İbrahim Sûresi 28-52. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
ibrahim Suresinin ana konusu, tevhid, kıyametin anlatımı ve insanın amellerinin muhasebesidir.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذ۪ينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْرًا وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِۙ
Elem tera ilâ-lleżîne beddelû ni’meta(A)llâhi kufran veehallû kavmehum dâra-lbevâr(i)
28- "Görmez misin ki Allah'ın verdiği nimeti küfre çevirip değiştirenleri? Ve kavimlerini helâk olacakları yere, cehenneme götürenleri”
"Görmez misin ki Allah'ın verdiği nimeti küfre çevirip değiştirenleri?"
Şanı yüce Allah, Muhammed (A.s)’ı bütün insanlara bir nimet olmak üzere göndermiştir. Bu nimetin şükrünü gereği gibi yerine getiren bir kimse cennete girer, bu nimeti reddedip inkar eden kimse de cehenneme girer. (İbn Kesir) Ey Muhammed, Kureyş müşriklerinin Allah'ın kendilerine nimet olarak göndermiş olduğu peygamberi inkar ederek, Allah’ın bu nimetine şükredecek yerde nasıl inkar ile nankörlük ettiklerini görmez misin? Çünkü yerine getirmeleri gereken, nimete şükrü terk ettiler, onun yerine nankörlüğü ve küfrü koydular. Böylelikle onlar adeta şükrü küfre dönüştürmüş gibidirler ve görülmedik bir değişiklik yapmış oldular. Kullanılan lafız bütün kâfirleri kapsar. Bazı kavimler hakkında ise daha açıktır. Çağımızda Araplar ve (geçmişte) Mekkeliler gibi. Çünkü onlar Hz. İbrahim'in dinini değiştirmişlerdi. "Ve kavimlerini helâk olacakları yere, cehenneme götürenleri..." Kullanılan bu ifade, özellikle kendilerine uyanlarla birlikte helâk olmak, yok olmak yeri olan cehenneme doğru giden önderleri ve başkanları göstermekte, onlara delâlet etmektedir.
Bu ayet, özetle, Allah'ın verdiği iman ve refah gibi nimetleri nankörlükle (küfürle) değiştiren liderlerin ve toplulukların, hem kendilerini hem de kendilerine uyanları dünyevi ve uhrevi felaket yurduna (Cehenneme) sürüklediğini sert bir üslupla kınamaktadır.
جَهَنَّمَۚ يَصْلَوْنَهَاۜ وَبِئْسَ الْقَرَارُ
Cehenneme yaslevnehâ(s) vebi/se-lkarâr(u)
29- "Hepsi oraya atılacaklardır. O ne kötü bir karargahtır!"
Bu kısa ayet, nimeti inkâr edenlerin (nankörlerin) nihai varış noktasının Cehennem olduğunu ve bunun en kötü karar kılınan yer olduğunu kesin bir hükümle bildirir. Ayet, Dâru'l-Bevâr'ın (Helak Yurdu/28. ayet) ahiretteki karşılığının Cehennem olduğunu açıklar. "Hepsi oraya atılacaklardır." Oraya gireceklerdir. Orası ne kötü toplanma yeridir "O ne kötü bir karargahtır!" Cehennem, durulabilecek yerlerin en kötüsüdür!
Ayet-i kerimede Kureyş kafirleri gibi inkarcıların Hz Peygamber (sav)’i yalanlayarak büyük bir nimete karşı nankörlük ettiklerini kendilerini ve kavimlerini içine düşenleri helak eden cehenneme sürükledikleri beyan edilmektedir.
Bu ayet, özetle, Allah'ın lütfuna nankörlük edenlerin, nihai ve ebedi ikametgâhlarının ateşle azap görecekleri Cehennem olduğunu ve buranın en kötü ve en şiddetli kalma yeri olduğunu ilan eden, kesin bir hüküm ve uyarıdır.
وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا لِيُضِلُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ قُلْ تَمَتَّعُوا فَاِنَّ مَص۪يرَكُمْ اِلَى النَّارِ
Vece’alû li(A)llâhi endâden liyudillû ‘an sebîlih(i)(k) kul temette’û fe-inne masîrakum ilâ-nnâr(i)
30- "Onlar Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koştular. "Yaşayın bakalım, varacağınız yer şüphesiz ateş olacaktır!” de."
Bu ayet, bir önceki ayetlerde (28-29. ayetler) bahsedilen nimeti küfre çevirenlerin (Kureyş müşrikleri) temel suçunu (şirk) ve bunun amacını (saptırma) ortaya koyar. Ardından, Peygamberimize (s.a.v.) onların dünyevi geçici zevklerine karşı kesin bir uhrevî tehditle cevap verme emrini verir.
"Onlar Allah'ın yolundan saptırmak için O'na eşler koştular." Yani bu
cehenneme giren kimseler, Allah ile birlikte tapındıkları ortaklar koşmuşlar ve insanları da böyle yapmaya çağırmışlardır. Tapındıkları bu ortakları Allah'a eş kabul etmişlerdi. Allah'ın yolundan saptırmak ile ilgili olarak da Kâdî Beydâvî şöyle demektedir: "Onların Allah'a eşler koşmalarından maksatları sapmak veya saptırmak değildir. Fakat netice bu olduğundan dolayı maksat olarak benimsenmiş gibidir."
"Yaşayın bakalım, varacağınız yer şüphesiz ateş olacaktır, de." Bu, yüce
Allah tarafından onlara yapılmış bir tehdittir. Yani dünya hayatında elinizden geleni yapınız. Her ne yaparsanız yapınız, sonunda sizin varacağınız yer, cehennem olacaktır. Burada onlara yaşama emrinin verilmesi, bu konuda Allah'ın onları yardımsız bırakacağını ve bu işten vazgeçmeleri gerektiğini ifade etmektedir. Yaşamak (temettü, dünya metaından faydalanmak), Zünnûn el-Mısrî'nin açıkladığı üzere, kulun elden geldiğince şehvet ve arzularını yerine getirmesi demektir.
Bu ayet, özetle, Allah'ın lütfunu inkâr edenlerin (nankörlerin) temel suçunun, toplumu saptırmak amacıyla Allah'a eşler (ortaklar) koşmak olduğunu bildirir ve Peygamberimize bu nankörlere, geçici dünya zevklerinin sonunda kesin olarak Cehenneme varacakları yönünde nihai tehdidi tebliğ etmesini emreder.
قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا يُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ ف۪يهِ وَلَا خِلَالٌ
Kul li’ibâdiye-lleżîne âmenû yukîmû-ssalâte veyunfikû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten min kabli en ye/tiye yevmun lâ bey’un fîhi velâ ḣilâl(un)
31- “İman eden kullarıma söyle: “Namazı kılsınlar. Alışverişin ve dostluğun da olmayacağı o gün gelmezden önce kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli açık infak etsinler."
"İman eden kullarıma söyle!" Burada Yüce Allah, iman eden kullarını
şereflendirmek için kendisine nisbet etmiş ve en üstün sıfatları olan iman ile onları nitelemiştir. "Namazı kılsınlar!" Onu ruhuna uygun şekilde (huşu ile) vaktinde edâ etsinler, hudutlarına, rükûuna sucûduna dikkat ederek ifâ etsinler; "alışverişin ve dostluğun da olmayacağı o gün" Kıyamet günü "gelmeden önce kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli açık infak etsinler." Zekâtların edâ edilmesi, Allah'a yaklaştıran ameller için harcamalarda bulunulması, yabancılara gizli ve açık iyiliklerde bulunulması gibi bütün harcamalar infâk emrinin kapsamına girer. Nafile infakların gizli yapılması daha hayırlıdır. Farz olanların ise açıktan yapılması daha faziletlidir. Ancak her iki durumda da maslahat sebebiyle değişiklik yapılabilir. İşte kıyamet günü gelmeden önce namaz kılınmalı, infakta bulunulmalıdır. Çünkü o günde dostluk ve alışverişin faydası olmayacaktır. O bakımdan kul dünya hayatında iken kendisini kurtarmak maksadı ile namaza ve infâka sarılmalıdır.
Bu ayet, özetle, Allah'ın, iman eden kullarından Kıyamet gelip amel etme ve kurtuluş pazarlığı yapma imkânı kalmadan önce, Namazı dosdoğru kılmalarını ve Allah'ın verdiği rızıktan gizlice ve açıktan infak etmelerini kesin bir dille emreden bir davet ve uyarı niteliğindedir.
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِاَمْرِه۪ۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْاَنْهَارَۚ
(A)llâhu-lleżî ḣaleka-ssemâvâti vel-arda veenzele mine-ssemâ-i mâen feaḣrace bihi mine-śśemerâti rizkan lekum(s) veseḣḣara lekumu-lfulke litecriye fî-lbahri bi-emrih(i)(s) veseḣḣara lekumu-l-enhâr(a)
32- “Allah O'dur ki gökleri ve yeri yaratıp gökten su indirdi de onunla size rızık olmak üzere mahsuller çıkardı. Emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri sizin emrinize verdi ve sizi nehirleri de musahhar kıldı.”
Bu ayet, bir önceki ayette (31. ayet) bahsedilen infak (rızıktan harcama) emrinin hemen ardından gelir ve bu rızıkların kaynağını gösterir. Ayet, Allah'ın mutlak yaratıcılığını ve insanlığa bahşettiği dört temel nimeti (gök ve yer, yağmur/ürün, denizyolu, nehirler) delil olarak sunar.
"Allah O'dur ki gökleri ve yeri yaratıp gökten" Gökleri ve yeri yoktan var eden, insanların yaşaması için, yeryüzünde ağaç ve ekin gibi çeşitli bilgileri meydana getirmek üzere gökten su indiren, sizi ve eşyanızı izniyle denizlerde taşınmak için gemileri sizin emrinize amade kılan Allah'tır.
Nesefi'nin dediği gibi bulutlardan "su indirdi de onunla size rızık olmak üzere mahsuller çıkardı." Bütün bunları yapana elbette namaz kılarak ibâdet etmek yaraşır; verdiği rızıktan infâkta bulunun. O halde sadece ona kulluk edin ve onun emirlerine itaat edin. Herhangi bir zarar veya menfaat vermeye güç yetiremeyen varlıkları ona ortak koşmayın.
"Emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri sizin emrinize verdi ve sizi nehirleri de musahhar kıldı." İşte bütün bunlarda sizin için rızıklar vardır. O halde namaz kılarak ve size verdiği rızıktan infâkta bulunarak O'na şükrediniz.
Bu ayet, özetle, Allah'ın gökleri, yeri ve bütün tabiat güçlerini (yağmur, deniz, nehir) insanlığın rızkı ve hizmeti için kusursuz bir düzenle yarattığını ve boyun eğdirdiğini bildirir. Bu, önceki ayetlerde emredilen infakın ve şükrün dayanağı olan, Allah'ın mutlak Tevhidini ve Rububiyetini (Rab oluşunu) ilan eden bir ayettir.
وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَٓائِبَيْنِۚ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۚ
Veseḣḣara lekumu-şşemse velkamera dâ-ibeyn(i)(s) veseḣḣara lekumu-lleyle ve-nnehâr(a)
33- “İtiyad ve özellikleriyle güneşi ve ayı size musahhar kıldı. Geceyi ve gündüzü de size musahhar kıldı.”
Bu ayet, bir önceki ayette (32. ayet) sayılan ilahi nimetlerin devamı niteliğindedir. Güneş ve Ay'ın, gece ve gündüzün insanlığın hizmetine sunulmasını (teshîr - Boyun eğdirme) vurgular ve surenin ana teması olan şükrü kuvvetlendirir.
"İtiyad ve özellikleriyle güneşi ve ayı size musahhar kıldı." Yani güneş ve ay hareketlerinde, düzenli ve sürekli olması mevsimlerin oluşması, karanlıkları gidermelerinde, yerde, vücutlarda ve bitkilerde yaptıkları ıslahatlarda devamlı olarak fonksiyonlarını icrâ ederler. Bütün bunlar da namaz kılmak, infâk etmek suretiyle şükrü gerektiren şeylerdir.
"Geceyi ve gündüzü de size musahhar kıldı." Sizin geçiminizi sağlamanız ve uyuyup dinlenmeniz için de gece ve gündüzün ardı ardına gelmesi, insan yaşamının biyolojik ve ekonomik döngüsü için hayati önem taşır.
Bu ayet, özetle, Allah'ın Güneş ve Ay'ı sürekli hareket halinde, Gece ve Gündüzü ise ardışık bir düzen içinde insanlığın menfaati için kusursuzca yaratıp hizmete sunduğunu bildirir. Bu, Allah'ın mutlak gücüne ve insanlara olan engin rahmetine işaret eden, şükrü zorunlu kılan büyük bir delildir.
وَاٰتٰيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ۟
Veâtâkum min kulli mâ seeltumûh(u)(c) ve-in te’uddû ni’meta(A)llâhi lâ tuhsûhâ(k) inne-l-insâne lezalûmun keffâr(un)
34- “O size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi. Allah'ın nimetini sayacak olursanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zâlim ve nankördür. ”
Bu ayet, sonsuz nimet (âfâkî ve enfüsî) ile insanın sınırlı nankörlüğü arasındaki karşıtlığı ortaya koyar. İnsanın fıtratında bulunan zulüm ve küfran (nankörlük) eğilimine dikkat çekerek, surenin ana teması olan şükürsüzlüğü eleştirir.
"O size istediğiniz şeylerin hepsinden verdi." Yani bütün hallerinizle
ihtiyaç duyacağınız ve lisan-ı halinizle kendisinden istediğiniz her şeyi hazırladı. O sizi yaratmadan önce neye muhtaç olduğunuzu bilendir ve var olmadan önce neyi isteyeceğinizi bilmiştir. O bakımdan bütün bunları sizin için yarattı ve kolaylaştırdı. Muhtaç olduğunuz tüm nimetleri verdi.
"Allah'ın nimetini sayacak olursanız bitiremezsiniz." Saymaya gücünüz yetmez, sonuna kadar ulaşamazsınız. Hatta bunları toplu olarak özetleyerek dahi yapmaya kalkışırsanız yapamazsınız. Ya tek tek ve tafsilâtlı bir şekilde nasıl sayabilirsiniz?
"Doğrusu insan" burada maksat insan türüdür "pek zâlim" şükründen gafil kalmak suretiyle nimete zulmedici ve "ve nankördür." Nimeti çokça
inkâr eder. Yahut sıkıntılarda zâlimdir, şikâyet eder, gazaplanır, nimette de nankördür; toplar fakat kimseye vermez.
Buhari'de şunlar kaydedilmektedir: Resulullah (sav) şöyle buyurdu: “Allah'ım, hamd yalnızca senindir. Fakat nimetlerine denk hamd edemeyiz. Sana itaati terk etmeyiz ve senden müstağni de kalmayız Rabbimiz!” Bu ayeti kerime ile ilgili olarak şunları da söyleyelim: Şükür, zulüm ve nankörlük konumundan kurtarır; fakat bizzat şükrün kendisi de Allah'ın nimetlerinden bir tanesidir; O bakımdan o nimete de şükretmeye gerek vardır. Buna göre nankörlükten kurtaran şükür, hamd etmek ve amel etmektir. Ayrıca Allahu Teala'nın lütfuna kendisinin de kusurunu itiraf etmektir.
İmam Şafii dedi ki: “Nimetlerinden herhangi birine şükrü ancak yeni bir nimet ile mümkün olabilen ve bu nimet sebebiyle tekrar ona şükretmek gereken Allah'a hamdolsun.”
Bu ayet, özetle, Allah'ın insanlara sayılamayacak kadar çok nimet verdiğini ve bu muazzam cömertliğe rağmen, insanın fıtratında büyük bir zulüm ve nankörlük eğilimi bulunduğunu ortaya koyarak, surenin temel mesajı olan şükür ve imana daveti son bir kez pekiştirir.
وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اجْعَلْ هٰذَا الْبَلَدَ اٰمِنًا وَاجْنُبْن۪ي وَبَنِيَّ اَنْ نَعْبُدَ الْاَصْنَامَۜ
Ve-iż kâle ibrâhîmu rabbi-c’al hâżâ-lbelede âminen vecnubnî vebeniyye en na’bude-l-asnâm(e)
35- “Hani İbrahim demişti ki: Rabbim bu şehri emniyetli kıl!, Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut!”
Bu ayet, surenin başından itibaren anlatılan tevhid, risalet ve şükür konularını, Hz. İbrahim'in (A.S.) meşhur ve kapsamlı duasıyla somutlaştırarak, Mekke'nin (Beytullah'ın) kuruluşu ve güvenliği için yapılan dilekleri aktarır.
Bu Ayette, Hz. İbrahim'in (a.s.) dua ile başlar ve bu dua, Mekke'nin güvenliği ile tevhidin korunması olmak üzere iki temel isteğe odaklanır.
"Hani İbrahim demişti ki..." Yani İbrahim'in söylemiş olduğu şu sözleri hatırla..." "Rabbim bu şehri" bu haram belde olan Mekke'yi emniyetli ve dokunulmaz "emniyetli kıl”, beni de oğullarımı da" yani çocuklarımı ve soyumdan gelenleri de "putlara tapmaktan uzak tut!" "Beni onlardan uzak tut" dileği; onlara ibâdet etmekten uzak durmak konusunda bana sebat ver ve benim bu durumumu devamlı kıl! demektir.
Bu ayet, özetle, Hz. İbrahim'in (a.s.) hem maddi (Mekke) hem de manevi (tevhid) güvenliği için Allah'a yaptığı kapsamlı bir duayı aktarır ve bu duanın, tevhidin korunması ile putperestlikten ve şirkin her türlüsünden uzak durmanın önemini vurgulayan temel bir dilek olduğunu gösterir.
رَبِّ اِنَّهُنَّ اَضْلَلْنَ كَث۪يرًا مِنَ النَّاسِۚ فَمَنْ تَبِعَن۪ي فَاِنَّهُ مِنّ۪يۚ وَمَنْ عَصَان۪ي فَاِنَّكَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
Rabbi innehunne adlelne keśîran mine-nnâs(i)(s) femen tebi’anî fe-innehu minnî(s) vemen ‘asânî fe-inneke ġafûrun rahîm(un)
36- “Rabbim çünkü onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık bana uyan bendendir. Bana karşı gelen kimselere gelince... muhakkak ki sen Ğafûr'sun Rahîm'sin. ”
Bu ayet, bir önceki ayette başlayan Hz. İbrahim'in (a.s.) duasının devamıdır. Oğlu İsmail'i ve neslini putlardan koruma dileğinden sonra, bu putların yıkıcı etkisini ve ilahi rahmete olan ihtiyacı dile getirir.
Hz. İbrahim'in (a.s.) bu ayetteki duası üç ana noktaya odaklanır: Putların (şirkin) yaygın tehlikesi, tevhid yolunun kesin ayrımı ve isyan edenler için ilahi af ve merhamete sığınma.
"Rabbim çünkü onlar" yani putlar "insanlardan birçoğunu saptırdılar." Hz. İbrahim (a.s.), putların (ve şirkin) insanların büyük bir çoğunluğunu (kesîran) sapıklığa sürüklediğini itiraf ederek, tehlikenin boyutunu dile getirir. Bu, putların sadece cansız nesneler değil, arkalarında kötü ideolojiler, nefsani arzular ve şeytani vesveseler barındıran sistemler olduğunu gösterir. Hz. İbrahim'in (a.s.), Mekke'nin fethinden çok önce, putperestliğin gelecekteki yaygınlığını bildiği yorumu da yapılır. Bir çok kimsenin sapmasına putlar sebep oldukları için Hz. İbrahim "Artık bana uyan" benim dinim üzere giden ve benim gibi Hanîf bir müslüman olan herkes "bendendir." O benim bir parçamdır. Çünkü onun başka birisine mensup olmasına imkân kalmaz. "Bana karşı gelen" şirkin dışında kalan hususlarda istediğim gibi olmayan "kimselere gelince... Muhakkak ki sen Ğafûr'sun Rahîm'sin." Tevbe eden, iman eden kimselere mağfiret eder, merhamet edersin.
Abdullah b. Vehd senedi ile birlikte Abdullah b. Amr’dan şunu rivayet etmektedir: Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem, İbrahim (As)'ın: “Rabb'im! Çünkü onlar insanlardan birçoğunu saptırdılar.” (ayet 36) buyruğu ile İsa (As)'ın: “Eğer onlara azap edersen şüphesiz ki onlar senin kullarındır.” (Maide 118) ayetini okudu daha sonra da ellerini kaldırarak şöyle buyurdu:
“Allah'ım ümmetim, Allah'ım ümmetim, Allah'ın ümmetim” daha sonra daha ağladığı. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Ey Cebrail, Muhammed (sav)’in yanına git. Rabbin daha iyi bildiği halde ona ne diye ağladığını sor.” Cebrail (As) Muhammed (Sav)'ın yanına gelip sordu, Resulullah (sav), ona söyleyeceklerini söyledi. Bu sefer Allahu Teala şöyle buyurdu: “Muhammed'in yanına git ve ona de ki: ümmetin hakkında biz seni razı edeceğiz, hoşuna gitmeyecek bir şey olmayacaktır.”
Bu ayet, özetle, Hz. İbrahim'in (a.s.) putların yaygın saptırıcılığına dikkat çekerek, tevhid yoluna uyanların gerçek manevi mirasçıları olduğunu ilan ettiği ve isyan edenlerin durumunu dahi Allah'ın mutlak bağışlayıcılığına ve merhametine bıraktığı derin ve hikmetli bir duadır.
رَبَّنَٓا اِنّ۪ٓي اَسْكَنْتُ مِنْ ذُرِّيَّت۪ي بِوَادٍ غَيْرِ ذ۪ي زَرْعٍ عِنْدَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِۙ رَبَّنَا لِيُق۪يمُوا الصَّلٰوةَ فَاجْعَلْ اَفْـِٔدَةً مِنَ النَّاسِ تَهْو۪ٓي اِلَيْهِمْ وَارْزُقْهُمْ مِنَ الثَّمَرَاتِ لَعَلَّهُمْ يَشْكُرُونَ
Rabbenâ innî eskentu min żurriyyetî bivâdin ġayri żî zer’in ‘inde beytike-lmuharrami rabbenâ liyukîmû-ssalâte fec’al ef-ideten mine-nnâsi tehvî ileyhim verzukhum mine-śśemerâti le’allehum yeşkurûn(e)
37- “Rabbimiz, Ben çocuklarımdan kimini senin mukaddes evinin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz, namaz kılsınlar diye. Artık insanların gönüllerini onlara meylettir. Şükretsinler diye onları meyvelerle rızıklandır.”
Bu ayet, Hz. İbrahim'in (a.s.) Mekke'deki Kabe'nin çevresindeki yerleşimin amacını oğulları İsmail'in ve neslinin gelecekteki misyonunu özetler. Hz. İbrahim'in (a.s.) bu ayetteki duası, (Namaz ve Tevhid), bu yerleşimin zorluklarını (çorak vadi) ve Allah'tan istenen üç temel lütfu (gönül eğilimi, rızık ve şükür) kapsar.
"Rabbimiz ben çocuklarımdan kimini” yani onların bir kısmını, bunlar ise Hz. İsmail ve ondan doğacak olanlardır "Senin mukaddes evinin yanında" maksat Beytullahtır "ekinsiz bir vadiye" Mekke vadisine "yerleştirdim." Bu vadide hiç bir şekilde ekin bitmezdi. Burada mukaddes evden kast, Allah'ın evidir. Ona Mukaddes (Muharram) denilmesinin sebebi;
- Şanı Yüce Allah'ın, ona herhangi bir şekilde taarruzda bulunmayı, onu önemsememeyi ve onun etrafını da aynı şekilde haram (saygıdeğer) kılması dolayısıyladır.
- Yahut da her zaman için bütün cebbâr ve zorbaların oraya saldırılarına karşı korunması ve onların da çekinmeleri dolayısıyladır.
- Ya da saygınlığının çiğnenmesi helal olmayan, saygıdeğer olması dolayısıyladır.
Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu İsmail ve annesi Hacer'i Mekke vadisi'nde yerleştirdi. Bu vadide ne su ne de ekin bulunmaktadır. Bu zorlu yerleşimi yapmasındaki tek amaç, "Rabbimiz namazı kılsınlar diye..." yaptım. Bu, tevhidin ve ibadetin bu kutsal mekânın kurulmasındaki birincil hedef olduğu görülmektedir.
Toparlarsak benim onları bu ekinsiz vadiye yerleştirmemin tek sebebi senin Beyt-i Muharreminin yanında namaz kılmaları, sana zikir ve ibâdetle orayı mamur etmeleridir. Namaz, Allah ve rasûlleri katında ne kadar değerli bir ibadetmiş!...
"Artık insanların gönüllerini onlara meylettir." Uzak beldelerden onlara koşup gelsinler, şevk duyarak onlara doğru uçsunlar. "Şükretsinler diye de onları meyvelerle rızıklandır." Onlar hiç bir meyvenin olmadığı bir vadide sakin olmalarına rağmen uzak yakın beldelerden bu meyvelerin buraya gelmesini sağla! Nitekim bütün bunlar oldu. Bunların gerçekleşmesini dilemesinin nedeni nimete şükür etmeleridir. Çünkü bir taraftan kalpler onlara meylediyorken diğer taraftan da ekini, ağacı ve suyu bulunmayan bir vadide türlü rızıklarla rızıklandırılıyorlar.
Bu ayet, özetle, Hz. İbrahim'in (a.s.) eşini ve oğlunu Şam diyarından getirip o gün daha mevcut olmayan Mekke’de Kabe'nin yanındaki çorak vadiye yerleştirmesinin ardındaki temel amacın namaz ve tevhidin tesisi olduğunu bildirir. Ardından Allah'tan, bu zorlu yerleşimi sürdürmek için insanların sevgisini, bol rızkı ve her şeyden önemlisi şükrü nasip etmesini istediği kapsamlı bir duadır.
رَبَّنَٓا اِنَّكَ تَعْلَمُ مَا نُخْف۪ي وَمَا نُعْلِنُۜ وَمَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْ شَيْءٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ
Rabbenâ inneke ta’lemu mâ nuḣfî vemâ nu’lin(u)(k) vemâ yaḣfâ ‘ala(A)llâhi min şey-in fî-l-ardi velâ fî-ssemâ/-(i)
38- “Rabbimiz, doğrusu sen gizlediğimizi de açığa vurduğumuzu da bilirsin. Zaten yerde ve gökte hiçbir şey Allah'tan gizli kalmaz.”
Hz. İbrahim'in (a.s.) duası, Allah'ın mutlak ve kapsamlı ilmini (Alîm) yücelterek başlamaktadır. Bu ifade, daha önceki isteklerin (güvenlik, putlardan korunma, rızık) yerine getirilmesi için ilahi ilmin ve kudretin en güvenilir dayanak olduğunu gösterir.
Hz İbrahim duasına devamlı şöyle diyor: “Ey Rabbimiz Sen benim bu duamla neyi kastettiğimi bilirsin. Zira Sen, gizlediğimiz ve açığa vurduğumuz her şeyi çok iyi biliyorsun. Allahu Teala Hz İbrahim'in sözünü doğrulayarak ona şu cevabı vermiştir: Yerde ve gökte bulunan hiçbir şey Allah'a gizli değildir. O halde senin duanı da işitmektedir.
Bu ayet, özetle, Hz. İbrahim'in (a.s.) duasını, Allah'ın her şeyi bilen (Alîm) ve her yerde hazır ve nazır olduğunu ikrar ederek pekiştirdiğini bildirir. Bu ikrar, insanın ihlâslı ve samimi olması gerektiği ve kâinatta hiçbir sırrın Allah'a gizli kalmayacağı yönünde kesin bir tevhid mesajıdır. Daha sonra Hz İbrahim Allahu Teala'nın kendisine verdiği nimetlere karşılık ona hamd ederek duasına Şöyle devam etmiştir:
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي وَهَبَ ل۪ي عَلَى الْكِبَرِ اِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَۜ اِنَّ رَبّ۪ي لَسَم۪يعُ الدُّعَٓاءِ
Elhamdu li(A)llâhi-lleżî vehebe lî ‘alâ-lkiberi ismâ’île ve-ishâk(a)(c) inne rabbî lesemî’u-ddu’â/-(i)
39- “İhtiyarlığıma rağmen bana İsmail'i ve ishak'ı bahşeden Allah'a hamdolsun. Doğrusu Rabbim duaları işitendir.”
"İhtiyarlığıma rağmen bana ismail'i ve İshâk'ı bahşeden Rabbime hamdolsun." Halen elde bulunan muharref Tevrat, Hz. İsmâil'in Hz. İbrahim 80 yaşında iken doğduğunu, Hz. İshak'ın ise 100 yaşında iken doğduğunu zikretmektedir. Burada yaşlılık halinin söz konusu edilmesi, böyle bir duruma rağmen çocuğun ihsan edilmesinin daha büyük bir lütuf olduğundan dolayıdır. Çünkü böyle bir yaş, çocuğun doğmasından ümid kesildiği bir yaştır. İhtiyacın karşılanması ise en büyük nimetlerden biridir. Diğer taraftan böyle ileri bir yaşta çocuk sahibi olmak, İbrahim (a.s) için bir mucize idi… "Doğrusu Rabbim duaları işitendir" onları kabul edendir.
Bu ayet, özetle, Hz. İbrahim'in (a.s.) kendisine yaşlılık çağında İsmail ve İshak gibi hayırlı nesiller bahşeden Allah'a şükranlarını sunduğunu bildirir ve bunun gerçekleşme sebebini, Allah'ın dualara hakkıyla icabet eden (Semî') sıfatına bağladığını gösterir.
رَبِّ اجْعَلْن۪ي مُق۪يمَ الصَّلٰوةِ وَمِنْ ذُرِّيَّت۪يۗ رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ دُعَٓاءِ
Rabbi-c’alnî mukîme-ssalâti vemin żurriyyetî(c) rabbenâ vetekabbel du’â/-(i)
40- “Rabbim, beni çocuklarımı namaz kılanlardan eyle duamı kabul buyur, Rabbimiz.”
Bu ayet, Hz. İbrahim'in (a.s.) kapsamlı ve hikmetli duasının zirve noktalarından biridir. Önceki ayetlerde bahsedilen nesil ve ibadet (namaz) konusunu birleştirerek, kendi neslinin istikametini ve Kıyamet Günündeki kurtuluşu talep eder.
Hz İbrahim bu ayette Allahu Teala'dan kendisini ve soyundan gelenleri ibadetlerin en faziletlisi ve en geniş anlamlısı olan namaza daha devam etmelerine muvaffak kılmasını talep ediyor bu bir tevazu örneğidir.
Abdullah b. Mesud Peygamber (sav) efendimizin namazın fazileti hakkında şöyle buyurduğunu rivayet ediyor: “Abdullah b. Mesud diyor ki: “Ben “Ey Allah'ın resulü amellerin hangisi daha efdaldir” diye sordum. Resulullah “Vaktinde kılınan namazdır.” buyurdu.
Bu ayet, özetle, Hz. İbrahim'in (a.s.) Allah'tan, hem kendisinin hem de bütün neslinin namazı dosdoğru kılanlardan kılınmasını (manevi istikamet) talep ettiğini bildirir ve bütün bu kapsamlı duaların Allah katında kabul görmesini (Semî'u'd-Du'â) dileyerek duayı tamamlar.
رَبَّنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟
Rabbenâ-ġfir lî velivâlideyye velilmu/minîne yevme yekûmu-lhisâb(u)
41- “Rabbimiz hesabın görüleceği günde beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla”
Hz. İbrahim'in (a.s.) bu ayetteki duası, Kıyamet Gününe (Hesap Gününe) odaklanarak, üç grup için bağışlanma (mağfiret) talebini içerir: Kendisi, ana-babası ve bütün müminler. Bu, duanın en geniş kapsamlı ve şümullü kısmıdır.
Hz İbrahim Bu ayeti celile de babasının da affedilmesini dilemektedir. Hz İbrahim bu duasını, babasının, inkarından dönmeyeceğini öğrenmesinden önce yapmıştır. Hz İbrahim, babasının kafir olduğunu anlayınca artık ondan uzaklaşmıştır. Bu hususta başka bir ayet-i Kerimede şöyle buyrulmaktadır: “İbrahim'in babası için af dilemesi ise, sadece ona verdiği sözü yerine getirmesi içindir. Fakat babasının, Allah'ın düşmanı olduğu ortaya çıkınca İbrahim ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim çok niyaz eden ve çok halim senin bir insandı.”
Bütün Müminler (Ve li'l-mu'minîn): Üçüncü ve en geniş kapsamlı olarak, bütün inanan erkek ve kadınlar için bağışlanma diler. Bu, peygamberin ümmetine ve bütün müminlere karşı olan şefkatini ve cömertliğini gösterir.
Bu ayet, özetle, Hz. İbrahim'in (a.s.) hayatının ve duasının nihai amacı olan, Kıyamet Gününün kesinliği altında, kendisi, ana-babası ve bütün müminler için Allah'tan mutlak bağışlanma (mağfiret) dilediği, imanın ve uhuvvetin (kardeşliğin) önemini vurgulayan, son derece kapsayıcı bir yakarıştır.
وَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ غَافِلًا عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَۜ اِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ ف۪يهِ الْاَبْصَارُۙ
Velâ tahsebenna(A)llâhe ġâfilen ‘ammâ ya’melu-zzâlimûn(e)(c) innemâ yu-aḣḣiruhum liyevmin teşḣasu fîhi-l-ebsâr(u)
42- “Allah’ı Zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak onları gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne kadar tehir etmektedir.”
Bu ayet, surenin son bölümüne geçiş yaparak, zalimlerin (nankörlerin) dünyadaki yaptıklarının karşılığının hemen verilmemesinin sebebini açıklar. Bu, müminler için bir teselli, zalimler için ise şiddetli bir uyarıdır.
Ayette, Peygamberimize (S.a.v.) ve bütün müminlere yönelik kesin bir ikaz ve teminat vardır. Allah'ın gafletten münezzeh olduğu vurgulanır ve zalimlerin cezasının, Kıyamet Günü'ne ertelendiği bildirilir.
Ey Muhammed sakın sen, zalimlerin yapmış oldukları işlerden, Allah'ın habersiz olduğunu zannetme. Bu ikaz, müminlerin, zalimlerin geçici başarıları ve azgınlıkları karşısında Allah'ın adaletinden şüphe etmelerini önlemeyi amaçlar. Allah zalimleri de, yaptıklarını da çok iyi bilmekte ve tespit ettirmektedir. Onları hemen cezalandırmıyorsa an bil ki, cezalandırılmalarını, dehşetinden gözlerin dışarı fırlayacağı Kıyamet gününe erteleyip, bırakmaktadır.
Bu ertelemenin (mühletin) hikmetleri rivayetlerde şunlardır:
1. İradenin Tamamlanması: Onların zulümlerini tamamlamaları ve cehennemi hak etmeleri için delillerin ve fırsatların tamamen tükenmesini bekler.
2. Müminlere İmtihan: Müminlerin sabır, tevekkül ve sebat derecelerini ölçmek için bir imtihan vesilesidir.
3. Daha Şiddetli Ceza: Cezanın, Kıyamet Günü'nde daha büyük ve şiddetli olması için ertelenmesidir.
O Günün Dehşeti (Yevmin teşhasu fîhi'l-ebsâr): Ertelemenin yapılacağı Kıyamet Gününün dehşeti şu ifadeyle tasvir edilir: "O gün, gözlerin donup kalacağı bir gündür." Bu, dehşetin ve korkunun şiddetinden dolayı göz kapaklarının dahi hareket edemeyeceği, sabitleneceği anlamına gelir. Bu tasvir, azabın büyüklüğünü vurgular.
Bu ayet, özetle, Allah'ın zalimlerin (nankörlerin) bütün yaptıklarından haberdar olduğunu ve onların cezasının, Kıyamet Gününün korkunç dehşetine (gözlerin donacağı ana) ertelendiğini bildirerek, müminlere sabır ve teselli, zalimlere ise kesin bir uyarı sunar.
مُهْطِع۪ينَ مُقْنِع۪ي رُؤُ۫سِهِمْ لَا يَرْتَدُّ اِلَيْهِمْ طَرْفُهُمْۚ وَاَفْـِٔدَتُهُمْ هَوَٓاءٌۜ
Muhti’îne mukni’î ruûsihim lâ yerteddu ileyhim tarfuhum(s) veef-idetuhum hevâ/(un)
43- “O gün başlarını dikmiş, gözleri kendilerine dönmeyecek şekilde sabit kalmış, gönülleri bomboş olarak koşup duracaklardır.”
Ayette kafirlerin öne çıkan, Kıyamet Gününde diriltilen zalimlerin ruh hali ve fiziksel durumu, üç temel ifade ile tasvir edilir: Hızlı ve dehşetli koşma (Mühti'în), donmuş gözler (Lâ yerteddu ileyhim tarfuhum) ve boşalmış kalpler (Ef'idetühüm hevâün).
Kafirler, "O gün başlarını" yukarı doğru "kaldırıp dikmiş, gözleri kendilerine
dönmeyecek şekilde sâbit kalmış" gözlerini kendilerine çevirip bakmak imkânını kaybetmiş, "gönülleri bomboş olarak koşup duracaklardır."
İbn Kesîr der ki: "Onların gözleri dışarı doğru fırlamış olacak, sürekli bakıp duracak, biran bile gözlerini kırpmayacaklardır. Bunun sebebi, içinde bulundukları durumun dehşeti, düşünce ve korkunun etkisinde kalmalarıdır. Çünkü onların başına gelecek olan felâketler, dehşetler, onları bu hale getirecektir. Böyle bir halden Rabbimize sığınırız. İşte bundan dolayı Yüce Allah "gönülleri bomboş olarak" diye buyurmuştur.
Yani kalplerinde korku ve dehşetin ileri derecede olmasından dolayı hiç bir şey bulunmayacaktır. Korkak ve cesareti bulunmayan bir kimse hakkında "filânın kalbi boştur (yüreksizdir)" denilir."
Bu ayet, özetle, Kıyamet Gününün şiddetli korkusu karşısında, zalimlerin gözlerinin dehşetle donup kalacağı, başlarını çaresizce dikerek koşacakları ve akıllarını yitirecekleri (kalplerinin bomboş kalacağı) fiziksel ve psikolojik perişanlıklarını tasvir ederek, 42. ayetteki tehdidin somutlaştırmasıdır.
وَاَنْذِرِ النَّاسَ يَوْمَ يَأْت۪يهِمُ الْعَذَابُۙ فَيَقُولُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا رَبَّنَٓا اَخِّرْنَٓا اِلٰٓى اَجَلٍ قَر۪يبٍۙ نُجِبْ دَعْوَتَكَ وَنَتَّبِعِ الرُّسُلَۜ اَوَلَمْ تَكُونُٓوا اَقْسَمْتُمْ مِنْ قَبْلُ مَا لَكُمْ مِنْ زَوَالٍۙ
Veenżiri-nnâse yevme ye/tîhimu-l’ażâbu feyekûlu-lleżîne zalemû rabbenâ aḣḣirnâ ilâ ecelin karîbin nucib da’veteke venettebi’i-rrusul(e)(k) eve lem tekûnû aksemtum min kablu mâ lekum min zevâl(in)
44-“Sen insanları uyar! Kendilerine azabın geleceği günde zulmedenler derler ki: “Rabbimiz, bizi yakın bir müddete kadar tehir et, davetine uyalım ve peygamberlere tabi olalım.” Siz daha önce de, sonunuzun gelmeyeceğine yemin etmemiş miydiniz?”
Bu Ayette, surenin son bölümündeki uyarılar zincirini devam ettirir. Peygamberimize (s.a.v.) insanları azabın geleceği günle uyarma emri verilir. Bu uyarı, zalimlerin pişmanlıkla mühlet (erteleme) istemeleri ve bu isteklerinin geçmişteki inatçı inkârlarıyla reddedilmesini içerir.
Uyarı Emri (Ve enżiri'n-nâs): Peygamberimize, tebliğ görevini yerine getirmesi ve bütün insanları (mümin/kâfir ayrımı yapmadan) Kıyamet Günü'ndeki azapla uyarması emredilir. Bu, peygamberlik görevinin temelidir.
Zalimlerin Mühlet İsteği: Azabı gördüklerinde, dünyada inkâr eden zulmedenler (ellezîne zalemû), Allah'a yalvararak "yakın bir süreye kadar" (ilâ ecelin karîb) mühlet isterler. Bu süre, onların tövbe etmelerine, imana gelmelerine ve peygamberlere uymalarına yetecek kadar kısa bir zamandır. Mühlet istemelerinin sebebi, artık gerçeği apaçık görmüş olmalarıdır. Ancak bu iman, gayba değil, şuhûd'a (gözle görülen şeye) iman olduğu için kabul edilmez.
Bir ayeti kerimede şöyle buyrulmaktadır müşriklerden birine ölüm geldiği zaman şöyle der: “Rabbim beni dünyaya geri gönder suçluların rablerinin huzurunda başlarını eğerek: “Rabbimiz gördük, işittik bizi tekrar dünyaya gönder de salih ameller işleyelim, artık kesin olarak iman ettik.”
Reddedilme ve Azar: Onların bu isteği, ilahi bir cevapla şiddetle reddedilir ve azarlanırlar: "Daha önce, size asla bir zeval (yok oluş) gelmeyeceğine dair yemin etmemiş miydiniz?"
Yemin: Zalimler, dünyada iken, Kıyamet'in ve azabın asla gerçekleşmeyeceğine dair kesin bir inançla (yemin edercesine) inkâr ediyorlardı.
Zeval (Yok Oluş): Yani Kıyamet, ölüm veya hesabın geleceğine, hayatlarının son bulacağına dair inançları yoktu. Bu ayet, onların dünyevi hayatın sonsuzluğunu varsayarak yaptıkları zulmün, pişmanlık anında yüzlerine vurulmasıdır.
Bu ayet, özetle, Allah'ın, Peygamberi aracılığıyla insanları azabın geleceği günle uyarmasını emrettiğini bildirir. O gün, zalimlerin pişmanlıkla mühlet ve tövbe dileyeceklerini, ancak bu isteklerinin, dünyadaki inkâr ve gaflet iddiaları yüzünden kesinlikle reddedileceğini gösterir.
وَسَكَنْتُمْ ف۪ي مَسَاكِنِ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ وَتَبَيَّنَ لَكُمْ كَيْفَ فَعَلْنَا بِهِمْ وَضَرَبْنَا لَكُمُ الْاَمْثَالَ
Vesekentum fî mesâkini-lleżîne zalemû enfusehum vetebeyyene lekum keyfe fe’alnâ bihim vedarabnâ lekumu-l-emśâl(e)
45- “Üstelik kendilerine zulmedenlerin yerlerinde oturdunuz. Onlara yaptıklarımız da sizlere açıklanmış, size misaller de vermiştik.”
Ayette, Mekke müşrikleri ve onların şahsında bütün sonraki nesiller uyarılır. Onların, daha önceki zalim kavimlerin (Âd, Semûd, Lût kavimleri vb.) helak olduğu yerlerde oturdukları, bu helakın sebebinin ve sonucunun gözler önüne serildiği ve kendilerine misallerle (ibretlerle) uyarı yapıldığı halde, yine de zulme devam etmelerinin cüretkârlığı vurgulanır.
Zalimlerin Yurtlarında İkamet (Ve sekentüm fî mesâkini'llezîne zalemû enfüsehüm): Hitap edilen Kureyş ve civardaki Arap kabileleri, halbuki sizler dünyadayken Allah'ı inkar ederek kendilerine zulmeden geçmişteki helak olmuş kavimlerin (Âd, Semûd, Medyen, Hicr, Lût kavimleri) yerleşim yerlerinden geçiyorlar veya buralarda oturuyorlardı. Örneğin, Kuzey Arabistan'a yapılan ticaret seferlerinde (Şam yolculukları) Semûd kavminin (Hicr ahalisinin) kalıntılarını görüyorlardı. Ve bizim onları, azgınlıklarında devam etmeleri kendi yanlış tercihleri sebebiyle nasıl helak ettiğimizi görmüştünüz. Biz sizlere çeşitli misaller vermiştik. fakat siz, inkarınızdan vazgeçip tövbe etmediğiniz. Şimdi ise azap gelip çattıktan sonra tövbe etmeyi ertelemek istiyorsunuz. Artık bu olmayacaktır.
Bu ayet, özetle, Allah'ın, dünyada oturdukları yerlerde dahi görülebilen geçmiş zalim kavimlerin helakıyla (ibretleriyle) insanları uyardığını, bu bilgilerin ve Kur'an'daki misallerin kendilerine apaçık belli edildiğini bildirir. Dolayısıyla, sonradan gelen zalimlerin, kendilerini bekleyen akıbetten bihaber kalmaları için hiçbir mazeretleri bulunmadığı vurgulanır.
وَقَدْ مَكَرُوا مَكْرَهُمْ وَعِنْدَ اللّٰهِ مَكْرُهُمْۜ وَاِنْ كَانَ مَكْرُهُمْ لِتَزُولَ مِنْهُ الْجِبَالُ
Vekad mekerû mekrahum ve’inda(A)llâhi mekruhum ve-in kâne mekruhum litezûle minhu-lcibâl(u)
46- “Gerçekten onlar düzenlerini kurmuşlardı. Onların bu düzenleri Allah'ın katındaydı. Zaten düzenleri dağları oynatabilecek değildi.”
Bu ayet, surenin son bölümündeki zalimlerin akıbeti konusunu tamamlar. Onların kurdukları tuzakların ve hilelerin boyutunun büyüklüğüne (dağları yerinden oynatacak kadar) dikkat çekilirken, nihayetinde Allah'ın kudreti karşısında nasıl etkisiz kaldığını ve dağları yerinden oynatacak hilelerin dahi faydasız olduğunu vurgular.
Bu ifade, Kureyş müşriklerinin Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ve inananlara karşı kurduğu bütün entrikaları ve planları (suikast planları, boykot, alay etme vb.) kapsar. Aynı zamanda, önceki zalim kavimlerin (Ayet 45) peygamberlerine karşı kurduğu tuzakları da ifade eder.
Zalimlerin kurduğu bütün tuzaklar, ne kadar gizli ve sinsi olursa olsun, Allah'ın mutlak ilmi ve kontrolü altındadır. Allah, onların planlarını bilmekle kalmaz, aynı zamanda bu planların karşılığını vermeye de muktedirdir. Bu, müminler için büyük bir teselli ve güven kaynağıdır.
Onların yaptıkları bu düzenler, hile ve tuzaklar iman ehlini ve imanı ortadan kaldırabilecek durumda olmazdı, demektir. Dağlar, Arap edebiyatında büyüklüğün, sağlamlığın, kalıcılığın ve gücün sembolüdür. Zalimlerin kurduğu tuzakların, bu dağları yerinden oynatacak (yıkacak, ortadan kaldıracak) kadar büyük, şiddetli ve dehşetli bir etkiye sahip olduğu mecazi olarak ifade edilir. Buna rağmen, Allah'ın kudreti ve karşı planı (mekr-i İlahi) karşısında bu tuzaklar sıfırlanır.
Bu ayet, özetle, zalimlerin kurduğu hilelerin ve tuzakların (mekr) ne kadar büyük ve yıkıcı (dağları oynatacak kadar) olursa olsun, bunların Allah'ın mutlak ilmi ve kontrolü altında olduğunu bildirir. Dolayısıyla, müminlerin Allah'ın adaletine güvenerek sebat etmeleri gerektiği, zalimlerin hilelerinin ise kendilerini helake sürüklemekten başka bir işe yaramayacağı yönünde kesin bir teminattır.
فَلَا تَحْسَبَنَّ اللّٰهَ مُخْلِفَ وَعْدِه۪ رُسُلَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ ذُو انْتِقَامٍۜ
Felâ tahsebenna(A)llâhe muḣlife va’dihi rusuleh(u)(k) inna(A)llâhe ‘azîzun żû-ntikâm(in)
47- “Sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği vaadinden cayacağını sanma! Muhakkak Allah azizdir, intikam sahibidir”
Ayette, Allah'ın vaadinin (sözünün) kesinliği ve değişmezliği vurgulanır. Bu vaat, peygamberlerine ve müminlere yardım ve zafer, zalimlere ise azap ve ceza vaadidir. Bu kesinlik, Allah'ın Azîz (mutlak güç sahibi) ve Zû'ntikâm (intikam sahibi/ cezalandırıcı) isimleriyle temellendirilir.
"Sakın Allah'ın peygamberlerine verdiği vaadinden cayacağını sanma!"
Dünya hayatında veya şahitlerin ayağa kalkacakları kıyamet gününde Allah'ın peygamberlerine verdiği yardımcı olma vaadinden vazgeçeceğini sanma! Allah’ı gafil sanma O’nun vaadi Peygamberlere ve onların şahsında müminlere, düşmanlarına karşı yardım ve nihai zafer vaad etmiştir. Hiçbir kimse bu vaadinden Hakkın cayacağını düşünebilir mi?
"Muhakkak Allah Azîz'dir." Bir şeyi yapmak istediği zaman kimse O'nu
engelleyemez; hiç bir şekilde mağlup edilemez. O'na karşı düzen kurulamaz. "İntikam sahibidir." Allah, adaleti mutlaka yerine getiren ve kendisine isyan edenleri, peygamberlerine zulmedenleri hak ettikleri şekilde cezalandıran (intikam alan) otoritedir. Dostlarının intikamını düşmanlarından alır. Bu isim, zalimlere yönelik tehdidin kesinliğini ve şiddetini ifade eder.
Bu ayet, özetle, Allah'ın peygamberlere (ve onlara uyan müminlere) yardım ve zafer vaadinden asla dönmeyeceğini kesin bir dille ilan eder. Bu teminat, Allah'ın mutlak güç sahibi (Azîz) ve adaletle cezalandırıcı (Zû'ntikâm) sıfatlarıyla desteklenmiştir.
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Yevme tubeddelu-l-ardu ġayra-l-ardi ve-ssemâvât(u)(s) veberazû li(A)llâhi-lvâhidi-lkahhâr(i)
48- “O gün, yer başka bir yerle değiştirilir, göklerde. Vahid ve Kahhar olan Allah'ın huzuruna çıkarlar.”
Ayette, Kıyamet Günü'nün (Yevm-i Kıyamet) ana olayı olan kâinattaki köklü değişim (tebeddül) vurgulanır. Bütün varlıkların bu değişimden sonra, tek olan (Vâhid) ve her şeye hükmeden (Kahhâr) Allah'ın huzuruna çıkacağı bildirilir.
"O gün yer başka bir yerle değiştirilir." Yüce Allah'ın bu va'di bu yer başka bir yerle değiştirileceği gün gerçekleşecektir. "Gökler de" Yani gökler de başka göklere değiştirilecektir; Bazı âlimler, yeryüzünün gümüş gibi beyaz bir hale dönüşeceğini söylemişlerdir. Bu hususta bir Hadis-i Şerifte şöyle buyurulmaktadır: "İnsanlar, kıyamet gününde beyaz undan yapılmış bir ekmeğin rengine benzer şekilde, kırmızımsı beyaz bir yer üzerinde toplanacaklar. O yeryüzünde hiçbir kimseye ait bir eser görülmeyecektir.
Diğer bazı âlimler de yeryüzünün, kıyamet gününde ateşe dönüşeceği, oradan da cennetin görünceğini söylemişlerdir.
Bazıları da, yeryüzünün, âhirette, başka bir şekildeki yere çeviriîeceğini söylemişlerdir.
Hz. Peygamber'den (s.a.v.) gelen bir rivayete göre, bu yeni yer ve gökler beyaz veya kızıl renkte, saf, üzerinde ne bir bina ne bir ağaç ne de bir günah işlenmiş olan bir zemindir (Sahih-i Müslim). Bu yeni yer, Hesap ve Ceza/Mükâfat için hazırlanmış, dünyevi izlerden arınmış bir sahayı tasvir eder. Değişim, ya mevcut yapının tamamen dönüştürülerek yeni bir forma sokulması ya da tamamen yeni bir madde ile ikame edilmesi şeklinde anlaşılmıştır.
Bu hususta Taberi şöyle diyor: "Kıyamet gününde yeryüzü ve gökler, bu dünyadaki yer ve gökten başka bir yer ve göğe çevrilecektir. Ancak çevrilecek şeklin nasıl bir şekil olduğu hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir.
"Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın huzuruna çıkarlar." Bütün insanlar, Kabirlerinden dirildikten sonra mahşer meydanında toplanarak O'nun huzuruna giderler. Burada Allah'ın vahdaniyeti, Kahhâr olması ile birlikte zikredilmiştir. Bununla o gün için mülk ve egemenliğin yalnız kendisinin olacağının bildirilmesi ve O'ndan başka hiçbir kimsenin yardımcı olamayacağının anlaşılması istenmiştir. Bu da o gün, işin son derece çetin ve ağır olacağını ifade eder.
Bu ayet, özetle, ilahi vaadin gerçekleşeceği Kıyamet Günü'nde, yerin ve göklerin köklü bir değişim geçirerek yeni bir forma bürüneceğini bildirir. Bütün varlıkların bu değişimden sonra, tek ve mutlak kudret sahibi (el-Vâhid, el-Kahhâr) olan Allah'ın huzurunda toplanacağını vurgular.
وَتَرَى الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِۚ
Veterâ-lmucrimîne yevme-iżin mukarranîne fî-l-asfâd(i)
49- “O gün, mücrimleri zincirlere vurulmuş olarak görürsün”
Bu ayet, bir önceki ayette (48. ayet) tasvir edilen Kıyamet Günündeki mahşer sahnesini devam ettirir. Kıyamet Gününde bütün varlıklar mahşer yerinde toplanır, suçluların (mücrimîn) Onlar, zincirlerle birbirine bağlanmış (mukarrânîn) olarak Allah'ın huzura getirilirler. Zalimlerin (suçluların) o günkü dikkat çekici ve dehşet verici perişan ve çaresiz durumları tasvir edilir.
Bu ayet, özetle, Kıyamet Günü'nün mutlak hesaplaşma anında, inkâr ve zulüm suçunu işleyenlerin, çaresizlik içinde zincirlerle (asfâd) birbirlerine veya kendi azap araçlarına bağlanmış (mukarrânîn) olarak dehşetli bir zilletle Allah'ın huzuruna çıkarılacaklarını tasvir eder.
سَرَاب۪يلُهُمْ مِنْ قَطِرَانٍ وَتَغْشٰى وُجُوهَهُمُ النَّارُۙ
Serâbîluhum min katirânin vetaġşâ vucûhehumu-nnâr(u)
50- “Gömlekleri katrandandır. Yüzlerini ateş bürüyecektir..”
Bu ayet, bir önceki ayette (49. ayet) zincirlere vurulmuş olarak tasvir edilen suçluların (mücrimîn) içinde bulunacakları cehennem azabının türlerini ve dehşetini tasvir etmeye devam eder.
Ayette, zincirlenmiş suçluların elbise (serâbîl) ve ateş (nâr) ile ilgili iki dehşet verici özelliği tasvir edilir. Bu tasvir, cezanın hem yakıcı hem de utanç verici olacağını vurgular.
“Gömlekleri" ve giyecekleri elbiseler "katrandandır." Nesefî der ki: Katran, bilinen bir maddedir. El-Ebhel (bir çeşit ardıç) diye adlandırılan ağaçtan süzülür, kaynatılır ve bu uyuz olmuş develere sürülür. Aşırı keskin ve sıcak olduğundan dolayı uyuz yerler onunla dağlanır. Hızlıca yanmak ve alevi olmak özellikleri arasındadır. Rengi siyahtır, kokusu oldukça kötüdür. Cehennemliklerin derilerine sürülecektir. O kadar ki onların vücuduna sürülen bu katran, üzerlerinde bir elbiseyi andıracaktır. Böylelikle hem katranın yakıcılığı hem de ateşin derilerini çabucak kaplayı vermesi sağlanmış olacaktır. Bununla birlikte oldukça ürkütücü bir renkleri ve kötü bir kokuları da bulunacaktır. Diğer taraftan bu dünyadaki katran ile cehennemliklerin katranı arasındaki fark, bu dünyanın ateşi ile öteki dünyanın ateşi arasındaki fark gibi olacaktır. Şanı Yüce Allah'ın ahirette va'dettiği veya tehdit ettiği ve açıkladığı her şey ile bizim dünyada benzerini gördüğümüz şeyler arasındaki fark takdir edilemeyecek kadar büyüktür. Adeta bizim bildiğimiz sadece isimlerdir, bu isimlerin ad oldukları nesneler ise oradadır. Azabından ve gazabından Yüce Allah'a sığınırız."
"Yüzlerini ateş bürüyecektir." Yükselen alevler yüzlerini kapatacaktır. Özellikle yüzün zikredilmesinin sebebi, vücudun dıştan görünen kısmında -iç tarafta kalp ne ise- vücudun da en değerli yerinin orası olmasındandır.
Bu ayet, özetle, Kıyamet Günündeki suçluların (mücrimîn) giysilerinin, yakıcılığı ve pis kokusuyla azabı artıran katrandan (veya erimiş bakırdan) olacağını bildirir. Ayrıca, azabın onurun ve kimliğin sembolü olan yüzü tamamen kaplayacağını (aşırı zillet ve acı), böylece dünyadaki zulümlerinin ve kibirlerinin karşılığını alacaklarını kesinleştirir.
لِيَجْزِيَ اللّٰهُ كُلَّ نَفْسٍ مَا كَسَبَتْۜ اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Liyecziya(A)llâhu kulle nefsin mâ kesebet(c) inna(A)llâhe serî’u-lhisâb(i)
51- “Bunlar Allah'ın herkese yaptığının karşılığını vermesi içindir. Muhakkak ki Allah hesabı çabuk görendir.”
Bu ayet, bir önceki ayetlerde (49-50. ayetler) tasvir edilen cezanın amacını ve ilahi adaletin evrensel ilkesini açıklar. Surenin ana teması olan hesap ve karşılık konusunu özetleyen bir hükümdür.
Ayette, Kıyamet Günündeki hesaplaşma ve cezanın (ayet 49-50) temel nedeni (li yecziye) açıklanır: Herkesin dünyada kazandığı (kesebet) şeyin karşılığını eksiksiz olarak görmesi. Bu hüküm, Allah'ın Serî'u'l-Hisâb (hesabı çabuk gören) ismiyle pekiştirilir.
"Bunlar Allah'ın herkese yaptığının karşılığını vermesi içindir." Allah'ın
mücrimlere günahkârlara bunları yapmasının tek sebebi, mücrim her kişiye kazandıklarının karşılığını vermek içindir. Yahut ister günahkâr ister itaatkâr olsun her kişiye amelinin karşılığını verenin ifadesidir. Çünkü Yüce Allah suçluları suçları sebebiyle cezalandırdığı gibi, müminleri de itaatleri dolayısıyla mükâfatlandıracaktır.
"Muhakkak ki Allah hesabı çabuk görendir." Bütün kullarını bir göz açıp kırpmaktan daha kısa bir süre içerisinde hesaba çeker.
Bu ayet, özetle, Kıyamet Günü'ndeki azabın ve mükâfatın tek amacının, Allah'ın mutlak adaletiyle, her nefsin dünyada iradesiyle kazandığı her şeyin karşılığını tam olarak vermesi olduğunu bildirir. Bu adalet ve hesaplaşmanın, Allah'ın hesabı çabuk görmesi (Serî'u'l-Hisâb) sıfatıyla kaçınılmaz ve hızlı olacağı kesinleştirilir.
هٰذَا بَلَاغٌ لِلنَّاسِ وَلِيُنْذَرُوا بِه۪ وَلِيَعْلَمُٓوا اَنَّمَا هُوَ اِلٰهٌ وَاحِدٌ وَلِيَذَّكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ
Hâżâ belâġun linnâsi veliyunżerû bihi veliya’lemû ennemâ huve ilâhun vâhidun veliyeżżekkera ulû-l-elbâb(i)
52- “Bu, insanlara bir bildiridir. Bununla uyarılsınlar, onun yalnızca bir tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye.”
Bu ayet, bir önceki ayetlerde (24-26. ayetler) bahsedilen Kelime-i Tayyibenin (sağlam sözün) sonuçlarını ve Kelime-i Habîse'nin (kötü sözün) akıbetini özetler. İman edenlerin sebatını ve zalimlerin şaşkınlığını (dalâletini) Allah'ın mutlak iradesine bağlar.
Ayette, Kur'an-ı Kerim'in (İbrahim Suresi'nin) gönderilişinin dört temel amacı sıralanır: Tebliğ, Uyarma, Tevhidi Öğretme ve Akıl Sahiplerine Öğüt Verme. Bu amaçlar, surenin ana konularının bir özetidir.
"Bu" bu sûrede yer alan buyruklar "İnsanlara bir bildiridir!" Yeterli bir hatırlatma ve öğüttür; onlara karşı eksiksiz bir şekilde delil ortaya konulmuş bulunmaktadır. "Bununla" bu bildiri ve tebliğ ile "uyarılsınlar." Bu sûrede gelen bütün buyrukları göz önünde bulundurarak "O'nun yalnızca bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye." Ve bu tebliğ sayesinde karanlıklardan aydınlığa çıkabilsinler.
Bu ayet, özetle, Kur'an-ı Kerim'in gönderiliş amacının; insanlara ilahi mesajı ulaştırmak, azapla uyarmak, kâinattaki delillerle Allah'ın tek ilâh olduğunu kesinleştirmek ve neticede akıl ve idrak sahiplerinin (ulu'l-elbâb) bu hakikatlerden sürekli ders alıp öğütlenmelerini sağlamak olduğunu kesin bir dille ilan ederek İbrahim Suresi'ni tamamlar.
İbrahim Suresi'nin Hatimesi: Tevhid, İbret ve Nihai Hesaplaşma
İbrahim Suresi, Kelime-i Tayyibe'nin (tevhid) sağlamlığını ve Kelime-i Habîse'nin (şirk ve nankörlük) köksüzlüğünü çarpıcı misallerle ortaya koyan, Kur'an'ın temel maksatlarını özetleyen bir süredir. Sure, müminler için teselli ve zafer vaadi sunarken, zalimler için şiddetli bir uyarı ve kaçınılmaz bir akıbet tablosu çizer.
1. Nimetten Nankörlüğe ve Misallere (Ayet 1-34)
Sure, Allah'ın insanlara bahşettiği göz kamaştırıcı nimetlerle başlar (gökler, yer, güneş, ay, gemiler, sular, rızık). Bu nimetler, tevhidin varlığına en büyük delildir. Ancak sure, bu nimetlere karşı nankörlük edenleri (küfür ve şirk) eleştirir ve bu iki zıt hayat tarzını şu iki büyük misalle somutlaştırır:
- Kelime-i Tayyibe: Kökü sağlam, dalları göğe uzanmış, her mevsim ürün veren hayırlı ağaç (İman).
- Kelime-i Habîse: Kökünden sökülmüş, dayanağı olmayan şerli ağaç (Şirk/Küfür).
2. Dua ve Teslimiyetin Örneği: Hz. İbrahim (Ayet 35-41)
Surenin ortası, tevhidin babası olan Hz. İbrahim'in (a.s.) kapsamlı duasıyla taçlanır. Bu dua, Kur'an'ın hedeflerini somutlaştırır:
- Emniyet ve Tevhid: Mekke'nin güvenliğini ve kendisinin/neslinin putlardan korunmasını ister.
- İbadet ve Rızık: Yerleşimin yegâne amacının namazın ikamesi olduğunu belirtir ve manevi/maddi rızık ister.
- Şükür ve Mağfiret: Bütün bu lütufların karşılığında şükrü diler ve Hesap Günü'nde kendisi, ailesi ve bütün müminler için bağışlanma talep eder.
Bu dua, kulluğun zirvesini ve tevekkülün en güzel örneğini sunar.
3. Nihai Akıbet ve Kur'an'ın Amacı (Ayet 42-52)
Surenin sonu, zalimlerin akıbetini konu alan sert bir uyarı ile kapanır. Allah'ın zalimlerin yaptıklarından gafil olmadığı vurgulanır (Ayet 42) ve cezanın dağları yerinden oynatan tuzaklara rağmen (Ayet 46) kaçınılmaz olduğu ilan edilir.
- Kıyametin Dehşeti: Zalimlerin gözleri donmuş, kalpleri bomboş (Ayet 43), zincirlenmiş ve katrandan giysiler içinde (Ayet 49-50) huzura getirileceği tasvir edilir.
- Adaletin Tecellisi: Bu cezanın tek amacı, herkese kazandığının karşılığının verilmesidir (Ayet 51).
- Surenin Kapanışı: Surenin son ayeti (52. ayet) ise, bütün bu mesajların özetini sunarak, Kur'an'ın gönderiliş amacını kesinleştirir: Bu bir tebliğdir ki; insanlar uyarılsın, Allah'ın tek ilâh olduğunu bilsin ve akl-ı selîm sahipleri (ulu'l-elbâb) ibret alsınlar.
İbrahim Suresi, iman ve nankörlük arasındaki sonsuz farkı tarihi kıssalar ve ilahi misallerle gözler önüne serer. İnsanı, nimetlerin kaynağını idrak etmeye ve tevhidi şuurla yaşamaya davet eder. Zira kurtuluş, ne büyük kuvvet ne de maddi güce, yalnızca Kelime-i Tayyibe'ye sığınmaya bağlıdır ve nihai adalet, Hesap Günü'nde (Yevme yekûmu'l-hisâb) kesin olarak tecelli edecektir.

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...