KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

Meryem Sûresi 66-80. Ayetlerin Tefsiri

Meryem Sûresi 66-80. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


Meryem Suresi İkinci Grup

(66-80)





بِسْمِ ‬‮اللّٰهِ ‬‮الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم



وَيَقُولُ الْإِنسَانُ أَإِذَا مَا مِتُّ لَسَوْفَ أُخْرَجُ حَيًّا

Ve yekûlul-insânu e izâ mâ mittu le sevfe uhrecu hayyâ.

66- “İnsan der ki: 'Ben öldükten sonra gerçekten diri olarak tekrar çıkarılacak mıyım?” 

Kafirler insan öldükten sonra mı diriltilecek, bu uzak bir ihtimal ve hayret verici bir şey olarak karşıladıklarını bu soruyla ifade etmektedirler. İnkârcının bakışı sadece gördüğü dünya ile sınırlıdır. Ona göre: Ölüm her şeyin sonudur. Çürüyen beden tekrar hayat bulamaz. Toprağa karışan kemikler yeniden birleşemez. Bu düşünce, sadece fiziksel gözlemle hüküm vermekten kaynaklanmaktadır. Oysa Kur'an, insanı görünenin ötesini düşünmeye davet eder. 

İnsan çoğu zaman gördüğünü ölçü kabul eder. Bir tohumun nasıl ağaç olduğunu her gün görür ama buna şaşırmaz. Kışın kuruyan toprağın baharda yeniden canlanmasını normal karşılar. Anne rahminde bir hücreden insan yaratılmasını düşünmez. Fakat aynı Allah'ın öldükten sonra insanı yeniden dirilteceğini duyunca bunu uzak görür. Kur'an, bu çelişkiye dikkat çeker. İlk yaratılışı kabul edip ikinci yaratılışı inkâr etmek, tutarlı bir düşünce değildir.

Bu soru hakikati öğrenmek için sorulmuş bir soru değildir. İnkar taşımaktadır. 

Bugün de birçok kişi aynı soruyu farklı ifadelerle dile getiriyor: "Bilim buna nasıl bakıyor?" , "Öldükten sonra gerçekten hayat var mı?" , "Bunu kim görmüş?" Kur'an, bu soruların çoğunun bilgi arayışından değil, gayba iman etmek istemeyen bir bakış açısından kaynaklanabileceğini gösterir. İslam, körü körüne inanmayı istemez. Fakat insanın yalnızca duyularıyla sınırlı kalmasını da doğru bulmaz. Aklı, vahyin rehberliğiyle birlikte kullanmayı öğretir.

— Ahireti inkâr etmek, tarih boyunca tekrar eden bir düşüncedir.

— Kur'an, inkârcıların şüphelerini cevapsız bırakmaz; delillerle cevap verir.

— İlk yaratılışı kabul eden kimse, ikinci yaratılışı da Allah'ın kudreti açısından mümkün görmelidir.

— Ahirete iman, insanın ahlâkını ve sorumluluk bilincini güçlendirir.

— Ölüm bir son değil, hesap ve ebedî hayatın başlangıcıdır.

İnsan bazen ölümü son zanneder; Kur'an ise onu yeni bir başlangıç olarak tanımlar. Yeniden dirilişi inkâr edenler, ilk yaratılışlarını unuturlar. Oysa bizi hiç yokken var eden Allah, öldükten sonra yeniden diriltmeye de elbette kadirdir. Ahirete iman, sadece geleceğe dair bir bilgi değil; bugünkü hayatımıza yön veren en büyük sorumluluk bilincidir. 


أَوَلَا يَذْكُرُ الْإِنسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ قَبْلُ وَلَمْ يَكُ شَيْئًا

E ve lâ yezkuru'l-insânu ennâ halaknâhu min kablu ve lem yeku şey'â.

67- “İnsan hiç düşünmez mi ki, daha önce o hiçbir şey değilken kendisini biz yaratmıştık?”

Bir önceki ayette inkârcı insan şöyle demişti: "Ben öldükten sonra gerçekten yeniden diriltilecek miyim?" Şimdi Allah Teâlâ bu soruya cevap vermeye başlıyor. Fakat dikkat edilirse hemen uzun felsefî açıklamalar yapmıyor. İnsana sadece bir soru soruyor: "Hiç hatırlamıyor mu?" Kur'an'ın eğitim metodu budur. İnsan çoğu zaman bilmediği için değil, bildiğini unuttuğu için hata eder. 

Düşünüp ibret almaya, yaratılışı üzerinde düşünmeye davet var. İnsan için bugün bulunduğu durum var. Fakat bir zamanlar yoktu. Ne bedeni vardı, ne sesi, ne adı vardı nede kendisinden söz ediliyordu. Sonra onu Allah var etti. Burada insanın acziyeti hatırlatılmaktadır. İnsan kendi kendini mi yarattı? Anne babası tarafından mı yaratıldı? Tesadüfen mi ortaya çıktı. O Allahı yaratması ile var oldu. Allah onu yoktan var etti. Yoktan var eden için, var olmuş bir şeyi yeniden yaratmak elbette mümkündür. "Hiç yoktan yaratan Allah, yeniden yaratamaz mı?" 

İnsanın en büyük problemlerinden biri unutmasıdır. Nereden geldiğini unutur. Nereye gideceğini unutur. Rabbini unutur. Ölümü unutur. Kur'an ise sürekli hatırlatır. Bu yüzden Kur'an'ın isimlerinden biri de "Zikir"dir. Çünkü o, insana unuttuğu hakikatleri yeniden hatırlatır.

Allah'ın yaratması sadece geçmişte yaşanmış bir olay değildir. Her gün yeni yaratılışlar gerçekleşmektedir. Bir bebeğin anne rahminde gelişmesi, bir çekirdeğin toprağı yarıp çıkması, kuruyan dalların baharda yeniden yeşermesi… Bütün bunlar Allah'ın sürekli yaratan olduğunu gösterir. Bu sebeple yeniden diriliş, Allah'ın kudreti açısından olağanüstü bir iş değildir.

— Yeniden dirilişin en büyük delili ilk yaratılıştır.

— İnsan kendi başlangıcını düşünerek Allah'ın kudretini anlayabilir.

— Yoktan yaratan Allah, yeniden yaratmaya da elbette kadirdir.

— Unutmak, insanın en büyük zaaflarından biridir; Kur'an ise hatırlatır.

— Kendi yaratılışını düşünen insan, kibirden uzaklaşıp şükre yönelir.

İnsan yeniden dirilişi uzak görürken, kendi başlangıcını unutmaktadır. Bir zamanlar adı bile yoktu; sonra Allah onu yoktan var etti. İlk yaratılış gerçekleştiğine göre, ikinci yaratılış neden mümkün olmasın? Kur'an, imanı kör bir teslimiyet üzerine değil; insanın kendi varlığı üzerinde düşünmesi üzerine inşa eder. Kendi yaratılışını tefekkür eden kimse, Rabbinin kudretine daha derin bir güven duyar. 


فَوَرَبِّكَ لَنَحْشُرَنَّهُمْ وَالشَّيَاطِينَ ثُمَّ لَنُحْضِرَنَّهُمْ حَوْلَ جَهَنَّمَ جِثِيًّا

Fe ve rabbike le nahşurannehum veş-şeyâtîn, sümme le nuhdırennehum havle cehenneme cisiyyâ.

68- “Rabbin hakkı için, onları ve şeytanları mutlaka bir araya toplayacağız. Sonra onları cehennemin çevresine diz çökmüş hâlde getireceğiz.” 

O alay eden ve yalanlayanları güçlü bir yemin üslubu ile yeniden dirilişle bir araya getireceğiz. Yeniden diriliş bir ihtimal değil, kesin olarak gerçekleşecek bir hakikattir. Bu ifade hem Resûlullah'ı teselli etmekte hem de inkârcılara güçlü bir meydan okumadır. İnsanlık tarihinin başından sonuna kadar yaşamış bütün insanlar aynı hesap meydanında bir araya getirilecektir. Hiç kimse bundan kaçamayacaktır. 

Dünyada inkârcıları saptıranlar şeytanlar kıyamet gününde hesap meydanında toplanacaklardır. Bu ilahi adaletin bir gereğidir. Şeytan insanı zorlayarak günaha sokmaz  sadece davet eder. Tercih insanın kendisine aittir. Bu yüzden herkes yaptığından sorumludur. Nesefi der ki: “Her bir kafir, bir şeytanla birlikte aynı zincire vurulacaktır.”

İlk olarak onların hemen cehenneme atılmayacağı anlaşılmakta, insan neyle karşılaşacağını görecektir. Henüz azap başlamadan fragmanı seyretmek dehşetin artmasını sağlayacaktır. Dünyada kibirle yürüyenler o kibir abideleri, hakikati küçümseyenler, Allah’ın ayetleri ile alay edenler o gün diz çökmüş bir şekilde bekleyeceklerdir. Bu bekleyiş hatırlatıldığı üzere fragman üzerinden dehşet, korku ve endişe üzerinde olacaktır. Diller susacaktır. Organlar konuşacaktır. Hiç kimse Allah'ın huzurunda büyüklük taslayamayacaktır. İnsan, Rabbinin mutlak hâkimiyetini o gün bütün açıklığıyla görecektir. 

— Yeniden diriliş kesin bir gerçektir.

— İnsanlar ve onları saptıran şeytanlar ilahî huzurda bir araya getirilecektir.

— Kıyamet günü kibir yerini tam bir acziyete bırakacaktır.

— Hiç kimse Allah'ın hesabından kaçamayacaktır.

— Rahmet kadar ilahî adalet de Kur'an'ın temel mesajlarındandır.

Dünyada insanlar çoğu zaman yanlışlarını başkalarına yüklemek isterler. 

"Beni arkadaşlarım bozdu."

"Toplum böyleydi."

"Şeytan aldattı."

Fakat kıyamet günü hem aldatan hem de aldanan aynı hesap meydanında bulunacaktır. Şeytan kendi suçunu taşıyacak, insan da kendi tercihinin hesabını verecektir. Bu yüzden Kur'an, insanı sorumluluktan kaçmaya değil; iradesini Allah'ın rızası doğrultusunda kullanmaya çağırır.

Ahiret günü, bütün perdelerin kalkacağı gündür. Dünyada kibirle yürüyenler, o gün diz çökmüş hâlde ilahî adaletin tecellisini bekleyeceklerdir. Bu ayet, korkutmak için değil; insanı henüz vakit varken kendini hesaba çekmeye davet etmek için indirilmiştir. Dünyada Allah'ın huzurunda gönüllü olarak secde edenler, ahirette zilletle diz çökenlerden olmayacaklardır. 


ثُمَّ لَنَنْزِعَنَّ مِنْ كُلِّ شِيعَةٍ أَيُّهُمْ أَشَدُّ عَلَى الرَّحْمَٰنِ عِتِيًّا

Sümme le nenzi'anne min kulli şî'atin eyyuhum eşeddu aler-Rahmâni ıtiyyâ.

69- “Sonra her gruptan Rahmân'a karşı en çok azgınlık edenleri mutlaka ayıracağız.” 

Kıyamet sahnesinden bir sahne daha anlatılmaktadır. Gelişi güzel bir yargılama olmayacak. Her bir azgına uyan her bir gruptan kimin baş kaldırdığını ortaya koyarak facir olanları belirteceğiz. Azgınlıkta birbirlerinden öne geçmiş olanları sıralamaya göre cehenneme sokacağız. Hangileri azaba daha layık ise onu önde tutacağız. 

İbn Mesud (ra) dedi ki: Birinci ikincisinden önüne konulur, nihayet sayıları tamamlanınca cürümleri itibari ile daha büyük olanlar öne, ondan sonra sırasıyla diğerleri atılır. 

Katade dedi ki: Sonra her bir din ehlinden önder konumunda olan, şer ve isyanda başkan olanları ortaya çıkartacağız, demektir. 

Bu ayet bize önemli bir ilke öğretmektedir: Cezalar da suçlar gibi aynı değildir. Nasıl ki cennette dereceler varsa, cezada da farklı dereceler vardır. Kur'an başka yerlerde de: "Herkes için yaptıklarına göre dereceler vardır." buyurur. Çünkü Allah'ın adaleti tamdır. Kimseye fazlası verilmez. Kimsenin suçu da eksik hesaplanmaz.

Bu ayet özellikle toplum önünde etkili olan insanlar için büyük bir uyarıdır. Bugün bir insan: Bir konuşmasıyla, Bir kitabıyla, Bir videosuyla, Bir sosyal medya paylaşımıyla, binlerce insanı etkileyebilir. Eğer insanları hayra çağırıyorsa büyük ecir kazanır.

Fakat onları yanlış yola sürüklüyorsa sorumluluğu da büyür. Çünkü etkisi arttıkça hesabı da ağırlaşacaktır. Bu sebeple İslam'da ilim, makam ve liderlik büyük bir emanet kabul edilmiştir.

— Allah, herkesi adaletle ve ayrı ayrı hesaba çekecektir.

— En büyük sorumluluk, insanları etkileyen önderlerin omuzlarındadır.

— Allah'ın "Rahmân" ismine rağmen isyan etmek büyük bir nankörlüktür.

— Kibirli inkâr, sıradan günahlardan daha ağır bir suçtur.

— Toplumu yönlendiren herkes söz ve davranışlarının hesabını verecektir.

Allah'ın adaleti, herkesi aynı kefeye koyan bir adalet değildir. Kim daha çok hakikate karşı direnmiş, kim daha çok insanı saptırmış ve kim Rahmân'ın bunca nimetini inkâr etmişse, hesabı da ona göre olacaktır. Bu ayet, özellikle sözüyle ve örnekliğiyle başkalarını etkileyen herkese büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Çünkü önderlik, sadece dünyada bir makam değil; ahirette de ağır bir hesaptır.


ثُمَّ لَنَحْنُ أَعْلَمُ بِالَّذِينَ هُمْ أَوْلَىٰ بِهَا صِلِيًّا 

Sümme le nahnu a‘lemu billezîne hum evlâ bihâ sıliyyâ.

70- “Sonra, cehenneme girmeye en layık olanları elbette biz daha iyi biliriz.”

Kimlerin cehennemi daha çok hak ettiğini biliriz. Şanı yüce Allah kullar arasında cehennemi boylamaya ve orada ebedi kalmaya kimlerin daha layık olduğunu, kimlerin kat kat azabı hak ettiğini daha iyi bilir. Yüce Allah kendi şerefli zatına yemin ederek onlara bunu yapacağını belirtmektedir. Resulüne izafeten Allah'ın kendi adına yemin etmesi ise, resulünün şanını yüceltici bir tavır vardır.

Bu ayetin merkezinde Allah'ın ilim sıfatı bulunmaktadır. Dünyada mahkemeler bazen hata yapabilir. Çünkü: Deliller eksik olabilir. Şahitler yanlış konuşabilir. Gerçekler gizlenebilir. Fakat Allah'ın mahkemesinde bunların hiçbiri olmaz. Çünkü Allah: Açığıda bilir. Gizliyi de bilir. Söyleneni de bilir. Söylenmeyeni de bilir. Kur'an'ın başka bir ayetinde bu hakikat şöyle ifade edilir: "Rabbin kullarına asla zulmedici değildir." İşte bu ayet de aynı gerçeği farklı bir üslupla anlatmaktadır.

Abdullah Bin Mesud diyor ki: “Cehennemlikler, en baştakinden en sonuna kadar bir yere hapsedilirler. Sayı tamamlanınca onların en büyük günahkarlarından başlayarak sırasıyla cehenneme konulurlar.”

Bugün insanlar çoğu zaman başkalarının hayatını değerlendirirken acele ederler. "Bu kesin cennetlik." "Bu kesin cehennemlik." gibi ifadeler kullanabilirler. Oysa bu ayet bize büyük bir edep  öğretmektedir. Bir insanın son hükmünü yalnız Allah bilir. Çünkü kalplerin hakikatini bilen yalnız O'dur.

Bizim görevimiz: Kendimizi düzeltmek, İnsanları hayra çağırmak, Hükmü Allah'a bırakmaktır.

— Allah, insanların gerçek durumunu en iyi bilendir.

— Cehennem rastgele değil, adaletle hak edilen bir sonuçtur.

— Allah'ın hükmünde hata ve haksızlık bulunmaz.

— İnsanlar hakkında kesin ahiret hükümleri vermek doğru değildir.

— Allah'ın rahmeti kadar adaleti de kusursuzdur.

Dikkat edilirse bu ayetlerde Kur'an insanı sadece korkutmuyor. Önce: İlk yaratılışı hatırlattı. Sonra kıyameti anlattı. Ardından Allah'ın adaletini gösterdi. Yani Kur'an'ın amacı insanı ümitsizliğe sürüklemek değildir. Aksine şöyle demektedir:

"Ey insan! Daha vakit varken tercihini düzelt. Çünkü seni yargılayacak olan Rab, seni senden daha iyi bilmektedir."

İşte bu bilinç, mümini hem ümit içinde tutar hem de sorumluluk sahibi yapar.

Allah'ın mahkemesinde ne bir suç unutulur ne de bir iyilik kaybolur. O, insanların yalnız davranışlarını değil; niyetlerini, imkânlarını ve bütün tercihlerini de bilir. Bu yüzden ahirette verilecek hüküm, mutlak adaletin hükmüdür. Müminin görevi başkalarının akıbetini konuşmak değil; kendi hesabına hazırlanmak ve Rahmân'ın rahmetine layık bir kul olmaya çalışmaktır.


وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا ۚ كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا 

Ve in minkum illâ vâriduhâ. Kâne alâ rabbike hatmen makdiyyâ.

71- “İçinizden hiç kimse yoktur ki oraya (cehenneme) uğramasın. Bu, Rabbinin kesinleşmiş bir hükmüdür.”

İlk bakışta akla şöyle bir soru gelebilir Müminlerde cehenneme mi girecek? Bu sorunun cevabı, bir sonraki ayetle birlikte anlaşılmaktadır. Umumi olarak hepiniz veya herkes oraya girecektir bu kaçınılmaz ve vazgeçilemeyecek bir şeydir. Fakat müfessirler bu ayette geçmekte olan “Variduha” kelime olarak; Uğramak, Varmak, Yaklaşmak, Üzerinden geçmek, Girmek gibi anlamlara gelir. 

Birinci Görüş: Birçok sahâbî ve müfessire göre burada maksat, Sırat Köprüsünden geçmektir. Çünkü Sırat, cehennemin üzerine kurulacaktır. Buna göre herkes cehennemin üzerinden geçecektir. Müminler iman ve amellerine göre: Kimi şimşek gibi, Kimi rüzgâr gibi, Kimi koşarak, Kimi yürüyerek, geçeceklerdir. Kâfirler ve münafıklar ise düşeceklerdir. Bu yorum, 72. ayetteki: "Sonra takvâ sahiplerini kurtaracağız." ifadesiyle de uyumludur. 

İkinci Görüş: Bazı âlimler ise "vürûd" kelimesini: "Cehennemin yanına gelmek, onu görmek." şeklinde anlamışlardır. Nitekim Arapçada bir su kaynağına "vârid olmak", mutlaka içine girmek değil; oraya ulaşmak anlamına da gelir. Buna göre herkes cehennemi görecek, fakat müminler ona girmeyeceklerdir. 

Üçüncü Görüş: Bazı müfessirler, müminlerin cehenneme kısa süreli bir uğrayışının olabileceğini söylemişlerse de, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunluğu bu görüşü esas kabul etmemiştir. Çünkü birçok ayette Allah'ın müminleri cehennemden koruyacağı açıkça bildirilmektedir.

Bu sebeple en güçlü yorumlardan biri, vürûdun cehennemin üzerinden geçmek veya onun önüne gelmek anlamında anlaşılmasıdır. 

Bu konudaki rivayetleri okuyalım:  

Abdullah b. Abbas, Ebu Meysere ve Abdullah b. Revaha’dan nakledilen bir görüşe göre âyetteki "Cehenneme uğramak"tan maksat, Mümin ve kâfir olan herkesin onun içine girmesidir. Müminler, içine girdikleri o cehennemden kurta­rılacaklar kâfirler ise orada kalacaklardır. Müminlerin uğradıkları yerin, cehen­nemin sönmüş yeri olacağı rivayet edimektedir.

Abdullah b. Abbas’tan nakledilen bu görüşe delil olarak, Kur’an-ı Kerim’de dört yerde zikredilen "Cehenneme uğramak" ifadesinden üçünün "Cehenneme girme" anlamına gelmesidir. Dördüncüsü ise bu âyettir. Bu âyet de yorumda on­lara tâbidir. Zikredilen üç âyet şunlardır; "Siz de Allah’tan başka taptığınız putlar da cehennem odunudur. Siz oraya, suya koşarcasına gireceksiniz. "Suç­luları ise susuz olarak cehenneme süreceğiz" Firavun kıyamet gününde kavminin önüne düşecek ve onları ateşe götürecektir. Varılacak o yer, ne kötü bir yerdir. 

Ayrıca sahabe-i Kiram: "Ey Allah’ım sen beni cehennemden sağ salim çı­kar ve beni nimetlerle cennete koy." diye dua etmişlerdir.

Taberi bu ayette zikredilen "Cehenneme uğramak"tan maksadın "Sırat köprüsünün üzerinden geçmek olduğunu, müminlerin bu köprüden geçecekleri, kâfirlerin ise ondan geçemeyip cehenneme düşecekleri anlamına geldiğini söyle­miş ve sırat köprüsüyle ilgili Hadis-i Şerifleri zikretmiştir.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifinde buyuruyor ki: "... Cehennemin üzerine sırat köprüsü kurulacak. Ben ve ümmetim, ora­dan ilk geçenler olacağız. O gün sadece Peygamberler konuşacak onların o gün ki duaları da: "Ey Allahım esenlik ver, ey Allahım esenlik ver." olacaktır. Ce­hennemde Sa’dan dikeni gibi kancalar bulunmaktadır. Sizler Sa’dan dikenini gördünüz mü "Evet ya Resulallah" dediler. Resulullah buyurdu ki "İşte o kan­calar Sa’dan dikeni gibidir. Ancak onların ne kadar büyük olduklarını sadece Al­lah bilir. İnsanlar amellerine göre o kancalarla çekilirler. İnsanlardan bazıları yaptıkları ameller yüzünden helak olurlar. Bazıları da hardal tanesi kadar parça­lara ayrılırlar sonra kurtulurlar. Allah Teala, cehenneme girenlerden kime mer­hamet etmeyi dilerse meleklerine, kendisine kulluk edenleri cehennemden çıkar­malarını emreder. Melekler de onları çıkarırlar. Melekler onları secde izlerinden tanırlar. Allah, secde izlerini yemeyi cehenneme haram kılmıştır.

Peygamber efendimiz diğer bir Hadis-i Şerifinde de şöyle buyuruyor: "...Sonra cehennem üzerine köprü kurulur. Şefaat etme zamanı gelir. İn­sanlar "Ey Allah’ım, esenlik ver, esenlik ver" derler. "Ey Allah'ın Resulü, köprü nedir " diye sorulunca Resulullah: "Pek kaygan bir yerdir. Orada çengeller, kan­calar ve dikenler vardır. Bu dikenler, Necid bölgesinde biten Sa'dan dikenleri gibidir. Müminler, amellerine göre sırat köprüsünün üzerinden göz açıp kapayın­caya kadar veya şimşek gibi yahut rüzgâr gibi veya kuş gibi yahut rahvan at ve develer gibi geçecekler. Bazıları sağ salim kurtulacak, bazıları çiviler yırtmış olarak kurtulacaklar, bazıları ise yaralı olarak cehenneme itileceklerdir. 

Bugün insanlar çoğu zaman: "Allah affeder." diyerek günahı hafife alabiliyor. Bazıları ise: "Ben zaten kurtulamam." diyerek ümitsizliğe düşüyor. Kur'an bu iki aşırılığı da reddeder. Bu ayet insana korku verir. Bir sonraki ayet ise ümit verir. İşte mümin bu iki duygu arasında yaşar. Ne Allah'ın azabını küçümser, ne de rahmetinden ümidini keser. 

— Ahiret hayatı kesin bir gerçektir.

— "Vürûd" kelimesi, çoğunlukla cehennemin üzerinden geçmek veya ona uğramak anlamında anlaşılmıştır.

— Mümin, cehennemden kurtuluşunun Allah'ın lütfu olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır.

— Kur'an, korku ile ümidi birlikte dengeler.

— Ahirete hazırlık, dünya hayatının en önemli görevidir.

Ahiret yolculuğunda herkes cehennemin dehşetiyle yüzleşecektir. Bu, korkunun değil; hazırlığın çağrısıdır. Mümin, ne ameline güvenir ne de Allah'ın rahmetinden ümidini keser. Korku onu günahlardan uzaklaştırır; ümit ise ibadete ve tövbeye yöneltir. Böylece kul, Rabbinin huzuruna hem saygıyla hem de rahmetine güvenerek yürür.


ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا 

Sümme nüneccîllezîne'ttekav ve nezeruz-zâlimîne fîhâ cisiyyâ. 

72- “Sonra takvâ sahiplerini kurtarırız; zalimleri ise orada diz çökmüş hâlde bırakırız.”

Bütün  yaratılanlar ateşin üzerinden geçerken, kafir ve isyankarlardan her biri kendisine uygun bir yere düşecekler bu arada yüce Allah, onlardan takva sahibi ola müminleri de amellerine göre kurtaracaktır.

71. ayette haklı olarak müminlerin gönlünde bir endişe oluşturabilecek bir ifade kullanılmıştı bu ayette ise endişeyi gideren müjde getirilmiş. Önce korku, ardından güven. Önce hesap, ardından rahmet. Güven ve huzur ortamı olan cennete ulaştırılacaktır müminler. Dikkat edilirse Allah burada: Çok ibadet edenleri, Çok bilenleri, Çok zengin olanları, değil; takvâ sahiplerini zikrediyor. Çünkü takvâ, bütün güzel amellerin özüdür. 

Takvâ; Allah'tan gereği gibi sakınmak, Emirlerine itaat etmek, Yasaklarından kaçınmak, O'nun huzurunda yaşadığının bilincinde olmaktır. Meryem Suresi boyunca anlatılan bütün peygamberler bu özelliğin canlı örnekleridir.

— Hz. Zekeriyyâ'nın duası takvâydı.

— Hz. Meryem'in iffeti takvâydı.

— Hz. İbrahim'in teslimiyeti takvâydı.

— Hz. İsmail'in sadakati takvâydı.

— Hz. İdris'in doğruluğu takvâydı.

Şimdi Allah, bu yolun sonunu açıklıyor: "Takvâ sahiplerini kurtarırız."

Ehli sünnet vel cemaat görüşüne göre büyük günah sahibi günahı miktarı cezalandırılabilir. ondan sonra mutlaka cehennemden kurtulacaktır. Yani durum mürciye'nin söylediği gibi değildir. Onlar: “Kebire büyük günah sahibi olanlar asla cezalandırılmaz.” derler. Çünkü onlara göre İslam ile beraber masiyet zararı olmaz. Yine durum mutezilenin dediği gibi de değildir. Onlar: “Kebire işleyen kişi ebediyen cehennemde kalır.” derler. İbni Kesir şöyle diyor: “Onların Sırat üzerinden geçmeleri ve hızlıca yol almaları, dünya hayatındaki amelleri kadar olacaktır. Bundan sonra da, Mümin olup da büyük günah işlemiş olanlara şefaat olacaktır. Melekler, Peygamberler ve Müminler şefaat edecekler ve yüzlerinde secde yerleri müstesna, ateşin kendilerini yediği birçok kimsenin cehennem çıkmalarına sebep olacaklardır. Onların cehennemden çıkmalarına sebep teşkil etmeleri de kalplerinde bulunan imana göre olacaktır. Evvela kalbinde dinar ağırlığı kadar iman bulunan kişiyi çıkarırlar, ondan sonra ona yakın olan, sonra ona yakın olan çıkarılır. Nihayet kalbinde bir zerre ağırlığından daha da aşağı iman bulunan kimseyi çıkarırlar, arkasından Yüce Allah zamanın sadece bir gününde “La İlahe İllallah” diyen kimseyi, hiçbir hayır işlememiş dahi olsa, çıkartır ve cehennemde üzerine ebediyen ateşin hak olduğu kimselerin dışında kalmaz. Nitekim bu konuda Resulullah (sav)’den sahih hadisler gelmiş bulunmaktadır. Bu bakımdan Yüce Allah: “Sonra biz takvaya erenleri kurtaracağız, zalimleri de orada dizüstüçökmüş olarak bırakacağız.” diye buyurmuştur.

Bugün insanlar kurtuluşu farklı şeylerde arıyorlar: Parada, Teknolojide, Makamda, Güçte, Şöhrette… Fakat Kur'an kurtuluşun tek ölçüsünü açıklıyor: Takvâ. Bu yüzden müminin en büyük yatırımı, malını artırmak değil; takvâsını artırmaktır. Çünkü dünya serveti kabirde kalır. Takvâ ise insanla birlikte ahirete gider.

— Kurtuluşun temel ölçüsü takvâdır.

— Allah, takvâ sahiplerini mutlaka selâmete ulaştıracaktır.

— Zulüm, insanı ilâhî rahmetten uzaklaştıran en büyük sebeplerdendir.

— Ahirette herkes dünya hayatındaki tercihinin sonucuyla karşılaşacaktır.

— Kur'an, korku ve ümidi birlikte vererek insanı dengeli bir kulluğa çağırır.

İnsan hayatı boyunca birçok şeyin peşinden koşar; fakat ahirette onu kurtaracak tek sermaye, Allah'a karşı taşıdığı takvâ olacaktır. Dünya hayatında Allah'tan sakınanlar, ahirette Allah'ın korumasına kavuşacaklardır. Kur'an'ın müjdesi açıktır: Takvâ ile yaşayanlar korkunun sonunda güvene, sabrın sonunda kurtuluşa ve imanın sonunda cennete ulaşacaklardır.


وَإِذَا تُتْلَىٰ عَلَيْهِمْ آيَاتُنَا بَيِّنَاتٍ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ آمَنُوا أَيُّ الْفَرِيقَيْنِ خَيْرٌ مَقَامًا وَأَحْسَنُ نَدِيًّا

Ve izâ tutlâ aleyhim âyâtunâ beyyinâtin kâlellezîne keferû lillezîne âmenû eyyü'l-ferîkayni hayrun mekâmen ve ahsenu nediyyâ.

73- “Onlara apaçık ayetlerimiz okunduğu zaman inkâr edenler, iman edenlere: 'İki topluluktan hangisinin makamı daha üstün, meclisi daha güzeldir?' derler.”

Kur'an, inkârcıların dünyadaki yanlış ölçüsünü gözler önüne seriyor. Onlar, hak ile bâtılı değerlendirirken şu ölçüleri esas alıyorlardı: Servet, Makam, Güç, Kalabalık, Gösterişli hayat. İşte bu ayet, dünya ölçüsü ile Allah'ın ölçüsünü karşı karşıya getiriyor.

Dünya hayatında kafirlerin durumu müminlerin halinden iyidir diyerek delil getirmeye çalışırlar bu kibir ve menfaatlerinden kaynaklanır ve müminlere bu iki takım insanın hangisinin makamı daha iyidir hangisinin evleri daha güzel, binaları daha yüksek, tanışmak için insanların bir araya geldikleri meclisleri daha güzeldir. Kafirler kendi meclislerini daha mamur, ziyaretçilerini daha çok ve fazla olduğunu söyleyerek övünürler. Bundan maksatları bizler bu durumda iken nasıl olur da, batıl üzere olabiliriz ve daha az ve daha fakir olanlarda hak üzere olabilirler? Sanki bu durumları hak ve batılın birer alametiymiş gibi böyle söylerler. Oysa durum Hiç de böyle değildir. Kur'an ise bunun yanlış bir kıyas olduğunu gösteriyor. Çünkü dünya nimeti, Allah katındaki değerin ölçüsü değildir.

Kalabalık toplantılan alanları dolduran odun koysalar onu seçeriz diyen şuursuz kitleler, Güçlü dış eksenli dostlar, Gösterişli sosyal hayatlar ve rezillikler ile övünen bunu çağdağlık kabulen zihniyet Hakikati değil; popülerliği ölçü kabul ediyorlardı.

Bu ayetin cevabı bir sonraki ayetlerde gelecektir. Allah Teâlâ özetle şunu bildirecektir: "Sizden önce sizden çok daha güçlü, daha zengin ve daha görkemli nice toplumlar vardı. Hepsi yok olup gittiler."

Demek ki: Zenginlik, Güç, Kalabalık, haklı olmanın delili değildir. Firavun güçlüydü. Karun zengindi. Nemrut kudret sahibiydi. Fakat bunların hiçbiri onları kurtarmadı.

Bu ayet, sadece Mekke müşriklerini anlatmıyor. Bugün de aynı mantık yaşamaktadır. Bazıları dini değerlendirirken şöyle düşünebilir: "En zengin onlar." , "En güçlü onlar." , "En çok takipçisi onlar." , "En popüler onlar." Sanki başarı yalnızca sayı, para ve görünürlükle ölçülüyormuş gibi… Oysa Kur'an'ın ölçüsü farklıdır. Allah katında üstünlük; servetle değil, takvâyladır.

Nitekim Kur'an başka bir ayette şöyle buyurur: "Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı en çok takvâ sahibi olanınızdır."

— Hakikat, dünya başarısıyla ölçülmez.

— Zenginlik ve makam, Allah'ın razı olduğunun kesin delili değildir.

— Kur'an'ın ölçüsü takvâ ve imandır.

— Kibir, insanın hakikati görmesine engel olabilir.

— Mümin, insanların övgüsüne değil; Allah'ın rızasına değer vermelidir.

Dünya, insanı görünüşlerle aldatabilir. Servet, makam, kalabalık ve şöhret; haklı olmanın delili değildir. Allah katında gerçek üstünlük, takvâ ve salih ameldir. Bu sebeple mümin, insanların gözünde büyük görünmeye değil; Rabbinin katında değerli olmaya çalışır. Çünkü dünya meclisleri geçicidir; Allah'ın huzurundaki makam ise ebedîdir.


وَكَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنْ قَرْنٍ هُمْ أَحْسَنُ أَثَاثًا وَرِئْيًا

Ve kem ehleknâ kablehum min karnin hum ahsenu esâsen ve ri'yâ.

74- “Oysa biz, onlardan önce nice nesilleri helâk ettik ki; onlar mal, servet ve görünüş bakımından bunlardan çok daha üstün idiler.”

Onlardan önce nice nesilleri helak ettik sahip oldukları mal, mülk ve şekilleri itibariyle bunlardan üstündüler. Yani şu mal ve servetleriyle övünenlerden daha fazlasına sahiptiler, görünüş ve şekilleri daha ileri derecede idi. Şayet dünya hayatının metaı Allah'ın hoşnutluğunun veya insanın hak üzere olduğunun delili ise, bunların azap edilmemeleri gerekirdi. Dünyayı Allah sevdiğine de, sevmediğine de verir. Kimi zaman sevdiğine vermez de sevmediğine verebilir. 

Bu ayette iki ölçü karşı karşıyadır. 

İnsanların Ölçüsü: Kim daha zengin? Kim daha güçlü? Kim daha gösterişli? 

Allah'ın Ölçüsü: Kim daha imanlı? Kim daha takvâ sahibi? Kim daha salih amel işledi? Kur'an, insanı dış görünüşten öz'e yönlendirir.

Kur'an'ın anlattığı kavimlere bakalım: Âd kavmi güçlüydü. Semûd kavmi büyük yapılar inşa etmişti. Firavun büyük bir medeniyet kurmuştu. Karun büyük servet sahibiydi. Hepsi dünya ölçüsüne göre başarılıydı. Ama Allah'ın ölçüsünde başarısız oldular. Çünkü iman ve adalet olmadan kurulan güç kalıcı değildir.

Bugün de insanlar çoğu zaman gelişmişliği yalnızca şu ölçülerle değerlendiriyor: Ekonomi, Teknoloji, Askerî güç, Gökdelenler, Tüketim. Bunların hepsi önemli olabilir. Fakat Kur'an şu soruyu da soruyor: "Bu güç, insanı Allah'a yaklaştırıyor mu; yoksa O'ndan uzaklaştırıyor mu?" Eğer güç kibri artırıyorsa, servet merhameti azaltıyorsa, teknoloji zulme hizmet ediyorsa, bunlar gerçek ilerleme değildir. Gerçek medeniyet; adalet, ahlâk, merhamet ve takvâ ile ayakta durur. 

— Dünya zenginliği haklı olmanın delili değildir.

— Tarih, kibirlenen toplumların sonuyla doludur.

— Güç ve servet, şükürle kullanılırsa nimettir; kibre dönüşürse fitnedir.

— Allah'ın ölçüsü görünüş değil, iman ve takvâdır.

— Mümin, geçmiş toplumların ibretlerini okuyarak kendi hayatını düzeltmelidir.

Neden tarihten örneklerle diğer kavimlerin tarihlerinden bahsedilir. Çünkü tarihin anlatılması, Allah'ın değişmeyen kanunlarını gösteren büyük bir aynadır. Bir toplum: Adaleti terk ederse, Zulmü yayarsa, Nimetle şımarırsa, Hakikati küçümserse, sonunda çöküş kaçınılmaz olur. Bu çöküş bazen askerî olur, bazen ekonomik, bazen ahlâkî, bazende manevî. İşte Kur'an geçmiş kavimleri anlatarak bugünün insanına şöyle seslenir: "Onların düştüğü hatalara düşmeyin." 

Dünya tarihi, servetiyle övünen ama ahlâkını kaybeden toplumların ibret verici sonları ile doludur. Güç, zenginlik ve ihtişam; Allah'a kullukla birleşmediğinde insanı kurtaramaz. Mümin, başkalarının sahip olduklarına hayran olmadan önce onların Allah katındaki değerini düşünür. Çünkü ebedî başarı, dünyada büyük görünmekte değil; Allah'ın huzurunda yüz akıyla durabilmektedir. 

Yüce Allah, kafirlerin bu mantığını reddettikten sonra resulüne, kafirlerle müminler hakkındaki sünnetini, kafirleri uyarmak ve müminleri de müjdelemek ifadesi ile hatırlatmasını emretmektedir:


قُلْ مَنْ كَانَ فِي الضَّلَالَةِ فَلْيَمْدُدْ لَهُ الرَّحْمَٰنُ مَدًّا ۚ حَتَّىٰ إِذَا رَأَوْا مَا يُوعَدُونَ إِمَّا الْعَذَابَ وَإِمَّا السَّاعَةَ فَسَيَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ شَرٌّ مَكَانًا وَأَضْعَفُ جُنْدًا


Kul men kâne fid-dalâleti felyemdud lehur-Rahmânu meddâ. Hattâ izâ raev mâ yû'adûne immel-azâbe ve immes-sâ'ah, feseya'lemûne men huve şerrun mekânen ve ad'afu cündâ.

75- “De ki: 'Kim sapıklık içinde ise, Rahmân ona mühlet versin!' Nihayet kendilerine vaat edilen şeyi; ya azabı yahut kıyameti gördüklerinde, kimin makamca daha kötü ve yardımcıları bakımından daha zayıf olduğunu anlayacaklardır.”

Ya Muhammed, kendilerinin halk üzere, sizin de batıl üzere olduklarını ileri süren, rablerine şirk koşan şu kimselere “De ki: Rahman sapıklıkta olanın günlerinin uzunluğunu uzattıkça uzatsın.” Bu her iki tarafın dalalette olana yaptığı bir bedduadır. Yani onu sapıklığı içerisinde uzun süre bıraksın. İbni Kesir bunu böyle anlamıştır. Bu içinde bulundukları durumun hidayet üzere olduğunu ileri süren müşriklere karşı bir müdahaledir. Bu ayeti kerimenin anlaşılmasına dair görüşlerden birisi budur. Bir diğerine göre takdirde şu şekildedir: Kim kafir olursa, Rahman olan Allah ona süre versin. Yani tuğyanı, azgınlığı daha çok artsın diye ona mühlet versin de ömrünü uzatarak süre tanısın. Bu bedduanın emir lafzıyla yapılmasının sebebi, bunun gerekli olduğunu ve kaçınılmaz olarak yapılacağını bildirmek içindir. İkinci görüşe göre; bu, kafirlere bir tehdit, bir uyarı ve onlara karşı bir delil getirmektir. Şöyle ki: Dünya hayatının verilmesi hak ve sapıklık konusunda herhangi bir şeyi ifade etmediği anlatılmaktadır. Bu bakımdan düşmanlarına imkan vermek Allah'ın sünnetlerindendir.

"Hangimizin makamı daha üstün?" Şimdi Allah aynı kelimeyi kullanarak cevap veriyor: "O zaman kimin makamının daha kötü olduğunu anlayacaklar." Bu, Kur'an'ın son derece etkileyici üslubudur. Dünyada övündükleri makam, ahirette onları kurtaramayacaktır. Gerçek makam; Allah'ın huzurundaki makamdır. Onların yardımcılarıda zayıftır kıyamet günü mal, evlat, dostlar, putları, güç sahipleri çaresiz kalacaklardır. Tek yardımcı Allah’ın rahmeti olacaktır.

Bu ayet günümüz insanına da önemli bir ders veriyor. Bugün bazı insanlar, günah işlemeye devam ettikleri hâlde hayatlarında büyük sıkıntılar yaşamayınca: "Demek ki yanlış yapmıyorum." diye düşünebilir. Oysa Kur'an uyarıyor: Her geciken ceza, affedildiğin anlamına gelmez. Bazen gecikme, tevbe için tanınan bir fırsattır. Bu yüzden mümin, nimetleri daima şükür ve muhasebe vesilesi olarak görmelidir. 

— Allah, sapıklığı seçen kimseye hemen ceza vermeyebilir; ona dönüş fırsatı tanır.

— Mühlet, ilâhî rızanın değil; çoğu zaman imtihanın bir parçasıdır.

— Dünya makamı ve gücü, ahirette hiçbir değer taşımaz.

— Gerçek yardım, yalnız Allah'tandır.

— Tevbe fırsatı devam ettiği sürece insan, bunu değerlendirmelidir.

Allah'ın mühlet vermesi, ihmal ettiği anlamına gelmez. Dünya hayatı, hakikatin tamamen ortaya çıktığı yer değil; imtihanın sürdüğü yerdir. Güç, servet ve uzun ömür birer imkândır; bunlar insanı Allah'a yaklaştırıyorsa nimettir, uzaklaştırıyorsa ağır bir sorumluluğa dönüşebilir. Akıllı mümin, dünyanın geçici ölçülerine değil, Allah'ın ebedî ölçüsüne göre yaşamaya çalışır. 


وَيَزِيدُ اللَّهُ الَّذِينَ اهْتَدَوْا هُدًى ۗ وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِنْدَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ مَرَدًّا


Ve yezîdullâhullezîne'htedev huden. Vel-bâkiyâtus-sâlihâtu hayrun inde rabbike sevâben ve hayrun meraddâ.

76- “Allah, doğru yola erenlerin hidayetini artırır. Kalıcı olan salih ameller ise Rabbin katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, varılacak sonuç bakımından da daha güzeldir.” 

Allah hidayete ulaşanların hidayetini güçlendirir ona daha fazla anlayış, daha derin bir iman, daha güzel bir ahlak ve daha güçlü bir teslimiyet ihsan eder ve sebatlarını da çoğaltır. Onların yakinlerini ve tevfiki ile basiretlerini artırır. 

Kur'an ve sünnet ışığında hidayetin artmasının bazı sebepleri vardır: Kur'an'ı okuyup anlamak, Salihlerle beraber olmak, İbadetleri ihlasla yerine getirmek, Günahlardan sakınmak, Dua etmek, Öğrendiğiyle amel etmek. Bir kimse bildiği hakikatle yaşadıkça Allah ona yeni kapılar açar. Nitekim Kur'an başka bir ayette şu hakikati bildirir: "Bizim uğrumuzda gayret edenleri elbette yollarımıza ulaştırırız." Demek ki hidayet, samimiyetle beslenen bir yolculuktur.

Arkasından Yüce Allah onların yani delalettekilerin zan ve tasavvurlarının hilafını şöylece vurgulamaktadır: “Baki kalacak salih ameller” Yani ahirette ait bütün ameller yahut beş vakit namaz veya “Sübhanallahi velhamdülillahi ve la ilahe illallahu vallahu ekber” zikri, Namaz, oruç, sadaka, ilim öğrenmek, Anne ve babaya iyilik etmek, güzel ahlak, yetime yardım etmek,insanlara faydalı olmak hepsi "bâkiyâtü's-sâlihât" kapsamındadır ve “Rabbinin katında hem sevap olarak” kafirlerin kendisiyle övündükleri şeylerden “daha iyidir, hem de netice olarak” dönüş akıbeti ile “daha iyidir” Ölümü, kabri ve hesabı dünya hayatının sonu iken salih amelin sonu Allah'ın rızası cennet ve ebedi mutluluk olacaktır. İşte bu da kâfirlerin iddialarını reddetmektedir. Çünkü kafirler müminlere: “Bu iki takım insanın hangisinin makamı daha iyi ve meclisi güzeldir.” demekte idiler.

Bugün insanlar gelecekleri için: Ev alıyor, Arsa alıyor, Altın biriktiriyor, Emeklilik planı yapıyor. Bunların hepsi makul tedbirler olabilir. Fakat Kur'an şu soruyu soruyor: "Ahiret için ne biriktirdin?" Her gün yapılan küçük bir iyilik bile, Allah katında büyük bir sermayeye dönüşebilir. Bir tebessüm, bir dua, bir yetimin başını okşamak, bir Kur'an öğretmek, bir insanın kalbini kazanmak… Bunların hepsi bâkiyâtü's-sâlihât olabilir.

— Hidayet, samimiyetle yaşayan kimselerde sürekli artar. 

— Allah için yapılan hiçbir iyilik boşa gitmez.

— Kalıcı olan salih ameller, geçici dünya nimetlerinden daha değerlidir.

— Gerçek kazanç, Allah katındaki sevaptır.

— Mümin, yalnız bugünü değil; ebedî dönüş yerini de düşünerek yaşamalıdır.

İnsan her gün bir şeyler biriktirir; fakat en değerli birikim, ölümden sonra da devam eden salih amellerdir. Hidayet, samimiyetle yaşayan kimsenin kalbinde artar; her güzel amel ise ebedî hayat için bir hazineye dönüşür. Dünya yatırımları mezarda sona erer, ancak Allah rızası için yapılan işler, kulun önünde sonsuz bir mükâfat olarak yaşamaya devam eder.


أَفَرَأَيْتَ الَّذِي كَفَرَ بِآيَاتِنَا وَقَالَ لَأُوتَيَنَّ مَالًا وَوَلَدًا

Efe raeytellezî kefera bi âyâtinâ ve kâle le ûteyenne mâlen ve veledâ.

77- “Ayetlerimizi inkâr eden ve: 'Bana mutlaka mal da verilecek, evlat da verilecek.' diyen kimseyi gördün mü?”

Kendisini değerli gören Kur'an karşısında duran kibir ve aldanışlığın ulaştığı ileri nokta da ben zaten değerliyim ahiret varsa bile orada da bana dünya nimetleri verilecektir diyerek inkar edene durumlarını onların neler söylediklerini zikret. Müfessirlerin çoğu bu ayetin, müşriklerden Âs b. Vâil hakkında indiğini rivayet eder. Rivayete göre sahabî Habbâb b. Eret, ona yaptığı bir işin ücretini istemişti.

Âs b. Vâil ise alay ederek şöyle demişti: "Muhammed'in söylediği gibi öldükten sonra dirilme varsa, orada da bana mal ve evlat verilecek. O zaman sana borcumu orada öderim." Bu söz, ahireti ciddiye almayan kibirli bir anlayışı yansıtmaktadır. Kur'an ise bu iddiayı peş peşe gelen ayetlerle çürütecektir. 

Bu ayette dikkat çeken nokta şudur: Allah hemen cevap vermiyor. Önce okuyucunun dikkatini bu iddiaya çekiyor. Sonraki ayetlerde peş peşe sorular soracak: Gaybı mı biliyor? Allah'tan söz mü aldı? Böylece Kur'an, kibirli iddiayı kendi içinde çürütecek. Bu yöntem, Kur'an'ın eğitim üslubunun güzel örneklerinden biridir.

Bu ayetin mesajı bugün de geçerlidir. İnsan bazen şöyle düşünebilir: "Ben başarılıyım." , "İşim iyi gidiyor." , "Demek ki Allah benden razı." Oysa dünya başarısı ile Allah'ın rızasını birbirine karıştırmak büyük bir hatadır. Kur'an bize öğretir ki: Allah'ın nimet vermesi, kulunu sevdiğinin kesin delili değildir. Asıl ölçü; o nimetin insanı Allah'a yaklaştırıp yaklaştırmadığıdır.

— Ahiret hakkında delilsiz kesin hükümler vermek büyük bir yanılgıdır.

— Dünya nimeti, Allah'ın rızasının kesin göstergesi değildir.

— Mal ve evlat birer imtihandır; asıl değer, bunların Allah yolunda kullanılmasıdır.

— Kibir, insanı hakikatten uzaklaştırır.

— Mümin, dünya başarısıyla değil; Allah'ın rızasıyla sevinmelidir.

İnsan, sahip olduğu nimetleri Allah'ın sevgisinin kesin işareti zannederse yanılabilir. Mal, evlat ve makam; ödül değil, çoğu zaman imtihan vesileleridir. Akıllı mümin, dünya nimetlerini ahiret sermayesine dönüştürmeye çalışır. Çünkü ebedî hayatta değer taşıyacak olan, sahip olduklarımız değil; onları Allah'ın rızası doğrultusunda nasıl kullandığımızdır. 


أَطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمِ اتَّخَذَ عِندَ الرَّحْمَٰنِ عَهْدًا


Ettale'al-gaybe emi'ttehaze 'inder-Rahmâni ahdâ.

78- “Yoksa o gaybı mı gördü? Yahut Rahmân katından bir söz (güvence) mi aldı?” 

Delile dayanmayan kesin bir iddia ile konuşan gaybı mı gördü? Yoksa  Levh-i Mahfuza bakıp da bu ileri sürdüğü iddiasını orada mı gördü? Yoksa rahmandan bir söz mü aldı? Doğrudan doğruya yüce Allah'a hitap ederek Ona bunları vereceğine dair Allah'tan bir söz mü aldı, yoksa kelime-i şehadet ve namaz gibi fiilleri yapanların Allah'ın yanında ahitlerinin olduğu belirtildiği şekilde, ona da bir ahdi mi olduğu,resullerinden birinin vasıtası ile mi bildirdi?

Kur'an'da gayb, insanın kendi imkânlarıyla bilemeyeceği her şeyi kapsar. Bunlara örnek olarak: Kıyametin vakti, Ölümün zamanı, Yarın ne olacağı, Kalplerde gizlenen niyetler, Ahirette kimin nasıl bir sonla karşılaşacağı verilebilir.

Allah Teâlâ, birçok ayette gaybın anahtarlarının yalnızca kendi katında olduğunu bildirir. Dolayısıyla hiç kimse: "Ben kesin cennetliyim." veya "Bana ahirette şu verilecek." deme hakkına sahip değildir. Mümin, Allah'ın rahmetini umar; fakat hükmü O'na bırakır.

Bu ayette dikkat çeken nokta, Allah'ın hemen hüküm vermemesidir. Önce soru soruyor. Bu yöntem, insanı düşünmeye sevk eder. Kur'an'da sıkça görülen bu üslup, okuyucunun zihnini harekete geçirir. Çünkü bazı gerçekler, cevabı hazır vermekten çok; doğru soruyu sormakla daha etkili öğretilir.

Bu ayet, günümüzde de önemli bir uyarı niteliğindedir. Bazen insanlar şu ifadeleri kullanabilir: "Allah beni mutlaka affeder." , "Bana bir şey olmaz." , "Ben cennetlik olduğuma inanıyorum." Allah'ın rahmetini ummak elbette müminin görevidir.

Fakat bunu, kesin bir garanti gibi görmek doğru değildir. Mümin; Allah'ın rahmetine güvenir, Azabından korkar, Salih amellerle yaşamaya çalışır. Kur'an'ın istediği denge budur. 

— Gaybın bilgisi yalnızca Allah'a aittir.

— Ahiret hakkında delilsiz kesin hükümler vermek doğru değildir.

— Allah'ın rahmeti ümit kaynağıdır; fakat gevşekliğin bahanesi değildir.

—- Mümin, rahmet ile korku arasında dengeli bir kulluk anlayışı geliştirir.

— Allah adına konuşurken yalnızca vahyin bildirdikleri esas alınmalıdır.

İnsan, geleceği bilmediği hâlde kesin konuşmaya meyillidir. Kur'an ise bize haddimizi öğretir: Gayb Allah'a aittir. Mümin, Allah'ın rahmetini ümit eder; fakat bu ümidi hiçbir zaman bir garanti belgesine dönüştürmez. Kulluğun güzelliği, rahmete güvenmekle birlikte salih amellerden geri durmamakta ve hükmü daima Allah'a bırakmaktadır. 


كَلَّا ۚ سَنَكْتُبُ مَا يَقُولُ وَنَمُدُّ لَهُ مِنَ الْعَذَابِ مَدًّا

Kellâ. Senektubu mâ yekûlu ve nemuddu lehu minel-'azâbi meddâ.

79- “Hayır! Onun söylediklerini yazacağız ve onun azabını uzattıkça uzatacağız." 

Bu ayetlerin el As bin Vail hakkında nazil olduğu rivayet edilmektedir. Temelsiz iddialarla kendi namına yaptıkları temennileri, yüce Allah’a, Onun ayetlerine ve resullerine kafir olmasını yazacağız. O iftirasını cüretkarlığını ileri dereceye götürdüğü gibi, onun azabını artıracağız. 

Dünyadaki mühlet, tevbe için verilmiştir. Fakat insan bu fırsatı değerlendirmezse, aynı mühlet onun aleyhine delil olur. Bu nedenle zaman, nötr değildir. Her geçen gün insanı ya Allah'a yaklaştırır, ya da hesabını ağırlaştırır. 

Bugün insanlar bazen: "Kimse görmedi." , "Sadece bir söz söyledim." , "Şaka yapmıştım." diyerek söyledikleri sözleri küçümseyebilirler. Oysa Kur'an şöyle buyuruyor: "Söylediklerini yazacağız." Bu bilinç, mümini konuşurken dikkatli olmaya sevk eder. Dil; ya cennete götüren bir anahtar, ya da insanı pişmanlığa sürükleyen bir sebep olabilir.

— Allah adına veya ahiret hakkında söylenen her söz sorumluluk taşır.

— İnsan yalnız amellerinden değil, sözlerinden de hesaba çekilecektir.

— Dünyadaki mühlet, tevbe ve dönüş için verilmiş büyük bir fırsattır.

— Kibir ve inkâr, insanın azabını ağırlaştırabilir.

— Mümin, dilini koruyarak Allah'ın rızasını gözetmelidir.

İnsan, söylediği sözlerin rüzgâr gibi uçup gittiğini zannedebilir. Oysa Allah katında hiçbir söz kaybolmaz. Dil, kalbin tercümanıdır ve ahirette onun da hesabı verilecektir. Bu sebeple mümin, konuşmadan önce düşünür; söylediği her sözün Allah'ın huzurunda karşısına çıkacağını bilir. Aynı bilinçle diliyle zikri, duayı, hakkı ve güzel sözü çoğaltmaya çalışır. Çünkü yazılan sadece hatalar değil, Allah rızası için söylenen her güzel söz de ebedî sevaba dönüşecektir.


وَنَرِثُهُ مَا يَقُولُ وَيَأْتِينَا فَرْدًا

Ve nerisuhû mâ yekûlu ve ye'tînâ ferdâ.

80- “Söylediği (malı ve evladı) bize kalacaktır; kendisi ise bize yapayalnız gelecektir.”

Onun sahip olacağını ileri sürdüğü mal ve çocuklar bizim olacaktır Allah onun malının ve çocuğunun mirasçısı olacaktır söylediğinin aksine kendisini onlardan mahrum edecektir Çünkü o ahiret yurdunda kendisine mal ve çocuk verileceğini söylemişti Halbuki ahirette o dünya hayatından sahip olduğu şeylerden de mahrum kalacaktır ve kendisi bize kıyamet gününde tek olarak gelecektir malsız ve evlatsız olarak.

Dünyada insan: "Benim evim." , "Benim arabam." , "Benim param." , "Benim çocuklarım." der. Fakat ölüm bütün bu cümleleri değiştirir. Artık: Ev başkasının olur. Para mirasçılara geçer. İsim zamanla unutulur. İnsanın yanında kalan ise yalnızca: İmanı, Salih ameli, Allah'ın rahmeti olur. İşte bu yüzden 76. ayette: "Bâkiyâtü's-sâlihât daha hayırlıdır." buyrulmuştu. Şimdi bunun sebebi daha iyi anlaşılmaktadır.

Meryem Suresi boyunca anlatılan peygamberlere bakalım. Hiçbiri servetiyle öne çıkmadı. Onları büyük yapan: İmanları, Teslimiyetleri, İhlâsları, Güzel ahlâklarıydı. Çünkü onlar da biliyorlardı ki: İnsan Allah'ın huzuruna yalnız çıkacaktır. 

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, sahip olduklarını kimliğinin bir parçası hâline getirmesidir. Kendisini: Mesleğiyle, Servetiyle, Ünvanıyla, Sosyal çevresiyle tanımlamaktadır.

Fakat bu ayet soruyor: "Bunların hangisi seninle kabre girecek?" Bu soru, hayatın önceliklerini yeniden belirlememiz gerektiğini gösterir. Mal kazanmak yanlış değildir. Evlat yetiştirmek büyük bir nimettir. Fakat bunların hepsi Allah'ın rızasına hizmet ettiği ölçüde değer kazanır. 

— Gerçek mülk sahibi yalnız Allah'tır.  

— İnsan, sahip olduğu her şeyi dünyada bırakacaktır.

— Ahirette herkes Allah'ın huzuruna tek başına çıkacaktır.

— Mal ve evlat, ancak Allah yolunda değerlendirildiğinde kalıcı fayda sağlar.

— Mümin, emanet bilinciyle yaşar; sahip olduklarını ebedî sermayeye dönüştürmeye çalışır.

Tasavvuf ehli bu ayeti, "dünyaya sahip olmak ile dünyanın kalbe sahip olması" arasındaki farkı anlatan temel ayetlerden biri olarak değerlendirmiştir.

Bir mümin mal sahibi olabilir; fakat malın gönlüne hâkim olmasına izin vermemelidir. Hz. Süleyman'a büyük bir mülk verilmişti; fakat o, mülkün değil Allah'ın kulu olmayı tercih etti. Buna karşılık Karun, malını kendisinin zannederek helâke sürüklendi. Demek ki mesele, malın elde bulunması değil; kalpte taht kurmamasıdır.

Mümin, elindeki nimetleri bir emanet bilir ve onları Allah'ın rızası doğrultusunda kullanmaya gayret eder. Çünkü bilir ki sonunda hepsi geride kalacak; Rabbi'nin huzuruna ise yalnızca iman, ihlâs ve salih amelleriyle çıkacaktır.

İnsan, hayatı boyunca "benim" dediği birçok şeye sahip olduğunu zanneder. Oysa ölüm, bütün bu sahiplik iddialarını sona erdirir. Evler, mallar, makamlar ve miraslar dünyada kalır; Allah'ın huzuruna ise herkes tek başına çıkar. Bu yüzden akıllı mümin, geçici emanetleri ebedî kazanca dönüştürmeye çalışır ve kalbini dünyaya değil, Rabbine bağlar. Çünkü sonunda gerçek mirasçı Allah, gerçek yolcu ise insandır.


5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

أحدث أقدم

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU