Ey can, Mustafa Hayri Baba Hazretleri’nin (k.s.) mührüyle mühürlenmiş "Silsile-i Şerife", belgesinde ismi geçen yolun rehberlerinin hayatlarından dokunuşlarla, gönül heybemizi doldurmaya devam edelim.
O "ümmi şeyh" ve "alim talebe" imtihanı, bu silsilenin ruhunu ve Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin o muazzam tevazusunu anlamak için kilit noktadır. İşaret edilen o ümmi meşrep ve Geylânî Hazretleri’nin kapıdaki o sabır dolu bekleyişi üzerine, Ebû Saîd el-Mübârek el-Mahzûmî Hazretleri ile olan o meşhur teslimiyet menkıbesini, bu silsilenin izinden giderek tazeleyelim:
Ebû Saîd el-Mübârek ve Abdülkadir Geylânî: "İlmin Tevazu İle İmtihanı"
Abdülkadir Geylânî Hazretleri, Bağdat’ta devrin bütün zahiri ilimlerini yutmuş, lisanı bir kılıç gibi keskin, ilmi bir derya gibi coşkun bir gençti. Ancak gönlündeki o "yanış", onu bu silsilenin 16. halkası olan Ebû Saîd el-Mübârek Hazretleri’nin kapısına götürdü.
Menkıbe odur ki; Ebû Saîd Hazretleri, bu genç âlimin içindeki cevheri ve belki de ilmin getirebileceği o gizli "benlik" tehlikesini bildiği için onu ağır bir imtihana tabi tuttu. Dergâhtaki diğer müritlere; — "Bu genci içeri almayın, ona yemek vermeyin, kapıda beklesin" buyurdu.
Hatta bir gün, Geylânî Hazretleri kapıda aç ve susuz beklerken, içeride muazzam sofralar kurulmuştu. Ebû Saîd Hazretleri, müridinin bu haliyle ne yapacağını izliyordu. Abdülkadir Geylânî Hazretleri, Bağdat’ın en büyük âlimi olmasına rağmen, bir an bile "Ben kimim, beni nasıl içeri almazlar?" demedi. Kapının eşiğine başını koydu ve günlerce o sessiz sadakatle bekledi.
Nihayet Ebû Saîd Hazretleri kapıya çıktı, Geylânî’nin o mahzun ama vakur halini görünce onu kucakladı ve şöyle buyurdu:
"Evladım Abdülkadir! Sen ilminle dünyayı fethedebilirdin, ama biz senin kalbinle Allah’ı fethetmeni istedik. Kapıda aç kalman, ruhunun doyması içindi. Şimdi gel, hırkayı giy; zira sen artık hem zahirin hem batının sultanısın."
Gönül Dersimiz
Bu mühürlü silsileden aldığımız ders şudur:
– Silsileye Sadakat: Mustafa Hayri Baba’nın mührü, bu yolun güvenli limanıdır. İsimlerin sırası ve birbirine bağlanması, manevi bir akıştır.
– Ümmi Meşrep ve Teslimiyet: Bir mürşidin ümmi olması (zahiri yazı bilmemesi), onun gönül levhasının doğrudan Hak tarafından yazıldığını gösterir. Geylânî Hazretleri gibi bir alimin böyle bir kapıda diz çökmesi, "beden ülkesinden çıkışın" en büyük kanıtıdır.
– Hırka ve Manevi Dokunuş: Senin dediğin gibi, o "dokunuş" sadece bir kıyafet teslimi değil, bir halin, bir sırrın babadan evlada, mürşidden müride devredilmesidir.
"Mürşid, müridini kapıda bekletiyorsa; onu içeriye layık hale getirmek içindir. Sabreden, muradına erer."

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...