Kehf Sûresi 83-99. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Kehf Suresi Dördüncü Kesim
(83-99)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًا
Ve yes’elûneke an Zilkarneyn, kul seetlû aleykum minhu zikrâ(n).
83- “Sana Zülkarneyn hakkında soruyorlar. De ki: ‘Size onunla ilgili bir hatıra ve ibret verici bilgi anlatacağım.”
Zülkarneyn'den haber soranlar Mekke kafirleri ve ehl-i Kitaptan bir grup insan olduğu rivayet edilmektedir. Kehf suresinin nüzul sebebinde görmüş olduğumuz gibi Yahudilerin onlara tavsiyesi üzerine imtihan maksadıyla bunları sormuşlardı.
Zülkarneyn hakkında çeşitli farklı görüşler zikredilmektedir. Giriş bölümünde Zülkarneyn hakkında ki yazıda el Biruni'nin tespitini aktarmıştık. Himyer’lı olduğu hakkında bilgi verilmiştir.
İbni Kesir: Zülkarneyn İbrahim (As) zamanında yaşayan ve onunla beraber Kabe'yi tavaf eden Mümin ve adaletli bir devlet başkanı olduğunu ve bu hükümdarın dünyanın büyük bir bölümünü hakimiyet altına aldığını söylemektedir. (İsrailiyat olduğu görüşü kuvvetlidir.)
Bunların dışında Zülkarneyn'in kişiliği hakkında çeşitli görüşlerde zikredilmişdir. Ancak onun kim olduğu naslarda açıkça anlatılmadığından Zülkarneyn'in kim olduğu hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir.
Ayette dikkat çeken nokta şudur: Kur'an bir tarih kitabı değildir. Kur'an'ın amacı, insanların merakını doyurmak değil; olayların içindeki hikmeti öğretip, kalplerini hidayete ulaştırmaktır. Müfessirler "zikrâ" kelimesi ile öğüt, hatırlatma, ibret, üzerinde düşünülmesi gereken bilgi anlamlarını taşıdığını belirtirler.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Her bilgiyi merak için öğrenme. Asıl önemli olan, öğrendiğin şeyin seni hakikate yaklaştırıp yaklaştırmadığıdır. Çünkü Kur'an, tarih anlatmak için değil; insanı hidayete ulaştırmak için indirilmiştir.”
اِنَّا مَكَّنَّا لَهُ فِي الْاَرْضِ وَاٰتَيْنَاهُ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ سَبَبًا
İnnâ mekkennâ lehû fil ardı ve âteynâhu min kulli şey’in sebebâ(n).
84- “Şüphesiz biz ona yeryüzünde büyük bir imkân ve iktidar verdik; ona her şeyden bir sebep ve yol bahşettik.”
Ona üstünlük ve imkan vermiştik. İbni Kesir der ki: “Ona büyük bir krallık vermiştik. Krallara verilen, iktidar ve vesilesi olan her şeyden gerektiği gibi vermiştik. Asker, savaş aletleri ve sur ve hisarlar gibi. Bu bakımdan o, yeryüzünün doğusuna ve batısına sahip olmuş, ülkeler ona boyun eğmiş, ülke kralları ona teslim olmuş, arap olan ve olmayan ümmetler onun hizmetine girmişti.” Her türlü maksat ve amacın yolunu ona öğretmiş ve ona ulaşacak yolu da göstermiştik. Burada ayeti kerimede “sebep” kullanılmasından maksat ulaşılan ilim ve kudret türünden şeylerin adıdır. Allah ona feth'in gerektirdiği her şeyin bilgisini vermişti. Siyaset ve buna benzer şeylerin de gerekliliklerini de, tıpkı araçlarını verdiği gibi vermişti. İbni Kesir şöyle demektedir: “Allah ona sebepleri yani yolları kolaylaştırmış, çeşitli ülkeler, toprak, kasaba ve yerlerin fetih yollarını, düşmanı yenmeyi, yeryüzü krallarını baskı altına almayı, müşrikleri zelil kılmayı ve bunun yollarını göstermişti. Kısaca gerek duyacağı her şeyin sebebi ona verilmişti.”
Kehf 84 bize şunu öğretir: Güç, makam, bilgi ve imkân insanın üstünlüğünün değil; sorumluluğunun başlangıcıdır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Sahip olduğun her imkân bir emanettir. Gücüne güvenme; onu verene yönel. Çünkü Allah'ın verdiği sebeplerle yükselen insan, onları kendinden bilirse düşmeye başlar.”
فَاَتْبَعَ سَبَبًا
Fe etbea sebebâ(n).
85- “Bunun üzerine o da bir yol ve sebep tuttu.”
Bu ayet kısa olmasına rağmen Zülkarneyn kıssasının en önemli mesajlarından birini içinde taşır. Allah ona güç verdi, imkân verdi, bilgi verdi, yollar ve sebepler hazırladı. Zülkarneyn ise oturup; “Allah bana yardım ederse olur.” deyip beklemedi. “Ben yaparım.” diyerek de kibirlenmedi. Allah’ın verdiği sebeplere sarıldı.
Müfessirler burada geçen: "Fe etbea sebebâ" “Bir sebebi takip etti, bir yolu izledi.” ifadesinin, Allah’ın verdiği imkânları aktif şekilde kullanmak anlamına geldiğini söylerler. Yani Zülkarneyn sadece dua eden biri değildi; aynı zamanda çalışan, araştıran, yolculuk yapan ve sorumluluk alan bir kimseydi.
Dikkat edilirse bir önceki ayette: “Ona her şeyden bir sebep verdik.” buyrulmuştu. Bu ayette ise: “O da o sebebi takip etti.” buyruluyor.
İşte kader ve irade arasındaki denge burada görülür. Allah: imkânı verir, yolu açar, kabiliyeti yaratır. Kul ise: adım atar, gayret eder, o yolu kullanır.
Kehf 85 bize şunu öğretir: Tevekkül, sebepleri terk etmek değil; Allah’a güvenerek sebeplere sarılmaktır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Allah sana bir kapı açtıysa o kapıdan yürümeyi de öğren. Çünkü başarı, sadece nimetin verilmesinde değil; verilen nimetin doğru kullanılmasındadır.”
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ ف۪ي عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًاۜ قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّٓا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّٓا اَنْ تَتَّخِذَ ف۪يهِمْ حُسْنًا
Hattâ izâ beleğa mağribeş şemsi vecedehâ tağrubu fî aynin hami’etin ve vecede indehâ kavmâ(n). Kulnâ yâ Zelkarneyn immâ en tuazzibe ve immâ en tettehize fîhim husnâ(n).
86- “Nihayet güneşin battığı yere ulaştığında onu kara balçıklı bir gözede batıyor gibi gördü. Orada bir topluluk buldu. Dedik ki: ‘Ey Zülkarneyn! İster onları cezalandır, ister onlara güzel davran.”
Kendisini batıya götürecek yolu izledi batıya ulaşmak için gerekli yolları izlemesi ise, yeryüzünde bulunan konak ve işaretleri izlemesi, bunun için gerekli bilgileri yeterince derleyip toparlanması sayesinde gerçekleşmiştir. Bu bakımdan İbni Kesir: “O yeryüzünün batı tarafından ulaşılacak en uzak noktasına varıncaya kadar bir yol takip etti.” demektedir.
Nesefi ise şöyle diyor: “Yani batı tarafında mamur dünyanın son noktasına kadar gitti demektedir.” orada güneş battığı sırada adeta çamurlu bir pınarda batıyormuş gibi göründüğünden İbni Kesir burada şöyle demektedir: “Yani kendi görüşüne göre güneşin okyanusta battığını gördü. Bu okyanusun kıyısına ulaşan herkesin durumudur. Adeta güneşin onun için de battığını görür gibi olur. Zülkarneyn'in güneş batarken görme şekli burada tasvir edilmiştir. Zülkarneyn'in gittiği yerde karşılaştığı kavmin iman etmemesi halinde onları öldürmekte veya onlara iyilik davranmakta iman etmelerini sağlamak da serbest olduğu beyan edilmektedir. Bu kavmin hangi kavim olduğu açıklanmıyor. Bazı rivayetlere göre ise büyük bir kavim olduğunu adının da “Nasik” olduğu beyan edilmektedir. Zülkarneyne karşı yönelik olan bu söz, acaba bir ilham mıydı? O takdirde O bir Veli olur. Yoksa bir vahiy miydi? O zaman da peygamber olur. Yoksa beraberinde bulunan bir peygamber vasıtasıyla ona ulaştırılmış bir vahiy miydi? O vakitte sıddıklardan olur. Bu konuda karar verebilmek için gerekli bilgiye sahip değiliz.
Kehf 86 bize şunu öğretir: Yetki bir ayrıcalık değil, ağır bir emanettir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Eline geçen her güç seni büyütmez; seni sınar. Çünkü Allah'ın verdiği makamın değeri, onunla kaç kişiye hükmettiğinde değil, ne kadar adalet gösterdiğinde ortaya çıkar.”
قَالَ اَمَّا مَنْ ظَلَمَ فَسَوْفَ نُعَذِّبُهُ ثُمَّ يُرَدُّ اِلٰى رَبِّه۪ فَيُعَذِّبُهُ عَذَابًا نُكْرًا
Kâle emmâ men zaleme fesevfe nuazzibuhû, sümme yuraddu ilâ rabbihî feyuazzibuhû azâben nukrâ(n).
87- “Dedi ki: ‘Kim zulmederse onu cezalandıracağız; sonra o Rabbine döndürülecek, O da ona görülmedik bir azap verecektir.”
Bu ayet, Zülkarneyn’in kendisine verilen otoriteyi nasıl kullandığını göstermektedir. Allah ona bir tercih alanı vermişti: “İster cezalandır, ister güzel davran.” Zülkarneyn’in cevabı ise keyfî bir hükümdarın cevabı değildir. O, gücünü ne öfkesine ne de çıkarına göre kullanıyor; adalet ölçüsüne göre hareket ediyor.
Müfessirler burada geçen: "Kim zulmederse" ifadesinin, inkârda direnen, hakka karşı çıkan ve insanlara haksızlık eden kimseleri kapsadığını belirtirler. Çünkü Kur’an’da zulüm kelimesi çoğu zaman hem insanlara yapılan haksızlığı hem de Allah’a karşı işlenen inkârı ifade eder.
Dikkat edilirse Zülkarneyn: “Kim bana karşı gelirse” demiyor. “Kim zulmederse” diyor. Bu çok önemli bir ayrımdır. Çünkü zalim yöneticiler çoğu zaman kendilerine muhalefeti suç sayarlar. Adil yöneticiler ise şahıslarına değil, zulme karşı mücadele ederler.
Adalet, kişilere göre değil; ilkelere göre hüküm vermektir. Ve “Sonra Rabbine döndürülecek.” Zülkarneyn sadece dünya cezasından söz etmiyor. Çünkü o biliyor ki hiçbir dünyevî ceza mutlak adalet değildir. Dünyada gözden kaçan şeyler olabilir; fakat son hüküm Allah’a aittir.
Bu nedenle kendi yetkisini mutlaklaştırmıyor. Birçok hükümdar: “Son söz benimdir.” der. Zülkarneyn ise: “Son hüküm Allah’ındır.” diyor. İşte onu farklı kılan da budur.
Bugünün insanı da bazen gücü eline geçirince hesap vermeyeceğini zannediyor. Makamlar, servetler ve otoriteler insana kalıcıymış gibi görünebiliyor. Oysa bu ayet her güç sahibine şunu hatırlatıyor: Sen hükmedebilirsin; ama sonunda sen de hükme çıkacaksın.
Ayette geçen: "Azâben nukrâ" ifadesi ise çok ağır, dehşet verici ve inkâr edilemeyecek bir azabı anlatır. Yani dünyadaki ceza ne olursa olsun, Allah’ın adaleti karşısında asıl hesap ahirette görülecektir.
Ayetin en derin tarafı şudur: Zülkarneyn kendisini nihai hâkim olarak görmüyor. O, Allah’ın hükmünün önünde kendi otoritesinin sınırlı olduğunu biliyor.
Kehf 87 bize şunu öğretir: Gücün olgunluğu, hesap vereceğini unutmamaktır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “İnsanlar seni görmese bile Allah görüyor. Dünyada hesap vermekten kaçabilirsin; fakat Rabbinin huzurundan kaçamazsın. Bu yüzden gücünü değil, adaletini büyüt.”
وَاَمَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَهُ جَزَٓاءً الْحُسْنٰىۚ وَسَنَقُولُ لَهُ مِنْ اَمْرِنَا يُسْرًا
Ve emmâ men âmene ve amile sâlihan felehû cezâenil husnâ, ve senekûlü lehû min emrinâ yusrâ(n).
88- “Ama iman edip salih amel işleyene gelince, onun için en güzel mükâfat vardır. Biz de ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleyeceğiz.”
İmanın gerektiği amellerde bulunursa, Rabbinin katında güzel bir mükafat olarak cennet vardır. Ona zor ve ağır gelecek şeyleri değil, kolay şeyleri emrederiz. Zekat, hac ve buna benzer kolay şeyleri emrederiz. Bu, onun Allah’a ve ahiret gününe iman ettiğine delalet ettiği gibi, adaletine ve sahip olduğu gücün onu azdırmadığına da delildir. Aksine o, kuvvetini Allah’ın hizmetinde kullanılmış bir kimse idi. Aynı şekilde yönetimi altında bulunanlara da merhamet ve şefkat gösterdiğinin de delilidir. işte bu sebep aleminden yararlanmakta, en ileri seviyeye ulaşmış Müslüman da kusur etmez, bütün bunları Cihad yolunda kullanır, Allah'ın düşmanlarına hak ettikleri şekilde muamele eder, elinin altında ki müslüman kimselere de merhamet ve şefkatle davranır.
Kehf 88 bize şunu öğretir: Adalet yalnızca cezalandırmak değildir; iyiliği teşvik etmek ve insanlara kolaylık göstermektir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Gücün varsa kolaylaştır. Yetkin varsa adaletle kullan. Çünkü Allah’ın sevdiği kullar, insanların yükünü artıranlar değil; onların yükünü hafifletenlerdir.”
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا
Sümme etbea sebebâ(n).
89- “Sonra yine bir yol ve sebep tuttu.”
Buradan başka bir yol tutarak güneşin battığı yerden doğduğu yere hareket etti (yani batıdan doğuya doğru) gördüğü kadarıyla o yolunda karşılaştığı her ümmeti kahredip mağlup etmiş onları Allah'ın yoluna davet etmiş ve az önce sözü geçen uygulamayı gerçekleştirmiş; her bir ümmetten yanı başındaki diğer belde halkına karşı savaşabilecek şekilde askerlerinin gerekli tesisatla donanımını sağlamıştır. Bütün bunları ayetlerin anlatımından çıkartmak mümkündür.
Kehf 89 bize şunu öğretir: Allah’ın verdiği imkânlar hareketle bereketlenir; tembellikle körelir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bir hayrı tamamladığında durma. Allah sana yeni kapılar açtıysa yeni yollar da gösterecektir. Çünkü kulluk, bir menzile varmak değil; Allah’ın gösterdiği yolda yürümeye devam etmektir.”
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ مَطْلِعَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ لَهُمْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًا
Hattâ izâ beleğa matliaş şemsi vecedehâ tatluu alâ kavmin lem nec'al lehum min dûnihâ sitrâ(n).
90- “Nihayet güneşin doğduğu yere ulaştığında, onu öyle bir topluluk üzerine doğuyor buldu ki onlar için güneşe karşı bir örtü yaratmamıştık.”
Zülkarneyn yeni bir yol tutarak bu sefer güneşin doğduğu yere ulaştı. Güneşi bir kavmin üzerine doğuyor gördü. Biz o kavme kendilerini güneşten koruyacak, dağ, ağaç ve bunun gibi herhangi bir şey vermemiştik. Katade diyor ki: “Bunlar üzerine bina kurulmayan bir yerde bulunuyorlardı. Güneşin doğduğu zaman dehlizlere giriyorlar, güneş üzerinden uzaklaşınca da çıkıp rızıklarını tedarik ediyorlardı.”
Ayet-i kerimede Zülkarneyn'in güneşin doğduğu yere ulaştığı zikredilmektedir. Bu ifade Zülkarneyn'in güneşi doğarken görmesini tasvir etmektedir. Yoksa güneşin girdiği herhangi bir yerden çıkarak görünmesi söz konusu değildir. Ayet-i kerimede Zülkarneyn'in güneşin doğduğu yere ulaştığında karşılaştığı kavim sad bin Cubeyir'e göre: “Bunlar Kızılderili kısa boylu olan, mağaralarda yaşayan, umumiyette balık yiyen bir kavim idi.”
Katade; bunların elbisesiz yaşayan zenciler olduklarını söylemiştir.
Hasan Basri ise bunların dehlizlerde, bataklıklarda ve sularda yaşayan, yaşadıkları yerlerde ev yapma imkanı olmayan bir kavim olduğunu söylemektedir.
Said Havva; Uzak doğuda bulunan Çinde çok eski dönemlerinde yaşamış olan Çin halkı olabileceğini söylemektedir.
Kehf 90 bize şunu öğretir: İnsanları sahip oldukları imkânlara göre değil, Allah'ın kulları olarak değerlendirmek gerekir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “İnsanların yaşadığı şartlar farklı olabilir; fakat hepsi aynı Rabbin kullarıdır. İnsanları sahip oldukları imkânlarla değil, taşıdıkları insanlık ve kulluk değeriyle gör.”
كَذٰلِكَۚ وَقَدْ اَحَطْنَا بِمَا لَدَيْهِ خُبْرًا
Kezâlik(e), ve kad ehatnâ bimâ ledeyhi hubrâ(n).
91- “İşte böyle. Biz onun yanında bulunan her şeyi bilgimizle kuşatmıştık.”
Yani Zülkarneyn'in: gücü, bilgisi, orduları, yolculukları, kararları, karşılaştığı toplumlar, Allah'ın ilminin dışına çıkmış değildir.
Müfessirler ayette geçen: "Ehatnâ" “Kuşattık” ifadesinin Allah'ın tam ve eksiksiz bilgisini anlattığını söylerler. Biz onun ve ordunun bütün hallerine muttali idik. Onlardan hiçbir şey bize gizli kalmazdı. Ümmetleri istedikleri kadar ayrı ve farklı olsun, yeryüzünün değişik bölgelerine dağılmış olsunlar, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Çünkü insan bilir ama eksik bilir.
Bu noktada Kehf Suresi'nin önceki bölümleriyle güzel bir bağlantı kurulur.
Ashab-ı Kehf kıssasında insanlar yılları hesaplayamadılar; Allah biliyordu.
Bahçe sahibi kıssasında adam servetine güvendi; Allah sonunu biliyordu.
Musa ile Hızır kıssasında Musa olayların hikmetini göremedi; Allah bütün sonucu biliyordu.
Şimdi Zülkarneyn kıssasında da aynı hakikat tekrar karşımıza çıkıyor: İnsan hareket eder; Allah kuşatır.
Kul ne kadar güçlenirse güçlensin, Allah'ın ilmi onun üstündedir. Yöneticiler, ilim sahipleri ve nüfuz sahibi insanlar için önemli bir uyarıdır. Çünkü insan bazen başarı kazandıkça: “Artık her şeyi kontrol ediyorum.” yanılgısına düşebilir.
Oysa Kur'an burada: “Biz onun yanında bulunan her şeyi biliyorduk.” buyurarak bütün başarıların üzerinde ilahî ilmin bulunduğunu hatırlatmaktadır.
Ayetteki en derin taraf şudur: Zülkarneyn'in büyüklüğü anlatılırken bile merkezde insan değil, Allah vardır. Kur'an kahraman üretmez; kulluk bilinci üretir. Bu yüzden Zülkarneyn ne kadar büyük olursa olsun, Allah'ın ilmi ve kudreti karşısında yine bir kuldur.
Kehf 91 bize şunu öğretir: İnsan iş yapar, plan kurar ve gayret eder; fakat bütün süreç Allah'ın bilgisi ve kudreti altında gerçekleşir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Başarılarınla sevin ama onları kendinden bilme. Çünkü sen yürürken bile Allah seni, niyetini, yolunu ve sonunu kuşatmaktadır. Kulun bilgisi sınırlıdır; Allah'ın ilmi ise her şeyi kuşatır.”
ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا
Sümme ettebea sebebâ(n).
92- “Sonra yine bir yol ve sebep tuttu.”
Zülkarneyn, birinci yolculukta batıya gitti. İkinci yolculukta doğuya ulaştı. Şimdi ise üçüncü bir yolculuğa çıkmaktadır. Bir sebebi takip ederek. Müfessirler burada geçen “sebep” kelimesinin: yol, vasıta, imkân, hedefe ulaştıran araç anlamlarına geldiğini belirtmişlerdir. Allah ona sebepler verdi. O da o sebepleri kullandı.
İşte Kehf kıssasında sürekli tekrarlanan bu ifade, kader ve sorumluluk arasındaki dengeyi göstermektedir. Allah: imkân verir, kabiliyet verir, fırsat verir. Kul ise: tercih eder, çalışır, yürür.
Nesefi der ki: “Bu iki dağ zülkarneyn'in aralarını kapattığı dağlardı… Söz konusu bu yer ise doğu taraflarında Türklerin topraklarının bittiği yerdir.”
İbni Kesir ise şöyle demektedir: “Bunlar karşı karşıya iki dağ olup aralarında iki gedik var idi, burada Yecüc ve Mecüc çıkarak yeryüzünde fesat yayarak, ekin ve nesli helak edecekler, Yecüc ile Mecüc, Adem (As)'ın soyundandır.
Nitekim Buhari ve Müslim'de de bu şekilde sabit olmuştur: “Yüce Allah buyuruyor ki: “Ey Adem! Buyur ey Allah'ım der. Yüce Allah Adem'e: Haydi Cehennem kafilesini gönder,” deyince Adem: Cehennem kafilesi nedir? diye sorar. Şöyle buyurur: Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuz kişi cehenneme biri cennettedir. İşte o vakit, küçük çocuğun dahi saçı ağrır ve her gebe karnındakini düşürür. Şöyle buyurdu: “Sizin aranızda iki ümmet vardır ki, bunlar hangi tarafta bulunursa mutlaka orayı daha fazla yaparlar. Bunlar Yecüc ve Mecüc'tür.”
Kehf 92 bize şunu öğretir: Kulluk, bir noktaya ulaşmak değil; Allah’ın açtığı kapılardan yürümeye devam etmektir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Allah sana bir imkân verdiyse onu hayır yolunda kullan. Bir işi tamamladığında durma. Çünkü kulun görevi sonuca hükmetmek değil, kendisine verilen sebeplerle yola devam etmektir.”
حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ دُونِهِمَا قَوْمًا لَا يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ قَوْلًا
Hattâ izâ beleğa beynes seddeyn, vecede min dûnihimâ kavmen lâ yekâdûne yefkahûne kavlâ(n).
93- “Nihayet iki dağın (iki setin) arasına ulaştığında, onların önünde neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir topluluk buldu.”
Konuşmalarının ilkelliği, insanlardan uzaklıkları sebebiyle hemen hemen hiçbir sözü anlamıyorlardı. Bu şunu anlatmaktadır: Bu Yecüc ile Mecüc komşu toplumlardan ayrı idiler, kendilerinin diliyle çevrelerinde bulunan toplumların konuştukları dil, birbirinden ayrıydı. Yecüc ve Mecüc o boğazı aşarak Türklerin ülkesine geldikleri ve orada bozgunculuk çıkarttıkları bu sebeple Türklerin Zülkarneyn'den bu iki dağın arasını kapatacak bir set yapmasını istedikleri açıklanmaktadır. Ayeti kerime de söyleneni hemen hemen hiç anlamayacak bir kavim ifadesi zikredilmektedir. Başka bir kıraat şekline dayanarak bu ifade: “Hemen hemen hiç söz anlamayacak bir kavim” şeklinde izah edilmiştir. Müfessirlerin bazıları da burada zikredilen kavmin Türkler olduğunu söylemiştir. Allahu alem
Kehf 93 bize şunu öğretir: Gerçek güç, insanlara hükmetmekte değil; onların sıkıntılarına çözüm olmaktadır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “İnsanların senden farklı olması onları değersiz yapmaz. Asıl değer, farklılıkların ötesinde insanın derdini görebilmek ve elindeki imkânlarla ona fayda sağlayabilmektir.”
قَالُوا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِنَّ يَأْجُوجَ وَمَأْجُوجَ مُفْسِدُونَ فِي الْاَرْضِ فَهَلْ نَجْعَلُ لَكَ خَرْجًا عَلٰٓى اَنْ تَجْعَلَ بَيْنَنَا وَبَيْنَهُمْ سَدًّا
Kâlû yâ Zelkarneyn, inne Ye’cûce ve Me’cûce müfsidûne fil ard, fe hel nec‘alu leke harcen alâ en tec‘ale beynenâ ve beynehum seddâ(n).
94- “Dediler ki: ‘Ey Zülkarneyn! Ye’cûc ve Me’cûc yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramıza bir set yapman için sana bir ücret verelim mi?’”
Bu ayet, Zülkarneyn'in üçüncü yolculuğunun asıl sebebini ortaya koymaktadır. İki dağ arasındaki bölgede yaşayan topluluk, sadece iletişim sorunu yaşayan insanlar değil; aynı zamanda sürekli bir tehdit altında yaşayan bir halktır. Öldürerek, telef ederek bozgunculuk yapılan bu halka bu zulmü yapan Yecüc ve Mecüc’dür. Yeryüzünde bozgunculuk, saldırganlık, yıkıcılık ve çevrelerinde ne varsa zarar veren bir topluluğa karşı insanlar Zülkarneyne gücünden yaralanmak üzere senden istifade edelim dediler ve ücret veya vergi teklifinde bulundular. Bu teklif onun ahlakının ortaya çıkmasını sağlayan bir imtihandı. Çünkü bu insanlar korkuyorlar ve güçsüz ve çaresizlerdi. Bu halden o istifade edebilirdi. Onun için bu çok kolay ve zeminde müsaitti. Yardımı menfaate çevirmedi, önceden de zalimi cezalandırması, iyiyi koruması, insanlara kolaylık gösterdiğini gördük. Şimdide onun ahlakı yeni bir sınanma ile karşı karşıya idi ve o gerçek bir liderlikle, insanların korkularını kazanca çevirmedi.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Elindeki gücü insanların zayıflığından faydalanmak için değil, onların yükünü hafifletmek için kullan. Çünkü Allah katında değerli olan, insanların korkularını büyütenler değil; onlara güven verenlerdir.”
قَالَ مَا مَكَّنّ۪ي ف۪يهِ رَبّ۪ي خَيْرٌ فَاَع۪ينُون۪ي بِقُوَّةٍ اَجْعَلْ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَهُمْ رَدْمًا
Kâle mâ mekkennî fîhi rabbî hayr(un), fe eînûnî bi kuvvetin ec‘al beynekum ve beynehum redmen.
95- “Dedi ki: ‘Rabbimin bana verdiği imkân daha hayırlıdır. Siz bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir engel yapayım.”
Zülkarneyn iffet, salah ve hayır yapmak maksadıyla, Rabbimin bana verdiği daha hayırlıdır. O’nun bağışladığı çok mal, bolluk ve imkanlar sizin bana vereceğiniz vergiden, haraçtan daha hayırlıdır. Benim bu sizin verdiklerinize ihtiyacım yoktur. Çalışmalarınızda ve inşaat aletlerinizle bana yardımcı olun sizinle onların arasında sağlamlaştırılmış güçlü bir engel yapayım. Nesefi ayeti kerimede sözü geçen “redm” setten daha büyüktür.” demektir.
Ayetin en derin tarafı şudur: Zülkarneyn gücünü insanlardan almak istemiyor; Allah'tan aldığını insanlara vermek istiyor. İşte salih yönetici ile zalim yönetici arasındaki fark burada ortaya çıkar. Biri halkı kendi gücü için kullanır. Diğeri gücünü halkın iyiliği için kullanır.
Kehf 95 bize şunu öğretir: Allah'ın verdiği imkânlar, menfaat toplamak için değil; hayra vesile olmak için kullanılmalıdır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Sahip olduklarını insanların sırtından kazanmak için değil, onların yarasına merhem olmak için kullan. Çünkü gerçek zenginlik, ne aldığında değil; ne verebildiğinde ortaya çıkar.”
اٰتُون۪ي زُبَرَ الْحَد۪يدِۚ حَتّٰٓى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انفُخُواۚ حَتّٰٓى اِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ اٰتُون۪ٓي اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا
Âtûnî züberel hadîd. Hattâ izâ sâvâ beynes sadefeyn kâlenfuhû. Hattâ izâ cealehû nârâ(n) kâle âtûnî ufrig aleyhi kıtrâ(n).
96- “Bana demir kütleleri getirin. Nihayet iki dağın arasını demirle doldurup eşitleyince, ‘Körükleyin!’ dedi. Demiri ateş haline getirince de, ‘Bana erimiş bakır getirin, üzerine dökeyim.’ dedi.”
Bana büyük demir parçaları getirin iki dağın karşılıklı tarafına onları dizelim dağların karşılıklı yamaçlar arasına enine ve boyuna tepeleri aynı hizada oluncaya kadar getirelim sonra onları tutuşturup körükleyelim. O vakit Zülkarneyn çalışan ameleye; demirin arasını körükleyin dedi. Bu onun demirin üzerine ateş yaktığını ifade etmektedir. Aynı şekilde onun birçok araç ve alete sahip olduğunu da ifade eder. Çünkü yapılan setin ateşle kızdırılması için gerekli körüklemenin yapılması birçok araca ve alete ihtiyaç doğurur. Göründüğü kadarıyla demir kütleleri arasında uzun süre yanabilecek başka şeyler de bulunmaktaydı. Yani körüklenen demir ateş kütlesi haline gelince Zülkarneyn bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim dedi. Çünkü erimiş bakır demir ile birleştiğinde çeliğe yakın bir malzeme ortaya çıkar. Bu da gösteriyor ki Zülkarneyn çok kapsamlı bir araç yapılanmasına sahibiydi. Eritilen bakırın dökülmesi için bu kadar doldurulan demir kütlesinin üzerine akıtılması için gerekli araç ve gereçlerin kendisinde bulunduğu ortaya çıkmaktadır. 84. ayette “Ona her şeyin yolunu öğretmiştik” buyruğunun manasını da bu şekilde idrak etmiş oluruz.
Yecüc ve Mecüc Seddi hakkında açıklamalar da çeşitli görüşler vardır:
“Tirmiz şehri yakınlarında Babul Hadid (demir kapı) diye bilinen bir set keşfedilmiş bulunuyor. Miladi 5. asrın başlarında Alman Bilgin Shield Berger adında bir kişi, bunu kitabına kayıt etmiş ve ondan söz etmiştir. Aynı şekilde İspanyol tarihçi Glafigo 1403 yılındaki seyahatinde de bundan söz ederek şöyle demektedir: Babül Hadid şehri Semerkant ile Hindistan arasındaki yol üzerindedir. Bunun Zülkarneyn'in yaptığı set olma ihtimali düşünülebilir.”
Şunu da kaydedelim ki; bazı kimseler bu seddin büyük Çin Seddi olduğu kanaatindedir. Çin'i ziyaret eden çağımızın değerli simalarından birisinin anlattığına göre, çin halkı kendisine Yecüc ve Mecüc diye anılan bir takım kabilelerin şu ana kadar bilinmekte olduğunu anlatmıştır. Bu kimseler de bu seddin Hindistan'da şu ana kadar bilinmekte olan bir bölgede olduğunu da söylemiştir ki, burası asya'nın doğusunu batısından ayırmaktadır. Orada şu ana kadar dağların arasında demirden bazı kalıntılar bulunmaktadır. Bununla birlikte bu konuda kendisine güvenilecek herhangi bir delil yoktur. (el-Esas fi’t-Tefsir, S. 403)
Kehf 96 bize şunu öğretir: Allah'ın verdiği nimetler ve kabiliyetler, çalışmayla birleştiğinde hayra dönüşür.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Dua et ama çalışmayı bırakma. Allah'a güven ama sebepleri ihmal etme. Çünkü Allah çoğu zaman kapıları, o kapıya yürüyen kulları için açar.”
فَمَا اسْطَاعُوا اَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا
Femestâû en yazherûhû ve mestetâû lehû nakbâ(n).
97- “Artık onu ne aşabildiler ne de delebildiler.”
Yecüc ve Mecüc bu seddin üstüne çıkamadılar ne onu delebildiler ne de onun altını eşeleyerek çıkmak imkanını bulabildiler. Planlanarak yapılan işbirliği ile inşa edilen set amacına ulaşmıştır.
Zülkarneyn: Allah'ın verdiği imkânları kullandı, insanları çalışmaya ortak etti, sebeplere sarıldı, elinden geleni yaptı. Ve sonuçta Allah başarıyı nasip etti.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan sebepleri kullanmakla yükümlüdür; sonucu yaratan ise Allah'tır. Bu set yalnızca demir ve bakırdan yapılmış bir duvar değildir. Aynı zamanda kötülüğe karşı alınan meşru tedbirlerin sembolüdür.
Çünkü Kur'an bize şunu öğretir: Tevekkül, kapıyı açık bırakmak değildir. Güvenlik için tedbir almak, Allah'a güvenmeye aykırı değildir.
Kehf 97 bize şunu öğretir: Allah'ın yardımı, çoğu zaman samimi gayret ve doğru tedbirlerin ardından gelir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Elinden geleni yap, tedbirini al ve sonra Allah'a güven. Çünkü kulun görevi duvarı örmektir; onu ayakta tutan ise Allah'ın kudretidir.”
قَالَ هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبّ۪يۚ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ رَبّ۪ي جَعَلَهُ دَكَّٓاءَۚ وَكَانَ وَعْدُ رَبّ۪ي حَقًّا
Kâle hâzâ rahmetun min rabbî, fe izâ câe va‘du rabbî cealehû dekkâe, ve kâne va‘du rabbî hakkâ(n).
98- “Dedi ki: ‘Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi geldiği zaman onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi mutlaka gerçektir.”
Zülkarneyn dedi ki bu setti yapabilme gücü ve imkanının verilmesi Rabbimin rahmetindendir. İnsanlara olan rahmetinin bir tecellisidir. Çünkü bu kavim ile Yecüc ve Mecüc arasına onların bu kavme haksızlık yapmanlarını önleyecek büyük bir engel yaptı. Ancak Yecüc ve Mecüc'ün galip gelme vakti veya kıyamet gelince Rabbim bu setti yerle bir edecektir. Rabbimiz Yecüc ve Mecüc'ün galip geleceğine veya kıyametin kopacağına dair olan vaadi haktır.
Müfessirler, burada işaret edilen vaadin kıyamete yakın dönemde Ye'cûc ve Me'cûc'un ortaya çıkmasıyla ilgili olduğunu söylemişlerdir. Nesefide şöyle der: “Vaadden kasıt kıyamet gününün gelmesi yakınlaşınca demiştir.
Resulullah (Sav) efendimizin hanımı Zeynep binti Cahş'tan rivayet ediliyor ki: “Bir gün Resulullah (sav) telaşlı bir şekilde onun yanına geldi. “La ilahe illallah. Yaklaşan şerden vay Arapların haline. Bugün Yecüc ve Mecüc'ün önüne çekilen setten şu kadar bir delik açıldı.” buyurdu. Resulullah (Sav) böyle söylerken baş parmağıyla şehadet parmağının uçlarını birleştirerek açılan deliğin ne kadar olduğunu gösterdi. Bunun üzerine Zeynep Resulullah'a şöyle dedi: “Ey Allah'ın resulü içimizde salih insanlar varken de bir helak olur muyuz?” Resulullah (Sav) “Evet, içinizde çirkin işler artarsa helak olursunuz.” cevabını verdi.
Hz. Muhammed (sav)’in peygamber olarak gönderilmesi kıyamet gününün yaklaştığının alametidir. O halde bu seddin hemen kıyamet gününden önce dümdüz edilmesi şartı yoktur. Yecüc ve Mecüc Seddi'nin açılması ve onların yeryüzüne yayılarak Şam topraklarına ulaşmaları ise kıyametten kısa bir süre önce olacaktır.
Ayetteki en derin taraf şudur: Zülkarneyn hem çalışıyor hem de faniliği unutmuyor. Hem eser üretiyor hem de o esere bağlanmıyor. Hem güç sahibi hem de mütevazı kalıyor. İşte Kur'an'ın övdüğü lider modeli budur.
Bu ayet aynı zamanda Kehf Suresi'nin başından beri işlenen ortak temaları da bir araya getirir: Ashab-ı Kehf'te zamanın faniliği, Bahçe sahibinde malın faniliği, Musa-Hızır kıssasında bilginin sınırlılığı, Zülkarneyn kıssasında ise gücün faniliği gösterilmektedir. Her şey değişir. Allah'ın vaadi değişmez.
Kehf 98 bize şunu öğretir: Başarı insanı büyütmemeli; Rabbine yaklaştırmalıdır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Başardığın her şey için Allah'a hamdet. Çünkü sana verilen her imkân bir rahmettir. Ve unutma: Dünyada ayakta duran hiçbir şey sonsuza kadar kalmaz. Kalıcı olan yalnızca Allah'ın vaadi ve O'nun rızasıdır.”
وَتَرَكْنَا بَعْضَهُمْ يَوْمَئِذٍ يَمُوجُ ف۪ي بَعْضٍۚ وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَجَمَعْنَاهُمْ جَمْعًا
Ve tereknâ ba‘dahum yevmeizin yemûcu fî ba‘d(in), ve nufiha fis sûri fecema‘nâhum cem‘â(n).
99- “O gün onları birbirine dalga dalga karışır halde bırakırız. Sûr’a üflenir ve onların hepsini bir araya toplarız.”
Alusi şöyle demektedir: “Ebu Hayyan der ki: Daha kuvvetli görüşe göre buradaki zamirin Yecüc ve Mecüc'e ait olmasıdır. Yani biz o gün Yecüc ile Mecüc'ün bir kısmını, setten kalabalıklar halinde çıkacakları zaman, ülkelerde birbirlerine karışmalarına, dalgalar halinde iç içe girmelerine müsaade ederiz. Bu durum ise İsa Mesih (As)'ın nüzulünden sonra olacaktır.”
Yine Alusi bu ayet ile ilgili olarak: “Mahlukatın deniz gibi çalkalanacağı o gün de birbirlerine karışacaklarıdır. Bunun için ise birinci nefadan önce meydana gelecek büyük olaylar sebebiyle olması muhtemeldir…”
Nesefi de bunun tefsirinde şöyle demektedir: “O gün mahlukatın biri birbirlerine karışmalarını sağlayacağız.” Derken ikinci defa sura üflenince her biri bir araya toplanır. Hesaplarını görmek için onların hepsini huzura getirilir. Yani mana şu olur bütün mahlukatı sevap ve ikab için bir araya getiririz. Her insan daha önce dahamış olduğu halde, onu bir araya getiririz; şeklinde olması da muhtemeldir.
Zülkarneyn kıssası ahiret sahnesine bağlanmaktadır. Çünkü Kur’an'ın amacı sadece geçmişte yaşanan olayları anlatmak değildir; insanı kıyamet gerçeğiyle yüzleştirmektir.
Bazı müfessirler ise kıyamet öncesinde insanların ve toplulukların büyük bir karmaşa içine girmesine bu ayetin işaret ettiğini söylemiştir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsanlar dünyada dağınıktır; İnsanlar ahirette ise Allah'ın huzurunda toplanacaktır. Krallar, Fakirler, alimler, cahiller, bunaklar, deliler, meczuplar, güçlüler, salihler, veliler, zayıflar vb kim varsa hepsi aynı meydanda toplanacaklardır. Bu ayet şunu bildiriyor: Hiç kimse unutulmayacaktır. Çünkü Allah bütün insanlığı bir araya getirecektir.
Ayetteki en derin taraf şudur: Zülkarneyn'in inşa ettiği büyük set bile sonunda aşılacaktır. Fakat Allah'ın kuracağı mahşer meydanı asla dağılmayacaktır. Bu yüzden Kehf Suresi'nin son bölümü bizi güçten, medeniyetten ve tarihten alıp doğrudan hesap gününe götürmektedir. Çünkü insanın asıl yolculuğu dünyada değil, ahirette tamamlanacaktır.
Kehf 99 bize şunu öğretir: Dünyadaki bütün ayrılıklar geçicidir; sonunda herkes Allah'ın huzurunda toplanacaktır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bugün insanlar arasında kaybolduğunu sanabilirsin. Fakat Allah seni biliyor, görüyor ve unutmuş değildir. Bir gün bütün insanlık aynı meydanda toplanacak ve herkes yaptıklarıyla Rabbi'nin huzurunda duracaktır.”

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...