Dert, Tecelli ve Kavuşma Yolu
Fazilet ve Bela Arasındaki Sır
Tasavvuf ehli der ki: Fazilet arttıkça imtihan incelir. Çünkü Allah, sevdiği kullarını kendi katına yaklaştırmak ister. Yakınlık ise gafletle değil, arınmakla olur. Arınma çoğu zaman dertle gelir.
Mevlânâ Celâleddîn Rûmî şöyle der: “Dert, insanı Allah’a götüren Burak’tır.” Bela, zahirde sıkıntı gibi görünür; hakikatte ise kalbi cilalayan bir rahmettir. Sevgili, güzellerle daha çok meşgul olur. Bazen şakalaşır, bazen latife eder, bazen de inceltmek için yakar. Çünkü ham olan pişmeden kemale ermez. Ancak gafiller dert görünce feryat eder; hikmeti değil, yalnızca acıyı görürler.
Allah’a Kavuşmak İsteyen Dert Çeker mi?
Bu soru asırlardır sorulmuştur. Cevap nettir: Evet, fakat o dert ceza değil; terbiye ve davettir. Abdülkâdir Geylânî buyurur: “Belâ, mümin için ilâhî bir davettir. Allah, kulunu belâ ile kendine çağırır.” Dert, kalbi Allah’tan başkasına bağlayan ipleri koparır. İnsan bazen dünyaya tatlı yüzle bağlanır; Rabbi ise o tatlılığı azaltarak onu nazarlardan ve zararlardan korur.
Sanki kula şöyle denir: “Seni gamlandırırım ki kötü gözler senden uzak dursun.
Seni ağlatırım ki yüzün dünyaya değil, Bana dönsün.” Bu hâl, zahirde sertleşme gibi görünür; fakat batında bir saklanıştır. Sevgili, kulunu herkese açmaz.
Yolun Zahmeti, Vuslatın Lezzeti
Tasavvuf ehli bilir ki: Yol ne kadar zahmetliyse, varılan menzil o kadar tatlıdır. İbn Ataullah el-İskenderî der ki: “Belki de sana verilen bir nimet, seni O’ndan uzaklaştırır; sana verilen bir mahrumiyet ise seni O’na yaklaştırır.” Gurbet çekenin kavuşması tatlı olur. Hasret yaşayanın vuslatı derin olur. Dertsiz insan çoğu zaman uykudadır; uyanan ise yanandır.
Yunus Emre ne güzel söyler: “Derdim bana derman imiş, bilmedim.” Hakikati arayan kimse bilmelidir ki: Kim daha uyanıksa o daha dertlidir. Kim daha çok anlamışsa onun yüzü daha sarıdır. Kim daha derine bakmışsa daha çok yanmıştır. Çünkü hakikat hafif değildir.
Cebbâriyet ve Acziyet
Allah’ın kudretini idrak eden, kendi aczini görür. Kendi aczini gören, ağlar. Ağlayan kalp yumuşar. Yumuşayan kalp, ilâhî tecelliye açılır.
Cüneyd-i Bağdâdî şöyle der: “Kulun hakikati, aczini bilmesidir.” Biz çoğu zaman kendi irademizin hükmettiğini sanırız. Oysa her şey takdir denizinde yüzen bir gemi gibidir. Rüzgâr nereden eserse gemi oraya yönelir.
Sen gemiye bağırırsın: “Bu yana gel!” Gemi ise hâl diliyle der ki: “Biz rüzgâra tâbiyiz.” İnsan kendi hayatına baksa, nice işin kendi planı dışında gerçekleştiğini görür. Bu acziyet penceresinden bakınca, bütün âlemin de aynı takdir zinciri içinde olduğunu idrak eder. İşte o zaman teslimiyet doğar.
Takdir Rüzgârı
Takdir rüzgârı bazen ayrılık getirir, bazen buluşma. Bazen ah dosyası açılır, bazen vuslat defteri. Fakat hüküm sahibidir. İmam Gazâlî şöyle uyarır: “Kaderi inkâr eden huzur bulamaz; kaderi anlayan ise itirazı bırakır.” Halk çoğu zaman kendi hâlini görür;
fakat o hâli evirip çevireni göremez. Muratına erişemediğini görür; ama muradını erteleyeni görmez. Oysa her gecikme bir hazırlıktır.
Dert Mana Kokusu Taşır
Ey işin aslını arayan kimse! Şunu iyi bil: Dert varsa mana vardır. Mana varsa çağrı vardır. Çağrı varsa vuslat yakındır. Dert, Allah’ın kula “Beni unutma” demesidir.
Ağlayış, kalbin secdesidir. Acziyet, kulluğun tacıdır. Ve unutma: Vuslatın lezzeti, yolun zahmetiyle ölçülür. Allah, bizi dertte hikmeti gören, takdirde teslim olan, acziyetini idrak edip rahmete sığınan kullarından eylesin.

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...