Tâ-Hâ Sûresi 9-55. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Tâ-Hâ Sûresi Birinci Kesim
(9-55)
وَهَلْ أَتَاكَ حَدِيثُ مُوسَىٰ
Ve hel etâke hadîsü Mûsâ.
9- "Mûsâ'nın haberi sana ulaştı mı?"
Allah ile konuşma şerefine erişen kelim vasfına haiz Musa'nın karanlık bir kış gecesinde o ailesinin muhtaç olduğu ateş vasıtasıyla Musa’nın keşfe erişmesinin, müşahede ile adınlamsının hikayesi sana geldi mi?
Tasavvuf ehli, Hz. Mûsâ kıssasını yalnız tarihî bir olay olarak değil, seyr u sülûkun sembolik bir yolculuğu olarak da tefekkür etmiştir. Onlara göre: Firavun, kibir ve nefsi; Mısır, dünyanın aldatıcılığını; Hicret, günahlardan uzaklaşmayı; Tûr Dağı, ilâhî yakınlığı; Vahiy ise kalbin hakikatle buluşmasını temsil eden yönler taşır. Bu yorumlar, kıssanın zahirî anlamını değiştirmez; onun kalbe bakan yönünü anlamaya yardımcı olan tefekkürlerdir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin dokuzuncu ayeti, Hz. Mûsâ kıssasına dikkat çekici bir giriş yapmaktadır.
إِذْ رَأَىٰ نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا بِقَبَسٍ أَوْ أَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى
İz raâ nâran fekâle li-ehlihîmküsû innî ânestü nâran leallî âtîküm minhâ bi-kabesin ev ecidü alen-nâri hüdâ.
10- “Hani o, bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle demişti: “Durun ben bir ateş gördüm. Size ya ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol gösteren bulurum.”
Medyenden Mısıra doğru yola çıkmıştı. Yolculuk sırasında Tûr Dağı civarında gece vakti yolunu kaybetmiş, hava soğumuştu. İşte tam bu sırada uzakta bir ateş gördü. Fakat onun gördüğü, sıradan bir ateş değildi. Bu ateş, peygamberlik görevinin başlayacağı ilâhî buluşmanın işaretiydi. Bu Kasas suresinde de geçmektedir. Birbirini tamamlayan surelerden biridir.
Hanımına değneğin ucunda veya yapacağım bir meşale ile gördüğüm kor ateşten size yol aydınlığı olacak bir ateş getiririm. Belki o ateşin yanında bana yol gösteren birini bulurum. Bu karanlık ve havanın soğuk olması bu konuşma tarzı ile musa as. yolu kaybetmiş ve ailesi üşümüş gibidir. Bu zor durum insanın rahmete yadıma en ihtiyaçlı olduğu zaman dilimidir. Musa as. Ailesine merhametle şefkatle umut verdi.
"Mûsâ ateş aradı, Allah ona nübüvvet verdi."
Tasavvuf ehli bu olayı manevî yolculuğun başlangıcı olarak yorumlamıştır. Onlara göre: Gece, gafleti; Yolculuk, kulluk yolunu; Ateş, ilâhî cezbe ve işareti; Tûr Dağı ise Allah'a yakınlaşma makamını temsil eden yönler taşır. Elbette bu yorumlar ayetin zahirî anlamını değiştirmez; onun kalbe bakan yönünü tefekkür etmeye yardımcı olur.
Arifler şu sözü sıkça hatırlatırlar: "Hak yolcusunun aradığı çoğu zaman ateştir; Allah ise ona nur verir."
Allahu teala bu olayı Hz. Muhammed(sav)’e anlatarak kavminin işkencelerine karşı metanetli olmasını istemiştir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin bu ayeti, ilâhî hidayetin bazen beklenmedik sebeplerle başladığını göstermektedir. Hz. Mûsâ ailesi için bir ateş ararken, Allah onu peygamberlikle şereflendirecek büyük buluşmaya yöneltmiştir. Bu kıssa, mümine Allah'ın planının kendi planından daha üstün olduğunu öğretir. Samimiyetle atılan her adım, kul fark etmese bile Rabbinin rahmetine ve hidayetine açılan bir kapı olabilir.
فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِيَ يَا مُوسَىٰ
Felemmâ etâhâ nûdiye yâ Mûsâ.
11- “Ateşin yanına gelince kendisine “Ey Musa” diye seslenildi.”
Ateşe yaklaşınca kendisine hitap eden ve seninle konuşan rabbindir “ey Musa” diye seslenildi. Allah'ın onunla konuşmaktadır bu yüzden kendisine kelimullah denilmiştir. Allah'ın konuşması, insan konuşmasına benzemez. Nasıl olduğu konusunda kesin bilgi yalnız Allah'a aittir.
Hz. Musa şanı yüce Allah’ın kendisi ile konuştuğunu bazı alametlerden de bilmişti. Nesefi der ki: “O, işittiği bu sesin, yüce Allah’ın kelamı olduğunu, bütün yönlerden ve bütün azalarıyla işitmesinden anlamıştı.”
Tasavvuf ehli bu ayeti, "Nidâ-i İlâhî" (ilâhî çağrı) olarak değerlendirmiştir. Onlara göre Hz. Mûsâ'nın dışarıdan işittiği hitabın benzeri, mümin için Kur'ân ile gerçekleşmektedir.
İmam Gazâlî'nin ifade ettiği anlam doğrultusunda denilebilir ki: "Kur'ân okurken onu Allah'ın hitabı olarak dinleyen kimsenin kalbi dirilir." Tasavvufta buna huzur ile tilâvet denir. Kul, Kur'ân'ı sadece diliyle değil, kalbiyle de dinlemeye çalışır.
Her insanın hayatında dönüm noktaları vardır. Bazen bir yolculuk, bazen bir imtihan, bazen de beklenmedik bir olay, kişinin hayatını tamamen değiştirebilir. Hz. Mûsâ için bu dönüm noktası, uzakta gördüğü bir ateş oldu. Fakat asıl değişimi gerçekleştiren ateş değil, Allah'ın hitabıydı. Bugün de müminin hayatını değiştirecek olan şey, yalnız olaylar değil; o olayların içinde Rabbinin mesajını fark edebilmesidir.
Kur'ân'ı her okuyuşumuzda, Allah'ın bize hitap ettiğini hissedebilirsek, o zaman Kur'ân sadece okunan bir kitap olmaktan çıkar, hayatı dönüştüren ilâhî bir rehbere dönüşür.
إِنِّي أَنَا رَبُّكَ فَاخْلَعْ نَعْلَيْكَ إِنَّكَ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًى
İnnî ene rabbuke fahla' na'leyke inneke bil-vâdil-mukaddesi Tuvâ.
12- “Şüphesiz ki, ben senin rabbinim. Papuçlarını çıkartıver. Çünkü sen, mukaddes vadi Tur’dasın.”
Ateşin yanına yaklaştığında sana hitap eden seninle konuşan senin rabbindir. Bu buyruk bize şunu göstermektedir: Kendisiyle konuştuğumuz kimseye onunla hangi vasfımız ile konuştuğumuzu bildirecek ve bu niteliğe sahip olduğumuzu da ortaya koyacak şekilde konuşmalıyız. Allahu teala papuçlarını çıkarmasını istemektedir. Bir görüşe göre oraya saygının ifadesi olarak papuçlarını çıkarması istendi. Diğer bir görüşe göre tabaklanmış hayvan derisinden olduğu için çıkarması istenildi, bu kesin değildir. Ayetin asıl maksadı olarak kabul edilmez. Son olarakta bu emir, Hz. Mûsâ'nın bütün dikkatini Allah'a yönelmesini sağlayan bir hazırlık niteliğindedir. Kulun dış temizliği ile birlikte iç huzur ve saygı içinde ilâhî huzura yönelmesini sembolize eder. Bu yorumların ortak noktası şudur: Allah'ın huzuruna edep ve hürmetle çıkmak gerekir.
Sina (Tûr) bölgesinde bulunan mübarek vadinin özel adı tuva’dır. Tasavvuf ehli bu ayeti tefekkür ederken şöyle der: Kul, Allah'ın huzuruna çıkarken yalnız ayakkabısını değil, kalbini meşgul eden dünya bağlarını da bırakmalıdır. Bu yorum ayetin zahirî anlamının yerine geçmez. Ancak onun kalbe bakan yönünü anlamaya yardımcı olur. Asıl maksat, Allah'ın huzurunda tam bir edep ve teslimiyet içinde bulunmaktır. "Marifetin kapısı edeptir." Allah'a yakınlık iddiasında bulunan herkes, önce edep sahibi olmalıdır. Edebin olmadığı yerde, marifet kemâle ermez.
Tâ-Hâ Sûresi'nin bu ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ'ya ilk defa "Ben senin Rabbinim." diye hitap ettiği büyük buluşmayı anlatmaktadır. Bu hitabın ardından gelen "Ayakkabılarını çıkar." emri, ilâhî huzurda edep ve saygının önemini göstermektedir. Mümin de Rabbine yönelirken hem bedenini hem de kalbini hazırlamalı; ibadetlerini huşû, teslimiyet ve marifet şuuru içinde yerine getirmelidir.
وَأَنَا اخْتَرْتُكَ فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَىٰ
Ve ene'htertüke festemi' limâ yûhâ.
13- “Ve ben seni seçtim. Şimdi vahyolunanları dinle:”
Bu ayette, Hz. Mûsâ'nın peygamberlik vazifesine seçildiğinin açık ilanıdır. Şimdi sana vahyolunanı dinle, takınacağı tavırda mütevazı olmasını öğretti. Çünkü ayakkabılarını çıkarmasının emrini verdi. Sonra da, edebini takınmasını istedi. Bu da şunu göstermektedir. Edeb'in öğretilmesi ve öğrenilmesi, terbiyede sağlıklı bir başlangıçtır. Nice eğitici vardır ki, edebi öğretmekle işe başlamadığından, hiçbir şey elde edememiş ve onun öğrettikleri kendi aleyhine sonuç vermiştir. Bu bakımdan, her bir Resulün, kavminden takva ve itaat olmak üzere iki şey istediğini görmekteyiz. Nitekim bu Şuara suresinde görülecektir. Onların istedikleri Allah'tan korkmak ve resul olarak kendilerine itaat etmekti. Çünkü Allah'a karşı gereken edebi takınmak bile, resullerine karşı gereken edebi takınmak, birbirinden ayrılmaz şeylerdir. Buna göre nübüvvetin mirasçılarına düşen, bunu göz önünde bulundurmalarıdır. İlmi elde etmek ve öğrenmek isteyen Allah'a ulaşmak isteyenlerin bunun hakkını vermeleri gerekir. Yüce Allah Hz Musa'ya Söyleyeceklerini veya vereceği vahiyleri dinlemesini emretmiştir. Bu da ilmin ve hikmetin temelinin güzel dinlemek olduğunu göstermektedir.
Tasavvuf büyükleri bu ayetteki: "Festemi' (Dikkatle dinle)" emrini, manevî terbiyenin ilk basamağı kabul etmişlerdir. Onlara göre kalp, dünya gürültüsüyle dolu olduğu sürece, ilâhî hitabı tam olarak işitemez. Bu sebeple mürşidler talebelerine önce: sükûtu, tefekkürü, dinlemeyi, kalbi toplamayı öğretmişlerdir. Çünkü Allah'ın kelâmını işiten kalp, zamanla onunla şekillenmeye başlar.
Hz. Mûsâ'nın aldığı ilk eğitim dikkat çekicidir: Önce Allah'ın huzuruna çağrıldı. Sonra Allah'ı tanıdı. Sonra edeple durmayı öğrendi. Ardından seçildiğini öğrendi. Ve ilk görevi, konuşmak değil; dinlemek oldu. Bu eğitim modeli bütün ilim yolcuları için de örnektir. Gerçek âlim; önce dinleyen, sonra anlayan, en sonunda anlatandır.
İnsanlar daha çok konuşmayı öğreniyor ve seviyor, fakat dinlemeyi ihmal ediyor. Kur'ân ise büyük bir peygamberi bile önce dinlemeye davet ediyor. Bu bize şunu öğretmektedir: Allah'ın sözünü dinlemeyen, insanlara faydalı söz söyleyemez. Kur'ân ile sürekli bağ kuran, onu anlayarak okuyan ve hayatına taşıyan kimsenin kalbi zamanla ilâhî hikmetle aydınlanır. İnsan için en büyük şeref, Allah tarafından seçilmek değil; Allah'ın seçtiği kulların yolundan samimiyetle yürümeye çalışmaktır.
Tâ-Hâ Sûresi'nin bu ayeti, Hz. Mûsâ'nın peygamber olarak seçildiğini ilan etmekte ve ona ilk emir olarak vahyi dikkatle dinlemesini bildirmektedir. Bu ayet, ilâhî eğitimin temelini ortaya koyar: Önce Allah'ın seçimi, sonra dikkatli dinleme, ardından görev ve tebliğ gelir. Her mümin de Kur'ân'ı dikkatle dinleyip anlayarak hayatına uyguladığı ölçüde Allah'ın hidayetinden nasibini alır.
إِنَّنِي أَنَا اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا أَنَا فَاعْبُدْنِي وَأَقِمِ الصَّلَاةَ لِذِكْرِي
İnnenî ene'llâhu lâ ilâhe illâ ene fe'budnî ve ekımi's-salâte li-zikrî.
14- “Şüphesiz ki, Ben Allah'ım. Benden başka hiçbir ilah yoktur. Öyleyse bana ibadet et ve beni anmak için namazı dosdoğru kıl.”
Bu ayette dört büyük hakikat bir araya gelmiştir: 1- Allah kendisini tanıtmaktadır. 2- Tevhid ilan edilmektedir. 3- İbadetin yalnız Allah'a yapılacağı bildirilmektedir. 4- Namazın kulluktaki merkezi yeri açıklanmaktadır. Bu sebeple birçok müfessir, bu ayeti peygamberlik davetinin özü olarak değerlendirmiştir.
Hz. Allah kendi zatını tanıtıktan sonra ona şu emri verdi: Beni dinle, bana itaat et ve bana hiçbir kimseyi ortak koşmaksızın bana ibadet et. Beni hatırlamak üzere namaz dosdoğru kıl. Onu hakkıyla devamlı, huşu ile şartlarına uygun olarak yerine getir. Namaz kulun rabbi ile arasında kurduğu güçlü bir bağdır. Ayrıca namazda beni zikredesin diye bu ibadeti yerine getir. Çünkü namaz, bütün zikirleri kapsamaktadır. Bu, tevhidden sonra, namazdan daha büyük farıza olmadığının delilidir. Bu kitap, başlangıcın Allah'a tanımak olduğunu, namazın ise ikinci olarak gündeme gelmesi gerektiğini göstermektedir. Böyle olmayan veyahut da bu noktaya getirmeyen her bir başlangıç, hiçbir şekilde islami eğitimle alakalı bir başlangıç değildir. Eğitimcilerin Buna dikkat etmesi gerekir.
Hz. Âdem'den itibaren bütün peygamberler Allah'a ibadet etmişlerdir. İbadet şekilleri farklılık gösterebilse de, Allah'a yönelme ve O'na kulluk bütün peygamberlerin ortak çağrısıdır. Kur'ân'da Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. Şuayb, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Îsâ ve diğer peygamberlerin de namazla ilişkilendirildiği görülür. Bu da namazın yalnız ümmet-i Muhammed'e ait değil, vahiy geleneğinin temel ibadetlerinden biri olduğunu göstermektedir.
Tasavvuf büyükleri bu ayette geçen: "Li-zikrî" ifadesi üzerinde çok durmuşlardır. Onlara göre namazın ruhu, huzur-u kalbdir. Yani kulun namazda bedeninin yanında kalbinin de Allah'ın huzurunda bulunmasıdır. İmam Kuşeyrî, namazın gerçek değerinin sadece hareketlerde değil, kalbin Allah'a yönelmesinde olduğunu ifade eder.
İmam Gazâlî ise namazı, "Kalbin Rabbiyle konuşması." olarak açıklar. Bu sebeple huşû, namazın en önemli meyvelerinden biridir.
İnsan, gün içinde birçok şeyi hatırlar; işini, ailesini, sorumluluklarını, hedeflerini… Fakat en çok hatırlaması gereken Rabbidir. Namaz, bu hatırlayışı canlı tutan en büyük ilâhî nimettir.
Her secde, kulun Rabbine en yakın olduğu andır. Her rekât, dünyanın geçiciliğini ve Allah'ın büyüklüğünü yeniden hatırlatır. Bu yüzden namazı sadece bir görev olarak değil, Rabbin davetine verilen sevgi dolu bir cevap olarak görmek gerekir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 14. ayeti, tevhid, ibadet ve namazı tek bir cümlede birleştiren eşsiz bir ayettir. Allah, kendisinin tek ilâh olduğunu bildirmiş; ardından yalnız kendisine ibadet edilmesini ve O'nu anmak için namazın dosdoğru kılınmasını emretmiştir. Bu ayet, bütün peygamberlerin ortak davetini özetler: Allah'ı birlemek, yalnız O'na kulluk etmek ve hayatı O'nu zikrederek yaşamaktır.
إِنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ أَكَادُ أُخْفِيهَا لِتُجْزَىٰ كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعَىٰ
İnne's-sâate âtiyetün ekâdü uhfîhâ li-tuczâ küllü nefsin bimâ tes'â.
15- “Kıyamet muhakkak gelecektir. Onun vaktini gizli tutarım. Her nefis, işlediğinin karşılığını görsün diye.”
Bana ibadet et ve beni an ve dosdoğru namaz kılın manası burada daha iyi anlaşılmaktadır. İnsan bu emirler karşısında ne yaptığını hesap günü geldiğinde muhakkak görecektir. Kıyamet bir ihtimal değil, kesin bir hakikattir. Kıyametin vaktinin saklı ve sır olmasının bir hikmeti vardır. İnsanlar kıyametin ne zaman kopacağını bilmediklerinden dolayı her zaman için ondan korkar ve endişe içerisinde olurlar. Kıyameti her nefsin yaptığı Hayır veya şer bütün işlerin karşılığını mutlaka görsün diye gerçekleştireceğim. Yüce Allah ibadet ve namazı emrettikten sonra kıyametin kopacağından ve kopuş hikmetlerinkinden bizleri haberdar etti ki, insan amellerinin cezasını veya mükafatını göreceğini kesinlikle bilsin. Yapılan işin karşılığını olumlu da olsa veya olumsuz da olsa belirtmemiz gerekir.
Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ'yı Firavun'a göndermeden önce ona ahireti hatırlatmaktadır. Çünkü Firavun'un en büyük hatası, hesap gününü unutmasıydı. Kendini ilâh ilan eden bir insan, ancak ahireti inkâr ettiği veya onu göz ardı ettiği zaman bu kadar ileri gidebilir. Hz. Mûsâ ise tebliğine, tevhid ve ahiret bilinciyle başlayacaktır.
Tasavvuf büyükleri, "Murâkabe-i Mevt" (ölümü ve ahireti hatırlama) eğitimine büyük önem vermişlerdir. Çünkü ölümü ve hesabı unutan kalp, zamanla gaflete düşer. Hasan-ı Basrî'nin şu sözü bu ayetin ruhunu yansıtır: "Dünya çalışma yeridir, ahiret ise karşılığın verileceği yerdir." Bu sebeple arifler, her gün nefis muhasebesi yapmayı tavsiye etmişlerdir.
Bu ayette dikkat çekici bir sıra vardır. Önce: Allah tanıtıldı. Sonra: İbadet emredildi. Ardından: Ahiret hatırlatıldı. Bu sıralama bize şunu öğretmektedir:
İnsan sadece sevgiyle değil, aynı zamanda sorumluluk bilinciyle de yaşamalıdır. Allah'ın rahmetini umarken, hesap gününü de unutmamalıdır. İşte Kur'ân'ın denge anlayışı budur.
İnsan geleceğini planlar; yarınını, gelecek yılını, hatta emekliliğini düşünür. Fakat en önemli hazırlık, Allah'ın huzuruna çıkacağımız gün içindir. Bu ayet bize, yaptığımız hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceğini, hiçbir kötülüğün de karşılıksız kalmayacağını hatırlatmaktadır. Bu bilinç, mümini hem umutlu hem de dikkatli yaşatır.
İyilik yaparken karşılığını yalnız Allah'tan bekler, kötülükten ise hesap günü korkusuyla uzak durur.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 15. ayeti, kıyametin mutlaka gerçekleşeceğini ve vaktinin insanlar için gizli tutulduğunu bildirmektedir. Ahiret, Allah'ın mutlak adaletinin tecelli edeceği gündür. Her insan, yaptığı işlerin ve gösterdiği samimi gayretin karşılığını eksiksiz alacaktır. Bu sebeple mümin, hayatını tevhid, ibadet ve hesap bilinci üzerine kurmalı; her gününü Rabbine kavuşacakmış gibi değerlendirmelidir.
فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ فَتَرْدَىٰ
Felâ yesuddenneke anhâ men lâ yu'minu bihâ vettebe'a hevâhu feterdâ.
16- “O halde, kıyamete inanmayan ve hevesine uyan kimse seni bundan alıkoymasın, yoksa helak olursun.”
Rahman'ın emirlerine muhalefet konusunda arzularının peşinden giden seni kıyamete inanmaktan ve kıyamet için hazırlanmak maksadıyla amel etmekten alıkoymasın seni engellemesin yoksa helak olursun.
İbni Kesir şöyle demektedir: “Bundan maksat tek tek mükelleflerdir. yani şu denmektedir: kıyameti yalanlayan, dünya hayatında zevk ve arzuların peşine takılıp giden, mevlasına isyan eden, hevasına uyan kimselerin yolunu izlemeyiniz. Bu konuda her kim onlara uygun hareket ederse, zarar eder, kaybeder.”
Nesefi şöyle demektedir: “Burada hitap, Hz Musa'ya olmakla birlikte Maksat, onun ümmetidir. Ayeti kerime ahireti inkar etmenin helak olmayı da beraberinde getirdiğinin delilidir. Aynı şekilde hevaya uymanın kıyameti yalanlama ile eş anlamlı olduğunu da göstermektedir. Heva'nın pisliğinden arıtacak ve helaktan uzaklaştıracak en etkin iş, ahiret gününe iman etmektir.”
Tasavvuf ehli, hevâ ile mücadeleyi (mücâhede-i nefs) manevî yolculuğun en önemli basamaklarından biri kabul etmiştir.
İmam Cüneyd-i Bağdâdî şöyle der: "Nefsin hevâsına muhalefet etmek, Allah'a giden yolun kapısıdır."
İmam Gazâlî ise, hevânın dizginlenmediği bir kalpte hikmetin yerleşmeyeceğini ifade eder.
Tasavvufta amaç, hevâyı tamamen yok etmek değil; onu vahyin rehberliğine tâbi kılmaktır. Çünkü yaratılıştan gelen arzular meşru sınırlar içinde yaşandığında nimet, sınırları aştığında ise fitne olabilir.
İnsan yalnız doğruyu öğrenmekle yetinmemeli, onu koruyacak tedbirleri de almalıdır. Nasıl bir bahçe sadece dikilmekle değil, zararlı otlardan korunmakla da güzelleşirse, iman da kötü etkilerden korununca güçlenir.
Her insan, her gün iki davet arasında seçim yapar. Bir davet, Allah'ın vahyinden gelir. Diğeri ise nefsin sınırsız arzularından. Kalp hangisini daha çok dinlerse, hayat o yöne doğru şekillenir.
Bu ayet bize, çevremizi, dostlarımızı, okuduklarımızı, izlediklerimizi ve dinlediklerimizi seçerken dikkatli olmamız gerektiğini öğretmektedir. Çünkü insan sadece yaptığı işlerden değil, etkilendiği fikirlerden de sorumludur. Ahiret bilincini canlı tutan bir mümin, hevânın geçici çağrılarına değil, Allah'ın ebedî davetine kulak verir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 16. ayeti, ahirete iman etmeyen ve nefsinin arzularına uyan kimselerin etkisine kapılmama uyarısını yapmaktadır. Kur'ân'a göre hevâ, vahyin yerine geçtiğinde insanı sapmaya ve zarara sürükler. Bu sebeple mümin, tevhidini, ibadetini ve ahiret bilincini korumalı; ölçüsünü insanların arzularından değil, Allah'ın vahyinden almalıdır.
وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَا مُوسَىٰ
Ve mâ tilke bi-yemînike yâ Mûsâ.
17- “O sağ elindeki nedir Ey Musa?”
Allah Teala Hz. Musa'ya, sağ elindekinin ne olduğunu bildiği halde yine de onu sormuştur. Bunun hikmeti, Allah Teala’nın Hz. Musa’ya kendi kudretinin büyüklüğünü ve dilediğini yapma gücünde olduğunu göstermesidir. Allah Teala Hz. Musa'ya ne olduğunu sorduğu âsâyı yılan şekline sokmuş, onunla denizi yarmış ve onunla taştan su fışkırtmıştır. Bu sebepledir ki kendisiyle birçok mucizeyi meydana getirdiği âsânın ne olduğunu sormuş ve Hz. Musa’nın dikkatini çekmiştir.
Bazı müfessirler buradaki sorunun asıl maksadının, Hz. Musa’yı teskin etmek ve Allah Teala ile yapmış olduğu konuşmadan dolayı duyduğu heyecanı yatıştırmaktır. Zira "Elindeki nedir " diye sorarak ilahî kelamdan sonra konuşmayı beşer seviyesine indirmiştir. Böylece Hz. Musa’nın heyecanını gidermiştir.
Nesefi der ki: “Bu soru gerekli metanet sağlandıktan sonra kendisinden mucizenin gerçekleşeceğine dikkatini çekmek yahut asanın yılana dönüşmesinden dolayı dehşete düşmesini önlemek için onu buna hazırlamak veya kendisiyle konuşmasını heybetinin giderilmesi için duruma alışmasını sağlamaktır.”
Tasavvuf ehli, Hz. Mûsâ'nın asasını, kulun sahip olduğu emanetler olarak da değerlendirmiştir. İnsan; aklı, kalbi, ilmi, vakti, malı ile Allah'ın huzuruna çıkar.
Allah'ın kullarına yönelttiği bu soru, mecazî olarak her mümine de yöneliyor gibidir: "Elindekini ne için kullanıyorsun?" Bu bakış açısı, kişiyi nimetlerin hesabını düşünmeye sevk eder.
İnsan bazen elindekileri küçümser. "Benim imkânım az." "Ben ne yapabilirim?" diye düşünür. Hz. Mûsâ'nın elindeki asa da sıradan görünüyordu. Onu değerli yapan, kendi gücü değil, Allah'ın ona verdiği görevdi.
Bugün de samimiyetle kullanılan küçük bir imkân, Allah'ın izniyle büyük hayırlara vesile olabilir. Önemli olan, elimizdekini Allah'ın rızası doğrultusunda kullanabilmektir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 17. ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ'ya "Sağ elindeki nedir?" diye sormasını anlatmaktadır. Bu soru, bilgi edinmek için değil; Hz. Mûsâ'yı yaklaşan büyük mucizeye hazırlamak ve dikkatini elindeki asaya yöneltmek içindir. Ayet, Allah'ın kullarını hikmetle eğittiğini ve sıradan görünen imkânları bile büyük hizmetlere vesile kılabileceğini göstermektedir.
قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّؤُا عَلَيْهَا وَأَهُشُّ بِهَا عَلَىٰ غَنَمِي وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَىٰ
Kâle hiye asâye etevekkeü aleyhâ ve ehüşşü bihâ alâ ganemî ve liye fîhâ meâribu uhrâ.
18- “Dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. ve onunla daha birçok işlerde faydalanırım.”
Kısa bir soruya uzun bir cevap veren hz. Musa bunu Allah teala ile konuşmayı uzatmayı arzu etmesinden kaynaklanmaktadır. Yorulduğum zaman ağırlığımı ona verip dayanırım, sürünün başında durduğum zaman ve yürüdüğüm zaman ona yaslanırım. Ağaçların yapraklarını düşürürüm, bunu yaparken değnekle vurarak yapmazdı. Bu değneğim ile başka bir takım işlerde ihtiyaçlarımı da onunla karşılarım. İbni Kesir der ki: “Bazı kimselerin bir müphem (belirsiz, anlaşılması güç ve net olmayan) bırakılan diğer bir takım faydaları sayıp dökmek için oldukça gayret sarf etmişlerdir Ancak bütün bu yapılan açıklamaların kaynağı israiliyattır.”
Tasavvuf büyükleri, asanın farklı işlerde kullanılmasını, kulun sahip olduğu bütün kabiliyetleri Allah yolunda değerlendirmesi şeklinde de yorumlamışlardır.
İnsan sadece ibadet ederken değil, çalışırken, öğretirken, yardım ederken, üretirken de Allah'ın rızasını gözetebilir. Böylece sıradan işler bile ibadet değerine ulaşabilir. Bu anlayış, ihlâsın ve niyetin önemini ortaya koymaktadır. Allah'ın bize verdiği her nimet, bir emanet ve aynı zamanda bir imkândır. Kimi insanın ilmi, kiminin malı, kiminin vakti, kiminin güzel ahlâkı, kiminin de güçlü iradesi vardır. Önemli olan, "Elimde ne var?" sorusundan sonra, "Ben bunu Allah'ın rızası için nasıl kullanabilirim?" sorusunu sormaktır.
Hz. Mûsâ'nın asası, Allah'ın elinde değil, Hz. Mûsâ'nın elindeydi. Fakat ona değer kazandıran, Allah'ın emrine teslim edilmesiydi. İnsan da sahip olduğu nimetleri Allah'ın emrine sunduğu ölçüde, onlar dünya ve ahiret için bereket kaynağı hâline gelir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 18. ayeti, Hz. Mûsâ'nın elindeki asanın günlük hayatta nasıl kullanıldığını anlatmaktadır. Allah, bu sıradan görünen eşyayı ilerleyen ayetlerde büyük mucizelere vesile kılacaktır. Bu ayet, Allah'ın küçük görülen imkânları büyük hayırlara dönüştürebileceğini ve müminin elindeki nimetleri şükür, hizmet ve tevekkül şuuru içinde değerlendirmesi gerektiğini öğretmektedir.
قَالَ أَلْقِهَا يَا مُوسَىٰ
Kâle elkıhâ yâ Mûsâ.
19- “(Allah) buyurdu ki: “Ey Musa! Yere bırak onu”
Elindekini bırak emri ile hz. Musanın teslimiyet göstermesi istenir. İlk emir karşısında hz. Musa teslimiyet gösterir. Hz. Musa bu emirle ne olacağını bilmiyordu basit görünen bu emir aslında büyük bir güven eğitimidir.
Tasavvuf ehli bu ayeti, teslimiyet makamının önemli delillerinden biri olarak görmüştür. Kul bazen alıştığı, güvendiği, dayandığı şeyleri Allah için bırakmak zorunda kalabilir. Bu; kötü bir alışkanlık, haram bir kazanç, kibir, makam sevgisi, nefsin arzuları olabilir.
Allah'ın emrine uyarak bunları terk eden kimse, yerine Allah'ın daha hayırlısını vereceğine inanır. Hz. Mûsâ'nın asası da, önce bırakılmış, sonra Allah'ın kudretiyle bambaşka bir hâle gelmiştir.
Hayatımızda Allah'ın "Bırak!" dediği şeyler vardır. Bunlar bazen bir günah, bazen kötü bir arkadaşlık, bazen kibir, bazen de kalbi Allah'tan uzaklaştıran bir alışkanlık olabilir.
İnsan onları bırakmaktan korkabilir. Fakat Hz. Mûsâ'nın kıssası bize şunu öğretmektedir: Allah için bırakılan hiçbir şey gerçek anlamda kaybolmaz. Allah dilerse, kulun bıraktığı şeyi çok daha hayırlı bir sonuca vesile kılar. Bu yüzden mümin, emrin hikmetini tam anlayamasa bile, Rabbinin emrine güvenerek hareket eder.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 19. ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ'ya asasını yere bırakmasını emretmesini anlatmaktadır. Bu emir, sadece bir eşyanın bırakılması değil; Allah'a güvenmenin, teslim olmanın ve emre gecikmeden itaat etmenin bir eğitimidir. Ayet, Allah'ın hikmetini her zaman tam kavrayamasak da O'nun emirlerine güvenerek uymanın büyük hayırlara ve ilâhî yardıma kapı açacağını öğretmektedir.
فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَىٰ
Fe elkâhâ fe izâ hiye hayyetün tes'â.
20- “Bunun üzerine Mûsâ asasını yere bıraktı. Bir de ne görsün! O, hızla hareket eden bir yılan oluvermişti.”
Elinden bıraktığı asa birde baktı ki, hızlıca yürüyen ve çabuk hareket eden bir yılan olmuş. İbni Keser şunları anlatmıştır: “Bu asa anında büyük uzun ve çabuk hareket eden bir yılana dönüştü. Böylelikle o, hareket itibariyle yılanların en hızlısı ve fakat cisim itibariyle de en küçükleri olan ince bir yılan gibi olduğunu gördüm. Ancak buna rağmen gayet büyüktü ve hareketi de çok hızlıydı.”
Bu ayet, Kur'ân'daki mucize anlayışını öğretmektedir. Mucize; bir peygamberin doğruluğunu göstermek için, Allah'ın yarattığı, insanların benzerini meydana getiremeyeceği olağanüstü bir olaydır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Asayı yılana çeviren Hz. Mûsâ değildir. Asayı yılana çeviren, Allah'ın sonsuz kudretidir. Peygamber, mucizenin sahibi değil; mucizenin gösterildiği kuldur.
Tasavvuf ehli, asanın yılana dönüşmesini, Allah'ın kudreti karşısında sebeplerin gerçek tesir sahibi olmadığını gösteren büyük bir ders olarak değerlendirmiştir.
Asa kendi tabiatıyla yılan olmadı. Allah dileyince oldu. Bu nedenle arifler, eşyanın tesirini bağımsız görmemeyi, her nimetin ve her olayın arkasında Allah'ın kudretini okumayı tavsiye etmişlerdir.
İmam Gazâlî'nin yaklaşımına göre, sebepler Allah'ın koyduğu düzendir; yaratan ve gerçek tesiri veren ise yalnız Allah'tır. Bugün bizim elimizde Hz. Mûsâ'nın asası gibi bir mucize yoktur. Fakat elimizde Kur'ân vardır. Kur'ân, akla, kalbe ve vicdana hitap eden en büyük ilâhî rehberdir. Allah'ın kudretini görmek isteyen kişi, yalnız geçmiş mucizelere değil, her gün karşılaştığı yaratılış delillerine ve Kur'ân'ın rehberliğine de dikkatle bakmalıdır. İman güçlendikçe, insan olayların arkasındaki ilâhî hikmeti daha iyi görmeye başlar.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 20. ayeti, Hz. Mûsâ'nın Allah'ın emrine uyarak asasını yere bırakması ve onun Allah'ın kudretiyle canlı bir yılana dönüşmesini anlatmaktadır. Bu mucize, Hz. Mûsâ'nın peygamberliğini destekleyen ilk büyük delillerden biridir. Ayet, Allah'ın her şeye gücünün yettiğini, gerçek tesirin yalnız O'na ait olduğunu ve samimi teslimiyetin ilâhî yardım ve kudrete şahit olmaya vesile olacağını öğretmektedir.
قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ ۖ سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَىٰ
Kâle huzhâ ve lâ tehaf, se-nu'îduhâ sîretehe'l-ûlâ.
21- “(Allah) buyurdu: “Onu korkmadan tut. Biz, onu eski durumuna çevireceğiz.”
Tâ-Hâ Sûresi'nin 21. ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ'ya yılana dönüşen asasını tekrar eline almasını emretmesini ve onu "Korkma!" onu eski haline çevireceğiz diyerek güvence altına almasını anlatmaktadır. Ayet, gerçek cesaretin korkusuz olmak değil; Allah'a güvenerek korkuya rağmen doğru olanı yapabilmek olduğunu öğretmektedir. Allah'ın kudreti her şeyi değiştirmeye ve tekrar eski hâline döndürmeye yeter; mümin de bu kudrete güvenerek hayatındaki korkularla yüzleşmelidir.
وَاضْمُمْ يَدَكَ إِلَىٰ جَنَاحِكَ تَخْرُجْ بَيْضَاءَ مِنْ غَيْرِ سُوءٍ آيَةً أُخْرَىٰ
Vadmum yedeke ilâ cenâhike tahruc beydâe min gayri sû', âyeten uhrâ.
22- “(Bir de) elini koynuna (koltuğunun altına) sok; hiçbir hastalık olmaksızın bembeyaz olarak çıksın. Bu da başka bir mucizedir.”
Tâ-Hâ Sûresi'nin 22. ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ'ya ikinci büyük mucizeyi vermesini anlatmaktadır. Elini koynuna sokan Hz. Mûsâ'nın eli, hiçbir hastalık olmadan göz kamaştırıcı bir nurla parlamıştır. Bu mucize, Allah'ın sonsuz kudretini gösteren ilâhî bir delildir. Ayet, Allah'ın peygamberlerini açık ayetlerle desteklediğini ve müminlerin de hem vahiyde hem de yaratılışta Allah'ın kudretini görerek imanlarını güçlendirmeleri gerektiğini öğretmektedir.
لِنُرِيَكَ مِنْ آيَاتِنَا الْكُبْرَىٰ
Li-nuriyeke min âyâtinâ'l-kubrâ.
23- “Böyle yaptık ki sana büyük ayetlerimizden (mucizelerimizden) gösterelim.”
Tâ-Hâ Sûresi'nin 23. ayeti, Hz. Mûsâ'ya gösterilen mucizelerin amacını açıklamaktadır. Allah, bu büyük ayetleri peygamberini eğitmek, kalbini güçlendirmek ve onu Firavun'un karşısındaki göreve hazırlamak için göstermiştir. Ayet, Allah'ın ayetlerinin yalnız mucizelerden ibaret olmadığını; Kur'ân'ın, kâinatın ve yaratılışın da O'nun kudretini gösteren büyük deliller olduğunu öğretmektedir.
اذْهَبْ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَىٰ
İzheb ilâ Fir'avne innehû tağâ.
24- “Firavuna git. Çünkü o, azmıştır.”
Tâ-Hâ Sûresi'nin 24. ayeti, Hz. Mûsâ'nın peygamberlik görevinin fiilen başladığını bildirmektedir. Allah onu, azgınlıkta sınırı aşan Firavun'a göndermiştir. Ayet, ilâhî eğitimin amacının sorumluluk almak olduğunu; zulüm karşısında hakkı söylemenin peygamberlerin yolu olduğunu ve Allah'ın en büyük zalimlere bile önce hidayet çağrısı yaptığını öğretmektedir. Dünya hayatını üstün tutmuş, yüce rabbini unutmuştur. Şirk koşmuş rabbine ibadet etmemektedir. ubudiyet sınırını aşıp, uluhiyet sınırlarına girmeye çalışmıştır.
Tasavvuf büyükleri, Firavunu nefis terbiyesinin de sembollerinden biri olarak değerlendirmişlerdir. Onlara göre: Hz. Mûsâ, aklı ve vahyi temsil eder. Firavun ise ilâhlık iddiasına kadar varabilen kibirli nefsi temsil eder. Kulun içinde de zaman zaman: "Ben daha iyi bilirim." "Ben haklıyım." "Ben vazgeçilmezim." diyen bir nefis bulunabilir. İşte Kur'ân'ın terbiyesi, önce bu içteki Firavunu tanımayı, sonra Allah'ın emriyle onu dizginlemeyi öğretir.
قَالَ رَبِّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي
Kâle Rabbi'şrah lî sadrî.
25- “(Musa) dedi ki: ‘Rabbim! göğsüme genişlik ver.”
Tâ-Hâ Sûresi'nin 25. ayeti, Hz. Mûsâ'nın peygamberlik görevi öncesinde yaptığı ilk duayı anlatmaktadır. O, Allah'tan önce kalbinin genişletilmesini istemiştir. Bu ayet, gerçek başarının yalnız dış şartların değişmesiyle değil; Allah'ın kalbe verdiği huzur, sabır, cesaret ve hikmetle mümkün olduğunu öğretmektedir. Büyük sorumluluklar taşıyan müminler için bu dua, her çağda yol gösterici bir niyazdır.
وَيَسِّرْ لِي أَمْرِي
Ve yessir lî emrî.
26- “İşimi kolaylaştır.”
Tâ-Hâ Sûresi'nin 26. ayeti, Hz. Mûsâ'nın Allah'tan görevini kolaylaştırmasını istemesini anlatmaktadır. Bu dua, sorumluluktan kaçmayı değil; büyük görevleri Allah'ın yardımıyla yerine getirme bilincini ifade eder. Ayet, mümine her önemli işinde önce Allah'a yönelmeyi, ardından sebeplere sarılmayı ve başarının asıl kaynağının ilâhî yardım olduğunu öğretmektedir.
وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِي
Vahlul 'ukdeten min lisânî.
27- “Dilimin düğümünü çöz ki,”
Dilimdeki bağlardan birisini çöz. O dilindeki bağın tümünün gitmesini istemedi. Sadece Rabbinin risaletini yerine getirmesinde kendisine yardımcı olacak olanı istemekte yetindi. Bundan önce kalbinin genişletilmesini, işinin kolaylaştırılmasını istemişti.
Tasavvuf ehli bu ayeti, yalnız konuşma kolaylığı olarak değil, hakikati ifade edebilecek bir gönül dili olarak da değerlendirmiştir. Çünkü insan bazen güzel konuşabilir; fakat sözü gönülden gelmez. Bazen de kelimeleri azdır; ama samimiyeti gönüllere ulaşır.
İşârî olarak bu ayet, kalpteki düğümlerin çözülmesini de hatırlatmaktadır. Kibir, öfke, kin, riya, haset… Kalpteki bu düğümler çözüldükçe, insanın dili de daha hikmetli ve daha tesirli hâle gelir.
Bu dua, özellikle öğretmenler, imamlar, ebeveynler, öğrenciler, konuşmacılar, yöneticiler ve insanlarla iletişim kuran herkes için çok kıymetlidir. Bir mümin önemli bir konuşma yapmadan, bir ders anlatmadan, bir nasihatte bulunmadan, bir gönül almaya çalışmadan önce, Hz. Mûsâ'nın bu duasını okuyabilir: "Vahlul 'ukdeten min lisânî." Çünkü sözün tesiri, yalnız güzel cümlelerde değil; Allah'ın o söze verdiği bereket ve samimiyettedir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 27. ayeti, Hz. Mûsâ'nın Allah'tan konuşmasına engel olan düğümün çözülmesini istemesini anlatmaktadır. Bu ayet, hakikati bilmenin yanında onu açık, hikmetli ve etkili bir şekilde ifade edebilmenin de büyük bir nimet olduğunu öğretir. Mümin, hem kendini geliştirmeli hem de sözünün doğru anlaşılması için Allah'tan yardım istemelidir.
يَفْقَهُوا قَوْلِي
Yefkahû kavlî.
28- “Sözümü iyi anlasınlar.”
Risaleti tebliğ edeceğim zaman iyi anlasınlar. Hz. Mûsâ'nın amacı güzel konuşmak değildir. Onun amacı, hakikatin insanlar tarafından doğru anlaşılmasıdır.
Tasavvuf ehli, bu ayetteki "yefkahû" kelimesini, kalbin hakikati kavraması olarak da değerlendirmiştir. Kul bazen sözleri işitir, ama kalbi kapalı olduğu için onların mânâsına ulaşamaz.
Kalp Allah'ın nuru ile açıldığında ise, aynı söz bambaşka bir tesir bırakır. Bu sebeple tasavvuf büyükleri, "Anlamak ilimledir; idrak ise Allah'ın lütfudur." demişlerdir. Bu yorum, ayetin işârî yönlerinden biridir.
Ayetin açık anlamı ise, Hz. Mûsâ'nın sözlerinin insanlar tarafından doğru anlaşılması için dua etmesidir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 28. ayeti, Hz. Mûsâ'nın dilindeki düğümün çözülmesini istemesinin gerçek sebebini açıklamaktadır: İnsanların sözünü doğru anlaması. Ayet, etkileyici konuşmaktan daha önemli olanın hakikatin açık ve doğru bir şekilde anlaşılması olduğunu öğretir. Tebliğde ve eğitimde başarı, yalnız konuşabilmekte değil; Allah'ın izniyle muhatabın gönlüne ve zihnine ulaşabilmektedir.
وَاجْعَلْ لِي وَزِيرًا مِنْ أَهْلِي
Vec'al lî vezîran min ehlî.
29- “Bana ailemden bir yardımcı (vezir) ver.”
Bana yardımcı olacak, destek olup bir yardım edici ve sığınacağım bir kimsem olsun. İçimdekileri kendisine açacağım biri olsun ve bu benim ailemden olsun. Bu istek, İslâm'ın hizmet anlayışını göstermektedir. En büyük peygamberlerden biri olan Hz. Mûsâ bile, "Ben tek başıma yeterim." dememiştir.
Tasavvuf büyükleri, bu ayeti "sohbet ve refiklik" açısından da değerlendirmişlerdir. İnsan manevî yolculuğunu tek başına sürdürmekte zorlanabilir. Salih dostlar, ilim ehli, mürşidler, ihlas sahibi arkadaşlar; kişinin yükünü hafifletir, onu hayra teşvik eder, hatalarını görmesine yardımcı olur.
Nitekim bir sözde şöyle denilmiştir: "Yol arkadaşı olmayanın yolu uzar." Bu, ayetin işârî anlamlarından biridir.
Ayetin açık anlamı ise, Hz. Mûsâ'nın peygamberlik görevinde kendisine yardımcı olacak güvenilir bir destek istemesidir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 29. ayeti, Hz. Mûsâ'nın Allah'tan ailesinden güvenilir bir yardımcı istemesini anlatmaktadır. Bu ayet, büyük sorumlulukların tek başına değil; güven, istişare ve dayanışma içinde yürütülmesi gerektiğini öğretir. Yardım istemek bir eksiklik değil, hikmettir. Mümin, hem kendisi için hem de Allah yolunda birlikte çalışacağı salih ve ehil yardımcılar için dua etmelidir.
هَارُونَ أَخِي
Hârûne ehî.
30- “Kardeşim Harun'u.”
Hz. Mûsâ, görevin büyüklüğünü görünce kendisini öne çıkarmamış; güvenilir, ehil ve sadık bir kardeşini Allah'tan yardımcı olarak istemiştir.
Tasavvuf büyükleri, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn arasındaki ilişkiyi, manevî dayanışmanın sembollerinden biri olarak değerlendirmişlerdir. Nitekim büyük mutasavvıflar şöyle demiştir: "Kardeşinin başarısına sevinen kimse, nefsini yenmeye başlamıştır."
Tâ-Hâ Sûresi'nin 30. ayeti, hizmette güven, liyakat ve kardeşlik ruhunun önemini öğretir. Gerçek lider, her işi tek başına yapmaya çalışan değil; ehil insanlarla birlikte Allah'ın rızası için çalışan kimsedir. Kur'ân'ın gösterdiği yol, akrabalığı değil; ehliyetle birleşen güveni esas almaktır.
اشْدُدْ بِهِ أَزْرِي
Uşdud bihî ezrî.
31- “Onunla gücümü arttır.”
Kardeşim Harun'la beni pekiştir. Hz. Mûsâ, Allah yolundaki görevinin daha güçlü yürüyebilmesi için ilâhî destek istemektedir.
Tasavvuf ehlinin büyükleri şöyle demiştir: "Salih dost, yolun yükünü hafifleten bir rahmettir."
Tâ-Hâ Sûresi'nin 31. ayeti, Hz. Mûsâ'nın kardeşi Hârûn ile desteklenmeyi istemesini anlatmaktadır. Bu ayet, gerçek kuvvetin yalnız Allah'tan geldiğini, salih insanların ise bu ilâhî yardımın vesileleri olduğunu öğretir. Mümin, büyük sorumlulukları taşırken hem Allah'a dayanmalı hem de güvenilir insanlarla dayanışma içinde olmalıdır.
وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي
Ve eşrikhu fî emrî.
32- “Onu işimde ortak yap.”
Bu ifade, Hz. Mûsâ'nın ne kadar samimi, mütevazı ve ihlâslı bir peygamber olduğunu göstermektedir. O, yalnızca kendisine yardım edecek birini istememektedir. Allah'ın dinine hizmette kardeşinin de aynı şerefe ortak olmasını istemektedir.
Tasavvuf büyükleri bu ayeti, "hizmeti paylaşmak, şerefi paylaşmaktır" şeklinde değerlendirmişlerdir.
Nefis, hizmeti sahiplenmek ister. Ruh ise, hayrın çoğalmasını ister. Kâmil mümin, başkasının Allah yolunda ilerlemesine sevinir. Çünkü bilir ki, Allah'ın rahmeti paylaşıldıkça eksilmez; aksine çoğalır. Bu yorum, ayetin işârî yönlerinden biridir.
Ayetin açık anlamı ise, Hz. Mûsâ'nın peygamberlik görevinde kardeşi Hârûn'un da kendisiyle birlikte görevlendirilmesini istemesidir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 32. ayeti, Hz. Mûsâ'nın kardeşi Hârûn'un peygamberlik görevine ortak edilmesini istemesini anlatmaktadır. Bu ayet, büyük hizmetlerin tek kişilik değil; ehliyet, dayanışma ve görev paylaşımıyla yürütülmesi gerektiğini öğretir. Gerçek ihlâs sahibi mümin, yalnız kendi başarısını değil; başkalarının da Allah yolunda hizmet etmesini ister ve bundan sevinç duyar.
كَيْ نُسَبِّحَكَ كَثِيرًا
Key nusebbihake kesîrâ.
33- “Seni daha çok tesbih edelim.”
Bu ayet, bize gösteriyor ki, Hz. Mûsâ'nın bütün isteklerinin merkezinde ne makam vardır, ne şöhret, ne başarı arzusu, ne de insanların takdiri. Bütün gayesi, senin için namaz kılalım, Seni daha çok zikredelim, O'nu daha çok yüceltmek ve kulluğunu daha güzel yerine getirmektir.
Tasavvuf ehli, tesbihi sadece dil hareketi olarak görmemiştir. Onlara göre gerçek tesbih, kalbin Allah'tan başka her şeyi ilâhlık makamından uzaklaştırmasıdır. Çünkü tesbih; Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmek olduğu gibi, kulun kalbini de Allah'tan başkasını mutlaklaştırmaktan temizlemesidir.
Cüneyd-i Bağdâdî'nin ifade ettiği manaya uygun olarak, "Tesbih, kalbin yalnız Allah'ın azameti karşısında eğilmesidir." Bu, ayetin işârî yönlerinden biridir.
Ayetin açık anlamı ise, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn'un birlikte Allah'ı çokça tesbih etmeyi hedeflemeleridir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 33. ayeti, Hz. Mûsâ'nın bütün isteklerinin gerçek amacını açıklamaktadır: Allah'ı çokça tesbih etmek. Bu ayet, ilim, tebliğ, görev, yardım ve başarının nihai hedefinin Allah'ın rızası olduğunu öğretir. Gerçek tesbih, sadece dille yapılan zikir değil; kalbin imanıyla ve hayatın salih amelleriyle Allah'ı yüceltmektir.
وَنَذْكُرَكَ كَثِيرًا
Ve nezküreke kesîrâ.
34- “Ve seni daha çok analım diye.”
Tesbih, Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih etmektir. Zikir ise Allah'ı kalpte, dilde ve hayatta sürekli hatırda tutmaktır. Hz. Mûsâ'nın bütün gayesi, Allah'ı unutmadan yaşayan bir kulluk hayatı kurmaktır.
Tasavvuf büyükleri, zikri "kalbin hayatı" olarak tarif etmişlerdir. Onlara göre beden gıda ile yaşadığı gibi, kalp de zikir ile canlı kalır. Nitekim büyük mutasavvıflar, "Gaflet kalbin uykusu, zikir ise uyanışıdır." demişlerdir.
Ancak gerçek zikir, yalnız dil hareketi değildir. Dil, kalp ve davranış aynı istikamette olduğunda, zikir kemâle ulaşır. Bu yorum ayetin işârî yönlerinden biridir.
Ayetin açık anlamı ise, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn'un Allah'ı çokça anmayı hedeflemeleridir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 34. ayeti, Hz. Mûsâ'nın bütün hazırlıklarının ve isteklerinin nihai hedeflerinden birinin Allah'ı çokça zikretmek olduğunu göstermektedir. Bu ayet, zikrin sadece dilde kalan bir tekrar değil; Allah'ı sürekli hatırlayan, O'nun emirlerini hayatına taşıyan bilinçli bir kulluk olduğunu öğretir. Tesbih Allah'ın yüceliğini ilan ederken, zikir kulun Rabbiyle bağını sürekli canlı tutar.
إِنَّكَ كُنْتَ بِنَا بَصِيرًا
İnneke kunte binâ basîrâ.
35- “Şüphesiz ki, sen bizi görmektesin.”
Şüphesiz ki sen bizim hallerimizi bilensin, Tasavvuf büyükleri, El-Basîr isminin tecellisinin kulda murâkabe şuuru meydana getirdiğini söylemişlerdir.
Murâkabe; kulun, Allah'ın kendisini her an gördüğünü bilerek yaşamasıdır. Bu şuur oluştuğunda; riya azalır, ihlâs artar, günahlardan sakınmak kolaylaşır, ibadetler daha şuurlu hâle gelir.
Nitekim ihsan hadisi de bu hakikati ifade eder: "Allah'ı görüyormuşçasına kulluk et. Sen O'nu görmesen de O seni görmektedir." Bu, ayetin işârî yönlerinden biridir.
Ayetin açık anlamı ise, Hz. Mûsâ'nın Allah'ın kendilerini sürekli gördüğünü ifade ederek duasını tamamlamasıdır.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 35. ayeti, Hz. Mûsâ'nın duasını Allah'ın her şeyi gördüğüne olan tam güveniyle tamamladığını göstermektedir. Bu ayet, El-Basîr ismine iman ederek yaşayan müminin, yalnızken de kalabalıkta da Allah'ın gözetimi altında olduğunu bilmesini öğretir. Gerçek tevekkül, sebeplere sarıldıktan sonra sonucu her şeyi gören ve bilen Allah'a teslim etmektir.
قَالَ قَدْ أُوتِيتَ سُؤْلَكَ يَا مُوسَىٰ
Kâle kad ûtîte su'leke yâ Mûsâ.
36- “(Allah) buyurdu ki: “Ey Musa! İstediğin sana verilmiştir.”
Bu ayette, Hz. Musanın duasının Allah tarafından kabul edildiğini ve istediklerinin kendisine verildiği kesinlik kazanmış oldu.
Tasavvuf büyükleri bu ayeti, "Duanın en büyük meyvesi Allah'ın kuluna yönelmesidir." şeklinde değerlendirmişlerdir. Nitekim büyük mutasavvıflar şöyle demiştir: "Allah sana dua etmeyi nasip etmişse, kabul kapısını da açmıştır."
Tâ-Hâ Sûresi'nin 36. ayeti, Hz. Mûsâ'nın duasına Allah'ın verdiği kesin cevabı bildirmektedir: "Ey Mûsâ! İstediğin sana verilmiştir." Bu ayet, Allah'ın El-Mücîb isminin tecellisini gösterir. Samimiyet, ihlâs ve Allah'ın rızasını hedefleyen dualar büyük bir değere sahiptir. Mümin, dua ederken gayretini bırakmaz; sonucunu ise hikmet sahibi Rabbine teslim eder.
وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَيْكَ مَرَّةً أُخْرَىٰ
Ve lekad menennâ aleyke marraten uhrâ.
37- “ zaten sana başka bir defa daha iyilikte bulunmuştuk.”
Allah azze ve celle Musa Aleyhisselam'ın isteğini yerine getirerek ona lütuf ve ihsanda bulunduktan sonra daha önce Kendisine vermiş olduğu nimetleri hatırlattı ki bundan sonra Allah'a olan güveni de mutlak olarak devam etsin Çünkü mutlak olarak Allahu Teala'ya Güven duymaksızın davet adamı davetine devam edemez.
Tasavvuf ehli, bu ayeti "nimeti vereni görmek" açısından değerlendirmiştir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 37. ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ'ya geçmişte yaptığı büyük lütfu hatırlatmaktadır. Bu ayet, Allah'ın kullarını bir anda değil; hayatları boyunca terbiye ederek büyük vazifelere hazırladığını gösterir. Geçmişteki ilâhî yardımları hatırlamak, bugünkü imtihanlarda güven ve sabır kazandırır.
إِذْ أَوْحَيْنَا إِلَىٰ أُمِّكَ مَا يُوحَىٰ
İz evhaynâ ilâ ümmike mâ yûhâ.
38- “Hani annene vahyedileni vahyetmiştik.”
Yani Allah, Hz. Mûsâ'nın daha bebeklik döneminden Firavun bebekleri öldürttüğü sırada biz o andan itibaren seni koruma altına almış ve annesine özel bir yönlendirme vermiştir.
Tasavvuf ehli bu ayeti, "Allah'ın kulunu daha o kendini tanımadan önce gözetmesi" şeklinde değerlendirmiştir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 38. ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ'yı daha bebeklik döneminden itibaren koruma altına aldığını bildirmektedir. Allah, annesinin kalbine verdiği ilhamla onu büyük bir tehlikeden kurtarmış ve gelecekteki peygamberlik görevine hazırlamıştır. Bu ayet, Allah'ın kullarını fark edilmeyen yollarla koruduğunu ve rahmetinin hayatın her aşamasında devam ettiğini öğretir.
أَنِ اقْذِفِيهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِفِيهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ لِي وَعَدُوٌّ لَهُ ۚ وَأَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِّنِّي وَلِتُصْنَعَ عَلَىٰ عَيْنِي
En ikzifîhi fit-tâbûti fakzifîhi fil-yemmi felyulkıhü'l-yemmu bis-sâhili ye' huzhû aduvvun lî ve aduvvun lehû. Ve elkaytü aleyke mehabbeten minnî ve li tusnea alâ aynî.
39- “Onu sandığa koy, sonra onu denize bırak; deniz onu kıyıya bıraksın da, onu benim de onun da düşmanı olan biri alsın. Sana tarafımdan bir sevgi bıraktım ki, gözümün önünde yetiştirilesin.”
Onu sandığa yerleştir Nil nehri'ne bırak nehrin kenarına gelince onu kıyıya atar. Firavunun hizmetçileri onu alırlar. Onlara sevilmeni sağlayacak bir sevgi sana bıraktım onlar da seni severler senin düşmanın olduğu halde firavunun seni sevmesini temin ettim. Gözümün önünde yetişesin diye. Bu da seni koruyup gözetiyorum demektir.
İbni Kesir el-Cevni’den bunun manası ile ilgili olarak: “Allah'ın gözetimi altında terbiye edilsin diye” şeklinde bir nakilde bulunmuştur.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 39. ayeti, Hz. Mûsâ'nın bebeklik döneminde Allah'ın özel koruması altında nasıl yetiştirildiğini anlatmaktadır. Allah onu sandıkla suya bıraktırmış, düşmanının evine ulaştırmış ve kalplere sevgi yerleştirerek korumuştur. Bu ayet, Allah'ın kullarını görünmeyen yollarla koruduğunu, sevgi verdiğini ve büyük vazifelere hazırladığını öğretir.
إِذْ تَمْشِي أُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ مَن يَكْفُلُهُ ۖ فَرَجَعْنَاكَ إِلَىٰ أُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَ ۚ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا ۚ فَلَبِثْتَ سِنِينَ فِي أَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلَىٰ قَدَرٍ يَا مُوسَىٰ
İz temşî uhtuke fe tekûlü hel edullukum alâ men yekfuluhû. Fe raca'nâke ilâ ümmike key takarra aynuhâ ve lâ tahzen. Ve katelte nefsen fe necceynâke minel gammi ve fetennâke futûnâ. Fe lebiste sinîne fî ehli Medyene sümme ci'te alâ kaderin yâ Mûsâ.
40- “Hani kız kardeşin gidiyor ve: 'Size onun bakımını üstlenecek birini göstereyim mi?' diyordu. Böylece seni annene geri verdik ki gözü aydın olsun ve üzülmesin. Sen bir cana kıymıştın da seni o sıkıntıdan kurtarmıştık. Seni türlü türlü imtihanlardan geçirdik. Medyen halkı arasında yıllarca kaldın. Sonra da, ey Mûsâ, takdir edilen bir vakitte (buraya) geldin.”
Hani sen süt annelerin memelerini almamıştın kız kardeşin gidip demişti ki Böylece Allah'ın Hz Musa üzerindeki nimetine Dair 3 açıklama yapılmaya başlamış oluyor ona bakacak birini size göstereyim mi yani yanına alıp büyütecek bir kimseyi size göstereyim mi? bu süt verecek Mürebbiye ile annesini kastetmişti işte Böylece annen sana kavuşmakla gözü aydın olsun ve senden ayrı kaldığı için üzülmesin diye seni ona geri çevirmiştik. Kasas suresinde zikredildiği gibi ona vaadettiğimiz gibi seni geri çevirdik ve sen kafir ve kıpti olan bir cana kıymıştın da seni üzüntüden kurtarmıştık. Söz konusu bu üzüntü firavunun hanedanının (Musa'yı) onu öldürmeyi kararlaştırması dolayısıyla olmuş, o da Medyen halkının suyuna varıncaya kadar onlardan kaçmaya devam etmişti. Türlü türlü sıkıntılara düşürüp onlardan kurtarmak suretiyle seni imtihan etmiştik. Şanı yüce Allah'ın Hz Musa'ya uğradığı sıkıntıları hatırlatması ve her bir sıkıntının esbap aleminde başlı başına onu helak etmek için yeterli olmasına rağmen Allah'ın o sıkıntılardan kendisini kurtardığını hatırlatmaktadır. Böylelikle onun kalbine sebat verilmekte, karşı karşıya geleceği tehlikelere karşı da güçlendirilmektedir.
Ülkesi ve Medyen arasında yıllarca kalmış sonra bir takdire binaen yola çıkarak Allah'ın kader ve iradesi uygun olarak buralara geldi. Mücahit der ki: “Yani sen tayin edilmiş olan bir vakitte binaen geldin.” katade de: “Risalet ve nübüvvet kaderi gereğince geldin.” demektedir. Umumi olarak mana şudur: Bir Resul ve nebi olman için bizim kaderimizce tayin edilen bir vakitte geldin demektir.
Tasavvuf büyükleri bu ayette geçen: "Seni türlü türlü imtihan ettik." ifadesini, "Seyr ü sülûkun eğitim basamakları" olarak değerlendirmişlerdir. Onlara göre kul, her imtihanla nefsinden biraz daha arınır, sabır öğrenir, tevekkül öğrenir, Rabbine daha çok yaklaşır. Ancak bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı, Allah'ın Hz. Mûsâ'yı hayatının farklı dönemlerinde çeşitli olaylarla eğitip peygamberliğe hazırlamasıdır.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 40. ayeti, Hz. Mûsâ'nın çocukluğundan peygamberliğine kadar geçen sürecin Allah'ın gözetiminde bir eğitim ve terbiye dönemi olduğunu göstermektedir. Annesine kavuşturulması, tövbesinin kabul edilmesi, Medyen'de geçirdiği yıllar ve nihayet peygamberliğe seçilmesi, ilâhî hikmetin parçalarıdır. Bu ayet, Allah'ın kullarını zaman içinde olgunlaştırdığını ve her şeyin O'nun belirlediği en uygun vakitte gerçekleştiğini öğretir.
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْسِي
Vastana‘tuke li-nefsî.
41- “Ve seni kendim için seçtim.”
Vahyim ve risaletim için iraden ve muhabbetim gereğince tasarrufta bulunmam üzere seni seçtim ayırdım. Zeccac bunun manası ile ilgili olarak şöyle demektedir: “Yani ben seni emrim için seçtim delilimi ortaya senin koymanı takdir ettim. Benimle mahlukatım arasında muhatap olarak seni tercih ettim. Böylelikle senin hitabın ile onlara karşı Ben delil getirmiş ve ben hitap etmiş gibi olayım.”
Tasavvuf ehli, bu ayeti ihlâsın zirvesi olarak değerlendirmiştir. "Lî-nefsî" ifadesini, "yalnız Allah için yaşamak" şeklinde anlamışlardır. Onlara göre seyr ü sülûkun hedefi, riyadan, gösterişten, nefis ve dünya sevgisinin esaretinden kurtularak, Allah'ın rızasını hayatın merkezine koymaktır. Ancak bu, ayetin işârî yorumudur.
Ayetin açık anlamı, Allah'ın Hz. Mûsâ'yı peygamberlik görevi için özel olarak seçip yetiştirdiğini bildirmesidir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 41. ayeti, Hz. Mûsâ'nın hayatındaki bütün olayların ilâhî bir eğitim ve hazırlık süreci olduğunu açıklamaktadır. Allah onu doğumundan itibaren korumuş, imtihanlarla olgunlaştırmış ve sonunda peygamberlik görevi için özel olarak seçmiştir. Bu ayet, gerçek değerin Allah'ın rızası için yetişen ve yaşayan bir kul olmakta bulunduğunu öğretmektedir.
اذْهَبْ أَنتَ وَأَخُوكَ بِآيَاتِي وَلَا تَنِيَا فِي ذِكْرِي
İzheb ente ve ehûke bi-âyâtî ve lâ teniyâ fî zikrî.
42- “Sen ve kardeşin, ayetlerimle gidin, ikiniz de beni anmakta gevşek davranmayın.”
Artık Hz. Mûsâ yalnız değildir. Allah, duasında istediği gibi kardeşi Hz. Hârûn'u da ona yardımcı olarak görevlendirmiştir. Artık bekleme zamanı bitmiştir. Görev başlamıştır. Hüccet, delil ve mucizelerimle (asa-beyaz el) gidin gevşeklik göstermeyin, zaaf göstermeyin. Her durumda Allah’ı aralıksız olarak hatırlamalıdırlar. Risaletn tebliği, firavuna karşı çıkmak da Allah’ın hatırlanacağı konumlar arasındadır. Davette bulunacak olan kişinin aralıksız olarak fütursuz Allah'ı zikretmesi gerekir. Allah'ı hatırlamaya ara verecek olursa kusurlu olur. Allah'ın emrinin gerektirdiği şekilde daveti sürdürmez, gereken karşılıkları vermez ve yüzyüze mücadeleleri sürekli olmaz.
Tasavvuf ehli bu ayeti, "Zikirsiz hizmet bereketini kaybeder." şeklinde değerlendirmiştir. Onlara göre zikir; yalnız belli vakitlerde yapılan tesbih değil, kalbin her an Allah ile beraber olmasıdır.
Böyle bir kalp, korku karşısında sarsılmaz, övülünce kibirlenmez, sıkıntıda ümitsiz olmaz. Bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı ise, Allah'ın Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn'a, görevlerini yerine getirirken kendisini anmayı ihmal etmemelerini emretmesidir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 42. ayeti, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn'un Allah'ın ayetleriyle Firavun'a gönderilişini ve bu büyük görevde Allah'ı anmayı asla ihmal etmemeleri gerektiğini bildirmektedir. Bu ayet, tebliğin ilâhî delillere dayanması, kardeşlik ve dayanışma içinde yürütülmesi ve başarının temelinin Allah ile canlı bir bağ kurmak olduğunu öğretmektedir.
اذْهَبَا إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَىٰ
İzhebâ ilâ Fir'avne innehû tağâ.
43- “İkiniz Firavun'a gidin. Çünkü o azgınlık etti (haddini aştı).”
Rububiyet iddiasında bulunan ve haddi aşan firavuna gidin. Allah'ın mesajını dünyanın en güçlü ve en kibirli hükümdarlarından birine ulaştırın.
Tasavvuf büyükleri, Firavun'u sadece tarihî bir şahsiyet olarak değil, aynı zamanda kibirlenen nefsin sembolü olarak da değerlendirmişlerdir.
Onlara göre insanın içindeki: kibir, gurur, enaniyet, benlik iddiası, terbiye edilmezse, kişiyi manevî bir "firavunluk" hâline sürükleyebilir. Ancak bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı ise, Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn'un tarihî Firavun'a gönderilmeleridir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 43. ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn'u Firavun'a göndermesini ve bunun sebebinin Firavun'un haddi aşması olduğunu bildirmektedir. Bu ayet, hakikatin en zor ortamlarda bile cesaret ve hikmetle tebliğ edilmesi gerektiğini; kibir ve zulmün ise insanı Allah'ın koyduğu sınırların dışına çıkaran büyük bir tehlike olduğunu öğretmektedir.
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَىٰ
Fe kûlâ lehû kavlen leyyinen leallehû yetezekkeru ev yahşâ.
44- “Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır veya korkup sakınır.”
Konuşmalarınız sert olmasın hikmetle, sabırla güzel sözle olsun. Belki nasihat dinler ve öğüt alır, düşünür, hakka kulak verir ve ona bağlanır veya korkar bu korku sebebiyle Allah’a itaate yönelir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) de aynı yöntemi uygulamıştır. Kur'ân'da onun hakkında şöyle buyrulur: "Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, çevrenden dağılıp giderlerdi." (Âl-i İmrân, 3/159) Bu ayet, Tâ-Hâ Sûresi'ndeki ilkenin bütün peygamberler için geçerli olduğunu göstermektedir.
Tasavvuf büyükleri bu ayeti, önce insanın kendi nefsiyle konuşmasına da uygulamışlardır. Onlara göre nefis, zorbalıkla değil, hikmet, sabır ve sürekli eğitimle terbiye edilir. İnsan başkalarına merhamet göstermeden önce, kendi kalbindeki öfke ve sertliği de tedavi etmelidir. Ancak bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı, Allah'ın Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn'a Firavun'a karşı yumuşak bir üslupla konuşmalarını emretmesidir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 44. ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn'a Firavun'a karşı yumuşak ve hikmetli bir üslupla konuşmalarını emrettiğini bildirmektedir. Bu ayet, İslâm'da tebliğin temelinin güzel söz, merhamet ve hikmet olduğunu; hidayetin ise yalnız Allah'ın elinde bulunduğunu öğretmektedir.
قَالَا رَبَّنَا إِنَّنَا نَخَافُ أَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَا أَوْ أَنْ يَطْغَىٰ
Kâlâ rabbenâ innenâ nehâfu en yefruta aleynâ ev en yatğâ.
45- “Onlar dediler ki: 'Rabbimiz! Biz, onun bize karşı hemen taşkınlık yapmasından yahut azgınlığını daha da artırmasından korkuyoruz.'”
Bu emri alan iki peygamber hemen yola çıkmadan önce içlerindeki endişeyi bizi dinlemeden cezalandırmakta acele etmesinden dolayı azgınlığının artmasından endişelerini Rabbine arz ettiler.
Tasavvuf büyükleri bu ayeti, kulun acziyetini idrak etmesinin güzel bir örneği olarak değerlendirmişlerdir. Onlara göre kul, kendi gücüne güvenmez. Her işte Rabbinin yardımını ister. Bu hâl, tevazu ve tevekkülün temelidir. Ancak bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn'un Firavun'un zulmünden endişe etmeleri ve bunu Allah'a arz etmeleridir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 45. ayeti, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn'un Firavun'un zulmünden endişe ettiklerini ve bu korkularını Allah'a arz ettiklerini bildirmektedir. Bu ayet, korkunun imanla çelişmediğini; gerçek cesaretin ise korkuya rağmen Allah'a güvenerek görevini yerine getirmek olduğunu öğretmektedir.
قَالَ لَا تَخَافَا ۖ إِنَّنِي مَعَكُمَا أَسْمَعُ وَأَرَىٰ
Kâle lâ tehâfâ innenî me'akumâ esme'u ve erâ.
46- “Allah buyurdu ki: 'Korkmayın! Şüphesiz Ben sizinle beraberim; işitiyorum ve görüyorum.'”
Allah Teâlâ ise onların bu endişesine gecikmeden cevap vermektedir: "Korkmayın!" Bu ayet, Kur'ân'da güven ve tevekkül duygusunu en güçlü şekilde ifade eden ayetlerden biridir. Allah, kullarının korkusunu küçümsememekte; aksine onları kendi himayesiyle teselli etmektedir. Sizi korumak, desteklemek, yardımcı olmak, başarı vermek ve sizi gözetmek suretiyle sizinle birlikteyim.
Sizin de söyleyeceklerinizi onun da Söyleyeceklerini işitirim sizin de yerinizi onun da yerini görürüm. Sizin duanızı işitir kabul ederim, size ne yapılmak istendiğini görür engellerim. Ben, sizden yana gaflette olmam. O bakımdan endişelenmeyin. Onun perçemi benim elimdedir. Benim iznim olmaksızın o ne bir söz söyleyebilir, ne bir nefes alabilir, ne de eliyle bir şeyi yakalayabilir. Korumam, yardımım ve desteklemem ile birlikte Ben sizinle beraber olacağım.
Tasavvuf büyükleri bu ayeti, "ihsan şuuru" ile ilişkilendirmişlerdir. Nitekim Cibrîl hadisinde ihsan şöyle tarif edilir: "Allah'ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görmektedir."
Bu ayetin: "İşitiyorum ve görüyorum." ifadesi, kulun her an Allah'ın murakabesi altında bulunduğunu hatırlatır. Ancak bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı ise, Allah'ın Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn'a özel yardım ve koruma vaadinde bulunmasıdır.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 46. ayeti, Allah'ın Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn'a korkmamalarını emrederek, kendisinin onlarla birlikte olduğunu, bütün sözlerini işittiğini ve bütün hâllerini gördüğünü bildirmektedir. Bu ayet, müminin gerçek güven kaynağının Allah'ın ilmi, kudreti, yardımı ve koruması olduğunu; Allah'a tevekkül eden kimsenin hiçbir zaman sahipsiz olmadığını öğretmektedir.
فَأْتِيَاهُ فَقُولَا إِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْ ۖ قَدْ جِئْنَاكَ بِآيَةٍ مِنْ رَبِّكَ ۖ وَالسَّلَامُ عَلَىٰ مَنِ اتَّبَعَ الْهُدَىٰ
Fe'tiyâhu fe kûlâ innâ resûlâ rabbike fe ersil me'anâ benî İsrâîle ve lâ tuazzibhum. Kad ci'nâke biâyetin min rabbike. Ves-selâmu alâ menittebe'al hudâ.
47- “Haydi ona gidin ve deyin ki: 'Biz, Rabbinin iki elçisiyiz. İsrailoğullarını bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme. Sana Rabbinden bir mucize getirdik. Selâm, doğru yola uyanların üzerine olsun. ”
Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn'u hazırlamış, korkularını gidermiş ve onlara güven vermiştir. Şimdi ise Firavun'un huzurunda söyleyecekleri ilk sözleri öğretmektedir. Bu ayet, peygamberlerin davetinin temel esaslarını bir araya getirmektedir: 1. Biz Rabbinin sana gönderdiği elçileriz bunun ilan edilmesi, 2. Zulmün sona ermesini istemek, 3. İlâhî delili sunmak, 4. Barış ve hidayet çağrısında bulunmak.
Bu yönüyle ayet, tebliğin kısa fakat son derece kapsamlı bir özetidir.
firavuna onları köleleştirdiğin ve kul ettiğin yeter. Onları serbest bırak. Biz onları alıp, Allah'ın dilediği yere gidelim ve onlara altından kalkılamayacak, zor yükümlülükler yükletmek suretiyle azap etme. Hem biz Rabbimden sana bir ayet getirdik. İddialarımızı doğrulayan bir delil, yani Allah tarafından bize verilmiş bir mucize getirdik. Selam olsun hidayete uyanlara. Manası: İslam'a giren kimse azaptan kurtulmuş demektir.
Tasavvuf büyükleri bu ayette geçen: "İsrailoğullarını bizimle gönder." ifadesini işârî olarak, kalbin Allah'a yönelmesine engel olan nefsin esaretinden kurtuluş şeklinde de yorumlamışlardır. Onlara göre insanın kalbi, nefsin ve dünyanın baskısından kurtuldukça Rabbine daha kolay yönelir. Ancak bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı ise, Hz. Mûsâ'nın Firavun'dan İsrailoğullarını serbest bırakmasını istemesidir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 47. ayeti, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn'un Firavun'a Allah'ın elçileri olduklarını bildirmelerini, İsrailoğullarını serbest bırakmasını istemelerini, ilâhî mucizeleri delil olarak sunmalarını ve hidayete uyanlara selâm dilemelerini emretmektedir. Bu ayet, tebliğin Allah adına yapılması, adaletin savunulması, hakikatin delille ortaya konulması ve davetin daima hidayet ve esenlik hedefi taşıması gerektiğini öğretmektedir.
اللَّهُ لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۖ لَهُ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى
İnnâ kad ûhiye ileynâ enne'l-azâbe alâ men kezzebe ve tevellâ.
48- “Şüphesiz bize vahyedildi ki, azap; yalanlayan ve yüz çeviren kimsenin üzerinedir.”
Doğrusu bize vahyolundu ki dünyada ve ahirette Allah'ın ayetlerini, resullerini ve vahyini yalanlayarak ona itaatten sırt çevirenlerin üzerinedir. Böylece yüce Allah onlara neler söyleyeceklerini sınırlandırmış, sözlerinin muhtevasını belirlemiş oldu. Yüce Allah'ın önce onlara yumuşak sözle hitap etme emrini vermiş olduğunu, ondan sonra da, bu ilk emri gerçekleştirecek şekilde firavuna hitap ederken söyleyecekleri sözlerin muhtevasını belirlemiş olduğunu bilen bir kimse, Aziz ve Celil olan Allah'ın açıklamadığı hiçbir şey kalmadığını da bilir ve aynı şekilde insanın gerçekleştirmek ve uygulamak için gerek duyacağı her şeyi öğretmedikçe ona herhangi bir emri vermeyeceğini ve onu yerine getirmesini istemeyeceğini de bilir.
Tasavvuf büyükleri bu ayette geçen: "Yalanlayan ve yüz çeviren" ifadelerini, kalbin Allah'tan uzaklaşması şeklinde de değerlendirmişlerdir. Onlara göre insan, yalnız diliyle değil, kalbiyle de Rabbine yönelmelidir. Kalbin sürekli gaflet içinde kalması, manevî bir yüz çevirme hâlidir. Ancak bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı, Allah'ın vahyini inkâr eden ve ona sırt çeviren kimselerin ilâhî azabı hak edeceklerini bildirmektedir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 48. ayeti, Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn'un Firavun'a, Allah'ın vahyiyle bildirildiği üzere azabın hakikati yalanlayan ve ondan yüz çeviren kimseler için olduğunu açıklamalarını konu edinmektedir. Bu ayet, ilâhî adaletin vahiy ve delilden sonra tecelli ettiğini; müminin ise hakikati öğrendikten sonra ona sırt çevirmemesi gerektiğini öğretmektedir.
قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسَىٰ
Kâle fe men rabbukumâ yâ Mûsâ.
49- “(Firavun) dedi ki: 'Ey Mûsâ! Sizin Rabbiniz de kimmiş?'"
Firavuna gittiler, yükümlü oldukları mesajları ilettiler, emrolundukları şeyleri ona söylediler. Hz. Mûsâ ile Hz. Hârûn, Firavuna Allah'ın elçileri olduklarını bildirdiler. İsrailoğullarının serbest bırakılmasını istediler. Allah'ın ayetlerini delil olarak sundular. Hidayete uyanlara selâm, inkâr edenlere ise ilâhî azap olduğunu haber verdiler.
Firavun ise bütün bu sözlerin ardından ilk sorusunu sordu: Ey Mûsâ! Sizin Rabbiniz de kimmiş? Bu soru, sadece bilgi edinme amacıyla sorulmuş bir soru değildir. Asıl amaç, Hz. Mûsâ'nın davetini küçümsemek ve kendi ilâhlık iddiasını korumaktır.
Dikkat edilirse firavun direk hz. Musa’ya soru sorup muhatap almakta, çünkü asıl muhatabı ve görevlendirilen peygamber Musa as.dır. Ayrıca firavun çocukluğunda beri hz. Musa’yı tanımaktadır.
Firavunun Allah’ın varlığından tamamen habersiz olduğu söylenemez. Nitekim başka ayetlerde, Hz. Mûsâ ona açık mucizeler gösterdiğinde, Firavun ve ileri gelenler bunların doğruluğunu içten içe bildikleri hâlde kibirlerinden dolayı inkâr etmişlerdir. Dolayısıyla sorun, bilgisizlik değil; kibir, menfaat ve makam sevgisidir.
Tasavvuf büyükleri Firavun'u, çoğu zaman insan nefsinin kibir ve benlik yönünü temsil eden bir sembol olarak değerlendirmişlerdir.
Onlara göre nefis de zaman zaman: "Rabbin kim?" dercesine Allah'ın hükümlerini önemsememek ister. Kul ise kalbini sürekli Allah'ın rubûbiyetine teslim ederek bu içsel Firavun'a karşı mücadele eder. Ancak bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı, Firavun'un Hz. Mûsâ'ya yönelttiği gerçek bir soruyu ve bu sorunun arkasındaki kibirli tavrı anlatmaktadır.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 49. ayeti, Firavun'un Hz. Mûsâ'ya "Sizin Rabbiniz kim?" diye sormasını anlatmaktadır. Bu soru, hakikati öğrenme arzusundan çok kibir ve inkârın bir yansımasıdır. Ayet, müminlere inançlarını sağlam delillerle savunmayı, kibirli itirazlar karşısında ise hikmetli ve vakur bir üslup benimsemeyi öğretmektedir.
قَالَ رَبُّنَا الَّذِي أَعْطَىٰ كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدَىٰ
Kâle rabbune'l-lezî a‘tâ kulle şey’in halkahû sümme hedâ.
50- “(Musa) dedi ki: ‘Bizim Rabbimiz, her şeye hilkatini veren, sonra da ona doğru yolunu gösterendir.’ ”
Firavun kibirle sorduğu soruya Hz. Mûsâ ise tartışmaya girmeden, Firavun'un şahsını hedef almadan, ona hakaret etmeden cevaplamıştır. Ona Allah'ın rubûbiyetini, herkesin görebileceği yaratılış delilleri ile açıklamıştır. Bu ayet, Kur'ân'da Allah'ın Rab oluşunu en veciz ve en kapsamlı şekilde anlatan ayetlerden biridir.
Allah, her varlığa: kendine uygun bedeni, yapıyı, şekli, kabiliyeti, özellikleri vermiştir. Hiçbir canlı tesadüfen meydana gelmemiştir. Her biri, kendisine uygun bir yaratılış planı ile var edilmiştir. "Her şeye" Bu ifade; insanı, hayvanları, bitkileri, gök cisimlerini, atomları, hücreleri, kâinatın bütün düzenini kapsamaktadır. Her varlık, Allah'ın ilmi, hikmeti ve kudretiyle yaratılmıştır.
Allah, her varlığa kendisine en uygun özellikleri vermiştir. Örneğin: Kuşa kanat, Balığa solungaç, Deveye çöl şartlarına uygun beden, Arıya bal yapma kabiliyeti, İnsana akıl, vicdan ve konuşma yeteneği vermiştir. Hiçbiri kendi kendine bu özellikleri kazanmış değildir. Bu da yaratılıştaki ilâhî hikmeti göstermektedir. Allah yalnız yaratmamış, yarattığı her varlığa görevini de öğretmiştir.
Yeni doğan bir bebek emme refleksiyle annesinin sütünü bulur. Göçmen kuşlar binlerce kilometrelik yolu şaşırmadan takip eder. Arılar altıgen petekler inşa eder. Örümcek ağını örer. Tohum toprağın içinde yukarı doğru filiz verir. Bütün bunlar, Allah'ın varlıklara verdiği fıtrî hidayetin örnekleridir.
Tasavvuf büyükleri bu ayette geçen: "Sonra yolunu gösterdi." ifadesini, kulun mânevî yolculuğuna da işaret eden bir hakikat olarak değerlendirmişlerdir. Onlara göre Allah, önce insanı yaratmış, sonra peygamberler, vahiy, mürşidler, ilim ve salih amellerle kendisine giden yolu göstermiştir. Ancak bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı, Allah'ın bütün varlıklara yaratılışlarını ve fıtratlarına uygun yönelişlerini vermesidir.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 50. ayeti, Hz. Mûsâ'nın Firavun'a verdiği cevapta Allah'ı; her varlığa yaratılışını, özelliklerini ve kabiliyetlerini veren, ardından da ona yaşayacağı yolu ve görevini gösteren gerçek Rab olarak tanıttığını bildirmektedir. Bu ayet, yaratılışın hikmetini, fıtratı, ilâhî düzeni ve Allah'ın rubûbiyetini en güçlü şekilde ortaya koyan tevhid ayetlerinden biridir.
قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْأُولَىٰ
Kâle fe mâ bâlu'l-kurûni'l-ûlâ.
51- “(Firavun) dedi ki: 'Öyleyse geçmiş nesillerin durumu ne olacak?'”
Hz. Mûsâ, bir önceki ayette Allah'ı şöyle tanıtmıştı: "Bizim Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da ona yolunu gösterendir." (20/50) Bu cevap, Allah'ın rubûbiyetini yaratılış ve kâinattaki düzen üzerinden ispat eden son derece güçlü bir delildir. Firavun ise bu delili çürütemeyince, asıl konudan uzaklaştıracak yeni bir soru yöneltir: "Peki ya geçmiş nesiller?" Böylece tartışmanın merkezini Allah'ın rubûbiyetinden tarihî bir meseleye kaydırmaya çalışır.
Taberî'nin Değerlendirmesi; Câmiʿu’l-Beyân'nde bu sorunun, Firavun'un Hz. Mûsâ'yı susturmak ve konuşmanın yönünü değiştirmek amacıyla sorulduğu belirtilir. Firavun, "Eğer senin anlattığın hakikat doğruysa, senden önce yaşayan insanların hükmü nedir?" diyerek tartışmayı farklı bir zemine çekmek istemektedir.
İbn Kesîr'in Değerlendirmesi; Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm'ne göre Firavun'un amacı hakikati öğrenmek değildir. Çünkü Hz. Mûsâ'nın deliline cevap verememiştir. Bu soru, inkârcıların sıkça başvurduğu bir oyalama yöntemidir.
Güçlü deliller karşısında çarpıtma ve konu değiştirme yaparak hz. Musa’nın anlattığı tevhid hakikatinden uzaklaşmayı hedeflemektedir.
Resûlullah (ﷺ) şöyle buyurmuştur: "Kim bizim şu dinimizde ondan olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa, o reddedilmiştir." Bu hadis, dinin ölçüsünün gelenek veya insanların uygulamaları değil, Allah'ın vahyi ve Resûlü'nün sünneti olduğunu göstermektedir.
Başka bir hadisinde ise Efendimiz (ﷺ): "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin." buyurarak tebliğde hikmetli yöntemi öğretmiştir.
Hz. Mûsâ'nın Firavun'un konu değiştirme çabasına kapılmadan asıl meseleye dönmesi de bu hikmetli tebliğ anlayışına güzel bir örnektir.
Tasavvuf ehli bu ayeti, nefsin hakikatten kaçma eğilimine işaret eden bir remiz olarak da değerlendirmiştir. İnsan nefsi bazen kendi kusurlarıyla yüzleşmek yerine sürekli başkalarının durumunu konuşmak ister. "Falancanın hâli ne olacak?", "Geçmiştekiler ne yaptı?" gibi sorular, kişinin kendi kulluk sorumluluğunu ihmal etmesine sebep olabilir.
Bu sebeple mutasavvıflar şöyle derler: "Kendi hesabını vermeden başkasının hesabıyla meşgul olma."Bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin zahirî anlamı ise Firavun'un Hz. Mûsâ'nın tevhid davetini farklı bir konuya çekme girişimini anlatmaktadır.
Bu ayet, sadece Firavun'u değil, her dönemde insanın zihinsel eğilimlerini de ortaya koymaktadır. İnsan bazen kendi sorumluluğunu konuşmak yerine başkalarının durumunu tartışmayı tercih eder. Oysa Kur'ân, önce kişinin kendi imanını, kendi amelini ve kendi kulluğunu düzeltmesini ister.
Hakikati arayan kimse, meseleyi dağıtan sorular yerine gerçeği anlamaya çalışır. Mümin için ölçü; toplumun alışkanlıkları, ataların uygulamaları veya çoğunluğun tercihi değil, Allah'ın vahyidir.
İman, taklitten araştırmaya; gelenekten hakikate; tartışmadan teslimiyete doğru yapılan bilinçli bir yolculuktur.
Firavun, Hz. Mûsâ'nın tevhid deliline cevap veremeyince tartışmanın yönünü geçmiş nesillere çevirmek istemiştir. Hz. Mûsâ ise bir sonraki ayette bu dikkat dağıtıcı yönteme kapılmayacak ve hükmün yalnız Allah'ın ilmine ait olduğunu bildirecektir. Bu ayet, mümine hakikati konuşurken asıl meseleden uzaklaşmamayı ve ölçüyü daima Allah'ın vahyinde aramayı öğretmektedir.
قَالَ عِلْمُهَا عِندَ رَبِّي فِي كِتَابٍ ۖ لَا يَضِلُّ رَبِّي وَلَا يَنسَىٰ
Kâle ilmuhâ inde rabbî fî kitâb. Lâ yedıllu rabbî ve lâ yensâ.
52- “Musa dedi ki: “Onların bilgisi, Rabbimin katında bir kitaptadır. Benim Rabbim, şaşırmaz, unutmaz da.”
Firavun Allah'a ibadet etmemiş olan kavimleri delil olarak göstermek istedi. Hz Musa ise ona cevap olarak onlar her ne kadar Allah'a ibadet etmedilerse de Allah onların amellerini kaydetmiş bulunuyor. Amellerine göre onlara karşılık verecektir. Ve bu onun katında bir kitap olan levh-i mahfuzda amellerin kaydedildiği kitapta yazılıdır. Burada firavunun maksadı Hz. Musa'nın ilzam edici delillerinden kaçmak ve kurtulmaktır. Bu bakımdan Hz Musa onun sözlerine çabucak cevap verdi ve kainatın gerçeklerine dikkatini çekmek suretiyle ona karşı delilleri sıralamaya devam etti.
Böylelikle bize şu öğretilmektedir: Bizler, kafirler ile tartışırken, onların açık bağlayıcı delillerden kaçıp kurtulmak için bizleri sokmak istedikleri yollara girmeyelim. Hz Musa'dan sonra firavuna cevap olmak üzere dedi ki: onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır Yani levh-i Mahfuz'dadır. Rabbim hiçbir hata işlemez unutmaz da O’nun bilgisi her şeyi kuşatmakla ve hiçbir şeyi unutmamakla niteledi. O, bundan yüce ve münezzehtir.
Yaratılmışın bilgisi, iki kusur ile karşı karşıyadır. Birincisi bir şeyi gereğince kuşatamamak. İkincisi ise öğrendikten sonra onu unutmaktır. Hz. Musa şanı yüce Allah’ı bu iki kusurdan tenzih etti ve bunları da bir kitaptadır dedikten sonra zikretti ki kitabın kullanılmasının hata ve nisyandan korkulduğu için kullanılmadığına işaret olsun diyedir. Aksine kitabın varlığının bir takım hikmetleri vardır. Bu hikmetlerden birisi meleklerin yaratılmışların amellerinin Yüce Allah'ın bilgisine muvafık olduğunu bilmeleri ve işin oldukça sağlam olduğunun anlaşılmasıdır. Diğer taraftan bununla insana şu öğretilmektedir: insan her halükarda meseleleri yazarak kaydetmelidir.
Câmiʿu’l-Beyân: Taberî'ye göre Hz. Mûsâ'nın cevabı, geçmiş nesiller hakkında hüküm vermenin yalnız Allah'a ait olduğunu bildirmektedir. Allah onların amellerini eksiksiz bilir ve kıyamet günü adaletle karşılık verecektir.
Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: İbn Kesîr, bu ayetin Allah'ın ilminin mutlaklığını ortaya koyduğunu ifade eder. Hiçbir amel, hiçbir söz ve hiçbir niyet Allah'ın bilgisinin dışında değildir. Geçmiş ümmetlerin hesabı da eksiksiz olarak Allah'ın katında kayıtlıdır.
Mefâtîhu’l-Gayb: Râzî, "Kitap" ifadesinin Allah'ın ilminin düzenini ve eksiksizliğini temsil ettiğini belirtir. Bu kayıt, Allah'ın hatırlamaya ihtiyaç duyduğu anlamına gelmez. Çünkü Allah'ın ilmi ezelîdir; "kitap" ifadesi, kulların anlayabileceği şekilde ilmin tamlığını anlatan bir temsil niteliği taşır.
el-Câmiʿ li-Ahkâmi’l-Kur’ân: Kurtubî, ayetin özellikle iki ilâhî sıfatı vurguladığını söyler: Allah'ın ilminde şaşırma olmaz. Allah hakkında unutma düşünülemez. Bu iki özellik, yaratılmışların bilgisinden Allah'ın ilmini kesin olarak ayırmaktadır.
Resûlullah (ﷺ) şöyle buyurmuştur: "Allah, yaratılmışların kaderini gökleri ve yeri yaratmadan elli bin yıl önce yazmıştır." (Müslim, Kader, 16) Bu hadis, Allah'ın ilminin zamanla sınırlı olmadığını ve her şeyin O'nun ilminde bulunduğunu göstermektedir.
Yine Efendimiz (ﷺ) şöyle buyurmuştur: "Siz Allah'a hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah aç çıkıp akşam tok dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı." (Tirmizî, Zühd, 33) Bu hadis de Allah'ın kullarını ilmiyle kuşattığını ve onları gözettiğini hatırlatmaktadır.
Tasavvuf büyükleri bu ayeti, kulun geçmişine takılıp kalmaması gerektiği şeklinde de yorumlamışlardır. İnsan bazen yıllar önce yaptığı hataları sürekli hatırlayarak ümitsizliğe düşebilir.
Mutasavvıflar derler ki: "Geçmişini Allah'ın ilmine bırak; bugünkü kulluğunu ise ihmal etme." Allah kulun geçmişini de bilir, samimi tevbesini de bilir. Bu nedenle kul, geçmişin yükü altında ezilmek yerine Rabbine yönelmelidir. Bu değerlendirme ayetin işârî yönüdür.
Ayetin açık anlamı ise geçmiş nesillerin bütün bilgilerinin Allah'ın katında eksiksiz olarak bulunduğunu bildirmektedir.
Bu ayet, müminin Allah'ın ilmine güvenmesini öğretir. Hayatımızda bazen yapılan haksızlıkların karşılıksız kaldığını düşünebiliriz. Bazen de kendi geçmişimizdeki hata ve günahların yükünü taşıyabiliriz.
Bu ayet bize şunu hatırlatır: Allah hiçbir iyiliği unutmaz. Hiçbir kötülüğü gözden kaçırmaz. Hiçbir mazlumun hakkını zayi etmez. Hiçbir samimi tövbeyi karşılıksız bırakmaz.
İnsanın hafızası zayıftır; unutur, yanılır ve eksik bilir. Fakat Allah'ın ilmi mutlak, adaleti kusursuzdur. Bu inanç, mümine hem sorumluluk bilinci hem de güven verir.
Hz. Mûsâ, Firavun'un geçmiş nesiller hakkındaki sorusuna onların gerçek durumunu yalnız Allah'ın bildiğini söyleyerek cevap vermiştir. Bu ayet, Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığını, O'nun ne yanıldığını ne de unuttuğunu bildirir. Mümin için bu, hem ilâhî adalete güvenmenin hem de yaptığı her işin Allah'ın bilgisi dâhilinde olduğunu bilerek yaşamanın temelidir.
الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا وَسَلَكَ لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً ۚ فَأَخْرَجْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِنْ نَبَاتٍ شَتَّىٰ
Elleżî ce’ale lekumu-l-arda mehden veseleke lekum fîhâ subulen veenzele mine-ssemâ-i mâen feaḣracnâ bihi ezvâcen min nebâtin şettâ
53- “O (Rab), yeryüzünü sizin için bir beşik (yaşamaya elverişli bir yurt) yapan, orada sizin için yollar açan, gökten su indiren ve onunla türlü türlü bitkilerden çiftler çıkarandır.”
O sizin için yeryüzünü yayıp, döşek yapan orada karar kılmaya, yerleşmeye, uyuyup dinlenmeye müsait hale getiren, yollar açan, gökten bulutlarla su, yağmur indiren çeşitli türlerde bitkilerden çifter çifter birbirinden farklı türler çıkardı. Kimisi ekşi kimi tatlı kimi acıdır. Bunların kimisi insanlar için, kimisi de insanlara hizmeti olan hayvanlar içindir. Ve bu insanlara hizmet eden hayvanların yedikleri çoğunlukla insanların ihtiyacından arta kalandır ve insanın yiyemeyeceği şeylerdir. Çeşitli bitkilerin değişik faydalarının olmasında, renklerinin, kokularının ve şekillerinin insanların menfaatine uygun düşecek şekilde farklı farklı oluşunda, yeryüzünde bulunan her bir şeyi insanın menfaatine musahhar kılan bir yüce zatın varlığının delilidir.
Câmiʿu’l-Beyân: Taberî, "mehd" kelimesini "insanın yerleşmesine ve yaşamasına uygun hâle getirilmiş yeryüzü" olarak açıklar. Allah, yeryüzünü kulları için yaşanabilir kılmış, yollar açmış ve yağmurla hayatı devam ettirmiştir.
Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: İbn Kesîr'e göre ayette sayılan nimetler, Allah'ın rubûbiyetinin açık delilleridir. İnsan her gün bastığı toprağı, içtiği suyu ve yediği rızkı düşünse, bunların tek bir yaratıcıyı gösterdiğini anlayacaktır.
Mefâtîhu’l-Gayb: Râzî, ayetteki delillerin belirli bir sıraya göre zikredildiğini söyler. Önce yaşanacak mekân (yeryüzü), sonra hareket imkânı (yollar), ardından hayatın kaynağı (yağmur), nihayet rızık (bitkiler)... Bu sıralama, insan hayatının temel ihtiyaçlarını göstermektedir.
et-Tahrîr ve’t-Tenvîr: İbn Âşûr, bu ayetin insanı gözlem yapmaya davet ettiğini ifade eder. Kur'ân, Allah'ın varlığını ispat ederken soyut iddialardan çok gözle görülen kevnî delillere başvurur.
Tasavvuf büyükleri, ayette geçen "yeryüzünü beşik yapması" ifadesini, kalbin ilâhî marifeti taşıyabilecek şekilde hazırlanmasına da işaret kabul etmişlerdir. Onlara göre yağmur nasıl ölü toprağı diriltiyorsa, vahiy ve zikir de ölü kalpleri diriltir. Nitekim Kur'ân'da vahiy ile yağmur arasında benzerlik kurulmuş; her ikisinin de hayat verdiği bildirilmiştir. Bu yorum ayetin işârî yönüdür.
Ayetin zahirî anlamı ise Allah'ın yeryüzünü insanın yaşaması için hazırlaması ve yağmurla rızıkları yaratmasıdır.
Bu ayet, mümine çevresine sadece "tabiat" olarak değil, Allah'ın açık ayetleri olarak bakmayı öğretir. Bastığımız toprak, yürüdüğümüz yollar, içtiğimiz su ve yediğimiz her lokma; Allah'ın rubûbiyetini hatırlatan nimetlerdir.
İnsan bu nimetlere alıştığında onları sıradan görmeye başlar. Kur'ân ise alışkanlık perdesini kaldırır ve sorar: Yeryüzünü yaşanabilir yapan kim? Yağmuru indiren kim? Bir tohumun içinden hayatı çıkaran kim? Bu soruların cevabı, insanı şükre, tevhide ve Rabbini daha yakından tanımaya götürmelidir.
Hz. Mûsâ bu ayette Allah'ın rubûbiyetini, herkesin görebileceği kevnî delillerle açıklamaktadır. Yeryüzünün yaşanabilir hâle getirilmesi, yolların açılması, yağmurun indirilmesi ve sayısız bitkinin yaratılması; Allah'ın ilmi, kudreti ve rahmetinin açık delilleridir. Mümin, bu nimetleri sıradan olaylar olarak değil, Rabbini tanıtan ilâhî ayetler olarak okumalıdır.
كُلُوا وَارْعَوْا أَنْعَامَكُمْ ۗ إِنَّ فِي ذَٰلِكَ لَآيَاتٍ لِأُولِي النُّهَىٰ
Kulû ver'av en'âmeküm. İnne fî zâlike leâyâtin li-ulî'n-nühâ.
54- “Siz de yiyin, hayvanlarınızı da otlatın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için nice ibretler ve deliller vardır.”
Bizler çeşitli bitkileri çıkarttık. onlardan faydalanmanıza izin verdik. o bitkilerin Kimisini sizin yemeniz, Kimisini de hayvanlarınıza Yem olarak vermenizi mübah kıldık.
Şüphesiz ki bunlarda akıl sahipleri için ayetler vardır kesin deliller burhanlar vardır Bu ayeti kerime de arzın bu şekilde nimetlerle dolu ve döşenmiş olması şanı yüce Allah'ın iradesinin inayet İlim ve kudretinin bir delilidir bu grupta insana birçok öğüt hatırlatma ve ibret de vardır.
İnsan kur’anı anlamadave onu okumada dikkatli olmalı göz sadece bakmak için değildir. Kur’an gözün bakışında düşünen, sebep ve sonuç ilişkisi kuran, ibret alan bir aklı inşa etmesinde katkısının olmalıdır.
Tasavvuf ehli, ayetin sonunda geçen "Ulü'n-Nühâ" ifadesi üzerinde özellikle durmuşlardır. Onlara göre gerçek akıl; yalnız dünyalık kazançları hesaplayan akıl değil, insanı Allah'a yaklaştıran, nefsin arzularını kontrol eden, hak ile bâtılı ayırabilen akıldır.
Nitekim Cüneyd-i Bağdâdî'ye nispet edilen şu söz bu anlayışı özetler: "Akıl, sahibini Allah'a götüren en büyük nimettir." Bu değerlendirme ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise Allah'ın nimetlerinden ibret alacak olgun akıl sahiplerini övmesidir.
Bu ayet, rızkın yalnızca ekonomik bir mesele olmadığını öğretmektedir. Yediğimiz her lokma, içtiğimiz her yudum su ve hayvanların beslendiği her ot, Allah'ın Er-Rezzâk isminin tecellisidir.
İnsan çoğu zaman sofraya gelen nimeti kendi emeğinin sonucu olarak görür. Oysa tohumu yaratan, toprağı hazırlayan, yağmuru indiren, güneşi doğuran ve ürünü olgunlaştıran Allah'tır.
Bu ayet aynı zamanda bize merhamet ahlâkını da öğretir. Hayvanlar, insanın sınırsız kullanımına bırakılmış değersiz varlıklar değil; Allah'ın rızık verdiği ve insana emanet ettiği canlılardır. Onlara iyi davranmak, Rabbimizin rahmetinden pay almaya vesiledir.
Gerçek akıl ise nimetin kendisinde takılı kalmayıp, nimeti vereni tanıyabilen akıldır. Kur'ân'ın övdüğü "Ulü'n-Nühâ", işte bu idrake ulaşan kimselerdir.
Allah Teâlâ, yeryüzünde bitirdiği nimetleri hem insanların hem de hayvanların hizmetine sunmuştur. Bu nimetler, O'nun rahmetini, rızık vericiliğini ve hikmetini gösteren açık delillerdir. Kur'ân, insandan sadece bu nimetlerden faydalanmasını değil; onları veren Rabbini tanımasını, şükretmesini ve bütün canlılara merhametle davranmasını istemektedir. Gerçek akıl da işte bu hakikati görebilen akıldır.
مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَىٰ
Minhâ halaknâkum ve fîhâ nuîdukum ve minhâ nuhricukum târaten uhrâ.
55- “Sizi topraktan yarattık, yine sizi ona döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”
Sizi topraktan yarattık Babanız Adem'i doğrudan doğruya oradan sözleri de oradan elde edilen gıdalar ve elementlerden yarattık gördüğünüz vakit oraya döneceğiz diriltileceğiniz zaman da oradan çıkaracağız. nesefi şöyle demektedir: “ onların yerine çıkartılmasından maksat şudur: o toprağa karışmış ve darmadağın olmuş yüzlerini bir araya getirecek, daha önce hayatta oldukları şekle iade edecek, onları. Böylelikle Yüce Allah bizim arz ile olan alakamızı açıklanmıştır. insanlar için Orayı bir döşek ve bir beşik kıldı. Onlar orada döner dolaşırlar. Onların arzda istedikleri gibi gidip gelebilecekleri yollar yaptı. Beslenip faydalanabilecekleri çeşitli bitkiler, hayvanlarına, ot yiyebilecekleri bitkiler yeşertti. Arz onların aslıdır. Oradan dallanıp budaklanırlar. Toprak insanların doğdukları analarıdır. Öldükleri zaman onları kucaklayacak olan da odur. Bu, Allah'ın takdiri ve Allah'ın kudreti olmasaydı nasıl olabilirdi? İnsan Bütün bunlardan sonra, alemlerin rabbi olan Allah'ın varlığını nasıl inkar edebilir, nasıl olur da onun rububiyetini tanımaz ve ona karşı kulluğunu itiraf etmez?”
Resûlullah (ﷺ) şöyle buyurmuştur: "İnsanoğlunun bütün bedeni çürür; ancak kuyruk sokumundaki küçük bir kemik (acbü'z-zeneb) kalır. Kıyamet günü yaratılış ondan yeniden başlatılır." (Buhârî, Tefsîr; Müslim, Fiten)
Başka bir hadisinde Efendimiz (ﷺ) şöyle buyurmuştur: "Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir." (Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 25) Bu hadis, ayetin insanı ölüm ve ahiret üzerinde düşünmeye davet eden mesajını tamamlamaktadır.
Tasavvuf büyükleri bu ayeti, sadece bedenin toprağa dönüşü olarak değil; nefsin tevazuya yönelmesi şeklinde de değerlendirmişlerdir.
Toprak, Kur'ân'da bereketin ve tevazunun sembolüdür. Üzerine basılır, fakat hayat onun bağrından çıkar.
Mutasavvıflar, "Toprak gibi mütevazı ol ki rahmet yağmuru gönlüne insin." diyerek bu hakikati dile getirmişlerdir.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye nispet edilen şu söz bu anlayışı özetler:
"Toprak gibi ol ki her türlü güzellik sende yetişsin."
Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise insanın yaratılışı, ölümü ve yeniden dirilişini bildirmektedir.
Bu ayet, insana hem değerini hem de acziyetini hatırlatır.
Topraktan yaratılmış olmak, insanı değersiz kılmaz; aksine Allah'ın kudretiyle en güzel biçimde yaratıldığını gösterir. Ancak bu hakikat, kibirlenmeye de engeldir. Çünkü başlangıcımız toprak, son durağımız kabir, ebedî geleceğimiz ise Allah'ın huzurudur.
Mümin, toprağa her baktığında sadece bir maddeyi değil; kendi yaratılışını, ölümünü ve yeniden dirilişini hatırlamalıdır. Bu bilinç, insanı dünyaya aşırı bağlanmaktan korur; sorumluluk, tevazu ve ahiret hazırlığına yöneltir.
Bu ayet, insanın varoluş yolculuğunu üç cümlede özetlemektedir: Topraktan yaratıldık, toprağa döneceğiz ve Allah'ın emriyle yeniden diriltileceğiz. Bu hakikat, Allah'ın sonsuz kudretini gösterirken insana da faniliğini, tevazu içinde yaşaması gerektiğini ve ahiret için hazırlanmasının kaçınılmaz olduğunu hatırlatmaktadır.
Tâ-Hâ Sûresi'nin 9-55. ayetleri, Hz. Mûsâ'nın ilâhî seçilişini, vahiy ile eğitimini, korkularının giderilişini, duasının kabulünü ve Firavun'a karşı ilk tevhid davetini anlatmaktadır. Bu süreçte Allah, peygamberine önce iman, teslimiyet, sabır ve hikmet eğitimi vermiş; ardından onu aklî ve kevnî delillerle Firavun'un karşısına çıkarmıştır. Firavun ise delillere cevap vermek yerine makamını koruma arzusu, kibri ve inadı sebebiyle hakikatten yüz çevirmiştir. Böylece sûre, bundan sonraki ayetlerde başlayacak olan mucizelerle desteklenen açık mücadelenin zeminini hazırlamıştır.

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...