Enbiya Sûresi 34-50. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Enbiya Sûresi Dördüncü Grup
(34-40)
وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِّن قَبْلِكَ الْخُلْدَ ۖ أَفَإِن مِّتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ
Ve mâ cealnâ li-beşerin min kablikel-huld. Efe in mitte fehumul-hâlidûn.
34- “Biz senden önce de hiçbir beşere ebedî hayat vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar? ”
Bu âyet, Peygamber Efendimiz’e ﷺ karşı inkârcıların beslediği “O ölürse biz de ondan kurtuluruz” düşüncesine cevap verir. Allah Teâlâ, insanlardan hiçbirine dünyada ebedî hayat vermediğini bildirir.
Peygamberler de diğer insanlar gibi Allah’ın takdir ettiği vakit geldiğinde vefat ederler. Fakat onların vefatı, getirdikleri hakikatin yok olması demek değildir. Hak bâkîdir; insanlar ise fânîdir. Hükmünü vermiştir.
Mekke'deki müşrikler, İslam'ın yayılmasını engellemek için her yolu deniyor, Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ölmesini veya başına bir felaket gelmesini dört gözle bekliyorlardı. Kendi aralarında, "O bir şairdir, bekleyelim zamanın felaketleri onu da bulup yok edecek, o ölünce din de biter" diyorlardı (Tûr Suresi, 30. ayet). İşte onların bu beklentilerine karşı Allah Teâlâ bu ayeti indirmiştir.
Bazı ilim adamlarına göre bu ayeti kerime Hz. Hızır'ın ölmüş olduğuna ve hayatta olmadığına delil olarak gösterilmiştir. Çünkü ister veli, ister nebi, isterse resul olsun o bir beşerdir. Bu konuda çeşitli kesimler arasında birbirine zıt birçok görüş ortaya atılmıştır ancak fukahanın çoğunluğu bu görüştedir.
كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ ۗ وَنَبْلُوكُم بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةً ۖ وَإِلَيْنَا تُرْجَعُونَ
Küllü nefsin zâikatül-mevt. Ve neblûküm biş-şerri vel-hayri fitneten. Ve ileynâ türceûn.
35- “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayırla da şerle de deniyoruz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.”
İnsan ne kadar güçlü, zengin, bilgili veya makam sahibi olursa olsun, ölümden kurtulamaz. Çünkü dünya hayatı kalıcı olmak için değil, imtihan olmak için yaratılmıştır. Bu Allah’ın Kahhar gücünün bir gereğidir. İnsan imtihan olarak denenmek üzere fakirlik ve sıkıntılar gibi, zenginlik ve çeşitli menfaatler gibi iyiliklerle dener.
Fakat âyet yalnızca ölümü hatırlatmaz. Aynı zamanda insanın hayırla da şerle de imtihan edildiğini bildirir. Sizin ortaya koyacağınız sebat ve küfre uygun olarak amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Musibetlerle denenirsiniz, kimi zaman nimetlerle, kimi zaman sıkıntı ile, kimi zaman bollukla, sıhhatle, hastalıkla imtihan edeceğiz. Kimin şükredip kimin nankörlük edeceğini, kimin sabredip kimin umutsuzluğa düşüneceğini ortaya çıkaracağız. Kimin yan çizip kimin de ziyan edeceğini ortaya çıkaracağız. Onlar daha yapacaklarını yapmadan önce Allah ne yapacaklarını en iyi bilendir. Fakat onlara karşı delil olması için yaptıklarından onları hesaba çekecektir.
İbn Kesîr, “Her nefis ölümü tadacaktır” ifadesinin bütün canlıları kapsadığını, hiçbir canlının ölümden kurtulamayacağını belirtir. Âyetin devamında ise Allah’ın kullarını bazen nimetlerle, bazen sıkıntılarla imtihan ettiğini açıklar. İbn Kesîr
Taberî, hayır ve şerrin imtihan vesilesi olduğunu; insanın bollukta şükür, darlıkta ise sabır göstererek sınandığını ifade eder. Taberî
Günümüzde insan, çoğu zaman imtihanı yalnız sıkıntı olarak görür. Hâlbuki sağlık, servet, makam, aile, bilgi ve imkânlar da birer imtihandır.
Bir insanın eline çok mal geçmesi, onun Allah katında mutlaka üstün olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir insanın sıkıntı çekmesi de onun Allah katında değersiz olduğunu göstermez. Önemli olan, nimetin içinde şükreden; sıkıntının içinde sabreden bir kul olabilmektir.
Her nefis ölümü tadacaktır. Öyleyse dünyaya ebedî kalacakmış gibi bağlanmamalıyız. Hayır da şer de imtihandır. Öyleyse nimet geldiğinde şükretmeli, sıkıntı geldiğinde sabretmeli ve her hâlimizde Allah’a yönelmeliyiz.
Âyetin Özlü Mesajı: “Ölüm kaçınılmazdır; dünya ise bir imtihan yeridir. Nimetle şükret, sıkıntıyla sabret ve her hâlinde Allah’a dön.”
وَإِذَا رَآكَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِن يَتَّخِذُونَكَ إِلَّا هُزُوًا أَهَٰذَا الَّذِي يَذْكُرُ آلِهَتَكُمْ وَهُم بِذِكْرِ الرَّحْمَٰنِ هُمْ كَافِرُونَ
Ve izâ raâkellezîne keferû in yettehizûneke illâ huzuvâ. Ehâzellezî yezkuru âlihetekum ve hum bi zikrir-Rahmâni hum kâfirûn.
36- “İnkâr edenler seni gördüklerinde, ‘İlâhlarınızı diline dolayan bu mu?’ diyerek seni ancak alaya alırlar. Hâlbuki onlar Rahmân’ın zikrini inkâr etmektedirler.”
Bir önceki âyette Allah Teâlâ, her nefsin ölümü tadacağını ve insanın hayırla da şerle de imtihan edildiğini bildirmişti. Bu âyette ise Peygamber Efendimiz’in ﷺ karşılaştığı alay ve inkâr anlatılır.
İnkârcılar, Resûlullah ﷺ putlarının bâtıl olduğunu söylediği için onu küçümsemeye çalışıyorlardı. Fakat âyet, onların asıl durumunu da ortaya koyar: Onlar, Rahmân’ın zikrini inkâr eden kimselerdir. Yani Allah’ın birliğini, rahmetini ve kendilerine gönderdiği hakikati kabul etmiyorlardı.
İbn Kesîr, müşriklerin Peygamber Efendimiz’i ﷺ gördüklerinde onu alaya aldıklarını ve putlarını eleştirmesini küçümsediklerini belirtir. Âyetin devamında ise onların Allah’ın zikrini inkâr etmeleri sebebiyle asıl sapıklık içinde oldukları açıklanır. İbn Kesîr
Taberî, müşriklerin Peygambere ﷺ karşı söyledikleri sözlerin bir alay ve küçümseme olduğunu; buna karşılık onların Rahmân’ı inkâr etmelerinin, hakikate karşı asıl tavırlarını gösterdiğini ifade eder. Taberî
Günümüzde de dinî değerlere, ibadete veya Allah’ı anmaya karşı alaycı tavırlar görülebilmektedir. Mümin, böyle durumlarda öfkeye kapılmadan, hikmetle ve güzel sözle karşılık vermelidir.
Aynı zamanda kendi hâlini de kontrol etmelidir: Başkalarının dinî kusurlarını konuşurken Allah’ı anmayı ihmal etmek, insanın kendi nefsini görmemesine sebep olabilir. Hakikati anlatan kimse, her zaman alkışlanmayabilir. Peygamber Efendimiz ﷺ bile alaya alınmıştır. Öyleyse mümin, insanların övgüsüne değil, Allah’ın rızasına yönelmelidir. Fakat hakikati savunurken güzel ahlâkı da elden bırakmamalıdır.
Âyetin Özlü Mesajı: “Hakikati söyleyen alaya alınabilir; fakat mümin, insanların sözünden önce Allah’ın rızasını gözetir.”
خُلِقَ الْإِنسَانُ مِنْ عَجَلٍ ۚ سَأُرِيكُمْ آيَاتِي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ
Hulikal-insânu min acel. Se urîkum âyâtî felâ testağcilun
37- “İnsan aceleci yaratılmıştır. Size âyetlerimi göstereceğim; artık benden acele istemeyin.”
İnsanın yaratılışında acelecilik vardır. Nimetlerimi, hikmetlerimi bana karşı gelenlere muktedir olduğumu göstereceğim. Onları getirmemi istemekte o kadar acele etmeyin.
İbn Kesîr, âyetin insanın aceleci yaratılışına işaret ettiğini ve inkârcıların azabı aceleyle istemelerine cevap olduğunu belirtir. Allah’ın azabı ve diğer vaatleri, O’nun belirlediği vakitte gerçekleşecektir. İbn Kesîr
Taberî, “Âyetlerimi size göstereceğim” ifadesinin, Allah’ın kudretini ve azabının hak olduğunu ortaya koyacak delillerin geleceğini bildirdiğini açıklar. Taberî
Nesefi, karakterinde aceleci olduğu halde acelecilikten men edilmiştir. Nitekim onun yapısında şehvet olduğu halde şehvetine karşı durma emri de verilmiştir. Zira yüce Allah ona şehvetine karşı duracak ve aceleyi terk edebilecek gücü vermiştir.
Mücahid, Yüce Allah mahlukatı yarattığı günün sonlarında ve her şeyden sonra Adem'e yarattı. ruh onun gözlerini, dilini ve başını canlandırıp da henüz aşağılarına doğru ulaşmamışken şöyle dedi: Rabbim güneş batmadan önce benim hilkatimi çabucak bitiriver.
Günümüzde insan, hemen sonuç almak istemektedir. Bir işin hemen düzelmesini, bir duanın hemen kabul edilmesini, bir sıkıntının hemen sona ermesini bekler. Fakat her gecikme, bir mahrumiyet değildir. Bazen gecikme, insanın sabır, tevekkül ve teslimiyet kazanması için bir imtihandır. Mümin, aceleyle hüküm vermek yerine Allah’ın hikmetine güvenmeyi öğrenmelidir.
İnsan acelecidir; Allah ise her şeyi hikmetiyle takdir eder. Öyleyse kul, Allah’tan neticeyi aceleyle istemek yerine, vazifesini güzelce yapmalı ve O’nun takdirine teslim olmalıdır. “Acele etme; Allah’ın her işinde bir hikmet ve her takdirinde bir vakit vardır.”
وَيَقُولُونَ مَتَىٰ هَٰذَا الْوَعْدُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
Ve yekûlûne metâ hâzel-va‘du in kuntum sâdikîn.
38- “Eğer doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?” derler.”
Bu azab ne zaman gelecektir? diye sorarlar. Onlar, bunu azabı yalanlamak, inkar etmek, küfür etmek, inat etmek için uzak gördüklerinden dolayı söylerler. İnkârcılar, Allah’ın azabını ve kıyameti küçümseyerek, “Madem doğru söylüyorsunuz, ne zaman olacak?” diye soruyorlardı.
İbn Kesîr, bu âyetin, inkârcıların Peygamber Efendimiz ﷺ ve müminlere karşı azabı aceleyle istemelerini anlattığını belirtir. Onlar, Allah’ın vaadini küçümseyerek gerçekleşmesini istemektedirler. İbn Kesîr
Taberî, “Bu vaat ne zaman?” sözünün, inkârcıların Allah’ın azabını ve kıyameti inkâr ederek, Peygamberlerin getirdiği haberi alaya almaları anlamına geldiğini açıklar. Taberî
Günümüzde de insanlar bazen dinî hakikatleri anlamak için değil, itiraz etmek veya küçümsemek için soru sorabilirler. Mümin ise böyle durumlarda öfkeye kapılmadan, hikmetle ve güzel sözle karşılık vermelidir. Aynı zamanda kendi nefsini de kontrol etmelidir: Ben bir şeyi gerçekten öğrenmek için mi soruyorum, yoksa kendi düşüncemi kabul ettirmek için mi?
Hakikati arayan insan sorar; fakat hakikate meydan okuyan insan, cevabı kabul etmeye yanaşmaz. Öyleyse sorularımızı samimiyetle sormalı, Allah’ın vaadine güvenmeli ve nefsimizin kibirlenmesine karşı dikkatli olmalıyız. “Hakikati öğrenmek için sor; hakikate meydan okumak için değil.”
لَوْ يَعْلَمُ الَّذِينَ كَفَرُوا حِينَ لَا يَكُفُّونَ عَن وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَن ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنصَرُونَ
Lev ya‘lemüllezîne keferû hîne lâ yeküffûne an vücûhihimün-nâra ve lâ an zuhûrihim ve lâ hum yunsarûn.
39- “İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi uzaklaştıramayacakları, kendilerine de yardım edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!”
Sözleri ile bu azabın ne zaman geleceğini sorarak hadi çabucak gelsin de görelim diyenler onun ne vakit geleceğini bir bilselerdi! Bu geliş ise ateşin önlerini ve arkalarını kuşatacağı bir zamandır. Ateşe karşı kendilerini koruyamayacak, savunamayacaklardır. Onlara yardım edecek kimse de bulunmayacaktır. Bunun sebebi dünya hayatında sahip oldukları küfür, alay ve azabın acele gelmesini istemek gibi niteliklere sahip olmalarıdır. Azabı gözlerinde basitleştiren onların azab hakkındaki bilgisizlikleridir.
İbn Kesîr, bu âyetin kıyamet günündeki azabın şiddetini ve inkârcıların o gün hiçbir şekilde kendilerini koruyamayacaklarını anlattığını belirtir. İbn Kesîr
Taberî, âyetin, inkârcıların ateşi yüzlerinden ve sırtlarından uzaklaştıramayacaklarını, kendilerine yardım edecek bir kimse de bulamayacaklarını bildirdiğini açıklar. Taberî
Günümüzde insan, yaptığı yanlışların sonuçlarını hemen görmeyebilir. Bu durum bazen kişiye “Bir şey olmadı” düşüncesi verebilir. Fakat mümin, her davranışının bir karşılığı olduğunu bilir. Bu sebeple kendisini sürekli kontrol eder, hatasını fark ettiğinde tövbe eder ve düzeltmeye çalışır. Asıl kazanç, yanlışta ısrar etmek değil; hatadan dönmeyi öğrenmektir.
İnkârcılar, azabı gördüklerinde ne kadar çaresiz kalacaklarını bilselerdi, onu aceleyle istemezlerdi. Öyleyse mümin, ahireti unutmamalı; dünyada iken nefsini hesaba çekmeli ve tövbe kapısını değerlendirmelidir.
Âyetin Özlü Mesajı: “Hesap gününü beklemeden bugün kendini hesaba çek; çünkü fırsat dünyadadır.”
بَلْ تَأْتِيهِم بَغْتَةً فَتَبْهَتُهُمْ فَلَا يَسْتَطِيعُونَ رَدَّهَا وَلَا هُمْ يُنظَرُونَ
Bel te’tîhim bağteten fe-tebhetühüm, felâ yestetîûne reddehâ ve lâ hum yunzarûn.
40- “Hayır, o azap onlara ansızın gelecek de kendilerini şaşkına çevirecektir. Artık onu geri çeviremezler ve kendilerine mühlet de verilmez.”
Kıyamet onların başına ansızın kopacaktır veya ateş azabı onlara ansızın gelecektir. Hayrete ve dehşete düşürecektir. Şaşkınlık içerisinde ne yapacaklarını bilmeksizin ona teslim olacaktır. Onlar (inkarcılar) kıyameti ve azabı alaya alarak soruyorlardı. “Ne zaman gerçekleşecek?” diye. Geri çeviremeyeceklerdir. Ateşi defedebilmek için hiçbir şey yapamayacakladır. Bu konuda yapabilecekleri hiçbir şey yoktur. Onlara hiçbir süre verilmeyecektir. Yani azab bir an bile olsun ertelenmeyecektir.
İbn Kesîr, âyetin, inkârcıların azap geldiğinde şaşkına düşeceklerini ve onu kendilerinden uzaklaştıramayacaklarını bildirdiğini belirtir. Azab geldiğinde artık onlara mühlet verilmeyecektir. İbn Kesîr
Taberî, azabın ansızın gelmesinin, inkârcıların onu beklemedikleri bir anda yakalanmaları anlamına geldiğini açıklar. O gün azabı geri çevirmek veya ertelemek mümkün olmayacaktır. Taberî
Günümüzde insan, çoğu zaman hayatını uzun yıllar sürecekmiş gibi planlar. Fakat ölümün ne zaman geleceğini kimse bilemez. Bu sebeple mümin, “Bir gün düzelirim” demek yerine bugün elinden geleni yapmalıdır. Bir ibadeti yerine getirmek, bir günahı terk etmek, bir kulun gönlünü almak veya bir hatadan dönmek için yarını beklememelidir.
Azap geldiğinde artık geri dönüş ve mühlet yoktur. Öyleyse mümin, tövbe ve ıslahı ertelememeli; Allah’a yönelmek için elindeki fırsatı değerlendirmelidir. Âyetin Özlü Mesajı: “Tövbe ve ıslahı erteleme; çünkü fırsat varken dönüş mümkündür, fakat vakit sona erdiğinde geri dönüş yoktur.”
Enbiya Sûresi Beşinci Grup
(41-47)
وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ
Ve lekadistühzi’e bi rusulin min kablik. Fehâka billezîne sahirû minhum mâ kânû bihî yestehziûn.
41- “Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Fakat alay edenleri, alay ettikleri şey kuşatıverdi.”
Bu âyette Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz’e ﷺ yalnız olmadığını hatırlatır. Ondan önceki peygamberlerle de alay edilmiş, onların getirdiği hakikat küçümsenmişti. Fakat sonunda alay edenler, alay ettikleri azapla karşı karşıya kalmışlardı. Bu, Peygamber Efendimiz’e ﷺ bir teselli; inkârcılara ise ciddi bir uyarıdır.
Onların gelişini uzak gördükleri azab tepelerine inmişti. Allah, Rasulünü teselli ettikten ve bu gibi kimselerin de eğer alay etmeye devam edecek olurlarsa aynı tutumu takınan o geçmişlerin akıbeti gibi olacağını açıklar.
İbn Kesîr, bu âyetin, önceki peygamberlerin de kavimleri tarafından alaya alındığını ve sonunda alay edenlerin, tehdit edildikleri azapla karşılaştıklarını bildirdiğini belirtir. İbn Kesîr
Taberî, âyetin, inkârcıların peygamberlerle alay etmelerinin yeni bir şey olmadığını; fakat Allah’ın azabının, onların alay ettikleri hakikati gerçekleştirdiğini ifade ettiğini açıklar. Taberî
Günümüzde de insanlar, dinî hassasiyetleri, ibadetleri veya Allah’ı anmayı küçümseyebilirler. Mümin, böyle durumlarda öfkeye kapılmadan, hikmetle ve güzel sözle karşılık vermelidir. Aynı zamanda kendi nefsini de kontrol etmelidir: “Ben de başkalarının samimi arayışlarını küçümsüyor muyum?”
Peygamberler de alaya alınmıştır. Öyleyse mümin, hakikati yaşarken insanların sözlerinden dolayı yolundan dönmemelidir. Fakat sabır, kibirlenmek değil; Allah’ın rızasında sebat etmektir. Âyetin Özlü Mesajı: “Hakikati yaşarken alaya alınsan da sabret; insanların sözüne değil, Allah’ın rızasına bak.”
قُلْ مَن يَكْلَؤُكُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمَٰنِ ۗ بَلْ هُمْ عَن ذِكْرِ رَبِّهِم مُّعْرِضُونَ
Kul men yekleûkum bil-leyli ven-nehâri miner-Rahmân. Bel hum an zikri Rabbihim mu‘ridûn.
42- “De ki: ‘Sizi gece ve gündüz Rahmân’dan kim koruyabilir?’ Hayır, onlar Rablerinin zikrinden yüz çevirmektedirler.”
Bir önceki âyette, Peygamber Efendimiz ﷺ’den önceki peygamberlerle de alay edildiği ve alay edenlerin sonunda azapla karşılaştıkları bildirilmişti. Bu âyette ise Allah Teâlâ, inkârcılara kendilerini gerçekten kimin koruduğunu düşündürür. İnsan, gece ve gündüz çeşitli tehlikelerle karşılaşabilir. Fakat onu her an koruyan, gözeten ve yaşatan Allah’tır. “Sizi Rahmân’dan kim koruyabilir?” sorusu, insanın Allah’ın rahmetine ve himayesine ne kadar muhtaç olduğunu gösterir.
İbn Kesîr, âyetin, Allah’ın kullarını gece ve gündüz koruduğunu ve O’ndan başka gerçek bir koruyucu bulunmadığını bildirdiğini belirtir. İbn Kesîr
Taberî, “Kim sizi koruyabilir?” sorusunun, inkârcılara Allah’ın azabından ve takdirinden kaçamayacaklarını hatırlattığını açıklar. Âyetin devamında onların Rablerinin zikrinden yüz çevirmeleri eleştirilir. Taberî
Günümüzde insan, sahip olduğu imkânlar sayesinde kendisini güvende hissedebilir. Fakat hiçbir tedbir, Allah’ın korumasından bağımsız değildir. Mümin, tedbirini alır; fakat asıl güvenini Allah’a bağlar. Gece yatarken, gündüz işine başlarken, sıkıntı ve korku anlarında Rabbini hatırlamayı ihmal etmez.
İnsan her an Allah’ın rahmetine ve himayesine muhtaçtır. Öyleyse mümin, tedbirini almalı; fakat güvenini yalnız kendi gücüne değil, Allah’ın korumasına bağlamalıdır. Âyetin Özlü Mesajı: “Seni gece ve gündüz koruyan Allah’tır; öyleyse O’nu unutma ve O’nun himayesine sığın.”
أَمْ لَهُمْ آلِهَةٌ تَمْنَعُهُم مِّن دُونِنَا ۚ لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَ أَنفُسِهِمْ وَلَا هُم مِّنَّا يُصْحَبُونَ
Em lehum âlihetün temneuhüm min dûninâ. Lâ yestetîûne nasra enfüsihim ve lâ hum minnâ yushabûn.
43- “Yoksa onların, kendilerini bizden koruyacak ilâhları mı var? O ilâhlar kendilerine bile yardım edemezler. Onlar bizden de dostluk ve himaye göremezler.”
Bir önceki âyette Allah Teâlâ, insanı gece ve gündüz koruyanın kim olduğunu sormuştu. Bu âyette ise inkârcıların Allah’tan başka ilâhlara güvenmeleri ele alınır. “Onların kendilerini bizden koruyacak ilâhları mı var?” Bu soru, putların ve Allah’tan başka ilâh edinilen varlıkların hiçbir gerçek güç ve kudrete sahip olmadığını ortaya koyar. Çünkü kendilerine tapanları korumak bir yana, kendilerine bile yardım edemezler.
İbn Kesîr, âyetin, müşriklerin Allah’tan başka taptıkları varlıkların kendilerine yardım edemeyeceklerini ve onları Allah’ın azabından koruyamayacaklarını bildirdiğini belirtir. İbn Kesîr
Taberî, “Kendilerine bile yardım edemezler” ifadesinin, bu ilâhların hiçbir gerçek kudrete sahip olmadığını gösterdiğini açıklar. Allah’ın hükmü karşısında hiçbir varlık bağımsız bir güç sahibi değildir. Taberî
Bu âyet, sâlike Allah’tan başka hiçbir varlığa mutlak güven bağlamamayı öğretir.
Günümüzde insan, bazen servetine, makamına, çevresine veya sahip olduğu güce güvenerek kendisini her türlü tehlikeden korunmuş zannedebilir. Fakat mümin, bütün bu imkânların Allah’ın lütfu olduğunu bilir. Tedbirini alır, insanlardan yardım ister; ancak kalbinde “Beni asıl koruyan Allah’tır” hakikatini taşır.
Allah’tan başka ilâh edinilen hiçbir varlık, kendisine bile yardım edemez. Onlara başarı verilmez. Kendisine yardımı olmayan, kendisini koruyamayan, Allahtan kendisine yardım ve destek verilmeyen bir kişi veya şey nasıl başkasına yardımcı olabilir, koruyabilir? Öyleyse mümin, sebeplere sarılırken kalbini yalnız Allah’a bağlamalıdır. Âyetin Özlü Mesajı: “Sebeplere sarıl; fakat gerçek yardım ve himayenin yalnız Allah’tan olduğunu unutma.”
بَلْ مَتَّعْنَا هَٰؤُلَاءِ وَآبَاءَهُمْ حَتَّىٰ طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ ۗ أَفَلَا يَرَوْنَ أَنَّا نَأْتِي الْأَرْضَ نَنقُصُهَا مِنْ أَطْرَافِهَا ۚ أَفَهُمُ الْغَالِبُونَ
Bel metta‘nâ hâülâi ve âbâehüm hattâ tâle aleyhimül-umur. Efelâ yeravne ennâ ne’til-arda nenkusuhâ min atrâfihâ. Efe humul-gâlibûn.
44- “Hayır, biz onları ve atalarını, ömürleri uzayıp gidinceye kadar nimetlendirdik. Şimdi onlar, yeryüzüne gelip onu çevresinden eksilttiğimizi görmüyorlar mı? O hâlde üstün gelenler onlar mı?”
Kafirlerin içinde bulundukları korunma ve muhafaza hali Allah tarafındandır. Yoksa onları koruyan başka bir koruyucu yoktur. Allah ise onları geçmişteki atalarını sadece dünya hayatında metalandırmak veya onlara mühlet vermek için korumuştur. Nitekim onların dışında kalan diğer kafirlere de bu şekilde mühlet verilmiş ve metalandırılmışlardır. Nihayet süre onlara uzun geldiğinden kalpleri katılaşmış bu hal üzere sürekli kalacaklarını zannetmişlerdir. Oysa bu yalan bir emeldir. Allah'ın emriyle bunların olduğuna ve ondan hiçbir kimsenin korunamayacağına bir delil olmak üzere şunu görmüyorlar mı?
Herhangi bir devlete egemenliğinin aleyhine gelişmeler var ediyoruz. Böylece başka bir devletin onlar üzerinde egemen olmasını sağlıyoruz. Şu halde onlar mıdır üstün gelenler? Allah'a ve resulünün askerlerini mağlup ederek üstünlük sağlayacak onlar mıdır? Hayır bilakis Allah, Resulü ve onların askerleridir üstün gelecekler.
"Onlar, bizim yeryüzüne gelip onu etrafından eksilttiğimizi görmediler mi? Allah hükmeder; O'nun hükmünü bozacak hiçbir güç yoktur. O, hesabı çabuk görendir." Rad / 41 Mekke döneminde inen bu ayetler, müşriklerin kontrolündeki toprakların ve güç alanlarının, Müslümanların fetihleriyle adım adım daralacağını, İslam'ın yayılarak inkarcıların hakimiyetini sınırlandıracağını müjdeler.
İbn Kesîr, âyetin, inkârcıların uzun süre nimet içinde yaşamalarının kendilerini Allah’ın azabından kurtarmadığını belirttiğini açıklar. Yeryüzünün çevresinden eksiltilmesi, Allah’ın kudretinin ve inkârcıların hâkimiyetinin sınırlı olduğunun bir işaretidir. İbn Kesîr
Taberî, “Yeryüzünü çevresinden eksiltmemiz” ifadesinin, Allah’ın inkârcıların topraklarını ve güçlerini azaltması, onları peygamberlerin ve müminlerin hâkimiyeti altına sokması gibi mânâlara geldiğini açıklar. Yani Yeryüzünün eksiltilmesinden maksat Müslümanların zaferi kafirlerin toprakların azalmasıdır. Veya yeryüzündeki madenlerin ürünlerin ve insanların yok edilmesidir. Yahut da yeryüzünde mamur olan yerlerin tahrip edilmesidir. Bir başka görüş de yeryüzünde yaşayan alimlerin ve seçkin insanların giderek yok olmasıdır. Taberî
Hasan -ı Basri, İslam küfre karşı muzaffer olmasıdır. Buna göre Allah'ın düşmanlarına karşı dostlarına yardımcı olup zafer ermesinden, yalanlayıcı ümmetler ile zalim ülkeleri helak etmesinden mümin kullarını da kurtarmasından ibret almazlar mı? İşte bundan dolayı “Şu halde onlar mıdır üstün gelenler?” buyurmuştur. Aksine onlar bozguna uğrayan, aşağılanan ve rezil rüsvay olanlardır.”
Günümüzde insan, sahip olduğu servet, makam, teknoloji veya imkânlarla kendisini güçlü hissedebilir. Fakat hiçbir güç, Allah’ın takdirinin üstünde değildir. Mümin, nimetleri Allah’ın emaneti olarak görür. Onlarla övünmek yerine şükreder; sahip olduğu imkânları adalet, iyilik ve kulluk yolunda kullanmaya çalışır.
Dünyada uzun süre nimet içinde yaşamak, insanın haklı olduğunu göstermez. Öyleyse mümin, nimete aldanmamalı; Allah’ın kudretini hatırlamalı ve sahip olduğu imkânlar için şükretmelidir. Âyetin Özlü Mesajı: “Nimetine güvenip gaflete düşme; çünkü dünya gücü geçicidir, üstünlük Allah’ın kudretindedir.”
قُلْ إِنَّمَا أُنذِرُكُم بِالْوَحْيِ ۚ وَلَا يَسْمَعُ الصُّمُّ الدُّعَاءَ إِذَا مَا يُنذَرُونَ
Kul innemâ unzirukum bil-vahy. Ve lâ yesme‘us-summud-du‘âe izâ mâ yunzerûn.
45- “De ki: ‘Ben sizi ancak vahiy ile uyarıyorum.’ Fakat sağırlar, uyarıldıkları zaman çağrıyı duymazlar.”
Ey Muhammed, sana geçmiş kavimlere gönderildiği gibi o da bize bir mucize getirsin diyenlere de ki: “Ey kavmim, ben sizi ancak Allah'ın bana vahyiyle bildirdiği Kur'an'la uyarıyorum. Kendiliğimden herhangi bir şey getirmeye imkanım yoktur.
Ne var ki sağır olanlar uyarıldıkları zaman da davet işitmezler. Siz kafirler, hakka karşı sağırsınız, onu işitip ondan faydalanmazsınız.” Yüce Allah'ın vahiy olan Kur'an-ı Kerim'de bildirdiği azap be korkutma benden değildir Bu aksine her şeyi kuşatmış Kadir ve Kahhar olan Allah'ın kelamıdır. Rasulullah ﷺ bunları söylemesi Allah'ın emriyledir. Allah ona bu sözünde Allah'ın basiretini kör ettiği kulağına ve kalbine mühür vurduğu kimselere hiçbir fayda sağlamayacağını anlatmak üzere onlar sağırdırlar işitmezler. O bakımdan senin onları çağırdığın şeyi de işitmedikleri gibi o uyarılara karşı sağır, kibir ve aldırışsızlık ile azabı hak edecek bir duruş sergilerler. Ahmaklık bilgisizlik ve kibir onların üzerinde bulundukları durumu sürdürmelerine devam ettirir.
Günümüzde insan, çok şey okuyabilir, dinleyebilir ve öğrenebilir. Fakat bilgi, insanın hâline tesir etmediğinde yalnızca zihinde kalabilir. Mümin, Kur’an’ı ve nasihatleri kendisine hitap eden bir çağrı olarak dinlemelidir. Bir âyet okuduğunda, “Bu âyet benim hayatımda neyi düzeltmemi istiyor?” diye düşünmelidir.
Hakikati işitmek, yalnızca kulakla duymak değildir. Asıl işitmek, kalbin hakikate açılması ve insanın duyduğu ile amel etmesidir. Âyetin Özlü Mesajı: “Vahyi yalnızca kulağınla değil, kalbinle dinle; çünkü hakikatten faydalanmak, onu kabul etmekle mümkündür.”
وَلَئِن مَّسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِّنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَا إِنَّا كُنَّا ظَالِمِينَ
Ve le in messethüm nefhatün min azâbi Rabbike le yekûlünne yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn.
46- “Andolsun, Rabbinin azabından onlara küçük bir dokunuş bile erişse, mutlaka ‘Vay hâlimize! Gerçekten biz zalimlerdenmişiz!’ derler.”
Rabbimin azabından onlara basit bir şey gelse veya asgari miktarda bir azab gelse itiraf ederek kendisiyle uyarıldıkları azabın en basit bir miktarı onlara isabet edecek olursa hemen zillete düşer ve kendilerine ah vah ederek beddua eder, daha önce işitmezlikten gelip yüz çevirdikleri şeyi kabul ederler. O bakımdan Ey Muhammed ﷺ üzerinde olduğu hal üzere sebat göster. Onlar hakkında sana yaptığımız vaatleri bekle kıyamet günü gelmektedir.
Günümüzde insan, yaptığı yanlışları bazen küçümseyebilir. Fakat mümin, “Bir gün düzelirim” demek yerine bugün kendisini hemen düzeltmeye çalışmalıdır. Bir kulun hakkına girmek, bir günahı alışkanlık hâline getirmek veya Allah’ın emirlerini hafife almak, insanın kalbini katılaştırabilir. Bu sebeple tövbe, yalnızca dil ile değil; yanlıştan dönmek ve onu düzeltmekle tamamlanır.
Azab geldiğinde insan, yaptığı yanlışları itiraf edecektir. Öyleyse mümin, pişmanlığı ahirete bırakmamalı; bugün nefsini hesaba çekmeli ve Allah’a yönelmelidir. Âyetin Özlü Mesajı: “Pişmanlığı yarına bırakma; bugün nefsini hesaba çek ve Allah’a dön.”
وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا ۖ وَإِن كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِّنْ خَرْدَلٍ أَتَيْنَا بِهَا ۗ وَكَفَىٰ بِنَا حَاسِبِينَ
Ve nedau’l-mevâzînel-kısta li-yevmi’l-kıyâmeti felâ tuzlemu nefsun şey’â. Ve in kâne miskâle habbetin min hardelin eteynâ bihâ. Ve kefâ binâ hâsibîn.
47- “Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiçbir nefse hiçbir şekilde zulmedilmez. Yapılan iş hardal tanesi ağırlığınca bile olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz.”
Bir önceki ayette inkârcıların, Allah’ın azabından küçük bir dokunuşla bile dehşete kapılacakları bildirilmişti. Bu ayette ise insanın bütün amellerinin en ince ayrıntısına kadar hesaba katılacağı haber verilmektedir.
Allah Teâlâ kıyamet gününde mutlak adaletin gerçekleşeceğini bildiriyor. O gün hiç kimseye haksızlık yapılmayacak; ne bir iyilik karşılıksız bırakılacak ne de bir kötülük gözden kaçacaktır.
Dünyada bazı ameller gizli kalabilir, insanlar tarafından bilinmeyebilir veya unutulabilir. Fakat Allah katında hiçbir şey kaybolmaz. İnsanların önemsemediği küçük bir davranış bile ilâhî hesapta yerini bulacaktır.
Buhari ve Müslim de Ebu Hureyre'den dedi ki: “Rasulullah ﷺ’in şöyle buyurdu: “İki söz var ki dile hafif, terazide ağır Rahman olan Allah tarafından da sevilen sözlerdir: “Subhanallahi ve bihamdihi subhanallahil azim= Allah'ın şanı ne yücedir! ona hamd ederiz. Ulu Allah'ın şanı ne yücedir!”
İmam Ahmed rivayet ediyor… Abdullah b. Amr b. el-As dedi ki: Resulullah ﷺ şöyle buyurdu: Aziz ve Celil olan Allah kıyamet gününde herkesin gözü önünde ümmetimden bir kişiyi çıkartır. Gözlerin alabildiğine kadar mesafe devam eden 99 tane sicilini yayar. Ondan sonra:
- Bunlardan herhangi bir şeyi inkar ediyor musun? Acaba benim koruyucu yazıcıların sana zulmetti mi? diye sorar. O:
- Hayır Rabbim, deyince Yüce Allah şöyle buyurur:
- Senin bir mazeretin veya iyiliğin var mıdır? (Hz. Peygamber de devamla) buyurdu ki: Adam şaşırır ve şöyle der:
- Hayır Rabbim. Yüce Allah ona şöyle der:
- Dediğin gibi değil; senin bizim yanımızda bir tek iyiliğin vardır. bugün sana zulmedin diyecektir. Bunun üzerine üzerinde: “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden resulullah”= Allah'tan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehadet ederim” yazılı bir belge çıkarılır. Yüce Allah onu huzura getiriniz der. Adam:
- Rabbim bütün bu kayıtlar ile birlikte bu ufacık yazılı belgenin değeri ne olabilir ki? Şöyle buyurur:
- Sana gerçekten zulüm edilmeyecektir. (Devamla Hz Peygamber) buyurdu ki: Bütün o siciller bir kefeye, küçük belge de bir diğer kefeye konulur. (Hz. Peygamber devamla) buyurdu ki: Konulmuş olan bütün yazılı belgeler hafif gelir ve o küçücük belge ağır basar. Ayrıca şöyle buyurdu: “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla birlikte (onun karşısında) bir şey ağır basmaz.” el-leys b. Sa’d’dan rivayet etmiştir. Tirmizi; Hasen-Gariptir, demiştir.
Hz. Aişe (r.anh.) bu âyet-i celilenin izahında şu hadis-i şerifi rivayet etmektedir. Hz. Aişe diyor ki: "Bir adam gelip Resulullahın yanına oturdu ve ona şöyle dedi: "Ey Allah’ın Resulü, benim iki kölem var. Bunlar bana karşı yalan söylüyorlar, ihanette bulunuyor ve bana isyan ediyorlar. Ben de onlara sövüyor ve onlan dövüyorum. Acaba benim durumum ne olacaktır. Resulullah ﷺ şöyle cevap verdi: "Onların sana yapmış oldukları ihanetleri, isyandan ve yalanları ile senin onlara verdiğin ceza karşılaştırılıp hesap edilecektir. Şayet senin cezalandırman onların suçlarına denk gelirse bundan senin leh ve aleyhine bir şey olmayacaktır. Eğer senin cezalandırman onların suçlarından az gelirse ve senin için bir üstünlük olacaktır. Şayet senin cezalandırman onların suçlarından fazla gelecek olursa, onların artan hakları senden alınıp sana kısas uygulanacaktır. "Bunun üzerine adam bir tarafa çekilip ağlamaya ve sızlamaya başladı. Resulullahﷺ’da ona: "Sen Allah'ın kitabını ve şu âyeti okumuyor musun "Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Hiçbir kimse hiçbir zulme uğratılmayacaktır. İşlenen amel bir hardal tanesi kadar da olsa biz onu ortaya koyarız. Hesaba çekenin biz olmamız yeter." O ağlayan adam da şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, Allah’a yemin olsun ki benim için de onlar için de, benim onlardan uzaklaşmamdan daha hayırlı bir şey bulamıyorum. Şahit olunuz onların hepsi hürdür.”
Ayette geçen “Felâ tuzlemu nefsun şey’â” ifadesi, Allah’ın hükmünde hiçbir haksızlığın bulunmayacağını bildirir. Allah Teâlâ hiç kimsenin günahını artırarak yazmaz, iyiliğini eksiltmez ve kimseye hak etmediği bir ceza vermez. İnsanların birbirine yaptığı zulümler, kıyamet gününde karşılıksız bırakılmayacaktır. Bu ifade aynı zamanda insana büyük bir güven verir. Dünyada hakkı yenilen, emeği görülmeyen veya haksızlığa uğrayan kimse, Allah’ın adaletinden ümit kesmemelidir. Çünkü insanların unuttuğu hakları Allah unutmaz.
Tasavvuf ehli bu ayeti, mîzan-ı âhiretten önce mîzan-ı nefisle ilişkilendirir. Yani kul, kıyamet gününde hesaba çekilmeden önce kendi nefsini hesaba çekmelidir.
İnsan her gün kendisine şu soruları sormalıdır: Bugün kimi incittim? Hangi sözümde nefsim öne çıktı? Yaptığım iyiliği Allah için mi yaptım, yoksa görülmek için mi? Kalbimde kibir, haset veya öfke var mı? Bir kulun hakkı üzerimde kaldı mı? Allah’ın verdiği nimetlere şükrettim mi? Bugün Rabbime yaklaşmamı sağlayacak ne yaptım? Tasavvuf yolunda ilerlemek, yalnızca çok söz söylemek veya çok bilgi öğrenmek değildir. Asıl ilerleme, insanın kendi hâlini tartması ve nefsini adalet terazisinde değerlendirmesidir. Kişi başkalarının kusurlarını tartmakla meşgul olur da kendi kusurlarını görmezse, mîzanın hakikatini anlayamamış olur.
Bu ayet bize üç önemli ölçü kazandırır:
1. Küçük günahları küçümsememek
“Bir kereden bir şey olmaz.” diyerek yapılan küçük yanlışlar zamanla kalbi karartabilir. Günahın küçüklüğüne değil, kime karşı işlendiğine bakmak gerekir.
2. Küçük iyilikleri terk etmemek
Bir kimseye güzel söz söylemek, bir yükünü hafifletmek, bir yetimi sevindirmek veya bir gönlü onarmak küçük görünebilir. Fakat Allah katında bunların karşılığı büyük olabilir.
3. İnsanlara karşı adaletli olmak
Allah bize karşı adaleti esas alıyorsa, biz de kullara karşı adaletli olmalıyız. Bir insanın hakkını küçümsememeli, emeğini yok saymamalı ve kimseye haksızlık etmemeliyiz.
Günümüzde insanlar çoğu zaman yaptıklarını görünür hâle getirmeye çalışıyor. İyilikler paylaşılmak, takdir edilmek ve bilinmek isteniyor. Bu ayet ise bize şunu hatırlatıyor: Asıl değer, insanların gördüğü amelde değil, Allah’ın bildiği samimiyettedir.
Sosyal çevrede büyük görünen bir davranış, Allah katında niyet bozukluğu sebebiyle değersiz olabilir. Buna karşılık kimsenin bilmediği bir iyilik, Allah katında çok kıymetli olabilir. Bu nedenle mümin, insanların alkışını değil, Allah’ın rızasını aramalıdır.
Her günün sonunda kendi nefsimizi hesaba çekelim. Bir iyiliği küçük görmeyelim, bir günahı da önemsiz saymayalım. Çünkü Allah’ın mîzanında hiçbir şey kaybolmaz. Dünyada kendi hesabını yapan kimse, âhiretteki hesabını kolaylaştırmaya çalışır. “Hardal tanesi kadar iyilik de kötülük de Allah’ın ilminde kaybolmaz. Öyleyse küçük iyilikleri çoğalt, küçük günahlardan da sakın.”
Enbiya Sûresi Altıncı Grup
(48-50)
وَلَقَدْ آتَيْنَا مُوسَىٰ وَهَارُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَاءً وَذِكْرًا لِّلْمُتَّقِينَ
Ve lekad âteynâ Mûsâ ve Hârûnel-Furkâne ve diyâen ve zikran lil-müttekîn.
48- “Andolsun, biz Mûsâ ve Hârûn’a, takvâ sahipleri için bir Furkan, bir aydınlık ve bir öğüt verdik.”
Önceki âyetlerde inkârcıların Allah’tan başka ilâhlara güvenmeleri ve peygamberlerle alay etmeleri anlatılmıştı. Bu âyetle birlikte ise Mûsâ ve Hârûn peygamberlere verilen ilâhî rehberlik hatırlatılır.
Allah Teâlâ, Mûsâ ve Hârûn’a Tevratı verdik. Furkan vermiştir. Furkan, hak ile bâtılı birbirinden ayıran ölçü demektir. Bu ölçü, insanın doğruyu yanlıştan, imanı inkârdan, adaleti zulümden ayırmasını sağlar.
Âyette geçen “ziyâ”, aydınlık; “zikr” ise öğüt ve hatırlatma mânâsındadır. Demek ki Allah’ın gönderdiği vahiy, insanın hem yolunu aydınlatır hem de Rabbini hatırlatır. Bu kitaptan Allah'ın vahyinden yararlanan takva sahipleri istifade ederler Yüce Allah tevrat'ı bir Furkan bir ışık ve bir öğüt olmakla nitelendirmiş Onun bu durumunun takva sahipleri için böyle olduğunu açıklamıştır.
Günümüzde insan, doğru ile yanlışı çoğu zaman yalnızca kendi arzularına, çevresine veya toplumun kabullerine göre belirleyebilmektedir. Bu âyet bize, “Doğru nedir?” sorusunun cevabını Allah’ın rehberliğinde aramayı öğretir. Mümin, hayatında karşılaştığı meselelerde Kur’an’ın ölçülerine sarılır. Böylece yalnızca bilgi sahibi olmakla kalmaz; o bilginin kendisini Allah’a yöneltmesine gayret eder.
Allah’ın gönderdiği rehberlik, insan için hem ölçü hem aydınlık hem de öğüttür. Öyleyse mümin, hak ile bâtılı ayırmak için vahye sarılmalı; kalbini aydınlatmak için imanını güçlendirmeli ve Allah’ı unutmamak için zikre devam etmelidir. Âyetin Özlü Mesajı: “Hak ile bâtılı ayırmak için vahye sarıl; yolunu aydınlatmak ve Rabbini unutmamak için O’nun zikrini yaşat.”
الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُم بِالْغَيْبِ وَهُم مِّنَ السَّاعَةِ مُشْفِقُونَ
Ellezîne yahşevne rabbehum bil-gaybi ve hum mines-sâati müşfikûn.
49- “Onlar, görmedikleri hâlde Rablerinden korkup sakınan ve kıyamet saatinden endişe duyan kimselerdir.”
Bu ayet, bir önceki ayette sözü edilen takvâ sahiplerinin özelliklerini açıklamaktadır. Onlar Allah’ı görmedikleri hâlde O’na inanır, O’na karşı derin bir saygı ve sorumluluk duygusu taşırlar. Kullarından uzak yalnız başlarına kaldıklarında veyahut da Rableri kendileri için gayb olmakla birlikte ondan korkarlar. Aynı zamanda kıyamet gününün dehşetli hallerinden hesabından ve Allah’ın huzuruna çıkmaktan korkup endişe ederler.
Buradaki korku, insanı ümitsizliğe düşüren bir korku değildir. Bu, Allah’ın büyüklüğünü bilmekten doğan haşyet, yani saygı, ürperti ve kulluk bilincidir. Şanı yüce Allah Böylelikle Takva sahiplerini kapsamlı iki sıfat ile nitelendirmektedir: Allah'tan korkmak ve ahiret gününden çekinmek. İşte tevrat'ın haklarında bir furkan yani hak ile batılı hidayet ile delaleti yanlışlık ile doğru yolu helal ile haramı ayırt edici bir ölçü olacak kimseler bunlardır. Tevrat bu gibi kimseler hakkında bir nurdur. Çünkü onun uygulaması ile kalpler aydınlanır ve hidayet bulur. Yine bu tevrat onlar için bir öğüttür. Çünkü Tevrat bu kalplerde bir korku Allah'a bir dönüş ve bir haşyet vücuda getirir. Tevrat böyle olduğuna göre Kur'an'ın da böyle olması öncelikle söz konusudur.
Bu ayet bize, imanımızı insanların yanında değil, özellikle yalnız kaldığımızda ölçmemiz gerektiğini öğretir. Kendimize şu soruları sorabiliriz: 1- Kimse görmediğinde Allah’ı hatırlıyor muyum? 2- Gizli amellerimde de samimi miyim? 3- Günah işleme imkânım olduğu hâlde Allah’tan haya ediyor muyum? 4- Kıyamet gününü hatırlamak davranışlarımı düzeltiyor mu? 5- Allah’ın rahmetine güvenirken hesabını da düşünüyor muyum? Bu sorular, insanın kendi kalbini tanımasına yardımcı olur.
Günümüzde birçok insan davranışlarını insanların değerlendirmesine göre şekillendiriyor. Beğenilmek, takdir edilmek ve görünür olmak önem kazanıyor. Fakat bu ayet, mümine başka bir ölçü sunuyor: İnsanların görmediği yerde de Allah’ın huzurunda olduğunu unutma. Gizlilik, günah için bir güvence değildir. Aynı şekilde gizli yapılan bir iyilik de değersiz değildir. Allah katında önemli olan, amelin görünürlüğü değil, samimiyetidir.
Allah’tan korkmak, O’nun rahmetinden kaçmak değil; O’na karşı edep ve sorumluluk içinde yaşamaktır. Kıyameti hatırlayan kişi, bugününü daha dikkatli geçirir. “İnsanların görmediği yerde de Allah’ın seni gördüğünü bil. Gerçek haşyet, yalnızlıkta bile istikameti koruyabilmektir.”
وَهَٰذَا ذِكْرٌ مُّبَارَكٌ أَنزَلْنَاهُ ۚ أَفَأَنتُمْ لَهُ مُنكِرُونَ
Ve hâzâ zikrun mubârekun enzelnâh. Efeentum lehû munkirûn.
50- “İşte bu da bizim indirdiğimiz mübarek bir zikirdir. Şimdi siz onu inkâr mı ediyorsunuz?”
İşte bu kitap Hz Muhammed (Sav)'e indirdiğimiz hayrı çok faydası bol bir zikirdir. Allah Teâlâ Kur’ân'ı “zikrun mübârek”, yani “mübarek bir zikir” olarak nitelendiriyor. Bu kitap yalnızca okunmak için indirilmiş bir metin değildir. O, insanın Rabbini hatırlaması, hakikati tanıması, nefsini düzeltmesi ve doğru yolda yürümesi için gönderilmiş ilâhî bir rehberdir. Ve ayetin sonunda çok güçlü bir soru gelir: “Siz şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?” Tevrat'taki özellikler fazlasıyla bu kitapta bulunmakla birlikte, siz onu red mi ediyorsunuz? Onun Allah tarafından indirildiği gayet açık ve besbelli iken onu inkar mı ediyorsunuz?
Mübarek zikirdir; içinde hayır ve bereket bulunan, faydası ve hayrı çok olan demektir. Kur’ân'ın bereketi yalnızca okunmasında değildir. Onun gerçek bereketi, hayata taşınmasındadır.
Bir insan Kur’ân okur fakat ahlâkı değişmezse, öfkesini kontrol etmezse, kul hakkına dikkat etmezse, kibir ve hasedinden vazgeçmezse Kur’ân'ın kalbine dokunması gereken yere henüz ulaşamamış demektir.
Kur’ân: Kalbe hayat verir. Akla istikamet verir. Nefse terbiye verir. Ahlâka güzellik verir. Günaha karşı uyarır. Tevbeye çağırır. Allah'ı hatırlatır. Âhireti hatırlatır. İnsana yaratılış gayesini öğretir. İşte bu yüzden mübarektir.
Bu ayet bize Kur’ân'la ilişkimizin üç basamaklı olması gerektiğini hatırlatır:
1. Okumak, Kur’ân'ı dilimizle okumak.
2. Anlamak, Ne söylediğini öğrenmek.
3. Yaşamak, Öğrendiğimizi hayatımıza geçirmek. Asıl değişim üçüncü basamakta başlar. Kur’ân bize sabrı öğretiyorsa sabırlı olmak, adaleti öğretiyorsa adaletli olmak, merhameti öğretiyorsa merhametli olmak gerekir.
Bugün Kur’ân'a ulaşmak her zamankinden kolaydır. Fakat ona teslim olmak hâlâ nefsin en zorlandığı meselelerden biridir. İnsan bazen Kur’ân'ı okumaktan çok, kendi düşüncesini Kur’ân'a kabul ettirmeye çalışabilir. Oysa müminin tavrı farklıdır: “Rabbim ne buyuruyorsa, nefsim onu anlamaya ve yaşamaya çalışacaktır.”
Kur’ân'ın bereketi, yalnızca kitaplığımızda bulunmasıyla değil, ahlâkımızda görünmesiyle ortaya çıkar.
Kur’ân'ı sadece çok okumayı değil, okuduğumuzun bizi değiştirmesini istemeliyiz. Çünkü Kur’ân'ın asıl hedeflerinden biri insanı Rabbine döndürmek, gafletten uyandırmak ve nefsini terbiye etmektir. “Kur’ân mübarek bir zikirdir; onu sadece dilinle okuma, kalbine indir. Çünkü okunan ayet kalpte yerleştiğinde, hayatın istikameti değişir.”

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...