Sıfatta Tevhid
Tevhid, Allah Teâlâ’yı yalnızca zatında birlemek değildir. O’nu zatında bir bildiğimiz gibi, isimlerinde, sıfatlarında, fiillerinde ve hükmünde de bir bilmek gerekir.
Zatında tek olan Allah’ın sıfatlarında da ortağı yoktur.
Fakat sıfatlarda tevhidi doğru anlayabilmek için önce önemli bir ölçüyü zihnimize yerleştirmeliyiz: “Allah’ın sıfatları vardır; ancak O’nun sıfatları mahlûkatın sıfatları gibi değildir.” İnsan bilir, Allah da bilir. İnsan görür, Allah da görür. İnsan işitir, Allah da işitir. İnsan irade eder, Allah da irade eder.
Fakat insanın bilmesi ile Allah’ın bilmesi aynı değildir. İnsan görmesi ile Allah’ın görmesi aynı değildir. Çünkü Allah Teâlâ hiçbir bakımdan mahlûkata benzemez. Kur’an-ı Kerim bu hakikati bütün sıfatları anlamamız için temel bir ölçü olarak ortaya koyar: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Şûrâ, 11)
İşte sıfatta tevhidin başlangıç noktası budur: Sıfatları inkâr etmeden kabul etmek, fakat onları mahlûkatın sıfatlarına benzetmemek.
Allah’ı Sıfatlarıyla Tanımak
Allah Teâlâ kendisini bize isimleri ve sıfatlarıyla tanıtmıştır. O Hayy’dır. Alîm’dir. Semî’dir. Basîr’dir. Kadîr’dir. Mürîd’dir. Kelâm sahibidir. Yaratır, yaşatır, öldürür, diriltir ve rızık verir. Bunlar Allah’ın kemal ve celâlini tanımamıza vesile olan sıfatlardır. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır:
Allah’ın sıfatlarından bazıları, yaratılmışlarda sınırlı ve mahlûk olarak görülebilir. İnsan da bilir, görür, işitir ve irade eder. Fakat mahlûkatta bulunan bu özellikler Allah’ın sıfatlarıyla aynı mahiyette değildir.
İnsanın ilmi sınırlıdır. Allah’ın ilmi sınırsızdır. İnsanın kudreti sınırlıdır. Allah’ın kudreti sonsuzdur. İnsan görmek için göze, ışığa ve çeşitli şartlara muhtaçtır. Allah’ın görmesi herhangi bir şarta ve araca bağlı değildir. İnsan işitmek için sese ve kulağa muhtaçtır. Allah’ın işitmesi hiçbir vasıtaya muhtaç değildir. Dolayısıyla Allah ile kul arasında ortak bir kelimenin bulunması, sıfatların aynı olduğu anlamına gelmez. İsimde ortaklık olabilir; hakikatte ve kemalde eşitlik yoktur.
Sübûtî Sıfatlar ve Tevhid
Kelâm geleneğinde Allah’ın sübûtî sıfatları; hayat, ilim, sem‘, basar, kudret, irade, kelâm ve tekvin şeklinde zikredilir. Bu sıfatların zıtlarını Allah hakkında düşünmek mümkün değildir. Allah hakkında bilgisizlik düşünülemez. Ölüm düşünülemez. Acizlik düşünülemez. İşitmemek veya görmemek düşünülemez. İradesizlik düşünülemez. Çünkü bunların her biri Allah hakkında bir noksanlık ifade eder. Allah Teâlâ ise her türlü noksanlıktan münezzehtir. Kur’an şöyle buyurur: “Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” Ve yine: “Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.” Dolayısıyla Allah’ın ilmi, kudreti, işitmesi, görmesi ve diğer kemal sıfatları mahlûkatın sıfatlarıyla kıyaslanamaz.
Bizim ilmimiz sonradan meydana gelir. Allah’ın ilmi sonradan meydana gelmiş değildir. Bizim kudretimiz sınırlıdır. Allah’ın kudreti sınırsızdır. Bizim hayatımız başlangıçlı ve sonludur. Allah’ın hayatı ezelî ve ebedîdir. Burada sıfatta tevhidin önemli bir yönü ortaya çıkar: Allah’ın kemal sıfatlarında hiçbir varlık O’na denk değildir.
Selbî Sıfatlar: Allah’ı Noksanlıklardan Tenzih Etmek
Kelâm âlimleri, Allah’ın zatını ve kemalini anlamaya yardımcı olmak üzere bazı sıfatları selbî sıfatlar şeklinde tasnif etmişlerdir: Vücûd - Kıdem - Bekā - Vahdâniyet - Kıyâm bi-nefsihî - Muhâlefetün li’l-havâdis
Bu tasnif, Kur’an ve sünnette geçen bütün ifadelerin yalnızca aynı lafızlarla sıralanmasından ibaret değildir. Âlimlerimiz, nasların bütününü dikkate alarak Allah’ın mahlûkata benzemediğini ve her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu ortaya koymak için böyle bir tasnif geliştirmişlerdir.
Bunların her biri, tevhidin başka bir yönünü gösterir.
Vücûd Allah vardır. O’nun varlığı kendindendir. O’nun varlığı başka bir varlığa bağlı değildir. Bizim varlığımız ise bize ait değildir. Biz var edilmişizdir. Bu sebeple Allah ile mahlûkat arasındaki en temel farklardan biri burada ortaya çıkar: Allah’ın varlığı zorunludur; mahlûkatın varlığı mümkündür. Mahlûkat olmasaydı Allah’ın ulûhiyetinde herhangi bir eksiklik meydana gelmezdi.
Kıdem ve Bekā
Allah’ın varlığının başlangıcı yoktur. Çünkü başlangıcı olan bir varlık sonradan var edilmiş demektir. Allah ise yaratılmış değildir. O, ezelîdir. Aynı şekilde Allah’ın varlığının sonu da yoktur. O, bâkîdir. Kur’an şöyle buyurur: “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zatı bâki kalacaktır.” (Rahmân, 26-27)
Burada önemli bir incelik vardır: Ahiret hayatının ebedî olması, Allah’ın bekāsı ile mahlûkatın bekāsının aynı olduğu anlamına gelmez. Allah’ın bekāsı kendindendir. Mahlûkatın devamı ise Allah’ın dilemesi ve yaratmasıyladır. Allah Bâkî olduğu için mahlûkatın ebedîliği mümkün olur; mahlûkat kendi başına bâkî değildir.
Vahdâniyet: Allah Tektir
Allah yalnızca var olan bir ilah değildir. İlah olarak tektir. O’nun ulûhiyetinde ortağı yoktur. Kur’an bu hakikati son derece açık ifade eder: “De ki: O Allah birdir. Allah Samed’dir. O doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.” (İhlâs, 1-4)
Kâinatta birden fazla mutlak ilah tasavvur edildiğinde, mutlak iradelerin çatışması problemi ortaya çıkar. Kur’an bu hakikati şöyle bildirir: “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, ikisi de bozulup giderdi.” (Enbiyâ, 22)
İşte kelâm âlimleri bu ayetten hareketle burhân-ı temânu olarak bilinen aklî delili açıklamışlardır. İki mutlak ilah düşünüldüğünde, mutlak iradelerin çatışması ihtimali ortaya çıkar. Oysa kâinat, tek bir ilahın hükmü altında bütünlük ve düzen içerisinde devam etmektedir. Bu yüzden: Mutlak ulûhiyet yalnızca Allah’a mahsustur.
Kıyâm bi-Nefsihî: Allah Hiçbir Şeye Muhtaç Değildir
Allah Teâlâ varlığında hiçbir şeye muhtaç değildir. Biz ise her an O’na muhtacız. Varlığımızı O verdi. Hayatımızı O verdi. Rızkımızı O veriyor. Varlığımızın devamını O sağlıyor. Kur’an şöyle buyurur: “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir, hamde lâyıktır.” (Fâtır, 15) İşte kıyâm bi-nefsihî, Allah’ın hiçbir varlığa ihtiyaç duymadan var olması ve varlığının devamının başka bir varlığa bağlı olmaması anlamında, tevhidin önemli bir boyutunu ifade eder. Kul muhtaçtır; Allah müstağnidir.
Muhâlefetün li’l-Havâdis: Allah Hiçbir Şeye Benzemez
Sıfatlar bahsinin en önemli ölçülerinden biri de budur. Allah sonradan yaratılmış hiçbir varlığa benzemez. Çünkü Allah yaratandır; diğer her şey yaratılmıştır. Biz dünyayı kendi tecrübelerimiz üzerinden tanırız. Bir şeyi anlamaya çalışırken çoğu zaman onu bildiğimiz başka şeylere benzetiriz. Fakat Allah Teâlâ için böyle bir kıyas yapılamaz. Çünkü O’nun zatı da sıfatları da mahlûkatın ölçüleriyle kuşatılamaz. Bu nedenle Allah’ın ilmini insanın ilmi gibi düşünemeyiz. Kudretini insanın kudreti gibi düşünemeyiz. Görmesini bizim görmemiz gibi düşünemeyiz. İşitmesini bizim işitmemiz gibi düşünemeyiz. Ve Allah’ın zatını hiçbir mahlûkun suretiyle zihnimizde tasarlayamayız. Kur’an’ın ölçüsü tekrar karşımıza çıkar: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”(Şûrâ, 11) Bu ayet, sıfatta tevhidin adeta mihenk taşıdır.
Haberi Sıfatlar Karşısında Tevhid Edebi
Kur’an ve sahih sünnette Allah Teâlâ hakkında “el”, “vech”, “istiva”, “nüzul” gibi ifadelerle karşılaşabiliriz. Bu ifadeler karşısında iki yanlış tutumdan sakınmak gerekir: Allah’ın bildirdiği ifadeleri inkâr etmek ve diğer taraftan onları yaratılmışların özelliklerine benzetmek. Müminin temel ölçüsü şudur: Allah kendisi hakkında ne bildirmişse ona iman eder; fakat O’nu mahlûkata benzemez. Bunun keyfiyetini Allah’ın zatına uygun olmayan insanî tasvirlerle açıklamaya kalkmaz. Çünkü Allah’ın sıfatlarının hakikati vardır; fakat onların nasıllığını bizim yaratılmışlara ait tecrübelerimizle kuşatmamız mümkün değildir. Burada tevhidin edebi devreye girer: İman ederiz; teşbih etmeyiz. Tenzih ederiz; inkâr etmeyiz. Biliriz; fakat kuşatamayacağımız şeyi kendi hayalimizle şekillendirmeyiz.
Sıfatta Tevhid ve Kulun Hâli
Sıfatta tevhid yalnızca kelâmî bir bilgi olarak kalmamalıdır. Kul Allah’ın ilmini düşündüğünde kendi bilgisinin sınırlılığını görür. Allah’ın kudretini düşündüğünde kendi aczini görür. Allah’ın hayatını düşündüğünde kendi faniliğini görür. Allah’ın bekāsını düşündüğünde dünyanın geçiciliğini fark eder. Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını düşündüğünde kendisinin her an Rabbine muhtaç olduğunu idrak eder. Allah’ın hiçbir şeye benzemediğini düşündüğünde ise zihninde Allah’a dair oluşturduğu bütün yaratılmış tasvirlerden uzaklaşır. Böylece sıfat bilgisi, kalpte bir hâle dönüşmeye başlar. İlim aczi doğurur. Kudret karşısında teslimiyet doğar. Bekâ karşısında dünyanın küçüklüğü görünür. Vahdâniyet karşısında kalbin dağınıklığı toplanır. Kıyâm bi-nefsihî karşısında kul kendi fakrını bilir. Muhâlefetün li’l-havâdis karşısında Allah’ı mahlûkata benzetme hastalığından korunur.
Sıfatta Tevhidin Özeti
Sıfatta tevhid şudur: Allah’ın bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna iman etmek; O’nu bütün noksanlıklardan tenzih etmek; hiçbir sıfatında O’na denk veya ortak kabul etmemek ve O’nun sıfatlarını mahlûkatın sıfatlarına benzetmemek.
Allah bilir; fakat bizim gibi bilmez. Allah görür; fakat bizim gibi görmez. Allah işitir; fakat bizim gibi işitmez. Allah kudret sahibidir; fakat kudreti bizimki gibi sınırlı değildir. Allah hayat sahibidir; fakat hayatı bizim hayatımız gibi sonradan verilmiş değildir. Allah vardır; fakat varlığı bizim varlığımız gibi başkasına bağlı değildir. Allah bâkîdir; fakat mahlûkatın devamı O’nun bekāsı gibi değildir.
Allah tektir; ulûhiyetinde ortağı yoktur. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir; bütün mahlûkat O’na muhtaçtır. Ve nihayet: “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” İşte bu ölçü sıfatlarda tevhidin temelidir. Zatında hiçbir varlığa benzemeyen Allah’ın sıfatları da hiçbir varlığın sıfatlarına benzemez.
Sıfatta tevhid, Allah’ın sıfatlarını bilmekten önce, O’nu mahlûkata benzetmemeyi öğrenmektir.
Bu idrak yerleştiğinde kul, Allah’ı yalnızca zihninde tarif edilen bir bilgi olarak değil; ilmiyle her şeyi kuşatan, kudreti her şeye yeten, kendisinden başka hiçbir şeye muhtaç olunmayan ve hiçbir varlığa benzemeyen Rabb olarak tanımaya başlar.
Ve tevhid, bilgiden kalbe doğru inmeye başlar.

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...