peygamberlere mahsustur. Ancak ayetin her mümine bakan bir yönü de vardır. Kul: Namazda, Duada, Kur'an tilavetinde, Teheccüdde, Rabbine yöneldiğinde manevi bir yakınlık yaşar. Nitekim Allah Teâlâ: "Kullarım sana beni sorarlarsa, şüphesiz ben çok yakınım." (Bakara, 2/186) buyurmuştur.

Mümin, Allah'a yaklaşmak için uzun yollar kat etmeye değil; kalbini temizlemeye ihtiyaç duyar. 

Burada bir kaç noktaya işaret edelim:

1- Hz. Musa'nın en büyük faziletlerinden biri Allah'ın hitabına mazhar olmasıdır.

2- İhlâs, ilahî yakınlığın temelidir.

3- Allah'ın yakınlığı mekânsal değil, rahmet ve şeref yakınlığıdır.

4- Vahiy peygamberlere verilen en büyük nimetlerden biridir.

5- Samimi kulluk, insanı Allah'ın rahmetine yaklaştırır. 

Hz. Musa'nın Tûr'da elde ettiği en büyük nimet, bir dağa çıkması değil; Allah'ın hitabına mazhar olmasıydı. Kulun gerçek değeri bulunduğu yerde değil, Allah'a olan yakınlığındadır. İhlâs arttıkça ilâhî yakınlık da artar.


وَوَهَبْنَا لَهُ مِنْ رَحْمَتِنَا أَخَاهُ هَارُونَ نَبِيًّا

Ve vehebnâ lehu min rahmetinâ ehâhu Hârûne nebiyyâ.

53- “Rahmetimizden ona kardeşi Harun'u da bir peygamber olarak bağışladık.” 

Bizim ona olan rahmetimiz ve şefkatimizden Musa'ya kardeşi Harun’u peygamber olarak yardımcı verdik. Musa bizden kardeşi hakkında dileği ve şefaatine biz kabul ettik: “Dünya hayatında Hz. Musa'nın Harun'un peygamber olmasını istemesi şeklinde şefaatinden daha büyük hiçbir şefaati kimse kimse hakkında yapmış değildir.” Buna göre Hz. Musa'nın isteğinin kabul edilerek Allah'ın Hz. Harun'a bu şefaati sebebiyle peygamberliği bağışlaması, onun Allah katında çok büyük bir mevkiye sahip olduğunun delilidir. Bununla birlikte o bir resul ve bir peygamberdir. O halde niçin İsa hakkında aşkına gidiyor ve onu ilahlık ile vasıflandırıyorsunuz?

Hz. Musa'nın çok ağır bir görevin altına girdiğini görürüz. Karşısında: Firavun gibi bir zalim, Güçlü bir devlet, Sapmış bir toplum, Zor karakterli bir kavim vardı. Bu büyük yük karşısında Hz. Musa Rabbinden bir istekte bulunmuştu: "Kardeşim Harun'u da bana yardımcı kıl." (Tâhâ, 20/29-30) İşte Meryem Suresi'nin bu ayeti, o duanın kabul edildiğini haber vermektedir. 

Rahmetimizden Hz. İbrahim içinde aynı ifade kullanılmıştı. Allah’ın rahmeti sadece mal, evlat veya sağlık değildir. Bazen Allah'ın en büyük rahmeti, insanın yanında bulunan hayırlı insanlardır. Hz. Musa için Harun aleyhisselâm böyle bir rahmet olmuştur.

Hz. Harun: Daha fasih konuşuyordu. İnsanlarla iletişimi daha güçlüydü. Hz. Musa'nın yükünü hafifletiyordu. Hz. Musa bunu bildiği için: "Harun'un dili benden daha düzgündür." (Kasas, 28/34) demiştir.

Burada önemli bir edep vardır. Hz. Musa kardeşinin üstün olduğu yönü kabul etmiş ve bunu kıskanmamıştır. Hakiki kardeşlik ve dava ahlakı budur.

Hz. Harun sadece bir kardeş değil, ilahî bir ikram oldu. Allah dualara cevap verir. Salih kardeş ve dostlar Allah'ın rahmetidir. Büyük görevler dayanışma ile kolaylaşır. Kardeşin üstün yönlerini kabul etmek olgunluktur. İnsan için en değerli yardımcı, onu Allah'a yaklaştıran kişidir. 

Hz. Musa'nın gücü sadece asasından veya mucizelerinden gelmiyordu. Allah ona yanında yürüyen salih bir kardeş vermişti. Çünkü bazen bir insanın hayatındaki en büyük nimet, yükünü hafifleten ve onu Allah yolunda destekleyen hayırlı bir yol arkadaşıdır.


وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِسْمَاعِيلَ ۚ إِنَّهُ كَانَ صَادِقَ الْوَعْدِ وَكَانَ رَسُولًا نَبِيًّا

Vezkur fil-kitâbi İsmâîl, innehu kâne sâdikal-va‘di ve kâne resûlen nebiyyâ. 

54- “Kitapta İsmaili de an. Şüphesiz o, verdiği söze sadık bir kimseydi; resûl ve nebi idi.”

Ya Muhammed! Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim'in büyük oğlu İsmail'i de an. Çünkü o sözüne sadık idi. Söz verdiğinde yerine getirirdi ve katımızdan gönderilmiş bir peygamberdi. İbni Kesir der ki: “Bu buyrukta hz. İsmail'in kardeşi İshak'tan daha üstün bir mevkiye sahip olduğunun delaleti vardır. Çünkü Hz. İshak sadece peygamber olmak da nitelendirilmiş iken, burada Hz. İsmail hem peygamberlik, hem de risalet ile nitelendirilmektedir. Müslimin sahihinde Resulullah (sav)’in şöyle buyurduğu sabittir: “Şanı yüce Allah İbrahim'in oğulları arasında İsmail'i seçti…” dedikten sonra İbni Kesir hadisin devamını da kaydederek şunu ekler: “İşte bu, bizim söylediğimizin doğruluğunun da başka bir delilidir.” 

Hz. İsmail (as) denildiğinde akla hemen: Kâbe'nin inşası, Zemzem, Kurban hadisesi, Mekke'nin kuruluşu gibi büyük olaylar gelir. Fakat dikkat çekici olan şudur ki Allah Teâlâ burada önce bunlardan hiçbirini zikretmiyor. Önce şu özelliği öne çıkarıyor: "İnnehu kâne sâdikal-va‘d." "O sözünde duran biriydi." Bu bize önemli bir ders vermektedir: Allah katında bazen insanların küçük gördüğü ahlâkî özellikler çok büyük değer taşır.

Bugün insanların en çok şikâyet ettiği konulardan biri güven problemidir. Verilen sözler tutulmuyor. Yapılacak denilen işler yapılmıyor. Emanetlere riayet edilmiyor. Taahhütler unutuluyor. Kur'an ise büyük bir peygamberi bize örnek göstererek şunu öğretiyor: Müminin sözü senet gibi olmalıdır. Bir insanın ilmi, makamı veya serveti ne kadar büyük olursa olsun; güvenilir değilse eksik kalır.

Hz. İsmail'in övüldüğü nokta çok konuşması değil, sözünün arkasında durmasıdır. Bu nedenle mümin: Yapamayacağı sözü vermemeli, Verdiği sözü hafife almamalı, Ahdine sadık kalmalıdır. Çünkü söz, ağızdan çıktıktan sonra ahlâkî bir sorumluluğa dönüşür. 

Ayetten Çıkan Dersler

1- Sözünde durmak peygamber ahlâkıdır. 2- Güvenilirlik, imanın en önemli yansımalarından biridir. 3- Allah katında ahlâk makamdan önce gelir. 4- Verilen sözler bir emanettir. 5- Allah'a verilen kulluk sözü de sadakat ister. 

Hz. İsmail'i Kur'an'da öne çıkaran ilk özellik peygamberliği değil, sözünde durmasıdır. Bu da gösteriyor ki Allah katında güvenilir bir karakter, büyük makamlardan önce gelir. İnsanların güvenini kazanan, Allah'ın rızasına giden yolda önemli bir adım atmış demektir.


وَكَانَ يَأْمُرُ أَهْلَهُ بِالصَّلَاةِ وَالزَّكَاةِ وَكَانَ عِنْدَ رَبِّهِ مَرْضِيًّا


Ve kâne ye'muru ehlehu bis-salâti vez-zekâh, ve kâne inde rabbihî merdıyyâ. 

55- “Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi; Rabbinin katında da hoşnutluğa ermişti.”

Hz. İsmail'in sözünde duran bir peygamber olduğu belirtildi. Aile hayatında da örnek oluşu ön plana çıkarılmaktadır. İslamda kulluk bilinci sadece bireysel değildir. Mümin kendisini düşündüğü kadar ailesinin ahiretini de düşünmekle yükümlüdür. Hz. İsmail’in, aile fertlerine namaz kılmalarını» zekât vermelerini emrettiğini ve Allah katında kendisinden razı olu­nan bir kul olduğunu beyan ediyor.

Namazın emredilmesi kul ile Allah arasındaki bağı kurması, İmanı canlı tutar. Günlük hayatı disipline eder. Kalbi kötülüklerden korur. Bir ailede namaz yerleştiğinde, diğer güzelliklerin de zemini oluşur.

Peygamber efendimizde bir hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz. Halife bir çobandır, güttüklerinden sorumludur. Erkek ailenin çobanıdır, güttüklerinden sorumludur. Kadın kocasının, evinin çobanıdır, güttüklerinden sorumludur. Hiz­metçi efendisinin malının çobanıdır ve güttüklerinden sorumludur. Evet, hepiniz çobansınız ve güttüklerinizden sorumlusunuz. 

Bugün birçok insan: Çocuklarının eğitimi, Mesleği, Kariyeri, Geleceği için büyük emek harcamaktadır. Bunlar elbette önemlidir. Fakat Kur'an bize şu soruyu sorduruyor: Çocuklarımızın ahireti için ne kadar emek harcıyoruz? Hz. İsmail'in örnekliği burada ortaya çıkmaktadır. 

O sadece ailesinin dünya hayatını değil, ebedî hayatını da düşünüyordu. 

Ayetten Çıkan Dersler

1- Mümin ailesinin manevî eğitiminden sorumludur. 2- Namaz aile hayatının temel direğidir. 3- Zekât ve infak sosyal adaletin temelidir. 4- Aile eğitimi sabır ve süreklilik ister. 5- En büyük başarı Allah'ın rızasını kazanmaktır.

Hz. İsmail'in büyüklüğü sadece kendi ibadetinde değil, ailesini de Allah'a yönlendirmesinde ortaya çıkmıştır. Çünkü gerçek sorumluluk, sadece kendini kurtarmaya çalışmak değil; sevdiklerinin de Rabbine giden yolda yürümesine yardımcı olmaktır. Allah'ın rızasına ulaşanlar, önce kendi kalplerini sonra da evlerini namaz ve kullukla ihya edenlerdir.


وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ إِدْرِيسَ ۚ إِنَّهُ كَانَ صِدِّيقًا نَبِيًّا 

Vezkur fil-kitâbi İdrîs, innehu kâne sıddîkan nebiyyâ. 

56- “Kitap'ta İdris'i de an. Şüphesiz o, dosdoğru bir kimse (sıddîk) idi ve bir peygamberdi.”

Ey Muhammed! Kur'an-ı Kerim'de İdris'i de an. Çünkü ona kitap ehli de “ahnun” adını verdiği ve Adem (as)'dan sonra gönderilmiş ilk resul olduğunu kaydettikleri yüce zattır. Çünkü o dosdoğru bir peygamberdi Hz. İbrahim'i nitelendirdiği şekilde sıddıklıklık ve peygamberlikle nitelendirilmektedir. Kuranda onun hayatı hakkında ayrıntılara rastlanmaz. 

Hz. İbrahim: Halîm (yumuşak huylu) ve Evvâh (çok içli ve Allah'a yönelen).

Hz. Musa: Muhlas (Allah tarafından seçilip ihlâsa erdirilmiş).

Hz. İsmail: Sâdıkul-va'd (sözünde duran).

Hz. İdris: Sıddîk (doğruluğu karakter hâline getiren). Bunların ortak noktası şudur: Allah, kullarını önce ahlâklarıyla tanıtıyor, sonra makamlarını bildiriyor. 

Bu, günümüz Müslümanları için de önemli bir ölçüdür. İnsanlar bizi önce ilmimizle değil; dürüstlüğümüzle, güvenilirliğimizle, merhametimizle ve verdiğimiz söze bağlılığımızla tanımalıdır. 

Hz. İdris'in hayatından Kur'an'da çok az söz edilir; fakat onu tanımlayan tek bir kelime asırlar boyunca yeterli olmuştur: "Sıddîk." İnsan bazen uzun eserlerle değil, dosdoğru bir hayat yaşayarak kalıcı bir iz bırakır. Allah katında en büyük şahitlik, dilin doğruluğundan önce hayatın doğruluğudur. 


وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا 

Ve refa‘nâhu mekânen ‘aliyyâ.

57- “Biz onu yüce bir makama yükselttik.”

Yükselten ve alçaltan Allahtır. İnsan okumakla yükselmez ancak yükselten O’dur. Bazı müfessirlere göre İdris (As) hayattayken bir melek tarafından altıncı göğe kadar yükseltilmiş ve ruhu orada kabz edilmiştir. Bazılarıda İdris (As) bir melek tarafından dördüncü göğe kadar çıkarılmış ve Azrail (as) canını orada almıştır. Hz. İdris'in beden ve ruhuyla göğe yükseltildi. İşte zikredilen Yüce makam burasıdır. peygamber efendimiz (sav) miraca çıkarken İdris (As) ile dördüncü katta görüştüğünü beyan etmektedir. Bu da ikinci görüşün daha isabetli olduğunu ifade eder. 

Allah katındaki yükselişin basamakları vardır: İman, Takva, İhlâs, Doğruluk, Salih amel üzerine kuruludur. Hz. İdris bunun canlı örneğidir. Gerçek yükselten Allah'tır. Allah katındaki makam, dünya makamlarından üstündür. Doğruluk ve ihlâs insanı yüceltir. Kur'an ayrıntılardan çok verilmek istenen mesaja odaklanır. Müminin hedefi insanların değil, Allah'ın katındaki derece olmalıdır. 

Meryem Suresi'nin Bu Bölümüne Genel Bakış

Bu ayetle birlikte Kur'an'ın peş peşe anlattığı peygamberlere baktığımızda çok dikkat çekici bir eğitim sıralaması görüyoruz:

Peygamber

Kur'an'ın Öne Çıkardığı Özellik

Hz. İbrahim

Tevhid, teslimiyet ve merhamet

Hz. Musa

İhlâs ve Allah'a yakınlık

Hz. Harun

Kardeşlik ve destek

Hz. İsmail

Sözünde durmak ve aile sorumluluğu

Hz. İdris

Doğruluk ve Allah katında yükselmek

Hiçbir peygamber servetiyle, siyasî gücüyle veya dünyevî başarısıyla tanıtılmamaktadır. Hepsinin ortak noktası, ahlâk ve kulluktur. Bu da bize Kur'an'ın insan yetiştirme metodunu göstermektedir. Kur'an önce karakteri inşa eder, sonra görevi emanet eder. Çünkü sağlam bir şahsiyet olmadan kalıcı bir medeniyet kurulamaz.

Hz. İdris'i yükselten şey, insanların onu övmesi değil, Allah'ın onu yüceltmesiydi. Dünya insanı makamıyla büyütebilir; fakat Allah ancak doğruluk, ihlâs ve takva ile yükseltir. Asıl başarı, insanların gözünde değil, Allah'ın katında yüksek bir makam kazanabilmektir.


أُولَٰئِكَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ مِنْ ذُرِّيَّةِ آدَمَ وَمِمَّنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍ وَمِنْ ذُرِّيَّةِ إِبْرَاهِيمَ وَإِسْرَائِيلَ وَمِمَّنْ هَدَيْنَا وَاجْتَبَيْنَا ۚ إِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ آيَاتُ الرَّحْمَٰنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا


Ulâikellezîne en'amallâhu aleyhim minen-nebiyyîn, min zurriyyeti Âdeme ve mimmen hamelnâ mea Nûh, ve min zurriyyeti İbrâhîme ve İsrâîl, ve mimmen hedeynâ vectebeynâ. İzâ tutlâ aleyhim âyâtur-Rahmâni harrû succeden ve bukiyyâ.

58- “İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdendir; Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail'in soyundan, doğru yola eriştirdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara Rahmân'ın ayetleri okunduğu zaman secdeye kapanarak ağlarlardı.” Secde Ayeti

Ayetlerde bu süre içerisinde geçen zekeriyadan İdris aleyhisselama kadar zikredilen bütün peygamberler Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdir. Özellikle bunlardan söz edilmesi başkalarına nimet verilmiş olmasına aykırı değildir. Burada yalnızca onlardan söz edilmiş olması sürenin anlatımının ve genel olarak kur'an-ı kerim'in içerisindeki yerinin gerektirdiği bir hikmet dolayısıyladır.

 Bunların hepsi Adem'in soyundan gelmektedir Nuh ile beraber gemide taşıdıklarımızdan idris (As) müstesna bu surede kendilerinden söz edilenlerin hepsi onunla birlikte gemide bulunanların soyundandır. Ve doğrudan doğruya İbrahim ve İshak da bunun kapsamındadır. İshak'ın oğlu Yakub'un oğludur o bakımdan o da İbrahim'in soyundandır. Musa, Harun, Zekeriya, İsa, Yahya ve başkaları hepsine selam olsun İsrail'in soyundan gelir; neslinden güzelliklere hidayete erdirdiğimiz ve yarattıkları arasından seçtiğimiz kimselerdendir. Rahman'ın Rahmi ayetleri onlara okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlar. Yani Allah'ın Rahmetini ümit ederek intikamından korkarak ve ağlayarak yüzleri üstüne secdeye kapanırlar.

Buradaki nimet, mal veya dünya nimeti değildir. Hidayet, Vahiy, Nübüvvet, İhlâs, Takva, Allah'a yakınlık nimetidir. Kur'an'ın nimet anlayışı, dünyanın sunduğu nimet anlayışından farklıdır. Allah'ın en büyük ikramı, kulunu kendisine yaklaştırmasıdır.

En büyük nimet, Allah'ın hidayeti ve seçilmiş bir kul olabilmektir. Peygamberlerin ortak özelliği, Allah'ın ayetleri karşısında derin bir teslimiyet göstermeleridir. Kur'an sadece okunmak için değil, yaşanmak ve hissedilmek için indirilmiştir. Secde, kulluğun en yüksek ifadesidir. Kalbi diri olan kimse, Allah'ın kelamından etkilenir.

Peygamberleri peygamber yapan sadece vahiy almaları değildi; vahyin onların kalplerinde meydana getirdiği teslimiyetti. Kur'an karşısında secde eden beden ve ağlayan göz, diri bir kalbin işaretidir. İnsan, Allah'ın kelamından ne kadar etkileniyorsa, Rabbine de o kadar yakındır.


Meryem Suresi Birinci Grup

(59-65) 


فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ ۖ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا


Fe halefe min ba'dihim halfun edâûs-salâte vettebeûş-şehevât, fe sevfe yelkavne gayyâ. 

59- “Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler, şehvetlerine uydular. İşte onlar 'Gayy' ile karşılaşacaklardır.”

Peygamberlerin izinden gitmesi gereken nesiller geldi. Fakat onlar aynı yolu devam ettirmediler. Bir nesil vahiy ile yükselirken diğer nesi aynı vahiyden uzaklaşarak sapkınlığa düşebiliyor. Demek ki; İman ve güzel ahlâk, kan yoluyla değil; eğitim ve yaşayış yoluyla nesilden nesile aktarılır. Farz olan Namazı terk ettiklerine göre diğer görevlerini de haydi haydi terk etmişlerdir. Çünkü namaz dinin direğidir bel kemiğidir kulların en hayırlı amelidir; bunların yerine şehvetlerine uyan nefsin zevklerinin peşinden giden bir nesil geldi. Bu nesil dünyevi arzu ve şehvetlere yöneldiği dünya hayatına razı olduğu ve onun da tatmin oldu. Kıyamet gününde ziyana uğrayacaklardır. Kötülük ile karşı karşıya kalacaklardır. Çünkü araplar her biri kötülüğe “gay” adını vermektedir. Yani yaptıkları kötülüğün karşılığını görecekler demektir. 

Rasullullah (Sav)'ışöyle buyururken dinledim: " Altmış sene sonra bir nesil gelecek ki, bunlar namazı terkedecek, şehvetlerine uyacak; onlarda bundan dolayı cezalarını göreceklerdir. Bunun arkasından bir nesil daha gelecek ki, bunlar kur'an-ı Kerimi okuyacak, fakat hancerlerini aşmayacktır. Kur'anı Kerimi üç kişi okur; Mümini münafık ve facir." Beşir dedidi ki: Ben Velid'e : Bu üç kişi kimledir? diye sordum, şöyle dedi: Mümin, bu kur'an'a iman eden kişidir, minafık onu inar eden kişidir, facir ise onu vasıta ederek insanların malını alıp yer. Ahmed Ebu Abdurrahman el Mukri bu şekilde rivayet etti.

“Gayy” nedir 

Müfessirleri iki açıklama yapmışlardır birincisi sapkınlık ve hüsran yani dünya hayatı ve ahirete doğru yoldan sapmanın acı sonucuyla karşılaşma. İkincisi ise cehennemde bir vadidir bazı sahabe ve tabiin rivayetlerinde gay cehennemde çok şiddetli azabım bulunduğu bir vadinin adı olarak açıklanmıştır bu iki anlam birbirini tamamlar. Çünkü dünyada hidayetten sapan kimse ahirette Bunun karşılığını görecektir. Toplumda bozulma nasıl başlıyor namaz ihlal ediliyor nefsi arzular hakim oluyor sapma ve hüsran arkasından geliyor. Bu manevi bağları zayıflamasıyla toplumun çöküşü ekonominin de bir şekilde bozulmasına sebebiyet verir. Bu ayeti kerime bize önemli bir eğitim ilkesini vermektedir bozulmanın ilk sebebini dış etkenlerde aramıyor ne düşmandan ne ekonomiden ne de siyasetten önce insanın Rabbine olan bağını gösteriyor. Çünkü iç dünyası sağlam olan toplumlar dış imtihanlar karşısında daha dirençli olurlar. 

Ayetten çıkarılacak dersler; 

1- Değerler kendiliğinden nesilden nesile geçmez korunup yaşatılmalıdır. 

2- Namaz bireyin ve toplumun manevi bir direğidir. 

3- Nefsin arzularına teslim olmak Allah ile bağın zayıflamasının sonucudur.

4- Küçük görülen ihmaller zamanla büyük sapmalara dönüşebilir

5- gerçek çöküş, Allah ile bağın kopması ile başlar.

Bir nesli ayakta tutan şey sadece bilgi değildir; Allah ile kurduğu canlı bağdır. Peygamberlerin nesli secde ile yükseldi, onların yolunu terk edenler ise namazı ihmal edip arzularının peşine düştü. Kur'an bize şunu anlatıyor: Secdeyi kaybeden, yönünü de kaybetmeye başlar.


إِلَّا مَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَأُولَٰئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلَا يُظْلَمُونَ شَيْئًا 

İllâ men tâbe ve âmene ve amile sâlihan fe ulâike yedhulûnel-cennete ve lâ yuzlemûne şey'â. 

60- “Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyen kimseler müstesnadır. İşte onlar cennete girecekler ve kendilerine hiçbir şekilde haksızlık edilmeyecektir.”

Küfürden dönerek tevbe edip iman edenler sonra salih ameller işleyenlere karşılık olarak hiçbir şey eksiltmeden karşılığını almalarına hiçbir şeye engel olmaz. Amellerinin karşılığı onlara kat kat fazlası ile verilir. Yani namazları terk edip şehvetlere uymaktan vazgeçenler müstesnadır. Allah onların tevbelerini kabul eder, akıbetlerini güzel yapar, onları Naim cennetlerinin mirasçısı kılar. Çünkü tevbe kendinden öncekileri siler. Bundan dolayı tevbe edenlerin işledikleri salih amellerin karşılığı eksitilmez. Ayrıca tevbeden önce yaptıkları kötülüklerin karşılığı onlara verilerek, tevbeden sonra yaptıkları amelleri de eksitilmez. Çünkü tövbeden önce yaptıklarının hesabı artık kalkmıştır. Bu ise Kerim olan Rabbin kereminden ve Halim olan rabbimizin hilmindendir. 

Kurtuluşun üç temel şartı sayılmakta;

1. Tevbedir; tevbe “Estağfirullah” demek değildir. Gerçek tevbe günahı terk etmek, İşlenen günahtan pişman olmak, Bir daha dönmemeye karar vermek, Varsa kul hakkını iade etmek demektir. Tevbe, sadece geçmişi silmek değil; geleceği yeniden inşa etmektir. 

2. İman; Burada tevbeden sonra imanın zikredilmesi dikkat çekicidir. Çünkü insan bazen yanlış bir inançtan tevbe ederek hakiki imana yönelir. Bazen de imanını zedeleyen bir hayat yaşadıktan sonra imanını yeniden güçlendirir. Tevbenin kalıcı olması, imanın kuvvetlenmesi ile mümkündür.

3. Salih Amel; Kur'an sadece pişman olmayı yeterli görmez. İyilikle hayatın değişmesini ister. Çünkü gerçek tevbenin en açık delili, değişen davranışlardır. Bir bahçedeki kuru ağacı kesmek yetmez. Yerine meyve veren yeni bir ağaç dikmek gerekir. İşte salih amel budur.

Dikkat edilirse ayet şu sırayı takip ediyor: Tevbe → İman → Salih amel Bu sıralama insanın yeniden diriliş yoludur. Önce kalp pişman olur. Sonra iman kuvvetlenir. Ardından hayat değişmeye başlar. Kur'an, değişimin içten dışa doğru gerçekleştiğini öğretiyor. İşte bunlar cennetin varisleridir. 

Artık çok geç, battı balık yan gider, günaha bulandık bizden geçti g,b, sözler yanlış bir duruştur. Kuran bunun tersini bize söylemektedir. Eğer insan: Samimiyetle tevbe ederse, İmanını yenilerse, Hayatını düzeltmeye çalışırsa, Allah onun geçmişini bağışlayabilir. Hatta bazı ayetlerde bildirildiği gibi, kötülüklerini iyiliklere çevirebilir. (Bkz. Furkân, 25/70) Bu, Rabbimizin rahmetinin enginliğini gösterir. 

Ayetten Çıkan Dersler

1. Allah'ın rahmet kapısı son nefese kadar açıktır.

2. Gerçek tevbe, davranış değişikliği ile tamamlanır.

3. İman, salih amelle güç kazanır.

4. Allah samimi tevbe edenleri sadece affetmez; cennetle müjdeler.

5. Allah'ın adaletinde hiçbir iyilik zayi olmaz.

Bu bölümün son üç ayeti dikkatle okunduğunda Kur'an'ın insanı nasıl eğittiği açıkça görülür: 

58. ayet: Peygamberlerin secde ve gözyaşıyla dolu kulluğu.

59. ayet: Onların ardından gelen bozulmuş neslin ibretlik hâli.

60. ayet: Bozulanın yeniden düzelebileceğini gösteren rahmet kapısı.

İşte Kur'an'ın metodu budur. Önce ideal insanı gösterir. Sonra yanlış yolu haber verir. Ardından dönüş kapısını açar. Çünkü Allah Teâlâ'nın muradı, kullarını ümitsizliğe düşürmek değil; onları yeniden kendisine döndürmektir. 

Allah'ın rahmeti, insanın günahından daha büyüktür. Ne kadar uzaklaşmış olursa olsun, samimi bir tevbe ile Rabbine yönelen kimse için dönüş yolu açıktır. Kur'an'ın verdiği en büyük ümitlerden biri şudur: Geçmiş, geleceği mahkûm etmek zorunda değildir. Tevbe eden, imanını yenileyen ve salih amellerle yoluna devam eden kul için Allah'ın vaadi cennettir.


جَنَّاتِ عَدْنٍ الَّتِي وَعَدَ الرَّحْمَٰنُ عِبَادَهُ بِالْغَيْبِ ۚ إِنَّهُ كَانَ وَعْدُهُ مَأْتِيًّا


Cennâti Adninilletî veader-Rahmânu ibâdehû bil-gayb. İnnehû kâne va'duhû me'tiyyâ.

61- “Onlar, Rahmân'ın kullarına görmedikleri hâlde vaat ettiği Adn cennetlerine gireceklerdir. Şüphesiz O'nun vaadi mutlaka gerçekleşecektir.”

Salih amel işleyip tevbe edenler için ikamet edecekleri cennetleri Allah onlara vaad etmektedir. Günahlarından tevbe edenlerin girecekleri yer And cennetidir. Onlar görmedikleri halde kendilerine vadettiği cennetin adıdır. Şüphesiz Rahman olan Allah'ın sözü gerçektir. Vaadi gerçekleşecektir. Onlar bu cennete varacaklardır.

Dünya hayatında hiçbir şey kalıcı değilken; gençlik geçer yaşlılık gelir, sağlık gider hastalık gelir, Servet gider fakirlik gelir, sevdiklerimiz birer birer bizden kopup gider hüzün gelir. Fakat cennette böyle bir ayrılık ve sorun yaşanmayacaktır. Orada korku yoktur. Sonda yoktur. İşte And ebediliğin ifadesidir. 

Ayetten Alınacak dersler: 

1. Cennet Allah'ın rahmetinin en büyük tecellisidir. 

2. And cennetleri ebedi kalınacak yurt demektir. 

3. Mümin görmediği halde Allah'ın vaadine iman eder. 

4. Allah'ın verdiği söz asla boşa çıkmaz dünya geçicidir asıl yurt ahirettir. 

5. Samimi bir tevbe ile başlayan yolculuk Allah'ın rahmeti ile and cennetine kişiyi ulaştırır. Bu yolun temeli kulun gayreti olsa da sonu Allah'ın lütfu ve rahmetiyle tamamlanır.

Mümin cenneti gözleriyle görmediği halde ona inanır; Çünkü cenneti vaad eden Allah'tır. İnsanların sözleri değişebilir, fakat Allah'ın vaadi değişmez. Bu sebeple mümin geçici dünyanın sıkıntılarına değil, Rahman'ın kesin vaadine güvenerek yaşar. Her sabır, her Salih amel ve her samimi tevbe, And cennetlerine doğru atılmış bir adımdır.


لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا إِلَّا سَلَامًا ۖ وَلَهُمْ رِزْقُهُمْ فِيهَا بُكْرَةً وَعَشِيًّا

Lâ yesmeûne fîhâ lağven illâ selâmâ, ve lehum rızkuhum fîhâ bukraten ve aşiyyâ.

62- “Orada boş ve anlamsız söz işitmezler; yalnızca selâm (esenlik sözleri) işitirler. Orada sabah akşam rızıkları kendilerine sunulur.”

Cennette boş sözler değil; çirkin, yalan yahut da hiçbir faydası bulunmayan sözler değildir işittikleri. Bu buyrukta bu sözlerden uzak kalmak ve sakınmak gerektiğine dikkat çekilmektedir. Çünkü şanı yüce Allah mülkellefiyetin bulunmadığı cenneti bunlardan uzak tutmuştur. Onların işitecekleri söz her türlü kusurdan kendisi vasıtasıyla kurtulabilecekleri söz olacaktır. Dünya hayatında insanlar çoğu zaman Boş söz, Faydasız konuşma, Kırıcı ifadeler, Yalan, Gıybet, Dedikodu, Hakaret, Kalbi inciten her türlü sözlerle kendisini yaralar cennete bunlar olmayacaktır. 

Dünya hayatında olduğu gibi, günün iki bölümünde rızıklarını hazır bulurlar. Çünkü orada gece ve gündüz bulunmayacaktır. Sebebi ise ebediyen nur içerisinde olmalarıdır. Onlar günün başlangıcını perdelerin kaldırılması ile gecenin başlangıcını da perdelerin indirilmesi ile bilirler. Sabah ve akşam rızık gelmesi ise geçimin en faziletli olan yanıdır. Bu bakımdan Yüce Allah cenneti böyle nitelendirmiştir. Rızkın devamlı olduğu da anlatılmak istenmiştir. Göründüğü kadarıyla cennetliklerin diledikleri her bir rızık, hemen oluverecek. Bununla birlikte onların sabah ve akşam özel rızıkları da olacaktır. 

Ayetten Çıkan Dersler

1. Cennetin en büyük özelliklerinden biri tam huzur ortamıdır.

2. Güzel söz, İslam ahlâkının temelidir.

3. Selâm, hem bir dua hem de bir hayat anlayışıdır.

4. Allah'ın nimetleri cennette kesintisiz devam edecektir.

5. Gerçek huzur, maddî zenginlikten önce manevî güven ve güzel iletişimle başlar. 

Cenneti cennet yapan sadece nehirleri ve köşkleri değildir. Orada hiçbir kalbi inciten söz duyulmayacak, her tarafı selâm ve huzur kuşatacaktır. Dünya hayatında da cennetin kokusunu almak isteyen kimse, dilini boş ve kırıcı sözlerden korumalı; evini, ailesini ve çevresini selâm, nezaket ve güzel sözlerle güzelleştirmelidir. Çünkü cennetin dili selâmdır, mümin de o dile daha dünyadayken alışmalıdır.


تِلْكَ الْجَنَّةُ الَّتِي نُورِثُ مِنْ عِبَادِنَا مَنْ كَانَ تَقِيًّا

Tilkel-cennetulletî nûrisu min ibâdinâ men kâne takiyyâ.

63- “İşte bu, kullarımızdan takvâ sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennettir.”

İşte bu cennetlere kullarımızdan Takva sahibi olanları mirasçı kıldığımız cennetlerdir. Bundan maksat ise cennetteki meyveleri ve cennette bulunan tüm güzellikleri amellerine karşılık olmak üzere elde edecekleri, bir miras olarak almak demektir. Onların eğer iman etmiş olsalardı, cennete girecek olan cehennem halkının meskenlerine mirasçı olmalarına işaret olduğu da söylenmiştir. Çünkü küfür hükmen bir ölümdür.

Takvâ sahibi olmak: Takvâ; Allah'a karşı saygı duymak, Günahlardan sakınmak, Emirlerine titizlikle uymak, O'nun rızasını gözeterek yaşamak demektir. Takvâ sadece haramlardan kaçınmak değildir. Kalbi sürekli Allah'ın huzurunda yaşama bilincidir. Bu yüzden takvâ, Kur'an'ın en çok övdüğü ahlâkî vasıflardan biridir.

Meryem Suresi boyunca anlatılan bütün peygamberlerde ortak özellik şuydu: İhlâs, Doğruluk, Sabır, Teslimiyet, Namaz, Dua, Güzel ahlâk… Bütün bunların ortak adı aslında takvâdır.

Bugün insanlar çocuklarına: Ev, Arsa, Servet, Makam bırakmak için büyük emek veriyor. Bunlar elbette önemlidir. Fakat Kur'an bize daha büyük bir hedef gösteriyor: Asıl mirasçı olmak… Yani Allah'ın cennetine mirasçı olabilmek. Bunun yolu ise servet değil, takvâdır. Takvâ sahibi bir insan, fakir de olsa Allah katında zengindir. Takvâsız bir insan ise dünyanın en büyük servetine sahip olsa bile gerçek mirastan mahrum kalabilir. 

Ayetten Çıkan Dersler

1. Cennet, Allah'ın rahmetinin ve lütfunun bir mirasıdır.

2. Takvâ, cennetin en önemli anahtarıdır.

3. Dünya mirası geçici, ahiret mirası ebedîdir.

4. Gerçek zenginlik, Allah katındaki değerdir.

5. Bütün güzel ahlâkların özü takvâ bilincidir.

İnsan dünyada mal mirası bırakabilir; fakat ahirette mirasçı olabilmek için takvâ sahibi olması gerekir. Allah'ın cenneti, soyla, makamla veya servetle değil; O'na karşı sorumluluk bilinciyle yaşayan kullara miras bırakılır. Gerçek miras, dünya malı değil; Rahmân'ın hazırladığı ebedî yurttur.


وَمَا نَتَنَزَّلُ إِلَّا بِأَمْرِ رَبِّكَ ۖ لَهُ مَا بَيْنَ أَيْدِينَا وَمَا خَلْفَنَا وَمَا بَيْنَ ذَٰلِكَ ۚ وَمَا كَانَ رَبُّكَ نَسِيًّا 

Ve mâ netenezzelü illâ bi emri rabbik. Lehû mâ beyne eydînâ ve mâ halfenâ ve mâ beyne zâlik. Ve mâ kâne rabbuke nesiyyâ.

64- “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzde olanlar, arkamızda kalanlar ve bunların arasında bulunan her şey O'nundur. Senin Rabbin asla unutkan değildir.”

Kur'an-ı Kerim'de bu buyruk melekler tarafından söylenmiş olarak nakledilmektedir. Manası şudur: Bizlerin zaman zaman inmesi, ancak Allah'ın emri ile olur. Bu cümleden anladığımız melekler bağımsız hareket etmezler. Ne zaman isterlerse inerler, ne de kendileri karar verirler. Onlar tamamen Allah’ın emrine bağlı hareket ederler. Hz. Muhammed (sav) hakkında durum böyle olduğuna göre, bütün zamanın mekanda bu gerçeğin aynı şekilde olması gerekir. Allahu alem bu anlatım içerisinde bu iki ayetin yer almasının sırrı da bu olmalıdır. 

Önümüzde ve arkamızda ve içinde bulunduğumuz mekanda ona aittir. Bizler Allah'ın emir ve iradesi olmaksızın bir yerden bir yere geçemeyiz. Her bir hareketi ve hareketsizliği meydana getiren bütün halleri bilen Hafiz ve Alim olan O’dur. Gaflet ve unutkanlık O’nun için düşünülemez. Bize izin vermeksizin bizim herhangi bir hareket yapmamız mümkün olamaz. 

Bu bakımdan Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ve Rabbin unutkan değildir.” Allah hiç bir şeyi unutmaz. Bu durum böyle olduğuna göre onun vahiy, risaletleri, kitaplar indirmesi, nihai ve sonsuz hikmet ile olur. Göklerin ve yerin Rabbi O, olduğuna göre, başka türlü olması düşünülebilir mi?

Bu ayet özellikle bekleyiş içinde olan insanlar için büyük bir tesellidir.

— Yıllardır evlat bekleyenler,

—Şifa bekleyen hastalar,

— İş arayanlar,

— Borç sıkıntısı yaşayanlar,

— Dualarının cevabını bekleyenler...

Bazen "Neden hâlâ olmadı?" diye sorabilirler. Bu ayet onlara şöyle seslenmektedir: "Rabbin seni unutmuş değildir." Gecikme, ihmal değildir. Sabırla bekleyen kul için Allah'ın takdiri daima en hayırlı zamandadır. Allah unutmaz; sadece en uygun zamanda verir. 

Ayetten Çıkan Dersler

Melekler yalnızca Allah'ın emriyle hareket ederler. Vahyin zamanı Allah'ın hikmetiyle belirlenir. Allah'ın ilmi geçmişi, geleceği ve bütün varlığı kuşatmıştır. Gecikme, Allah'ın unuttuğu anlamına gelmez. Mümin, her durumda Allah'ın kendisini bildiğine ve gözettiğine güvenmelidir.

Hayatta bazen cevaplar gecikir, bekleyiş uzar ve insan kendisini yalnız hisseder. İşte bu ayet o anlarda kalbe seslenir: "Rabbin unutkan değildir." Allah, kulunun duasını da gözyaşını da sabrını da bilir. O'nun geciktirmesi unutması değil, hikmetidir. Müminin görevi ise acele etmek değil; Rabbine güvenerek sabretmektir.


رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا فَاعْبُدْهُ وَاصْطَبِرْ لِعِبَادَتِهِ ۚ هَلْ تَعْلَمُ لَهُ سَمِيًّا


Rabbus-semâvâti vel-ardı ve mâ beynehumâ, fa‘budhu vastabir li‘ibâdetih. Hel ta‘lemu lehû semiyyâ.

65- “O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir. Öyleyse yalnız O'na kulluk et ve O'na ibadet konusunda sabırlı ol. O'nun bir benzerini veya adaşını biliyor musun?”

Göklerin ve yerin ikisi arasında bulunanların Rabbidir. Şu halde ona ibadet et ve ona ibadetinde sabırlı ol! Eğer sen bu sıfatlara sahip olduğunu bildiğini biliyor isen, ona ibadet etmekte sebat göstermelisin. Mabudun ibadetini kabul etmeyenlerin inkarlarına ve yaratıcıya ibadetin sıkıntılarına da katlan, sabret ki ibadeti yerine getirebilmek imkanına sahip olasın. Sen ona benzer ve bir örnek bilirmisin, yahut da ondan başka “Allah” adı ile anılan bir başka kimseyi bilirmisin? Çünkü ismi Celal olan “Allah” hak ile mabud'un özel adıdır. Yani kulların kendisine ibadet edecekleri tek mabud sadece O, olduğuna göre, O’na ibadet etmek kaçınılmaz bir şeydir. O’na ibadetin sıkıntılarına da katlanmak gerekir. Göklerin ve yerin Rabbi O olduğuna göre, O’na ibadet zorunludur ve O’na ibadetin sıkıntılarına da katlanmak gerekir. Melekleri hak ve hikmet ile indiren O olduğuna göre, O’na ibadet etmek, O’na ibadetin sıkıntılarına katlanmak zorunluluğu vardır. Allah hiç bir şeyi unutmadığına ve hiçbir şeyden de gafil olmadığına göre, O’na ibadet etmek ve O’na ibadetin sıkıntıları üzerine sabretmekte kaçınılmaz bir şeydir. 

Marifet arttıkça ibadet derinleşir. Demek ki göklerde ve yerde ne varsa O'nun terbiyesi ve yönetimi altındadır. Bir atomdan galaksilere, bir tohumdan insana kadar her şey O'nun rubûbiyetiyle varlığını sürdürmektedir. 

Yaratan O ise, ibadet edilmeye layık olan da yalnız O'dur. İşte tevhidin özü budur. Rubûbiyeti kabul edip ulûhiyeti başkasına vermek büyük bir çelişkidir. Müşrikler de Allah'ın yaratıcı olduğunu kabul ediyor, fakat ibadette O'na ortak koşuyorlardı. Kur'an bu yanlış anlayışı reddediyor.

İbadet bir günlük gayret değildir. Hayat boyu devam eden bir kulluktur. Sabır gerekir. Namaza devam etmek sabır ister. Günahlardan uzak durmak sabır ister. İhlâsı korumak sabır ister. İyiliğe devam etmek sabır ister. Bu yüzden Kur'an, ibadet ile sabrı sık sık yan yana zikreder.

Bugün insanlar hayatlarında birçok şeyi merkeze koyabiliyor:  Para, Kariyer, Şöhret, Teknoloji, Güç… Fakat Kur'an şu soruyu soruyor: "Gerçek Rabbin kim?"

Hayatın merkezine neyi koyarsak, fiilen ona kulluk etmeye başlarız. Bu yüzden mümin, kalbinin merkezine yalnız Allah'ı yerleştirmelidir. Çünkü gerçek huzur, yalnız O'na kullukta bulunur. 

Ayetten Çıkan Dersler

— Allah, göklerin ve yerin tek Rabbidir.

—Yaratan yalnız Allah olduğuna göre ibadet de yalnız O'na yapılmalıdır.

— İbadet, süreklilik isteyen bir kulluk yoludur.

— Sabır, ibadetin en büyük destekçisidir.

— Allah'ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir benzeri yoktur.

Bu iki ayet birlikte okunduğunda çok güzel bir denge ortaya çıkmaktadır:

— Allah seni unutmuyor.

— Sen de O'nu kulluğunda unutma.

— Allah sana rahmet ediyor.

— Sen de ibadetinde sebat et.

— Allah'ın vaadi kesindir.

— Sen de kulluğunu kararlılıkla sürdür. İşte iman ile kulluk arasındaki bağ budur. 

İnsan, kime ait olduğunu bilirse nasıl yaşayacağını da bilir. Göklerin ve yerin Rabbi yalnız Allah olduğuna göre, kalbin de hayatın da gerçek sahibi O'dur. Kulluğun en önemli sırrı, heyecanla başlayıp çabuk bırakmak değil; sabırla ve istikametle devam edebilmektir. Çünkü Allah'ın benzeri yoktur; öyleyse sevgi, umut, korku ve kulluk da yalnız O'na yönelmelidir.




5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

أحدث أقدم

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU