Meryem Sûresi 81-98. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Meryem Suresi Üçüncü Grup
(81-87)
وَاتَّخَذُوا مِن دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِّيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا
Vettehazû min dûnillâhi âliheten li yekûnû lehum izzâ.
81- “Onlar, kendilerine güç ve itibar sağlasınlar diye Allah'tan başka ilâhlar edindiler.”
Dünya hayatında ilah edindikleri vasıtası ile güç kazanmak, ahirette de kendilerini azaptan kurtaracak yardımcılar olsunlar diye Allah’ı bırakarak başka tapındıkları putları kendilerine ilah ve ortaklar edindiler. Güç, destek ve itibar kazandıracak varlıkların cazibesi sayesinde dünya onlara süslü gösterildi ve insanlar zorlanarak şirke düşmediler. Kendi istekleriyle Allah’ın dışında sığınacak güçler aradılar.
Allah dışında Kur'an'da bu ifade sıkça geçer. Buradaki mesaj şudur: Allah'ın yerine geçirilen her şey, ister put olsun, ister insan, ister mal, ister makam, ister nefis… eğer kalpte Allah'ın önüne geçirilmişse, insan için bir sahte ilâh hâline gelmiştir.
Mekke müşrikleri taş ve ağaçtan yaptıkları putlara tapıyorlardı. Fakat Kur'an'ın anlattığı ilâhlık kavramı bundan daha geniştir. İnsan; Parasını, Makamını, Şöhretini, Nefsini, Arzularını, Liderini, Allah'ın emrinin önüne geçirirse, onları hayatında fiilen ilâhlaştırmış olur. Nitekim Kur'an başka bir ayette şöyle buyurur: "Hevasını ilâh edinen kimseyi gördün mü?" Demek ki put sadece taştan yapılmaz. Kalpte de putlar oluşabilir. Demek ki müşrikler putlara sadece ibadet etmiyorlardı onlardan: korunmayı, zafer kazanmayı, güç elde etmeyi, saygınlık kazanmayı bekliyorlardı. Onlar göre putlar, Allah katında kendilerine aracılık yapacak ve itibar sağlayacaktı.
Gerçek izzet Allaha kulluktan gelir. Nice fakir müminler Allah katında nice hükümdarlardan üstün olmuştur. Allah’tan bağımsız güven aramak, insanı sonunda hayal kırıklığına götürür. Yeryüzünde ne varsa hepsi fanidir kalıcı değildir.
Tasavvuf ehli bu ayeti sadece putperestlik olarak değil, kalbin bağlandığı bütün sahte dayanaklar olarak değerlendirmiştir. Kalpte Allah'tan daha çok güvenilen her şey, kişiyi gizli şirke yaklaştırabilir.
Bu yüzden büyükler şöyle demişlerdir: "Tevekkül, sebepleri terk etmek değil; sebeplerin arkasındaki Müsebbibü'l-Esbâb'a güvenmektir." Mümin çalışır, tedbir alır, kazanır, fakat kalbi yalnız Allah'a dayanır.
Bugün insanların putları çoğu zaman taş değildir. Modern çağın putları bazen şunlardır: Para, Marka, Kariyer, Makam, Şöhret, Sosyal medya beğenileri, Güç ve nüfuz, Kendi nefsi. İnsan bunları Allah'ın rızasının önüne geçirirse, onlar kalpte putlaşabilir. Bu ayet bizi şu muhasebeye davet ediyor: "Ben güvenimi en çok neye bağlıyorum?" Eğer cevap Allah'tan başka bir şeyse, kalbin yeniden tevhide yönelmesi gerekir.
Ayetten Çıkan Dersler: İnsan, güven ve izzet arayışını yalnız Allah'a yöneltmelidir. Allah'ın dışında mutlak güven kaynağı kabul edilen her şey insanı aldatabilir. Şirk sadece putlara secde etmekten ibaret değildir; kalbin Allah'tan başkasına mutlak bağlanması da büyük bir tehlikedir. Gerçek izzet ve şeref, Allah'a kullukta ve O'na teslimiyettedir. Mümin, sebeplere sarılır; fakat güvenini sebeplere değil, Allah'a bağlar.
İnsan, fıtratı gereği güçlü olmak ve güvende yaşamak ister. Ancak bu arzuyu Allah'tan başkasına yönelttiğinde, kalbinde sahte ilâhlar oluşmaya başlar. Gerçek izzet; servette, makamda veya insanların alkışında değil, Allah'a teslim olmuş bir kalptedir. Mümin, sebepleri kullanır ama kalbini yalnız Rabbine bağlar. Çünkü sonunda ayakta kalacak tek güç, Allah'ın verdiği izzettir.
كَلَّا ۚ سَيَكْفُرُونَ بِعِبَادَتِهِمْ وَيَكُونُونَ عَلَيْهِمْ ضِدًّا
Kellâ. Seyekfurûne bi'ibâdetihim ve yekûnûne aleyhim dıddâ.
82- “Hayır! (Onların umduğu gibi olmayacak.) O ilâh edindikleri şeyler, kendilerine yapılan kulluğu inkâr edecek ve onlara karşı düşman olacaklardır.”
Müşriklerin beklentileri; putlar bizi koruyacak, bize şefaat edecek, bize güç kazandıracak. Allah, bu beklentinin tamamen boşa çıkacağını bildiriyor. “Hayır!” onlar bu zandan vazgeçsinler. Çünkü bu taptıkları putlar ve ortaklar kıyamet gününde onların ibadetlerini inkar ederek kabul etmeyecek onlarla çekişecekler ve durum aleyhlerine döneceklerdir. Kendilerine (Putlara sahte ilahlara) ibadet edenler onlardan umduklarını bulamayıp, tam aksine o putlar müşriklerin düşmanı kesileceklerdir.
Putlar nasıl konuşacak, Kur'an'ın birçok ayetinde kıyamet günü: Eller konuşacaktır. Ayaklar şahitlik edecektir. Deriler konuşacaktır. Yeryüzü haber verecektir. Allah dilerse, insanın kutsallaştırdığı varlıkları da konuşturacaktır. Taş putlar, melekler, peygamberler, salih kimseler… Kendilerine Allah'ın dışında yöneltilen kulluğu reddedeceklerdir. Özellikle Allah'ın salih kulları şöyle diyeceklerdir: "Biz size kendimize ibadet edin demedik." Böylece insanlar, kendi uydurdukları inançlarla baş başa kalacaktır.
"Onlara karşı düşman olacaklar." İnsan dünyada dost bildiği şeylerin, ahirette düşman olacağını hiç düşünmez. Fakat Kur'an bunu defalarca haber verir. Dünyada: Putlar dosttu. Şeytan dosttu. Günah arkadaşları dosttu. Nefis dost gibi görünüyordu. Ahirette ise hepsi insandan uzaklaşacaktır. "O gün dostlar birbirine düşman olacaktır. Ancak takvâ sahipleri müstesna." Demek ki Allah için kurulmamış bütün dostluklar, menfaat üzerine kurulmuş bütün bağlar, ahirette çözülüp dağılacaktır. Kalıcı olan tek dostluk, Allah rızası için kurulan kardeşliktir.
Tasavvuf büyükleri bu ayetten şu dersi çıkarmışlardır: Kalpte Allah'tan başka bağlanan her şey, bir gün insanı terk edecektir. Servet, gençlik, makam, şöhret, güç, beden… Hepsi fanidir.
Kalıcı olan yalnız Allah'tır. Bu yüzden arifler şöyle demişlerdir: "Fânî olana bağlanan, onunla birlikte fânî olur. Bâkî olana bağlanan ise bekâ bulur." İşte tasavvufun temel hedeflerinden biri, kalbi fânîlerden koparıp Bâkî olan Allah'a bağlamaktır.
Bugün insanlar belki taş putlara secde etmiyorlar. Fakat bazen: Kariyerlerine, Paralarına, Ünlülere, İdeolojilere, Teknolojiye, Kendi arzularına öyle bağlanıyorlar ki, hayatlarının merkezine onları koyuyorlar. Bu ayet bize şu soruyu sorduruyor: "Hayatımın merkezinde gerçekten kim var?" Çünkü kıyamet günü, Allah'ın dışında mutlak güven duyulan her şey, insanı yalnız bırakacaktır.
Ayetten Çıkan Dersler: Allah'tan başka güvenilen hiçbir varlık kıyamet günü fayda vermeyecektir. Sahte ilâhlar ve bâtıl dayanaklar, insanı kurtarmak yerine ondan uzaklaşacaktır. Gerçek dostluk ve gerçek yardım yalnız Allah'a yönelen kullukta bulunur. İbadetin özü; sevgi, korku, güven ve teslimiyeti yalnız Allah'a yöneltmektir. Kalbi Allah'tan uzaklaştıran her bağ, ahirette pişmanlığa dönüşebilir.
İzzetin Peşinden Giderken Zillete Düşenkerden olmak ne açıklı bir sondur. 81. ayette insanlar, "Bize izzet kazandırsınlar." diye Allah'tan başka ilâhlar edinmişlerdi. 82. ayette ise Allah şöyle buyuruyor: "Hayır! Tam aksine onlar size düşman olacaklar." Ne büyük bir ilâhî ikaz! İnsan bazen yükselmek isterken düşer. Güç ararken zayıflar. İtibar ararken zillete uğrar. Çünkü gerçek izzet, Allah'ın dışında aranmaz. Allah'tan uzaklaştıran her dayanak, ilk bakışta güçlü görünse de, sonunda sahibini yalnız bırakacaktır.
İnsan, hayatını dayandırdığı şey kadar güçlüdür. Eğer dayanağı servet, makam veya insanlar ise, onlar yok olduğunda kendisi de sarsılır. Fakat dayanağı Allah olan kimse, dünyanın değişen şartları karşısında bile gönül huzurunu korur. Çünkü bilir ki bütün sahte dayanaklar bir gün çökecek; fakat Allah'a bağlanan kalp, asla sahipsiz kalmayacaktır.
أَلَمْ تَرَ أَنَّا أَرْسَلْنَا الشَّيَاطِينَ عَلَى الْكَافِرِينَ تَؤُزُّهُمْ أَزًّا
Elem tera ennâ erselnâş-şeyâtîne alel-kâfirîne teüzzühüm ezzâ.
83- “Görmedin mi ki biz şeytanları kâfirlerin üzerine salmışızdır; onlar da kendilerini durmadan kışkırtıp tahrik ederler.”
İnsan neden bu kadar açık bir yanlışı sürdürür. Çünkü şeytanın inkar seçeneği kimseleri sürekli günaha ve sapkınlığa teşvik etmektedir. Aslında bu ayet insan ile şeytan arasındaki mücadelenin perde arkasını göstermektedir.
Kur'an'da sık sık kullanılan görmek ifadesi ibret almak demektir. Yani Hiç düşünmedin mi veya bu gerçeği fark etmedin mi? Allah insanı olayların arkasındaki ilahi hikmeti görmeye davet etmektedir. Peki Allah neden şeytanları gönderiyor. Bu ifade yanlış anlaşılmamalıdır. Buradaki anlam Allah'ın şeytanları zorla insanlara günah işlemesi, işletmesi değildir. Allah insana irade vermiştir. Şeytan işte bu imtihanın bir parçasıdır. İnsan inkarı ve isyanı tercih ettiğinde Allah da onu seçtiği yolun sonuçlarıyla baş başa bırakır başka bir ifadeyle şeytanın vesvese vermesine izin verir.
Katade derki: Osman b. Affan (r.a) şöyle dedi: Kul, hayır veya şer olsun, herhangi bir amel işleyecek olursa, mutlaka yüce Allah da ona o amelinin kıyafetini giydirir. Bu ilahi adaletin bir gereğidir. Çünkü Allah kimseyi zorla saptırmaz ancak ısrarla kötülüğü isteyen kimseye tercih ettiği yolun kapıları sonuna kadar açılır. Genellikle kafirler şeytanların verdikleri vesvese de davete kulak vermeyi tercih etmişlerdir. Müminler ise tevbe ederler. Allah'a sığınırlar mücadele ederler. Kafir ise çoğu zaman şeytanın çağrısını hemen benimserler.
Kur'an'da şeytanın çalışma sistemi şöyledir:
- Günahı küçük gösterir,
- tevbeyi ertelettirir,
- nefsi över,
- dünyayı süsler,
- günahı alışkanlık haline getirir,
- kötü arkadaşlarla destek bulundurur,
- insanı Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe veya tam tersine sahte bir güvene sürükler. Bu yüzden şeytanın en büyük silahı aldatmaktır.
Tarih boyunca sorulan bir soru vardır. Allah neden buna izin verir cevabı Kur'an'ın genel mesajında gizlidir. Dünya bir imtihan yeridir nasıl ki hayırla şer, gece ile gündüz, hastalık ile sağlık bir imtihan vesilesi ise şeytan da insanın iradesini ortaya çıkartan bir imtihan unsurudur. Şeytanın varlığı günah işlemeye mecbur olduğumuz anlamına gelmez. O sadece çağırır kararı veren ise insandır Nitekim Kur'an'da şeytan kıyamet günü şöyle diyecektir Ben sizi sadece çağırdım; Siz de bana uydunuz bu insanın sorumluluğunu açıkça ortaya koyar.
Tasavvuf büyükleri, şeytanın vesvesesini üç büyük düşmandan biri olarak değerlendirmişlerdir. İnsanın üç temel düşmanı vardır: Nefis, Şeytan, Dünya sevgisi. Şeytan, doğrudan kalbe hükmedemez. Fakat nefsin arzularını kullanarak vesvese verir. Bu yüzden kalp, zikirle, Kur'an'la, dua ile, ihlâsla güçlendirilmelidir. Nurlu bir kalpte şeytan uzun süre barınamaz.
Bugün şeytanın vesveseleri sadece eski yöntemlerle değildir. Modern çağda;
- Günahın normalleştirilmesi,
- Haramın özgürlük diye sunulması,
- Kibrin başarı olarak gösterilmesi,
- İsrafın yaşam tarzı hâline getirilmesi,
- Ailenin değersizleştirilmesi,
- Sürekli tüketim arzusu,
- Dijital bağımlılık ve dikkatin dağılması de insanı Allah'tan uzaklaştıran yollar hâline gelebilir. Şeytanın amacı değişmemiştir; yalnızca kullandığı araçlar çeşitlenmiştir. Bu nedenle mümin, hem dış dünyasına hem de kalbine karşı uyanık olmalıdır.
Ayetten Çıkan Dersler : Şeytan, inkârı ve günahı seçen kimseleri sürekli kışkırtır. Şeytanın etkisi zorlayıcı değil; vesvese ve aldatma şeklindedir. İnsan, kendi tercihinden sorumludur. Allah'a sığınmak ve zikri canlı tutmak, şeytanın vesveselerine karşı en güçlü kalkandır. Mümin, şeytanın hilelerini küçümsememeli; fakat ondan daha büyük olan Allah'ın yardımına güvenmelidir.
Şeytanın gücü, insanı zorlamasında değil; onu aldatmasındadır. Sürekli vesvese vererek günahı cazip, itaati ise zor göstermeye çalışır. Ancak Allah'a yönelen, zikrini ve muhasebesini canlı tutan bir mümin, bu tuzaklara karşı ilâhî yardım bulur. Çünkü şeytanın hilesi ne kadar ısrarlı olursa olsun, Allah'ın rahmeti ve hidayeti ondan çok daha güçlüdür.
فَلَا تَعْجَلْ عَلَيْهِمْ ۖ إِنَّمَا نَعُدُّ لَهُمْ عَدًّا
Felâ ta'cel aleyhim. İnnemâ ne'uddu lehum addâ.
84- “Öyleyse onlar hakkında acele etme. Biz onlar için (geçen günleri ve sürelerini) tek tek sayıyoruz.”
Bu hitap öncelikle Peygamber Efendimiz'e ﷺ yöneliktir. Resûlullah ﷺ, kavminin inkârına üzülüyor ve bazen ilâhî hükmün ne zaman geleceğini bekliyordu.
Allah ise şöyle buyuruyor: Şu halde sen onlara karşı acele etme sabret. Onları cezalandırmak için amellerini, hayatlarını sona erdirmek için nefeslerini sayıyoruz. Belirlenen sayı bitti mi, artık onların işi bitmiştir. Yani sayılı ve tayin edilmiş bir süreye kadar onları ve taptıklarını ertelemekteyiz. Ama bu erteleyişle onlar kaçınılmaz olarak Allah'ın azap ve cezasına doğru yol almaktadırlar.
Allah Firavun'a mühlet verdi. Nemrut'a mühlet verdi. Âd ve Semûd kavimlerine mühlet verdi. Mekke müşriklerine mühlet verdi. Bu mühlet: Tevbe etmeleri, Hakikati görmeleri, Kendilerine dönmeleri için verilmiş bir fırsattır. Fakat bu fırsat sonsuza kadar devam etmez.
Süddi bu ayet hakkında şöyle demektedir: “Yılları, ayları, günleri ve en kısa sürelerini saymaktayız.”
İbn Abbas da bu konuda şöyle demektedir: “Dünya hayatındaki nefeslerini sayıyoruz”
İnsan: "Daha çok vaktim var." diye düşünebilir. Fakat Allah buyuruyor: "Biz sayıyoruz." Her geçen gün: Ömürde eksilen bir gündür. Hesaba yaklaşan bir adımdır. Dönüşü olmayan bir sermayedir. Bu yüzden mümin zamanı boşa harcamamaya çalışır.
Bugün insanlar çoğu zaman şu duyguyu yaşar: "Adalet neden gecikiyor?" Bir zalim yıllarca yaşayabilir. Bir haksızlık uzun süre devam edebilir. Fakat Kur'an'ın verdiği cevap değişmez: "Biz sayıyoruz." Allah hiçbir zulmü unutmaz. Hiçbir gözyaşı kaybolmaz. Hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz. İnsan sabırsız olabilir. Fakat Allah'ın hükmü tam vaktinde gerçekleşir.
Tasavvufta "acelecilik", nefsin önemli hastalıklarından biri kabul edilir. Arifler şöyle derler: "Kul acele eder; Allah ise hikmetle takdir eder." Sabır, Allah'ın zamanlamasına güvenmektir. Tevekkül ise sonucu zorlamadan vazifeyi yerine getirmektir. Bu yüzden mürşidler, müridlerine önce sabrı öğretmişlerdir. Çünkü acele eden, çoğu zaman hikmeti göremez.
Ayetten Çıkan Dersler: Allah'ın cezayı geciktirmesi, zulmü onayladığı anlamına gelmez. Her insanın ömrü ve fırsatları Allah katında tek tek hesaplanmaktadır. Sabır, müminin en önemli ahlâkî vasıflarındandır. Zaman, insanın en büyük sermayesidir. İlâhî adalet mutlaka gerçekleşecektir; önemli olan Allah'ın belirlediği vakittir.
Bu ayeti sadece inkârcılar hakkında okumak eksik olur. Çünkü Allah'ın "Biz sayıyoruz." buyruğu, mümine de yöneliktir. Mümin için de; Her namaz, Her secde, Her tesbih, Her sadaka, Her sabır, Her gözyaşı Allah katında tek tek kayıt altındadır. Bazen kul yaptığı iyiliklerin karşılığını bu dünyada göremeyebilir. Fakat Allah hiçbir hayrı unutmaz. Nitekim Kur'an'ın genel mesajı şudur: "Kim zerre kadar hayır işlerse onu görecektir; kim de zerre kadar şer işlerse onu görecektir." Bu sebeple mümin, sonucunu hemen göremediği iyiliklerden vazgeçmez. Çünkü bilir ki Rabbinin katında hiçbir amel kaybolmaz.
İnsan acelecidir; Allah ise hikmet sahibidir. Biz çoğu zaman olayların hemen sonuçlanmasını isteriz, fakat Rabbimiz her şeyi belirlediği ölçü ve zamanda gerçekleştirir. Ömürler, nefesler, fırsatlar ve ameller tek tek sayılmaktadır. Bu yüzden mümin, hem zulmün cezasının gecikmesine aldanmaz hem de yaptığı iyiliklerin karşılıksız kalacağından endişe etmez. Allah'ın hesabında hiçbir an boşa gitmez; her şey hikmetle yazılır ve adaletle karşılık bulur.
يَوْمَ نَحْشُرُ الْمُتَّقِينَ إِلَى الرَّحْمَٰنِ وَفْدًا
Yevme nahşurul-muttekîne iler-Rahmâni vefdâ.
85- “O gün takvâ sahiplerini Rahmân'ın huzuruna seçkin konuklar olarak toplayacağız.”
Kıyamet günü o sayılan günlerin sonunda gerçekleşecek olan büyük buluşmada toplanılacak. Artık dünya hayatı bitmiştir. İmtihan sona ermiştir. Mahşerin dehşeti başlamıştır. Burada tüm insanlardan bahsedilmiyor takva sahipleri anlatılıyor. Onların karşılanmaları başka olacaktır. Takvâ sahipleri, mahşere korku içinde sürüklenen insanlar gibi değil, Allah'ın ikramına mazhar olmuş misafirler olarak getirileceklerdir. Allah'a kullukla geçen bir ömre, mahşerde zillet değil; ikramla karşılanacaktır.
İbni Kesir der ki: Bu ayeti kerimede sözü geçen “Vefd” Elçi heyeti, seçkin misafir, (konuklar) binekli olarak gelen kimseler demektir. Onların binekleri, ahiret yurdu bineklerinden olan nurdan develer olacaktır. Onlar bir hayır üzerine gelecekler.
Tasavvuf ehli, bu ayeti "vuslat" ayetlerinden biri olarak değerlendirmiştir. Çünkü kulun bütün yolculuğu, Rabbine kavuşmak içindir. Ancak bu kavuşma; korkan bir suçlunun mahkemeye gelişi gibi değil, sevilen bir misafirin davet edilmesi gibi anlatılmıştır. Bu yüzden arifler, ölümü: "Dost'a kavuşma." olarak görmüşlerdir. Elbette bu anlayış, yalnızca iman ve takvâ ile yaşayan kullar içindir.
Ayetten Çıkan Dersler: Mahşer günü bütün insanlar aynı şekilde karşılanmayacaktır. Takvâ sahipleri, Allah'ın rahmetiyle ve ikramıyla karşılanacaktır. Gerçek şeref, dünyadaki makamlar değil; Allah'ın huzurunda misafir olabilmektir. Takvâ, hayatın her alanında Allah'ın rızasını gözeterek yaşamaktır. Müminin dünya yolculuğu, Rahmân'ın huzuruna güzel bir misafir olarak varabilmek içindir.
Dünya hayatı, Rahmân'ın misafiri olabilmek için hazırlanılan kısa bir yolculuktur. İnsan burada malıyla, makamıyla veya şöhretiyle değil; takvâsıyla değer kazanır. Mahşer günü herkes aynı şekilde karşılanmayacaktır. Kimileri korku ve pişmanlık içinde sürülecek, kimileri ise Rahmân'ın seçkin misafirleri olarak huzuruna kabul edilecektir. Bu yüzden müminin en büyük hedefi, insanların alkışını değil, Rabbinin davetini kazanmaktır.
وَنَسُوقُ الْمُجْرِمِينَ إِلَىٰ جَهَنَّمَ وِرْدًا
Ve nesûkul-mucrimîne ilâ cehenneme virdâ.
86- “Suçluları ise susuz kalmış sürüler gibi cehenneme süreceğiz.”
Kafirleri susamış olarak cehenneme süreriz onların davarlar gibi sürülecekleri işaret edilmektedir. Bunlar susamış bir halde olacaklardır. Çünkü suya giden kimse ancak susuzluk sebebiyle oraya gider. Bir tarafta rahmet, diğer tarafta İlahi Adalet… Bir tarafta ikram diğer tarafta Ceza. Burada özellikle Allah'ın birliğini inkar eden ve peygamberler yalanlayan kimseler kastedilmektedir. İşte bunlar öne katılıp sürülecek zorla sevk edileceklerdir bu iki grubun ahiretteki halleri arasında büyük bir fark gösterilmektedir ikram edilenler sürülüp cehenneme susuz bir şekilde gönderilenler. Modern dünyada insan hesap gününü unutmuş gibi yaşamaktadır. Güç, servet, şöhret bunlar insanı kurtaracak zannedilebilir. Kur'an'da hatırlatıldığı üzere İnsan dünyada hangi yolu seçerse ahirette de o yolun sonuna ulaşacaktır. Rahman'ın misafiri olmak da cehenneme sürülmek de insanın tercihleri ile şekillenecektir.
Tasavvuf ehli Bu ayeti, nefsin peşinden gitmenin sonu olarak yorumlanmıştır. nefsini dinlemeyen kimse, zamanla günahlarının esiri olur. Baştan hiç de kişi günahı yönetiyor gibi görünür; fakat sonra da Günah onu yönetmeye başlar. işte ahiretteki zorla sürülmeye, dünyada nefsin peşinden sürüklenmenin bir karşılığıdır. buna karşılık Allah dostları, dünyada iradeleriyle Allah'a yürüdükleri için, ahirette Rahman'ın misafiri olurlar.
Bu ayetten çıkan dersler: ahirette insanlar amellerine göre farklı muameleler görecektir. günah ve inkar, insanı sonunda zillete götürür. dünyadaki tercihler ahiretteki yolculuğu belirler. Kur'an'ın müjde ve uyarı dengesi, kulluk eğitiminde esastır. Mümin, Rahmân'ın misafiri olmayı hedeflemelidir.
İnsan bu dünyada hangi yolu seçerse, ahirette onun sonucuyla karşılaşacaktır. Takvâ sahipleri Rahmân'ın huzuruna şerefli misafirler olarak çağrılırken, hakikati bile bile reddedenler yaptıklarının karşılığına doğru sürüklenecektir. Bu nedenle mümin, korku ile ümit arasında yaşayarak nefsinin peşinden değil, Kur'an'ın ve Peygamber Efendimizin ﷺ rehberliğinde yürümeye gayret etmelidir.
لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَٰنِ عَهْدًا
Lâ yemlikûneş-şefâate illâ menittehaze inder-Rahmâni ahdâ.
87- “Rahmân katından bir ahid (izin ve güvence) almış olanlardan başkası şefaate sahip olamayacaktır.”
İman ederek ve Allah’tan başka ilah hiç bir ilah olmadığına şehadet ederek bir ahd almış olanlardan başkası asla şefaatte bulamayacakları gibi, başkalarına da şefaat edemeyeceklerdir. Yani hiç kimse: Kendi başına, Allah'tan bağımsız, Dilediği kişiyi kurtaracak bir yetkiye sahip değildir. Müşrikler putlarının kendilerine şefaat edeceğini sanıyorlardı. Kur'an bu yanlış inancı reddediyor.
Şefaat edebilecek olan Allah tarafından belirlenir. Kur’anın başka bir ayetinde de aynı şartlar zikredilir. Allah’ın izin vermesi, Şefaat edilen kişiden razı olması.
Peygamber efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde: “Şehit, ailesinden 70 kişiye şefaatçi olacaktır.” buyurmuştur.
Diğer bir hadisi Şerifi de şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet gününde üç sınıf insan şefaatçi olacaktır. Bunlar, peygamberler, sonra alimler, sonra şehitler.”
Peygamberimiz başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmaktadır: “Kıyamet gününde şefaatçi olmam için insanlar bana gelirler. Bende kalkar Rabbimden izin isterim. ve bana şefaat etme izni verilir. Ben Rabbimi görünce hemen secdeye kapanırım. O beni dilediği kadar secdede bırakır. Sonra bana şöyle denir: “Ey Muhammed, başını kaldır, söyleyeceğini söyle sözün dinlenecek. İstediğini dile istediğin verilecek. Şefaatçi ol şefaatin kabul edilecek…” bunun üzerine ben Rabb'ime bana öğrettiği şekilde hamd edeceğim. Sonra şefaatçi olacağım. Bana belli bir sınır tayin edilecek. Ben onların cennete girmesini sağlayacağım.” Peygamber Efendimiz bu sözleri ne üç kere tekrarlamış sonunda da şöyle buyurmuştur: “Sonra La İlahe İllallah diyen ve kalbinde zerre kadar hayır bulunanlar cehennem ateşinden çıkartılacaklardır.”
Hadis-i şeriflerde ayrıca; Meleklerin, Müslümanların küçükken ölen çocuklarının, kur'an-ı Kerim'in ve bazı insanların da şefaatçi olacakları zikredilmiştir.
Müfessirler bu ahdi farklı şekillerde açıklamışlardır:
1- Tevhid ve iman üzere yaşamak.
2- Allah'ın razı olduğu kullardan olmak.
3- Şefaat yetkisi verilen peygamberler ve salih kullar.
Bütün yorumların ortak noktası şudur: Şefaat, Allah'ın rahmet düzeninin bir parçasıdır; bağımsız bir güç değildir. Bazı insanlar sadece şefaate güvenip ameli ihmal edebilir. Benim şeyhim müridine şefaat sözü aldı denilmesine güvenerek hataya düşebilir. Bazıları da şefaati tamamen inkâr edebilir. Bu ayet iki aşırılığı da düzeltir. Doğru denge şudur: Amelsiz güven doğru değildir. Allah'ın rahmetinden ümidi kesmek de doğru değildir. Mümin, iman ve salih amelle yaşar; sonra da Allah'ın rahmetini ve izin verdiği şefaati umut eder.
Ayetten Çıkan Dersler: Şefaatin gerçek sahibi Allah'tır. Hiç kimse Allah'tan bağımsız şefaat edemez. Şefaat, Allah'ın izin verdiği kullar için geçerlidir. Tevhid ve iman, Rahmân katındaki ahdin temelidir. Mümin, hem salih amele sarılır hem de Allah'ın rahmetini ümit eder.
Kıyamet günü herkes bir yardımcı arayacaktır. Fakat gerçek yardım, Allah'ın izin verdiği rahmet kapısından gelecektir. Bu yüzden mümin, ne ameline güvenip gururlanır ne de rahmetten ümidini keser. Tevhid üzere yaşar, salih amellere sarılır ve sonunda Rahmân'ın huzuruna O'nun rahmetine sığınarak çıkmayı diler. Çünkü şefaatin kapısını açan da, kapatan da yalnız Allah'tır.
Meryem Suresi Dördüncü Grup
(88-98)
وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَٰنُ وَلَدًا
Ve kâlûttehazer-Rahmânu veledâ.
88- “Onlar, 'Rahmân çocuk edindi.' dediler.”
Bu söz kur’anın tevhid inancına yöneltilmiş en ağır saldırılardan biridir. Bazı Yahudiler, Üzeyir'i Allah'ın oğlu olarak nitelendirdiler. Hristiyanların büyük bir kısmı Hz. İsa'yı Allah'ın oğlu olarak ifade etti. Arap müşrikleri ise melekleri Allah'ın kızları olarak gördüler. İnanç şekilleri farklı olsa da ortak hata şuydu: Allah'a çocuk isnat etmek. Kur'an bu düşüncenin tamamını reddeder.
Tasavvuf ehli, Allah'ın tenzihini (O'nu eksikliklerden uzak tutmayı) imanın en yüksek edeplerinden biri kabul etmiştir. Arifler şöyle der: "Allah hakkında zanna değil, vahye uyulur." Kul, Rabbini kendi hayaline göre değil, Kur'an ve sünnetin öğrettiği şekilde tanımaya çalışır. Bu da marifetullahın ilk basamağıdır.
Ayetten Çıkan Dersler : Allah, hiçbir şekilde çocuk edinmemiştir. Allah'ı yaratılmışlara benzetmek tevhid inancına aykırıdır. Rahmân ismi, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını hatırlatır. Hz. İsa'nın mucizevî doğumu, onun ilâhlığını değil; Allah'ın kudretini gösterir. Mümin, Allah'ı vahyin öğrettiği şekilde tanır ve O'nu her türlü eksiklikten tenzih eder.
İman sadece Allah’ın varlığına inanmakla bitmez. Asıl mesele Allah’ı O’nun bildirdiği şekilde tanımaktır. Tevhid Allah’ı Birlemek, Eşi ve benzeri olmadığını kabul etmek, Hiçbir şeye muhtaç olmadığını bilmek, O'nu yaratılmışların özelliklerinden tenzih etmektir. İşte Kur'an'ın inşa ettiği iman budur.
Allah'ı doğru tanımak, imanın temelidir. İnsan, Rabbini kendi aklıyla şekillendirmeye değil; vahyin öğrettiği şekilde tanımaya çalışmalıdır. Allah sonsuzdur, ezelîdir ve hiçbir şeye muhtaç değildir. O'nu yaratılmışlara benzetmek veya O'na çocuk isnat etmek, tevhidin özüne aykırıdır. Müminin görevi, Rabbini bütün noksan sıfatlardan tenzih ederek yalnız O'na kulluk etmektir.
لَقَدْ جِئْتُمْ شَيْئًا إِدًّا
Lekad ci'tum şey'en iddâ.
89- “Andolsun ki siz, son derece korkunç ve pek büyük bir söz ortaya attınız.”
Hayret verici ve büyük bir iddia ortaya koydunuz, yaydınız, savundunuz ve bir inanç haline getirdiniz. Toplumunuz büyük bir sapmaya adım atmıştır.
Bazı insanlar jeoloji sahasında uzman olsada hased ve kinlerinden din hakkında konuşuyor veya yorumlar yapıyorlar bu konuşmaları duyanlarda bunları doğru kabul ediyorlar. Allah adına hüküm veriyorlar. Ayetleri kendi arzularına göre yorumluyorlar. Bu ayet Allah hakkında konuşmanın ne kadar büyük bir sorumluluk olduğunu hatırlatmaktadır. Mümin önce öğrenir sonra konuşur.
Tasavvuf büyükleri, "edep" kavramını her şeyden önce Allah'a karşı takınılan tavır olarak görmüşlerdir. Onlara göre marifetullah, yalnızca bilgi değil; aynı zamanda Allah'ın huzurunda haddini bilmektir. Bu yüzden arifler şöyle derler: "Allah hakkında en doğru söz, O'nun kendisini tanıttığı kadarını söylemektir." Bu da kulluğun edeplerinden biridir.
Ayetten Çıkan Dersler: Allah hakkında söylenen sözlerde son derece dikkatli olunmalıdır. Tevhidi bozan her düşünce, Kur'an tarafından büyük bir sapma olarak değerlendirilir. Dinî konularda ilimsiz konuşmak ciddi bir sorumluluktur. Mucizeler, Allah'ın kudretini gösterir; yaratılmışlara ilâhlık kazandırmaz. Mümin, Allah'ı vahyin bildirdiği şekilde tanır ve O'nun hakkında ölçüsüz söz söylemekten sakınır.
İnsan diliyle söylediği sözlerin ağırlığını her zaman fark etmeyebilir. Fakat Allah hakkında söylenen her söz, büyük bir sorumluluk taşır. Tevhid, yalnızca Allah'ın varlığını kabul etmek değil; O'nu her türlü eksiklikten tenzih ederek vahyin bildirdiği şekilde tanımaktır. Mümin, Rabbini konuşurken edep sahibi olur; bilmediği konuda susmayı, zanla konuşmaya tercih eder. Çünkü hakikati koruyan en büyük edeplerden biri, Allah hakkında ölçülü ve ilimle konuşmaktır.
تَكَادُ السَّمَاوَاتُ يَتَفَطَّرْنَ مِنْهُ وَتَنشَقُّ الْأَرْضُ وَتَخِرُّ الْجِبَالُ هَدًّا
Tekâdüs-semâvâtu yetefattarne minhû ve tenşakkul-ardu ve tehırrul-cibâlu heddâ.
90- “Bu söz yüzünden neredeyse gökler parçalanacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecekti.”
Bu iddianın çirkinliğinden yer neredeyse yarılacak, Paramparça olacak; dağlar kırılarak, dökülerek yıkılarak yok olacaklardı. Yani Ademoğullarının günahkar olanlarından sözleri işittikleri zaman, Yüce Rabbi tanzim ve O'nun celaline hürmetlerinden dolayı bu şekilde olacak noktaya geldiler. Çünkü bütün bunlar, Allah'ı Tevhid esası üzerine yaratılmışlardır. Ondan başka hiçbir ilah yoktur ve onun hiçbir benzeri yoktur, çocuğu yoktur, eşi yoktur dengi yoktur.
Bilakis O Ehaddir, Sameddir. Bu bakımdan söylenen bu sözün derin çirkinliğinden dolayı belirtilen şekilde olaylar gerçekleşecek gibi olmuştur. Elbette gökler gerçekten parçalanmamıştır. Yer yarılmamış, dağlarda yıkılıp çökmemiştir. Bu, Kur'an'ın güçlü belâgat üsluplarından biridir.
Kur'an'ın birçok ayeti bize gösteriyor ki, kâinat Allah'ı tesbih etmektedir. Gökler O'nu tesbih eder. Yer O'nu tesbih eder. Kuşlar O'nu tesbih eder. Dağlar Hz. Dâvûd ile birlikte tesbih eder. İnsan ise bazen, bu büyük tesbihin ortasında, Allah hakkında gerçeğe aykırı söz söylemektedir.
İşte bu ayet, bu çelişkiyi çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. Bugün insanlık, evreni büyük bir hayranlıkla incelemektedir. Milyarlarca galaksi, devasa yıldızlar, yüksek dağlar, engin okyanuslar… Kur'an ise şunu hatırlatıyor: Bütün bu muazzam düzen, Allah'ın birliğine şahitlik etmektedir. Dolayısıyla, yaratılmışları incelemek, insanı yaratıcıya götürmelidir; O'na ortak koşmaya değil.
Tasavvuf ehli bu ayeti, "Kâinatın zikri" açısından değerlendirmiştir. Onlara göre, her varlık kendi diliyle Allah'ı tesbih eder. İnsan günaha düştüğünde, aslında bu büyük tesbih halkasının ahengini bozmuş olur. Arifler şöyle derler: "Kalbi Allah ile olan kimse, kâinatın zikrine katılmış olur." Bu yüzden zikir, yalnızca dil hareketi değil; kâinatın ortak ibadetine bilinçli şekilde iştirak etmektir. Müminin görevi, yalnız diliyle değil; hayatıyla da "Lâ ilâhe illallah" hakikatini yaşamaktır. İşte o zaman insan, kâinatın sessiz ama sürekli devam eden zikrine bilinçli olarak katılmış olur.
Ayetten Çıkan Dersler: Allah hakkında söylenen yanlış sözler, çok büyük bir vebaldir. Kâinatın yaratılışı tevhid üzerine kurulmuştur. Gökler, yer ve dağlar Allah'ın kudretine ve birliğine işaret eden ayetlerdir. Mümin, Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih ederek imanını korumalıdır. Evreni doğru okumak, insanı Allah'ın birliğini daha derinden kavramaya götürmelidir.
Tevhid yalnızca bir inanç cümlesi değildir; bütün varlığın üzerine kurulduğu ilâhî düzendir. Gökler, yer ve dağlar Allah'ın kudretine boyun eğmişken, insanın görevi de aynı teslimiyeti bilinçle yaşamaktır. Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih etmek, sadece dilin değil; aklın, kalbin ve hayatın da O'nun birliğine şahitlik etmesidir. Böyle bir iman, insanı kâinatın büyük tesbihine ortak eder ve Rabbine yakınlaştırır.
أَن دَعَوْا لِلرَّحْمَٰنِ وَلَدًا
En de'av lir-Rahmâni veledâ.
91- “Çünkü onlar, Rahmân'a çocuk isnat ettiler.”
Yani Allah'ın çocuğu var demelerinden dolayıdır. Allah hakkında gerçeğe aykırı bir iddiada bulunmayı ifade etmektedir. Kur'an bunu çok ağır bir isnat olarak değerlendirmektedir.
Bugün de insanlar bazen Allah'ı, kendi düşünce kalıplarına göre tanımlamaya çalışmaktadır. Kur'an ise bize şu ölçüyü verir: Allah hakkında konuşurken, vahyin sınırları aşılmaz.
Allah, kendisini nasıl tanıttıysa, mümin de öyle iman eder. Bu, imanın güvenli yoludur.
Tasavvuf büyükleri, marifetullahın ilk şartını şöyle ifade etmişlerdir: "Allah'ı, O'nun bildirdiği şekilde tanımak." Çünkü insanın hayali sınırlıdır. Allah ise sınırsızdır. Bu yüzden arifler, hayalin ürettiği ilâh tasavvurundan değil, vahyin öğrettiği Allah inancından söz etmişlerdir. İşte gerçek tevhid budur.
Ayetten Çıkan Dersler: Allah'a çocuk isnat etmek, tevhid inancına aykırıdır. Rahmân ismi, Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını hatırlatır. Hz. İsa'nın mucizevi doğumu, onun ilâhlığını değil Allah'ın kudretini gösterir. Allah hakkında konuşurken yalnız vahyin rehberliği esas alınmalıdır. Kâinatın düzeni, Allah'ın birliğine işaret eden büyük bir delildir.
Bu ayetlerin ortak mesajı şudur:
Allah'ı doğru tanımadan gerçek kulluk gerçekleşmez. İnsan, Rabbini; Vahyin tanıttığı gibi tanımalı, O'nu bütün eksikliklerden tenzih etmeli, Hiçbir yaratılmışa benzetmemelidir. Marifetullahın temeli budur.
Bu temel sağlam olursa, ibadet de, ahlâk da, tevekkül de, muhabbet de sağlam olur. Çünkü bütün kulluk, doğru Allah tasavvuru üzerine bina edilir.
Tevhid, Allah'ı yalnız bir kabul etmekten ibaret değildir; O'nu her türlü eksiklikten tenzih ederek, vahyin bildirdiği şekilde tanımaktır. Kâinatın tamamı Allah'ın birliğine şahitlik ederken, mümin de aklı, kalbi ve diliyle bu şahitliğe katılır. Allah'ı doğru tanıyan kimsenin kulluğu sağlamlaşır; çünkü marifetullah, bütün ibadetlerin ve güzel ahlâkın temelidir.
وَمَا يَنبَغِي لِلرَّحْمَٰنِ أَن يَتَّخِذَ وَلَدًا
Ve mâ yenbeğî lir-Rahmâni en yettehize veledâ.
92- “Rahmân'ın çocuk edinmesi asla düşünülemez, O'na yaraşmaz.”
Oysa Rahman'a çocuk edinmek yaraşmaz uygun değildir böyle bir şey umulmaz. çünkü o Celal ve azameti sebebiyle çocuk edinmekten yüce ve münezzehtir. çünkü çocuk ihtiyaç sebebiyle edinilir ve çocuk ile babası arasında mücaneset olur. yani Aynı cinsten olurlar; Oysa bunlardan münezzehtir.
Nesefi şöyle demektedir: “Rahman'ın özellikle zikredilmesi ve birkaç defa tekrarlanması, yalnız kendisinin Rahman olduğunu açıklamak ve Bu isme ondan Başka hiç kimsenin hak sahibi olmadığını beyan etmek içindir. Çünkü bütün nimetlerin asılları ondandır. o bakımdan basiretinin üzerindeki perde kalkmalı; sen ve sahip olduğun her şey onun ihsanıdır. Her kim ona bir çocuk islah edecek olursa, mahlukatının bir kısmı gibi onu kabul etmiş olur ve böylelikle Rahman adını hakediş sınırlarının dışına çıkartmış olur.”
Bu hususta peygamber (Sav) efendimiz bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “İşittiği kötü söz karşısında Allah'tan daha fazla sabreden hiçbir kimse yoktur. Ona ortak koşarlar ve onun çocuğu olduğunu söylerler. Buna rağmen Allah, böyle diğerleri rızıklandırır, afiyet verir ve çeşitli nimetler ihsan eder.”
Tasavvuf ehli için marifetullahın ilk adımı tenzihtir. Yani Allah'ı; Hayalin şekillerinden, Aklın sınırlamalarından, Beşerî benzetmelerden uzak tutmaktır.
İmam Cüneyd-i Bağdâdî'ye nispet edilen şu söz bu anlayışı özetler: "Tevhid, kadîm olanı hâdis olandan ayırmaktır." Yani Allah'ı yaratılmışların özelliklerinden tamamen ayrı bilmektir. Kul bunu idrak ettikçe, Rabbine karşı hayreti ve saygısı artar.
Ayetten Çıkan Dersler: Allah hakkında eksiklik ifade eden hiçbir sıfat düşünülemez. Çocuk sahibi olmak, mahlûklara ait bir özelliktir; Allah'a nispet edilemez. Rahmân ismi, Allah'ın mutlak kemalini ve hiçbir şeye muhtaç olmadığını hatırlatır. Tevhid, Allah'ı hem birlemek hem de O'nu bütün noksanlıklardan tenzih etmektir. Mümin, Rabbini kendi hayaline göre değil; Kur'an ve sünnetin öğrettiği şekilde tanır.
İmanın özü, Allah'ı doğru tanımaktır. O'nu yaratılmışların özelliklerinden uzak tutmak, tevhidin en önemli esaslarındandır. Rahmân olan Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir; bu yüzden çocuk edinmesi ne gerçekleşmiştir ne de O'nun mutlak kemaline yakışır. Mümin, Rabbini Kur'an'ın tanıttığı gibi tanıdıkça, hem saygısı hem sevgisi hem de teslimiyeti derinleşir.
إِن كُلُّ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ إِلَّا آتِي الرَّحْمَٰنِ عَبْدًا
İn kullu men fis-semâvâti vel-ardı illâ âtir-Rahmâni abdâ.
93- “Göklerde ve yerde bulunan herkes, Rahmân'ın huzuruna ancak bir kul olarak gelecektir.”
Göklerde ve yerde bulunan melekler, insanlar ve cinler kıyamet gününde mutlaka Allah'ın huzuruna gelecek ona ubudiyeti ikrar edecektir. Hem Ubudiyet hem de bunuvvet (evlat olmaklık) birbirine aykırı şeylerdir. Bu bakımdan şanı yüce Allah'ın şeriatinde eğer baba evladına köle olarak sahip olacak olursa, onu azad etmek zorundadır. Herkesin Allah'a karşı durumu Ubudiyet (kulluk) olduğuna göre, evlatlık söz konusu olamaz.
Modern çağın en büyük problemlerinden biri, insanın kendisini merkeze koymasıdır. İnsan bazen: Bilgisiyle övünür. Makamıyla büyüklük taslar. Servetiyle güven duyar. Teknolojisiyle sınırsız olduğunu zanneder. Fakat bu ayet, bütün insanlığa tek cümleyle cevap vermektedir: "Herkes Rahmân'ın huzuruna kul olarak gelecektir." İnsan ne kadar yükselirse yükselsin, Allah karşısında kul olmaktan başka bir sıfat taşıyamaz.
Tasavvufta yolculuğun hedefi, başka bir makam değil; gerçek kulluğa ulaşmaktır. Büyük arifler şöyle demiştir: "Allah'a en yakın makam, ubûdiyet makamıdır." Çünkü kul, kendi aczini bildikçe, Allah'ın büyüklüğünü daha derinden hisseder. İşte marifetullah da bu idrakle başlar. Allah'ın seçkin kulları, önce abdiyetleriyle öne çıkarılmışlardır.
Tasavvuf ehli, insanın mânevî yolculuğunu da bu hakikat üzerine kurmuştur. Kul; Nefsinin arzularından uzaklaştıkça, Allah'a teslim oldukça, İhlâs ve takvâ ile yaşadıkça, abdiyet şuuru güçlenir.
İşte o zaman insan, başkalarının övgüsünü değil, Rahmân'ın rızasını arayan bir kul hâline gelir. Bu da dünyadaki en büyük makam, ahirette ise en büyük kurtuluş vesilesidir.
Ayetten Çıkan Dersler : Göklerde ve yerde bulunan herkes Allah'ın kuludur. Hiçbir peygamber veya melek ilâhlık vasfı taşımaz. Gerçek şeref, Allah'ın kulu olabilmektir. Mahşerde bütün insanlar aynı hakikatle yüzleşecektir: Kulluk. Tevazu, kulluğun en önemli meyvelerinden biridir.
İnsan hayatının en büyük şerefi, Allah'ın kulu olabilmesidir. Makamlar, servetler ve unvanlar dünya ile sınırlıdır; fakat kulluk hem dünyada insanı özgürleştirir hem de ahirette onu Rahmân'ın rahmetine ulaştırır. Kendisini kul olarak gören kimse kibirden uzaklaşır, Rabbine yakınlaşır ve bütün peygamberlerin yürüdüğü teslimiyet yoluna katılmış olur.
لَقَدْ أَحْصَاهُمْ وَعَدَّهُمْ عَدًّا
Lekad ahsâhum ve addehum addâ.
94- “Andolsun ki Allah onların hepsini kuşatmış, tek tek saymıştır.”
Hiç kimse O’nun ilminden gizlenemez ilmi ile onları tespit etmiş ve çepeçevre kuşatmış, O’nun bilgisinin dışında da kalmaz. Yaratıldıkları andan kıyamete kadar erkekleriyle dişilerile, büyükleri ve küçükleri ile sayılarını bilmiştir. Onların isimlerini, ömürlerini, amellerini bilen yalnız Allah’tır. O kimseyi unutmaz milyarlarca insan mahşerde olsada Allah her birini ayrı ayrı bilir.
Bugün insanlar, kimlik numaralarıyla, dosyalarla, veri tabanlarıyla kayıt altına alınmaktadır. Buna rağmen hatalar olur. İsimler karışabilir. Kayıtlar silinebilir. Fakat Allah'ın ilminde hiçbir hata olmaz. Ne bir isim unutulur, ne bir amel kaybolur, ne de bir hak zayi olur. İşte ahiret adaletinin temeli budur.
Tasavvuf ehli, bu ayeti murâkabe makamıyla ilişkilendirir. Murâkabe; Allah'ın her an kendisini gördüğünü ve bildiğini idrak ederek yaşamaktır. Kul bunu gerçekten hissederse, gizlide de açıkta da aynı ihlâsla hareket eder. Çünkü bilir ki: "Allah beni biliyor." İşte ihsan şuuru da buradan doğar.
Ayetten Çıkan Dersler: Allah bütün kullarını eksiksiz bilmektedir. Hiçbir insan Allah'ın ilminden gizlenemez. Her insanın hayatı ve ameli Allah katında kayıt altındadır. Ahiret hesabının kusursuz olması, Allah'ın sonsuz ilmine dayanır. Mümin, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek ihlâsla yaşamaya gayret eder.
Hiçbir insan Allah katında kaybolmuş veya unutulmuş değildir. Rabbimiz bizi ismimizle, hâlimizle, niyetimizle ve amellerimizle bilir. Sayılı bir ömür yaşayan insan, sayılan amelleriyle Allah'ın huzuruna çıkacaktır. Bu yüzden mümin, yalnız insanların gördüğü yerde değil; her an Allah'ın ilminde olduğunu bilerek ihlâs ve takvâ ile yaşamaya gayret eder.
وَكُلُّهُمْ آتِيهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فَرْدًا
Ve kulluhum âtîhi yevmel-kıyâmeti ferdâ.
95- “Onların hepsi kıyamet günü O'nun huzuruna tek başına gelecektir”
Kıyamet günü Onların her birisi malsız, desteksiz olarak tek başına gelecektir. Durum bu olduğuna göre bütün mahlukatın hali de bu olduğuna göre, nasıl olur da Allah'a çocuk nispet edebilirler?
Melekler gibi göklerde bulunan, insan ve cinler gibi yeryüzünde bulunan hiç bir kimse yoktur ki kıyamet gününde boyun eğmiş, zelil bir kul olarak Rahman olan Allah'ın huzuruna çıkmış olmasın. Rahman olan Allah bütün yarattıklarını saymış ve zapt etmiştir onlardan hiçbiri ondan kaçıp kurtulamaz. hepsi kıyamet gününde Rahman olan Allah'ın huzuruna teker teker çıkacaklar ve Allah, herkes hakkında hükmünü verecektir.
Modern insan çoğu zaman kalabalıklar içinde kendisini güçlü hisseder. Takipçi sayıları, çevresi, itibarı, maddi gücü, siyasi desteği… Fakat bu ayet, bütün bu dayanakların geçici olduğunu hatırlatır.
Mahşerde kimse, başkasının gölgesine sığınamayacaktır. İnsan kendi imanıyla, kendi ameliyle, kendi niyetiyle Allah'ın huzurunda bulunacaktır.
Tasavvufta "teferrüd" (yalnızlık) önemli bir kavramdır. Bu, insanlardan kaçmak anlamına değil; kalbin yalnız Allah'a bağlanması anlamına gelir. Arifler şöyle derler: "Mahşerde tek başına duracağını bilen, dünyada da kalbini yalnız Rabbine bağlar." Yani insan, insanlara değil; Allah'a dayanmayı öğrenir. Çünkü en büyük dostluk, Allah'ın dostluğudur.
Ayetten Çıkan Dersler : Her insan kıyamet günü Allah'ın huzuruna mutlaka çıkacaktır. Hesap günü herkes tek başına sorgulanacaktır. Dünya makamları ve imkânları ahirette kurtuluş sebebi olmayacaktır. Gerçek hazırlık, salih amel ve ihlâslı kulluktur. Mümin, insanlara değil; Allah'a güvenerek yaşamalıdır.
Bu ayet, mümini korkutmak için değil; uyandırmak için nazil olmuştur. Dünya hayatı, tek başına çıkılacak o büyük huzura hazırlık zamanıdır. Bugün yanımızda olan herkes, bir gün bizden ayrılacaktır. Servetimiz, makamımız ve şöhretimiz de bizimle gelmeyecektir. Fakat şu üç şey bizimle olacaktır: İmanımız, İhlâsımız, Salih amellerimiz.
Bu sebeple akıllı mümin, insanların alkışını değil; Allah'ın rızasını kazanmaya çalışır. Çünkü mahşerde insanı kurtaracak olan, yalnızca Rahmân'ın rahmeti ve O'nun rızasına uygun bir kulluk hayatıdır.
İnsan dünyaya tek başına gelir ve Rabbinin huzuruna da tek başına döner. O gün ne soy, ne servet ne de makam fayda verir; fayda verecek olan iman, ihlâs ve salih ameldir. Bu hakikati unutmayan kimse, hayatını insanların beğenisine göre değil, Allah'ın rızasına göre düzenler. Çünkü mahşerde en büyük kazanç, Rahmân'ın huzuruna O'nun razı olduğu bir kul olarak çıkabilmektir.
إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَٰنُ وُدًّا
İnnellezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti se-yec'alü lehumur-Rahmânu vuddâ.
96- “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için Rahmân, (gönüllerde) bir sevgi meydana getirecektir.”
Şüphesiz ki Allah'a ve peygamberlerine rableri katında kendilerine gelen Emir ve yasaklara iman eden ve halenleri işleyip haramlardan kaçınarak Salih amel işleyen kulları Rahman olan Allah dünyada Mümin olan bu kullarına sevdirecektir Mümin kullarının kalbine onları sevme duygusunu yerleştirecektir. Allahu Teala kendi rızasını kazanan kulunu yer Mümin kullarına sevdirir. onu diğer Mümin kardeşleri arasında mutlu kılar, huzura kavuşturur. gazabına uğrayan kullarına ise Göklerde ve yerde sevilmeyen bir yapar ve onu mutsuz kılar.
Hz Peygamber (sav) bu hususta bir hadiste şöyle buyuruyor: “Allah bir kulunu sevdiği zaman cebrail'i çağırır ve ona: “Ben falanı seviyorum sen de onu sev.” der. Cebrail onu sever. Sonra göklerde “şüphesiz ki Allah filan'ı seviyor sizde onu sevin.” diye seslenir. Gök halkı da onu sever. Sonra o kişiyi yeryüzünde kabul görür sevilir. Allah bir kula da buğz ettiği zaman cebrail'i çağırır ve ona: “Ben falana buğz ediyorum sende ona buğz et” der. Sonra Cebrail gök halkına: “Şüphesiz ki Allah falana buğz ediyor sizde ona buğz edin.” diye seslenir. Gök halkı da ona buğzeder. sonra yeryüzünde de onun hali bu olur kendisine buğz edilir."
İbni Kesir şöyle demektedir: “Salih kullarının kalplerinde onlara bir muhabbet de bir sevgi var edecektir. Bu kaçınılmaz bir iştir ve mutlaka olacaktır. Bu konuda Rasulullah (Sav)’den birçok yolla hadis-i Şerif gelmiş bulunmaktadır.”
Çağımızda insanlar, beğenilmek için büyük çaba harcıyor. Takipçi sayıları, alkışlar, beğeniler, şöhret… Oysa bunların çoğu geçicidir. Kur'an ise kalıcı olanı gösteriyor: Allah'ın verdiği sevgi. Allah'ın gönüllere yerleştirdiği muhabbet, reklamla, zorlamayla, çıkar ilişkisiyle oluşmaz.
Tasavvuf ehli bu ayeti, "muhabbet makamı" ile ilişkilendirmiştir. Onlara göre kulluğun gayesi sadece korkuyla ibadet etmek değildir. Sonunda kul, Allah'ın sevgisini kazanmaya yönelir. Allah da onu sever, sevdirir, kalpleri ona meylettirir.
Büyük velilerin asırlar sonra bile sevilmesinin sebebi, yalnızca eserleri değil; Allah'ın onlar için yarattığı vudd yani gönül sevgisidir.
Ayetten Çıkan Dersler: İman ile salih amel birbirinden ayrılmaz. Gerçek sevgi Allah'ın lütfudur. İnsanların gönüllerini Allah çevirir. Allah'ın sevgisini kazanan kimse, salih kulların sevgisini de kazanır. Gösteriş yerine ihlâs, şöhret yerine Allah'ın rızası hedeflenmelidir.
Bu ayet, özellikle tebliğ ve hizmet eden müminler için büyük bir teselli taşır. İnsan bazen: Emek verir, Anlatır, Hizmet eder, ama yeterince değer görmediğini düşünebilir. Kur'an ise şöyle der: "Sen sevgiyi üretmeye çalışma; imanını ve salih amelini güzelleştir. Seni sevdiren Rahmân'dır." Kalplerin anahtarı insanların elinde değildir. Allah dilerse, bir insanı hiç tanımayan gönüllerde bile ona karşı muhabbet yaratır.
Gerçek sevgi, reklamla veya zorlamayla değil; iman ve salih amelin bereketiyle Allah'ın lütfu olarak doğar. Müminin hedefi insanların alkışı değil, Rahmân'ın rızası olmalıdır. Kalplerin sahibi Allah'tır; O'nun sevdiği kullar, ihlâsları ve güzel amelleri sayesinde zamanla insanların gönüllerinde de sevgi ve güven kazanırlar. Bu yüzden kalıcı muhabbetin yolu, samimi iman ve salih amelden geçer.
فَإِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لِتُبَشِّرَ بِهِ الْمُتَّقِينَ وَتُنذِرَ بِهِ قَوْمًا لُّدًّا
Fe innemâ yessernâhu bi-lisânike li tubeşşira bihil-muttakîne ve tunzira bihî kavmen luddâ.
97- “Biz Kur'an'ı senin dilinle kolaylaştırdık ki, onunla takvâ sahiplerini müjdeleyesin ve inatçı bir toplumu da uyarasın.”
Ey Muhammed, bu Kur'an'ı müminleri müjdelemen, inatlaşıp düşmanlık besleyen, batılı ileri sürerek, düşmanlık etmekte oldukça kararlı bir kavmi de uyarman için onu senin diline kolaylaştırdık ki, onunla Allah'ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınarak ondan korkanları cennette müjdeleyesin ve onunla müminlere karşı şiddeti düşmanlık besleyen insanları uyarasın.
Demek ki kur'an-ı Kerim yalnızca okumak için inmiş bir kitap değildir anlaşılmak yaşanmak ve insanlara ulaştırılmak uyarmak için indirilmiştir. Allah Kur'an'ı anlaşılabilir okunabilir ezberlenebilir öğrenilebilir büyük bir mucize olarak insanlara göndermiştir.
Bugün Kur'an'a yaklaşımında iki hata görülebiliyor. bazıları Kur'an'ı yalnızca okumak için bir kitap olarak görüyorç bazıları ise sadece bilgi edinmek için okuyor. Oysa bu ayet gösteriyor ki Kur'an'ın amacı; kalpleri diriltmek, takvayı arttırmak, insanı uyarmak uyandırmak, hayatı değiştirmektir. Kur'an yaşanmak için indirilmiştir
Tasavvufta Kur'an, kalbin ilacı olarak görülür. Arifler der ki: "Kur'an okunurken yalnız kul Allah'ı dinlemez; Allah da kulunun kalbine hitap eder." Bu sebeple Kur'an tilaveti, yalnızca seslendirme değil; kalple dinleme, tefekkür etme, hayata uygulama yolculuğudur. Takvâ da bu yolculuğun meyvesidir.
Ayetten Çıkan Dersler: Kur'an Allah tarafından anlaşılması kolaylaştırılmıştır. Kur'an'ın amacı insanları hidayete ulaştırmaktır. Takvâ sahipleri Kur'an'ın müjdelerine mazhar olur. Hakikati bile bile reddedenler Kur'an'ın uyarılarına muhataptır. Tebliğde müjde ve uyarı dengesi korunmalıdır.
Kur'an, insanı zorlamak için değil; ona doğru yolu göstermek için indirilmiştir. Mümin, Kur'an'ın rehberliğinde imanını güçlendirir, salih amellerle hayatını güzelleştirir ve insanlara hikmetle yaklaşır. Tebliğin özü, Kur'an'ın dengeli metodunu örnek almaktır: Takvâ sahiplerine umut vermek, hakikate sırt çevirenleri ise merhametle uyarmak. Böylece Kur'an, sadece okunan bir kitap değil; yaşanan ve yaşatılan bir hayat rehberi hâline gelir.
وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّن قَرْنٍ هَلْ تُحِسُّ مِنْهُم مِّنْ أَحَدٍ أَوْ تَسْمَعُ لَهُمْ رِكْزًا
Ve kem ehleknâ kablehum min karnin hel tuhissu minhum min ehadin ev tesme'u lehum rikzâ.
98- “Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Şimdi onlardan bir tek kişi görebiliyor musun? Yahut onların en küçük bir sesini işitebiliyor musun?”
Kur'an boyunca; Nûh kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi, Lût kavmi, Firavun ve ordusu gibi birçok topluluğun kıssası anlatılmıştır. Onların ortak özelliği şuydu: Hakikati gördüler, peygamberleri tanıdılar, fakat kibirleri sebebiyle inkâr ettiler. Sonunda ise tarih sahnesinden silindiler. “Şimdi onlardan birini görebiliyor musun?" Cevap bellidir: Hayır. Bir zamanlar yeryüzünü dolduran insanlar, bugün sadece tarihin satırlarında kalmıştır. Bu soru, insanın kalbine şu gerçeği yerleştirir: Dünya kalıcı değildir.
Tasavvuf ehli bu ayeti, fenâ makamıyla ilişkilendirmiştir. Fenâ; dünyanın geçiciliğini idrak ederek, kalbi yalnız Allah'a bağlamaktır. Arifler şöyle derler: "Dünya sesini kaybedenlerin yurdudur; ahiret ise amellerin konuştuğu yerdir." İnsan dünyada kendisini ne kadar büyük görürse görsün, ölüm ona gerçek ölçüsünü öğretir. Bu yüzden tasavvuf, ölümü korku değil; uyanış vesilesi olarak görür.
Ayetten Çıkan Dersler : Tarihte nice güçlü kavimler yok olup gitmiştir. Dünya gücü kalıcı değildir. İnkâr edenlerin izleri silinir; salih kulların güzel hatırası yaşar. Ölüm, bütün insanlar için ortak sondur. Kalıcı olan yalnızca Allah için yapılan amellerdir.
Meryem Suresi bize şunu öğretir:
Allah'ın rahmeti, umudunu kaybedenleri diriltir. Hz. Zekeriyyâ'nın duası, Hz. Meryem'in yalnızlığı, Hz. İbrahim'in hicreti, Hz. Musa'nın mücadelesi, Hz. İsmail'in teslimiyeti, Hz. İdris'in doğruluğu… Hepsi farklı hayatlar yaşadılar. Fakat ortak noktaları aynıydı:
Allah'a güvenmeleri ve O'na teslim olmaları. İnkâr edenler ise, bütün güçlerine rağmen tarih sahnesinden silindiler. Öyleyse mümin için asıl başarı; çok yaşamak değil, Allah'ın razı olduğu bir hayat yaşayarak öldüğünde arkasında hayır, dua ve güzel bir iz bırakabilmektir.
Meryem Suresi, insanı Rahmân'ın rahmetine çağıran bir kulluk yolculuğudur. Bu dünyada kalıcı olan ne servet ne makam ne de şöhrettir; kalıcı olan iman, salih amel ve Allah'ın rızasıdır. Nice güçlü kavimler unutulmuş, fakat Allah'a sadakatle kulluk eden peygamberler ve salihler gönüllerde yaşamaya devam etmiştir. Mümin de ömrünü, arkasında sadece bir isim değil; Allah'ın razı olacağı güzel bir iz bırakacak şekilde değerlendirmelidir.
Meryem Suresi Hatimesi
Bismillâhirrahmânirrahîm
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, rahmet peygamberi Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun.
Yâ Rabbi!
Bize Meryem Suresi'nin ayetlerini okumayı, anlamayı ve üzerinde tefekkür etmeyi nasip ettiğin için Sana sonsuz hamd ederiz.
Ey Rahmân ve Rahîm olan Allah'ım!
Bu surenin bize öğrettiği tevhid hakikatini kalplerimize nakşeyle. Bizi Sana gereği gibi iman eden, yalnız Sana kulluk eden ve her türlü şirkten, nifaktan ve batıl inançtan uzak yaşayan kullarından eyle.
Yâ Rabbi!
Hz. Zekeriyyâ'nın teslimiyetini, Hz. Yahyâ'nın iffet ve hikmetini, Hz. Meryem'in iffetini ve tevekkülünü, Hz. İsa'nın kulluğunu, Hz. İbrahim'in sadakatini, Hz. Musa'nın cesaretini, Hz. İsmail'in doğruluğunu ve Hz. İdris'in ihlâsını bizlere de nasip eyle.
Kalplerimizi Kur'an ile dirilt. Bize Kur'an'ı anlayarak okumayı, onunla amel etmeyi ve onu güzel ahlâkımızın rehberi kılmayı lütfeyle.
Ey kalpleri evirip çeviren Rabbimiz!
Kalplerimize iman sevgisini yerleştir. Bizleri sevdiğin kullarından eyle. Bize dünyada güzel bir şöhret değil, Senin rızanı ve salih kullarının duasını nasip eyle.
Bizleri kıyamet günü huzuruna yüzü ak, amel defteri sağından verilen, rahmetine mazhar olmuş kulların arasında haşreyle.
Geçmişlerimize rahmet eyle. Hastalarımıza şifa, dertlilerimize ferahlık, borçlularımıza kolaylık, gençlerimize istikamet, ümmet-i Muhammed'e birlik ve dirlik ihsan eyle.
Son nefesimizi kelime-i tevhid üzere vermeyi, kabri cennet bahçelerinden bir bahçe kılmayı ve bizleri Firdevs cennetinde Peygamber Efendimiz ﷺ ile birlikte buluşturmayı lütfeyle.
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ، وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ
"Rabbimiz! Bizden kabul buyur. Şüphesiz Sen hakkıyla işiten ve hakkıyla bilensin. Tevbemizi kabul eyle. Şüphesiz Sen tevbeleri çok kabul eden, çok merhamet edensin."
Âmîn. Velhamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn.

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...