KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

RİCÂLÜ’l-GAYB, KUTUP VE GAVS MESELESİ

RİCÂLÜ’l-GAYB, KUTUP VE GAVS MESELESİ

Kur’an, Sünnet ve Tevhid Ölçüsünde Bir Değerlendirme

Bir kardeşimizin bu konuda ısrarlı soruları üzerine yaptığımız araştırma ve değerlendirmeyi, yalnızca bir soruya cevap vermek değil, aynı zamanda tasavvuf yolunda yürüyen bir kimsenin karşılaşabileceği önemli bir meseleye açıklık getirmek amacıyla kaleme aldık.

Meselemiz şudur:

Ricâlü’l-gayb denilen kimseler gerçekten var mıdır? Bunlar “üçler, yediler, kırklar, kutup, gavs” gibi bir hiyerarşi içinde midir? Dünyanın veya şehirlerin manevî idaresi bunlara mı verilmiştir? Bu inanç Kur’an ve sünnetle sabit midir? Bir mürşidin böyle bir görüşü benimsemesi karşısında müridin tavrı nasıl olmalıdır?

Bu sorulara cevap verirken iki aşırılıktan da uzak durmak gerekir. Birincisi, tasavvuf literatüründe geçen her şeyi sorgusuz sualsiz dinin kesin bir hükmü kabul etmek. İkincisi ise, tasavvuf büyüklerinin kullandığı her kavramı ve her manevî tecrübeyi bütünüyle reddetmek. Doğru olan, Kur’an ve sahih sünneti ölçü almak; tasavvufî tecrübeleri, keşifleri, menkıbeleri ve yorumları bu ölçünün içinde değerlendirmektir.


1. Ricâlü’l-Gayb Kur’an’da Geçiyor mu?

Kur’an-ı Kerim’de “Ricâlü’l-gayb” şeklinde bir kavram bulunmamaktadır. Tasavvufî eserlerde bazı ayetler, işarî veya bâtınî yorumlarla bu meseleyle ilişkilendirilmiştir. Ancak bir ayetin işarî bir yoruma açık olması, o ayetin doğrudan “ricâlü’l-gayb”, “kutup”, “gavs”, “üçler”, “yediler” veya “kırklar” şeklindeki belirli bir hiyerarşiyi haber verdiği anlamına gelmez.

Bu sebeple burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: İşarî yorum başka, ayetin açıkça ortaya koyduğu akide başka şeydir. Bir sûfînin bir ayetten manevî bir işaret çıkarması, o işareti bütün Müslümanların inanması gereken kesin bir akide haline getirmez.


2. Hadislerde Ebdal ve Ricâlü’l-Gayb Meselesi

Hadis literatüründe “ebdal” kavramıyla ilişkilendirilen bazı rivayetler bulunmaktadır. Ancak bu rivayetlerin sıhhat dereceleri hakkında hadis âlimleri arasında değerlendirmeler yapılmıştır.

Buna karşılık; üçler, yediler, kırklar, kutup, gavs şeklinde düzenlenmiş bir velayet hiyerarşisinin bulunduğunu, bunların belirli makam ve görevlerle bir araya geldiklerini, dünyadaki hadiseleri yönettiklerini açıkça ortaya koyan sahih ve bağlayıcı bir nass bulunmamaktadır.

Dolayısıyla burada en doğru ifade şudur: Ricâlü’l-gaybın bu şekilde sistemleştirilmiş hiyerarşik yapısı, Kur’an ve sahih sünnette dinî bir akide olarak sabit değildir.

Bu hüküm, Allah’ın veli kullarının varlığını inkâr etmek anlamına gelmez. Kur’an'ın bildirdiği velayet başka, daha sonra tasavvuf literatüründe sistemleştirilen belirli bir velayet hiyerarşisi başka meseledir.


3. Velayet Başka, Ricâlü’l-Gayb Hiyerarşisi Başkadır

Allah Teâlâ'nın salih ve veli kullarının bulunduğu İslam'ın temel kaynaklarıyla sabittir. Fakat buradan: “Öyleyse mutlaka her devirde belirli sayıda kutup, gavs, üçler, yediler ve kırklar vardır ve bunlar dünyanın manevî idaresini yürütmektedir.” sonucuna geçilemez.

Çünkü ikinci iddia için ayrıca delil gerekir. İşte mesele burada düğümlenmektedir. Bir şeyin mümkün olması, onun dinen sabit olduğu anlamına gelmez.

Bir velinin keramet göstermesi mümkün olabilir. Bir salih kulun duasının Allah katında kabul edilmesi mümkün olabilir. Allah'ın bazı kullarına özel lütuflarda bulunması mümkündür. Fakat bunların hepsinden belirli bir kozmik hiyerarşi çıkarmak için ayrıca sahih ve bağlayıcı bir delil gerekir.


4. Kâinatı Kim İdare Etmektedir?

Tevhidin en temel meselelerinden biri budur. Kâinatın gerçek sahibi Allah'tır. Yaratan Allah olduğu gibi, mülkün gerçek sahibi ve mutlak tasarruf sahibi de Allah'tır. Hiçbir veli, peygamber veya başka bir mahlûk Allah'tan bağımsız, kendisine ait müstakil bir ilahî tasarruf gücüne sahip değildir.

Bu noktada tasavvufî literatürde geçen “tasarruf” kelimesine de dikkat etmek gerekir. Çünkü aynı kelime farklı anlamlarda kullanılabilmektedir. Bir kimse: “Allah'ın izniyle dua eder, Allah da onun duasını vesile kılar.” anlamında konuşuyorsa, bu başka bir meseledir. Fakat: “Bu veli Allah'tan bağımsız olarak depremleri, savaşları, rızıkları, insanların kaderlerini veya dünya hadiselerini yönetmektedir.” deniliyorsa, bu tevhid açısından kabul edilemez. Dolayısıyla ölçümüz açık olmalıdır:

Allah'ın kullarına verdiği hiçbir makam, Allah'ın mutlak rubûbiyet ve tasarruf sıfatını onlara devretmek anlamına gelemez.


5. “Allah'ın İzniyle Tasarruf” Meselesi

Burada aceleci hüküm vermemek gerekir. Tasavvufî eserlerde “tasarruf” denildiğinde her zaman Allah'tan bağımsız bir güç kastedilmez. Bazı sûfîler, Allah'ın veli kullarının duaları ve manevî bereketleriyle kullarına rahmet ulaştırmasını “tasarruf” kelimesiyle ifade etmiş olabilirler.

Bu durumda mesele: “Kul kendi başına mı tasarruf ediyor, yoksa Allah'ın dilemesi ve izniyle bir vesile mi oluyor?” sorusuna dayanır. Fakat hangi ifade kullanılırsa kullanılsın, temel tevhid ölçüsü değişmez: Müstakil güç Allah'a aittir. Kul ne kadar büyük veli olursa olsun kuldur. Keramet gösterse kuldur. Duası kabul olsa kuldur. 

Gaybî bir bilgiye mazhar olduğunu düşünse kuldur. Makamı ne kadar yüce kabul edilirse edilsin, Allah'ın rubûbiyet ve ulûhiyetine ortak değildir.


6. Keşif ve Müşahede Dinî Delil midir?

Tasavvufun önemli kavramlarından biri keşif ve müşahededir. Bir sûfî, manevî bir tecrübe yaşayabilir. Kalbine birtakım bilgiler doğabilir. Bir kimse bazı şeyleri keşif yoluyla gördüğünü veya bildiğini söyleyebilir. Fakat burada çok önemli bir ölçü vardır: Keşif, yaşayan kimse için bir manevî tecrübe olabilir; fakat başkaları için bağlayıcı bir şer'î delil değildir.

Başka bir ifadeyle: Bir sûfî: “Ben böyle bir şey gördüm.” diyebilir. Fakat: “Ben bunu keşfen gördüm, öyleyse bütün Müslümanlar buna inanmak zorundadır.” diyemez. Çünkü keşif vahiy değildir. Vahiy peygamberlik makamıyla ilgilidir. Peygamber Efendimiz ﷺ'in vefatından sonra yeni bir vahiy söz konusu değildir.

Bu nedenle keşif ve ilham: yeni bir akide oluşturamaz, helali haram, haramı helal kılamaz, Kur'an ve sahih sünnete aykırı bir hüküm koyamaz, ümmeti bağlayan yeni bir dinî esas haline gelemez. Keşif Kur'an ve sünnetin yerine geçmez; Kur'an ve sünnetin terazisinde değerlendirilir.


7. İbnü’l-Arabî ve el-Kettânî'nin Yaklaşımı

Tasavvuf literatüründe ricâlü’l-gayb meselesinin sistemleşmesinde bazı önemli sûfîlerin eserleri etkili olmuştur. Muhammed b. Ali el-Kettânî ve daha sonraki dönemlerde Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi sûfîler, kutup, ebdal ve ricâlü’l-gayb meselelerini kendi tasavvufî sistemleri içerisinde ele almışlardır.

Özellikle İbnü’l-Arabî'nin eserlerinde bu meseleler yalnızca rivayetlerle değil, keşif ve müşahede anlayışı içerisinde değerlendirilir. Burada yapılması gereken, bu büyük sûfîlerin bütün görüşlerini küçümsemek veya reddetmek değildir. Fakat şu ayrımı yapmak gerekir: Bir sûfînin keşfî tecrübesi ile İslam akidesinin bağlayıcı delili aynı şey değildir.

Bir görüşün İbnü’l-Arabî tarafından söylenmiş olması onun tasavvuf tarihindeki yerini gösterir; fakat bir şeyin dinî açıdan kesin akide olması için Kur'an ve sahih sünnet açısından ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Bu ölçü yalnız İbnü’l-Arabî için değil, bütün âlimler ve sûfîler için geçerlidir.


8. Ricâlü’l-Gayb Bu Devirde Toplanıyor mu?

“Her devirde üçler, yediler, kırklar toplanıyor mu?”, “Her şehirde yedi veya kırk veli var mı?”, “Şu anda dünyayı yöneten gizli bir veliler meclisi var mı?” gibi sorulara gelince: Bunları kesin olarak doğrulayacak açık, sahih ve bağlayıcı bir nass bulunmamaktadır.

Tasavvuf ehlinin bazıları bu tür bilgileri keşif ve müşahede yoluyla elde ettiklerini söylemişlerdir. Ancak böyle bir keşif, keşfi yaşamayan insanlar açısından kesin bilgi niteliğinde değildir. Bu nedenle Müslüman, bilmediği gayb alanını kesinlik iddiasıyla doldurmak yerine: “Allah bilir.” demeyi bilmelidir. Gaybı Allah bilir. Bize bildirilen kadarına iman ederiz. Bildirilmeyen hususlarda ise zanlarımızı akide haline getirmeyiz.


9. “Her İlin Yedisi, Kırkı Vardır” Sözü Nasıl Değerlendirilmelidir?

Bir mürşidin veya tasavvuf büyüğünün: “Her ilin yedisi, kırkı vardır.” şeklinde bir söz söylemesi, tasavvuf dünyasında yaygın olan velayet hiyerarşisi anlayışı çerçevesinde değerlendirilebilir. Ancak bu söz, tek başına Kur'an veya sahih sünnetten çıkarılmış kesin bir hüküm değildir. Dolayısıyla böyle bir söz karşısında Müslümanın tavrı: Ne hemen büyük bir suçlama yapmak, ne de sözü dinin kesin bir esası haline getirmek olmalıdır. Dengeli tavır takınmalıdır: “Bu, tasavvufî bir kabul veya keşfî bir yorum olabilir; fakat benim için bağlayıcı bir akide değildir.”


10. Şeyh Böyle Bir Şey Söylerse Mürid Ne Yapmalıdır?

Tasavvuf yolunda en hassas meselelerden biri budur. Bir mürid şeyhine hürmet eder. Onun ilminden, irşadından, sohbetinden ve terbiyesinden istifade eder. Fakat şeyhe hürmet etmek: Şeyhin söylediği her sözü Kur'an ve sünnet seviyesinde görmek değildir. Şeyh de kuldur. Mürşid de kuldur. Âlim de kuldur. Veli de kuldur. Ölçü ise Allah'ın kitabı ve Resûlullah'ın sahih sünnetidir.

Dolayısıyla mürid şöyle bir anlayış içerisinde olabilir: “Şeyhimin sözünü hemen kötüye yormam. Ona hüsnüzan ederim. Belki benim anlamadığım bir tasavvufî manayı kastediyordur. Fakat bir meselenin dinî akide olup olmadığını belirlemede son ölçüm Kur'an ve sahih sünnettir.” Bu tavır ne isyandır ne de edepsizliktir. Bilakis edep ile tahkiki, muhabbet ile tevhidi bir arada tutmaktır.


11. Şeyhin Keşfi ile Şeriatın Delilini Birbirine Karıştırmamak

Tasavvuf yolunda büyüklerin keşifleri, müşahedeleri ve manevî tecrübeleri bulunabilir. Fakat mürid açısından şu üç şey birbirinden ayrılmalıdır: Şeyhin sözü, Şeyhin keşfi, Allah'ın dininin kesin hükmü. Bunlar aynı seviyede değildir. Şeyhin keşfi kendisine ait bir tecrübedir. Şeyhin yorumu onun ilmî veya tasavvufî anlayışıdır. Dinî hüküm ise Kur'an ve sahih sünnetin ortaya koyduğu ölçüdür. Bu ayrım yapılmadığında şeyh sevgisi zamanla şeyhi kutsamaya, mürşide bağlılık ise mürşidi yanılmaz görmeye dönüşebilir. İşte tasavvuf yolundaki tehlikelerden biri de budur.


12. Keramet ile İstikamet Arasındaki Fark

Tasavvuf yolunun en çok karıştırılan meselelerinden biri de keramettir. Bir insanın: havada uçması, su üzerinde yürümesi, uzak bir yere çok kısa zamanda ulaşması, olağanüstü bir olay göstermesi insanları etkileyebilir. Fakat bunlar bir insanın Allah katındaki değerini ölçmek için yeterli değildir. Asıl mesele: Allah'ın emirlerine ne kadar bağlı olduğudur.

Nefsini ne kadar terbiye ettiğidir. Kul hakkından ne kadar sakındığıdır. Harama bakmaktan ne kadar kaçındığıdır. Dilini gıybetten ne kadar koruduğudur. Kibirden ne kadar uzak olduğudur. Gece Allah için ne kadar gözyaşı döktüğüdür. İnsanlara karşı ne kadar merhametli olduğudur. İbadetinde ne kadar samimi olduğudur. İşte burada tasavvufun çok önemli bir ölçüsü ortaya çıkar: Keramet istisnadır; istikamet esastır. Bir kimsenin olağanüstü bir hal göstermesi onu otomatik olarak Allah'ın sevgili kulu yapmaz. Asıl mesele Allah'ın rızasına uygun yaşamaktır.


13. Nefis Neden Olağanüstülüklerin Peşinden Koşar?

İnsan nefsi zor olan kulluktan kaçıp kolay olan hayranlığa yönelebilir. Nefsi terbiye etmek; dedikoduyu bırakmayı, harama bakmamayı, kibirden kurtulmayı, öfkeyi kontrol etmeyi, kul hakkından sakınmayı, dünyaya aşırı bağlanmamayı, gece ibadetine kalkmayı, gösterişten uzaklaşmayı gerektirir.

Bunlar nefse ağır gelir. Buna karşılık: “Benim şeyhim uçuyor.” “Benim şeyhim bir anda başka yere gidiyor.” “Benim şeyhim dünyadaki hadiseleri biliyor.” gibi anlatılar insana çok daha cazip gelebilir. 

Böylece kişi kendi kulluk eksikliğiyle yüzleşmek yerine şeyhinin  olağanüstülükleri ile övünmeye başlayabilir. Bu durumda kişi, kendi yapması gereken manevi çalışmayı başkasının kerametine havale etmiş olur. Oysa dervişin yolu başkasının kerametiyle değil, kendi nefsinin terbiyesiyle yürünür.


14. Tasavvufu Bir “Gösteri” Haline Getirme Tehlikesi

Tarih boyunca tasavvuf adına farklı anlayışlar ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmı ahlakı, kulluğu, ihlası, zikri ve nefis terbiyesini merkeze alırken; bazı çevrelerde zaman zaman olağanüstü haller ve menkıbeler ön plana çıkmıştır. Bunun insan psikolojisi üzerinde güçlü bir etkisi vardır. Çünkü:

Ahlak görünmez; keramet görünür. Sabır sessizdir; olağanüstülük dikkat çekicidir. Nefis terbiyesi uzun yıllar ister; bir keramet anlatısı birkaç dakikada hayranlık oluşturur.

Bu sebeple tasavvuf yolunda menkıbelerin yeri doğru belirlenmelidir. Menkıbe ibret olabilir. Menkıbe gönle tesir edebilir. Menkıbe bir büyüğün hayatından güzel bir örnek taşıyabilir. Fakat menkıbe: Akidenin yerine geçmemelidir.


15. Abdülkadir Geylânî'nin Ölçüsü

Seyyid Abdülkadir Geylânî hazretlerinin tasavvuf tarihindeki yeri büyüktür. Ancak onun şahsına gösterilen sevgi ve daha sonraki dönemlerde kendisine verilen “Gavs-ı A'zam” gibi unvanlar, onun asıl öğretilerinin önüne geçirilmemelidir.

Onun tasavvufî çizgisinde öne çıkan hususlar: Kitap ve sünnete bağlılık, Allah'a kulluk, nefsin terbiyesi, dünyaya aşırı bağlanmamak, ihlas, takva, Allah'tan başkasına kalben dayanmamak gibi temel İslâmî esaslardır.

Ona nispet edilen bazı menkıbeler ve sonradan ortaya çıkmış aşırı ifadeler, onun kendi eserlerindeki temel tevhid vurgusundan ayrı değerlendirilmelidir. 

Bir velinin büyüklüğünü, ona nispet edilen olağanüstü anlatıların çokluğuyla değil, Kur'an ve sünnet çizgisindeki kulluğuyla anlamak daha güvenli bir yoldur.


16. “Gavs-ı A'zam” Bir Akide Makamı mıdır?

“Gavs-ı A'zam” ifadesi, Abdülkadir Geylânî hazretlerine duyulan büyük sevgi ve hürmet çerçevesinde kullanılan bir unvandır. Bu ifade:

Kur'an'ın emrettiği bir makam değildir. Sahih bir hadisle bütün Müslümanların inanması gereken bir akide değildir.

Dolayısıyla bu unvanı kullanmakla, onu Allah'ın kâinattaki mutlak tasarrufuna ortak görmek arasında çok büyük bir fark vardır. Bir veliyi sevmek başka, bir veliyi ilahlaştırmak başka şeydir. Bir mürşide hürmet etmek başka, ona Allah'a mahsus sıfatlar vermek başka şeydir. Tasavvufun tevhid çizgisini koruyabilmesi için bu sınırların açık tutulması gerekir.


17. Tevhidî Tasavvuf Nedir?

Burada bizim asıl ulaşmak istediğimiz nokta budur. Tevhidî tasavvuf, tasavvufu reddetmeden onu Kur'an ve sahih sünnetin ölçüsü içerisinde yaşamaktır.

Bu anlayışta: Veli vardır; fakat veli kuldur. Mürşid vardır; fakat mürşid kuldur. Keramet mümkündür; fakat keramet dinin ölçüsü değildir. Keşif mümkündür; fakat keşif vahiy değildir. Menkıbe vardır; fakat menkıbe akide değildir. Şeyhe hürmet vardır; fakat şeyh masum değildir. Muhabbet vardır; fakat muhabbet tevhidin önüne geçmez. Teslimiyet vardır; fakat Allah'ın kitabına aykırı bir şeyi din haline getirmek yoktur. İşte bu denge, tasavvufun özünü koruyan dengedir.


18. Post ile Dostu Ayırmak

Tasavvuf yolunda belki de en önemli meselelerden biri post ile dostu ayırabilmektir. Post makam olabilir. Post şöhret olabilir. Post insanların gözündeki itibar olabilir. Post, etrafında oluşan kalabalık olabilir. Post, keramet hikâyeleri olabilir. Post, “gavs”, “kutup”, “şeyh” gibi unvanlar olabilir. Fakat dost, Allah'tır.

Kulun bütün yolculuğu O'na doğrudur. Bu yüzden gerçek derviş, postun büyüsüne değil, dostun rızasına taliptir. Mesele insanların: “Ne kadar büyük bir şeyh!” demesi değildir. Mesele Allah'ın: “Bu kulum Beni razı etti.” buyuracağı bir kulluğa ulaşabilmektir.


19. Asıl Zorluk: Nefisle Mücadele

Bu yol kolay değildir. Çünkü insan nefsi olağanüstü olanı sever, fakat istikameti sevmesi için terbiye edilmesi gerekir. Uçmak kolay bir hayranlık oluşturabilir. Fakat öfkeliyken susmak zordur. Bir kerameti dinlemek kolaydır. Fakat kendisine kötülük yapan birini Allah için affetmek zordur. Bir velinin mucizevî hallerini konuşmak kolaydır. Fakat gecenin bir saatinde kimse görmeden Allah için kalkmak zordur. Bir şeyhin kerametleriyle övünmek kolaydır. Fakat kendi nefsinin kusurlarını görmek zordur. İşte tasavvuf yolunun gerçek çilesi buradadır.

Nefsin döktüğü dikenlerle dolu olan bu yol, zora talip olanların yoludur.

Gül ile dikeni, bülbül ile gülü aşkın işareti olarak okuyabilmek güzeldir; fakat asıl mesele, o aşkı hayatın içinde yaşayabilmektir.


20. Sonuç: Kerametten Önce İstikamet

Ricâlü’l-gayb, kutup, gavs, üçler, yediler ve kırklar gibi hiyerarşik yapıların Kur’an ve sahih sünnette bağlayıcı bir akide olarak sabit olduğunu söylemek mümkün değildir.

Tasavvuf literatüründe bu kavramların bulunması ise tarihî ve tasavvufî bir gerçektir. Bunlar bazı sûfîler tarafından keşif, müşahede, işarî yorum ve çeşitli rivayetler çerçevesinde açıklanmıştır. Fakat keşif, vahiy değildir. Menkıbe, nass değildir. Sûfînin şahsî tecrübesi, ümmet için bağlayıcı akide değildir. Şeyhin sözü, Kur'an ve sahih sünnet seviyesinde değildir. Bütün bunların üzerinde duran temel ölçü ise tevhiddir.

Kâinatın mutlak sahibi Allah'tır. Mutlak güç Allah'ındır. Mutlak tasarruf Allah'ındır. Veli kuldur. Şeyh kuldur. Mürid kuldur. Hepimiz Allah'ın kullarıyız. Bir mürid, şeyhine hürmet eder; fakat şeyhini ilahlaştırmaz. Bir veliye muhabbet eder; fakat ona Allah'a mahsus sıfatlar vermez. Bir kerameti dinler; fakat kerameti istikametin önüne geçirmez. Bir keşfi saygıyla dinleyebilir; fakat onu Kur'an ve sünnetin yerine koymaz. İşte tevhidî tasavvufun ölçüsü budur.

Asıl keramet uçmak değildir. Asıl keramet suyun üzerinde yürümek değildir. Asıl keramet bir anda uzak bir yere gitmek değildir. Asıl keramet, Allah'ın emrettiği istikamette yürüyebilmektir.

Dilini gıybetten korumaktır. Gözünü haramdan sakınmaktır. Kalbini kibirden temizlemektir. Kul hakkından korkmaktır. Geceleri Allah için kalkmaktır. Kimsenin görmediği yerde Allah'ı unutmamaktır. İnsanlara merhamet etmektir. Nefsine rağmen hakkın yanında durmaktır. Ve bütün bunları yaparken kendi kulluğunu büyük görmemektir. Çünkü gerçek derviş, kendi kerametini aramaz; Rabb'inin rızasını arar.

Gerçek mürid, şeyhinin olağanüstü hallerini araştırmaktan önce kendi nefsinin gizli hastalıklarını araştırır. Gerçek tasavvuf, insanı insanların hayranlığına değil, Allah'ın huzurunda mahviyete götürür.

Bu sebeple bizim için ölçü şudur: Kur'an rehberimiz, sünnet yolumuz, tevhid temelimiz, istikamet hedefimiz, nefis terbiyesi çilemiz ve Allah'ın rızası gayemizdir.

Gül ile diken arasında yürürken gülü görüp dikeni unutmayalım. Çünkü bu yol, postun değil dostun yoludur. Ve bu yol, nefsin kolayına değil, Allah'ın rızasına talip olanların yoludur.



5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

أحدث أقدم

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU