KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

Tâ-Hâ Sûresi 99-114. Ayetlerin Tefsiri

Tâ-Hâ Sûresi 99-114. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


Tâ-Hâ Sûresi Üçüncü Kesim İkinci Ayet Grubu Tefsiri  

(99-114) 


كَذَٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنْبَاءِ مَا قَدْ سَبَقَ ۚ وَقَدْ آتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْرًا 

Kezâlike nekussu aleyke min enbâi mâ kad sebek. Ve kad âteynâke min ledünnâ zikrâ. 

99- "İşte böylece geçmişte yaşananların haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Şüphesiz sana katımızdan bir Zikir de verdik." 

Allah: olayları anlatıyor, kişileri tanıtıyor, yanlış ile doğruyu ayırıyor, insanların hatalarını gösteriyor, peygamberlerin mücadelesini aktarıyor, sonunda hakikati ortaya koyuyor. Bu bir eğitim yöntemidir. Geçmişte yaşanan olaylar bugünün aynasıdır. İnsan geçmişteki hataları görerek aynı hatayı tekrarlamaktan korunabilir. O eskilerde ne vardı kibir vardı, manipülasyon vardı, taklit ve sürü psikolojisi vardı. Bugünde var. İşte tevhidi cesaret ve teslimiyet bu durumlar karşısında lazım olan bir yapıdır, bugün buna ihtiyaç vardır.  

Peygamber Efendimiz ﷺ geçmişte yaşanmış olayların: ayrıntılarını, peygamberlerin mücadelelerini, kavimlerin hatalarını vahiy yoluyla öğrenmiştir.

Bahsi geçen zikr kavramından maksat “kur’an” olmak üzere Allah’ın insana hatırlatan, uyaran, düşündüren ve hakikate yönelten vahyini ifade eder. Zikir insanın unutmasını engelleyen ilahi bir hatırlatmadır. 

Tasavvuf açısından: Zikir, kalbin Allah'ı unutmaması demektir. İnsan dünyaya daldıkça: kalp gaflete düşebilir. İşte zikir: kalbi yeniden asıl merkezine döndürür. Bu nedenle tasavvuf ehli: gafleti kalbin hastalıklarından biri olarak görmüşlerdir.

Kalbin ilacı ise: zikir, tefekkür, Kur'ân ve Allah'ı hatırlamaktır. Burada 99. ayet ile 98. ayet arasında çok güzel bir ilişki kurulabilir: 98: "İlahınız Allah'tır." 99: "Bunu unutmamanız için size Zikir verdik." 

Allah, geçmişte yaşanan olayları, geçmiş kavimlerin hatalarını, peygamberlerin mücadelelerini ve insanların imtihanlarını bize göstererek kendi hayatımızı düzeltmemizi istiyor. Bu nedenle Kur'ân bir "Zikir"dir; yani insanın unuttuğu hakikatleri yeniden hatırlatan ilahî bir rehberdir. İnsan çok şey bilebilir fakat bildiğini unutabilir. İşte vahiy, insanın kalbini tekrar hakikate döndürür.


مَنْ أَعْرَضَ عَنْهُ فَإِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وِزْرًا 

Men a'rada anhu fe-innehû yahmilu yevmel-kıyâmeti vizrâ.


100- “Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz kıyamet günü ağır bir günah yükünü taşıyacaktır.”

“Ondan” maksat Allah’ın vahyine ve kur’an’a işaret edilmektedir. Kim ondan yüz çevirirse, ilgisini keserse, sırt dönerse, kabul etmek istemezse. Hiç duymamış kimse değil, özellikle yüz çevirmiş olan kişi kıyamet gününde sırtına günah yükünü yüklemiştir. En ağır yük, günah ve insanı ağırlaştıran sorumluluk yüküdür. Dünyada unutabilirsin, gizleyebilirsin, hatta kendini haklı bile görebilirsin. Fakat kıyamet günü o yükü taşıyacaksın bundan kaçamayacaksın. 

Allah, insanı başıboş bırakmamış; ona yol göstermek için vahiy ve Zikir göndermiştir. Fakat insanın önünde bir tercih vardır: Hakikate yönelmek veya ondan yüz çevirmek. Tâ-Hâ 100. ayet, yüz çevirmenin kıyamet gününde ağır bir yük olarak insanın karşısına çıkacağını bildiriyor. Buradaki en önemli ders, Kur'ân'ı yalnızca okumak değil, kendimizi onun karşısında bir muhatap olarak görmektir. Ayet bize başkasının hatasını aramayı değil, kendi kalbimizin hakikate karşı yönünü sorgulamayı öğretir.


خَالِدِينَ فِيهِ ۖ وَسَاءَ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ حِمْلًا 

Hâlidîne fîh. Ve sâe lehum yevmel-kıyâmeti himlâ. 

101- “Onlar onun içinde ebedî kalacaklardır. Kıyamet günü onlar için ne kötü bir yüktür!” 


Kur’anı yalanlayıp ona sırt çevirip iman etmeyenler kıyamet günü cezaları ağır olacaktır. Sırtlarında yüklenmiş oldukları yük ebediyen onların azabının ağırlaşmasını sağlayacaktır. Onların kıyamet alemine sırtlarında taşıdıkları bu günah yükü ne kötü bir yüktür. 

İbni Kesir şöyle demektedir: “Bu buyruk, Arap olsun olmasın, kitap ehlinden olsun ya da başkaları olsun, Kur'an-ı Kerim'in ulaştığı her kişi hakkında geneldir. Nitekim Allah şöyle buyuruyor: “Sizi ve kendisine ulaştığı kimseleri onunla uyarın diye…” (el-En’am,6/19) Buna göre Kur'an-ı Kerim'in ulaştığı her kimse ulaştı ise onun için bir uyarıcı olur ve bir davetçidir. Ona uyan hidayet bulur, ona aykırı hareket edip yüz çeviren ise sapıtır, dünya hayatında sıkıntıya düşer, kıyamet gününde de onun varacağı vaad edilen yer cehennemdir.” 

Bu ayet, kalbin taşıdığı yük açısından da okunabilir. İnsan dünyada bazen: kin taşır, haset taşır, kibir taşır, intikam taşır, şöhret tutkusu taşır, dünya hırsı taşır. Bunların hepsi: kalpte taşınan yüklerdir. İnsan bunlardan kurtulmadıkça: manevî yürüyüşü ağırlaşır. Bu yüzden tasavvuf terbiyesinde: tövbe, istiğfar, muhasebe, nefsin terbiye edilmesi önemli bir yer tutar. Çünkü amaç yalnızca: günahı bırakmak değil, kalbi o günahın ağırlığından temizlemektir.

İnsan dünyada yaptığı tercihlerle ahiret yükünü hazırlar. Allah'ın gönderdiği Zikir, insanı bu yükten kurtarmak için bir rahmet ve uyarıdır. Ondan yüz çevirmek ise insanın kendi sorumluluğunu ağırlaştırır. Bu nedenle mümin, Kur'ân'ın uyarılarını başkalarına yönelik bir tehdit gibi değil, önce kendi nefsine yöneltilmiş bir rahmet olarak görmelidir. Dünyada fark edilen ve tövbe ile bırakılan bir yük, ahirette taşınacak bir yük olmaktan çıkar. 


يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقًا 

Yevme yunfehu fis-sûri ve nahşurul-mucrimîne yevmeizin zurkâ. 

102- “O gün Sûr’a üflenir ve o gün suçluları, gözleri korkudan gömgök olmuş hâlde toplarız.”

İsrafil'in sur’a üfleyeceği gün suçlular kör olarak haşredileceklerdir. Çünkü gözünün feri giden bir kimsenin göz bebeği maviye çalar. Bundan maksat içinde bulundukları durumun ağırlığından dolayı cisimlerinin moraracağı da olabilir. 

İbni Kesir şunları söylemektedir: “Hadis-i şerifte sabit olduğuna göre Hz Resulullah’a Sur hakkında soru sorulmuş O da: “O içine üflenecek bir boynuzdur.” diye cevap vermiştir. Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadise göre sur, oldukça büyük bir boynuz şeklindedir. Onun yuvarlak kısmı semavat ile arz kadardır, İsrafil ona üfleyecektir. Yine bir hadis-i Şerif'te rivayet edildiğine göre, ‘ben nasıl rahat ederim? Sur’a üfleyecek olan onu alıp ağzına koymuş, kafasını eğmiş ve (ona üflemesi için) izin verilmesini beklemektedir.” bunun üzerine ashab-ı kiram: “Ey Allah'ın resulü! Nasıl söyleyelim? Diye sordular. O da şöyle dedi: حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ، تَوَكَّلْنَا عَلَى اللَّهِ Hasbünallahu ve ni'mel vekîl, tevekkelnâ alallâh. ” Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. Biz Allah'a tevekkül ettik, deyiniz.”

Tâ-Hâ 102. ayet, 100 ve 101. ayetlerde bildirilen ahiret yükünün nasıl bir hesap gününe ulaşacağını gözler önüne seriyor. Sûr'a üflenecek, insanlar mahşerde toplanacak ve hakikate yüz çevirenlerin dehşeti ortaya çıkacaktır. Fakat bu ayetin mümine verdiği asıl ders, yalnızca kıyametin korkusunu düşünmek değildir; kıyamet gelmeden önce hayatını düzeltmektir. Çünkü bugün elimizde olan şey tercih, yarın ise hesap olacaktır.


يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ إِنْ لَبِثْتُمْ إِلَّا عَشْرًا 

Yetehâfetûne beynehum in lebistüm illâ aşrâ. 

103- “Aralarında birbirlerine gizlice şöyle diyecekler: ‘Siz dünyada ancak on gün kaldınız.’”

Aralarında gizlice bir ötekine günün dehşetinden dolayı gizlice seslenerek dünyada kaldığınız sürenin on günden ibarettir. Onlar kabirde kalacakları sürenin çok az olduğunu veyahut da dünya'daki hayatlarının çok kısa sürdüğünü söyleyeceklerdir. Bunun sebebi ise karşı karşıya kaldıkları ve kendilerine nimet ve sevinç günlerini hatırlatacak olan sıkıntılardır. Bu günlere esef edecek ve çok kısa olduklarını söyleyerek nitelendireceklerdir. Çünkü gerçekten sevinç günleri kısadır. Ya da artık bu günler geri gelmeyeceği için ve geçen de uzun dahi olsa son bulduğundan dolayı kısa olarak değerlendirileceğinden böyle diyeceklerdir. Ahiretin azabını uzun bulacaklarından dolayı da böyle söylemeleri mümkündür. Çünkü ahiret ebedidir. Ona göre dünyanın ömrü çok kısadır. Ahirette kalınacak süreye göre dünya hayatında kaldıkları süreyi çok kısa bulacaklardır.

Mahşer günü insan dünyadaki ömrüne dönüp baktığında, uzun yıllar çok kısa bir zaman gibi görünecektir. 103. ayet bize dünyanın geçiciliğini hatırlatırken hayatı küçümsemeyi değil, zamanı kıymetlendirmeyi öğretir. “Daha sonra” diyerek ertelediğimiz iyilikler, tövbeler, ibadetler ve gönül almalar için elimizde ne kadar zaman olduğunu bilmiyoruz. Bu nedenle mümin, ömrünün uzunluğuna güvenmek yerine elindeki bugünü değerlendirmelidir.


نَحْنُ أَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ إِذْ يَقُولُ أَمْثَلُهُمْ طَرِيقَةً إِنْ لَبِثْتُمْ إِلَّا يَوْمًا 

Nahnu a'lemu bimâ yekûlûne iz yekûlü emseluhüm tarîkaten in lebistüm illâ yevmâ.

104- “Ne söylediklerini biz daha iyi biliriz. Onların yolca en düzgün olanı, ‘Siz ancak bir gün kaldınız’ diyecektir.”

Kendi aralarında gizlice konuştuklarını biz daha iyi biliriz.İçlerinde akıllı ve olgun olan kimseleri kıyamet günün uzunluğuna göre dünya hayatı süresinin kısalığı sebebiyle sadece birgün kaldınız diyecektir.

İbni Kesir der ki: “ Çünkü bütünüyle dünya zaman dilimleri tekerrür etse, gece ve gündüzleri saatleri peş peşe gelecek olsa dahi Yine bir gün gibidir. Bu bakımdan kafirler kıyamet gününde dünya hayatının süresini çok kısa bulacaklardır. Sanki bundan maksatları, sürenin kısalığı sebebiyle kendilerine karşı delil getirilmiş olduğunu reddetmek istiyorlar gibidirler.” 

103. ayette “on gün” diyen insan, 104. ayette daha doğru değerlendiren kimsenin “bir gün” dediğini görüyor. Kur'ân böylece dünya hayatının ahiret karşısındaki kısalığını giderek daha güçlü bir şekilde hissettiriyor. İnsan dünyada ömrünü uzun zannederek ertelemeye meyleder; fakat mahşerde geriye baktığında bütün ömrü bir gün kadar kısa görünebilir. Öyleyse mesele ne kadar yaşadığımız değil, bize verilen zamanı neye dönüştürdüğümüzdür.


وَيَسْأَلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبِّي نَسْفًا 

Ve yes’elûneke ani’l-cibâli fe kul yensifuhâ rabbî nesfâ. 

105- “Sana dağları soruyorlar. De ki: ‘Rabbim onları kökünden söküp savuracaktır.’”

Kıyamet gününde dağların yerinde kalacaklar mı yoksa zeval bulacaklar mı diye sana sorarlar. Dağlar insanın gözünde gücün sağlamlığın yerleşikliğin sembolü olarak durur. Sanki onları yerinden kimse kıpırdatamaz düşüncesine sahiptir. Allah o gün onları yerlerinden oynatacak söküp dağıtacak, parçalayıp savuracak, yerlerinden kaldırıp ve onları yürütecektir. 

İnsan dünyada dağları sağlamlığın ve kalıcılığın sembolü olarak görür. Fakat kıyamet günü Allah'ın emriyle o dağlar bile köklerinden sökülüp savrulacaktır. Bu ayet bize hem dünyanın geçiciliğini hem de Allah'ın kudretinin sınırsızlığını öğretir. Tasavvufî açıdan ise insanın içindeki “aşılmaz” zannettiği nefis dağlarını hatırlatır. Kul kendi gücünü küçümsemeden mücadele etmeli, fakat asıl gücün Allah'ın tevfiki olduğunu bilmelidir.


فَيَذَرُهَا قَاعًا صَفْصَفًا 

Fe-yezeruhâ kâ'an safsafâ. 

106- “Derken onları dümdüz, bomboş bir arazi hâline getirir.”

Dağların yerlerinden kaldırılmasından sonra ne daha kalacak ne Tepe ne insanın alıştığı yeryüzü şekli her şey dümdüz bir hale getirilecektir buradaki mana şöyle olur Eğer arıza gittiği kabul edilirse yeryüzünü dümdüz bir tek parça halinde bırakır demek olur. İbni Kesir şöyle demektedir: “ ayeti kerimede geçen “ka’an” düz arazi demektir. “safsafâ” kelimesi ise, bunun manasını daha bir pekiştirmektedir.

Allah'ın kudreti karşısında dağlar bile yerinden sökülüp dümdüz hâle getirilecektir. İnsan ise dünyada dağları sağlamlığın sembolü olarak görür ve çoğu zaman kendisine verilen nimetleri de kalıcı zanneder. Tâ-Hâ 106. ayet, dünyanın bugün gördüğümüz hâliyle sonsuza kadar devam etmeyeceğini hatırlatır. Tasavvufî açıdan ise insanın içinde yükselen kibir, benlik, haset ve dünya sevgisi gibi “dağların” da terbiye edilmesi gerektiğini düşündürür.


لَا تَرَىٰ فِيهَا عِوَجًا وَلَا أَمْتًا

Lâ terâ fîhâ ivecen ve lâ emtâ. 

107- “Orada ne bir eğrilik ne de bir tümsek göreceksin.”

Orada aşağı doğru bir çökme veya bir yükseltiyi yeryüzünün böyle farklı şekiller olduğu gibi bulamayacaklar o gün hiçbir tarafta sapma olmayacak. 

Tâ-Hâ 107. ayet, kıyamet günü yeryüzünün hiçbir eğrilik ve tümsek kalmayacak şekilde dümdüz olacağını bildirir. Bu, Allah'ın kudretinin önünde dünyanın alışılmış düzeninin değişeceğini gösterir. Manevî açıdan ise insanın yalnızca dışını değil, içindeki eğrilikleri de düzeltmesi gerektiğini hatırlatır. Çünkü insan dünyada dosdoğru yolu ararken, kalbinde eğrilik taşıyorsa istikameti tamamlanmış değildir.


يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُ ۖ وَخَشَعَتِ الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَٰنِ فَلَا تَسْمَعُ إِلَّا هَمْسًا 

Yevmeizin yettebiûned-dâ‘iye lâ ivece lehû, ve haşe‘atil-asvâtu lir-Rahmâni fe lâ tesme‘u illâ hemsâ. 

108- “O gün insanlar, kendisinde hiçbir sapma bulunmayan çağırıcıya uyarlar. Rahmân'ın huzurunda sesler kısılır; artık fısıltıdan başka bir şey işitmezsin.”

Davet edilen hiçbir kimsenin hiç bir tarafa sapmaksızın, onun çağrısına uyarak dosdoğru onun arkasından mahşere gideceklerdir. Yani davetçinin sesinin ardından gideceklerdir ki, bu davetçi de İsrafil aleyhisselamdır. Rahman'ın heybetinden ve onu tazimden dolayı sesler kesilir dudakların kıpırdamasından dolayı adeta gizliymiş gibi çok hafif bir sesten başkasını duymayacaksın.

İbni Kesir şöyle diyor: “Said b. Cübeyr: “Sen fısıltıdan başka bir şey işitmezsin” buyruğunu, konuşma ve bunun gizlenmesi ile ayak sesleri şeklinde tefsir etmiş ve böylece bu konudaki her iki görüşün bir arada açıklama olarak kaydetmiştir. böylece bir açıklama da ihtimal dahilin. ayak mak, insanların mahşere gidişidir ki, onlar Sükut ve hudu ile yürüyeceklerdir. Gizli konuşma ise bu değişik durumlarda. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “O gün geleceği vakit, onun izni olmaksızın kimse konuşamaz. onların Kimisi bedbah, Kimisi mutludur.” Hud/105

Tâ-Hâ 108. ayet, mahşer gününde insanların çağırıcıya uyacağını ve Rahmân'ın huzurunda seslerin kısılacağını bildirir. Dünyada insan hakikate karşı çıkabilir, tartışabilir ve çağrıya sırt çevirebilir; fakat mahşerde artık imtihan bitmiştir. Bu nedenle asıl fırsat bugün, Allah'ın çağrısını özgür irademizle duyup ona cevap verebilmektir.


يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا 

Yevmeizin lâ tenfe‘u’ş-şefâ‘atu illâ men ezine lehur-Rahmânu ve radiye lehû kavlâ. 

109- “O gün şefaat, Rahmân’ın kendisine izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasına fayda vermez.”

Mutlak hakimiyet sahibi olan Allah o gün ancak kendisinin izniyle şefaatin gerçekleşeceğini şefaatten faydalanacak kişi de ancak rahmanın rızasına bağlı olarak yararlanabilecektir.

Şefaat Kime Fayda Verir? Ayet iki şart ortaya koyuyor: 1. Allah izin verecek.  2. Allah o kimsenin sözünden razı olacak. Demek ki şefaat: “Benim bir tanıdığım var, beni kurtarır.” şeklinde anlaşılabilecek bir şey değildir. Mahşerde: soy, makam, dünyevî yakınlık, itibar tek başına hiçbir şey ifade etmez.

Allah'ın rızasını kazanmada gayretle çalışılmalıdır. Şefaate güvenerek amelleri hafife almak veya terk etmek yanlıştır. Önünde arkanda ne varsa içinde ve dışında ne saklıyorsan bilen Rahman şefaatin sahibidir unutma.

Mümin ümitle korku arasında olunca gaflete düşmez. Şefaati ümit et, fakat şefaate güvenerek nefsini serbest bırakma. Nasıl olsa şefaat var deyip günahı küçük görmek doğru bir hareket değildir.

Tâ-Hâ 109. ayet, şefaatin varlığını reddetmeden onun sınırını belirler: Şefaat ancak Rahmân'ın izin verdiği ve razı olduğu kimse için fayda verir. Böylece kul, ne şefaati inkâr ederek Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe düşer ne de şefaati garanti görerek ameli terk eder. Asıl görev, dünyadayken Allah'ın rızasını aramak, O'nun çağrısına cevap vermek ve rahmetine sığınmaktır.


يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُحِيطُونَ بِهِ عِلْمًا 

Ya‘lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum, ve lâ yuhîtûne bihî ilmâ. 

110- “O, onların önlerinde olanı da arkalarında olanı da bilir. Onlar ise O'nu ilim bakımından kuşatamazlar.”

Ey Muhammed, rabbin, kıyamet gününde kendilerini çağıran davetçiye uyacak olan insanların, geçmişte dünyada yaptıklarını da çok iyi bilir, gelecekte ahirette ne gibi cezalara çarpılacaklarını veya nasıl mükafat göreceklerini de çok iyi bilir. Yaratılanlar ise Allah’ı bilgileriyle Allah’ın zatını da bilemezler, Allah’ın bildiklerini de bilmezler.

Tâ-Hâ 110. ayet, Allah'ın insanların geçmişini, geleceğini, açık ve gizli bütün hâllerini kuşatan mutlak ilmini bildirir. İnsan ise Allah hakkında bilgi edinebilir, O'nu isim ve sıfatlarıyla tanımaya çalışabilir; fakat Allah'ı bütünüyle kuşatamaz. Bu ayet ilmin insanı kibirden uzaklaştırıp tevazuya, hayrete ve kulluk şuuruna ulaştırması gerektiğini öğretir.  


وَعَنَتِ الْوُجُوهُ لِلْحَيِّ الْقَيُّومِ ۖ وَقَدْ خَابَ مَنْ حَمَلَ ظُلْمًا

Ve anetil-vücûhu lil-Hayyil-Kayyûm, ve kad hâbe men hamele zulmâ.

111- “O gün bütün yüzler, Hayy ve Kayyûm olan Allah'ın huzurunda boyun eğer. Zulüm yüklenen kimse ise gerçekten hüsrana uğramıştır.”

Kıyamet gününde bütün varlıklar, ezelî ve ebedî olarak diri olan ve bütün yaratıkları sevk ve idare eden Allah'a boyun eğip teslim olacaklar. Kıyamet gü­nüne herhangi bir zulümle giden ise hüsrana uğrayacak ve ümitsiz kalacaktır. Zira o gün Allah, her haklının hakkını haksızdan alıp kendisine verecektir. Boynuzsuz koyun boynuzludan hakkını alacaktır.

Peygamber efendimiz bir Hadis-i Şerifinde buyurmaktadır ki: "Sizler kıyamet gününde hak sahiplerine haklarını mutlaka vereceksiniz. Öyle ki, kendisine vurulan boynuzsuz koyun, kendisine vuran boynuzlu koyun­dan hakkını alacaktır.

Tâ-Hâ 111. ayet, mahşer gününde bütün insanların Hayy ve Kayyûm olan Allah'ın huzurunda boyun eğeceğini, zulüm yüküyle gelenlerin ise gerçek hüsrana uğrayacağını bildirir. Dünyada insanın önünde bir tercih vardır: Allah'a gönüllü olarak kulluk etmek veya nefsinin peşinden gitmek. Mahşerde ise Allah'ın mutlak hâkimiyeti karşısında herkes teslim olacaktır. Bu nedenle mümin, mahşerde zorunlu olacak teslimiyeti dünyada gönüllü kulluk, secde ve tevazu hâline getirmelidir.


قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّىٰ يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَىٰ 

Kâlû len nebraha aleyhi âkifîne hattâ yerci'a ileynâ Mûsâ. 

112- “Kim de mümin olarak salih ameller işlerse, artık o, ne bir haksızlığa uğramaktan ne de hakkının eksiltilmesinden korkar.”

Kim inanmış olarak Huhammed (sav)’in getirmiş olduklarını tasdik ederek Allah’a itaat olan salih ameller işlerse, o günahlarının artırılması suretiyle haksızlıktan hasenatının eksilmesi sureti ile de hakkının yenileceğinden korkmaz. 

Bu hususta başka bir âyet-i Kerimede de şöyle buyuruluyor: "Şüphesiz ki, Allah, hiç kimseye zerre kadar zulmetmez. Yapılan iyilik zerre kadar da olsa onu kat kat artırır ve yapana katından büyük bir mükâfaat verir.” Nisa/40

Tâ-Hâ 112. ayet, 111. ayetteki “zulüm yükleyen hüsrana uğrar” uyarısının hemen ardından mümin için büyük bir güvence verir: İmanla salih amel işleyen kimse, Allah'ın kendisine haksızlık edeceğinden veya yaptığı iyiliklerin eksiltileceğinden korkmaz. İnsanların görmediği, takdir etmediği ve hatta karşılığını vermediği hiçbir hayır Allah'ın ilminde kaybolmaz. 


وَكَذَٰلِكَ أَنزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا وَصَرَّفْنَا فِيهِ مِنَ الْوَعِيدِ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ أَوْ يُحْدِثُ لَهُمْ ذِكْرًا

Ve kezâlike enzelnâhu Kur’ânen Arabiyyen ve sarrafnâ fîhi minel-va‘îdi leallehum yettekûne ev yuhdisu lehum zikrâ.

113- “İşte böylece onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda çeşitli uyarıları tekrar tekrar açıkladık ki sakınsınlar yahut kendileri için bir öğüt ve hatırlama meydana getirsin.”

Bu ayeti kerime nesefinin zikrettiği gibi daha önce geçen sana geçmişlerinin hikayelerinden bir kısmını İşte böylece anlatıyoruz 99 ayeti kerime buyruğunu üzerine atfedilmiştir yani mana şudur biz bu Kur'an'ı Arapça bir Kur'an olarak bu şekilde indirdik demektir. burada kur'an-ı Kerim'in fesatine ve açıklamalarının geniş inceliklerini gözönünde bulundurduğuna işaret edilmektedir. çünkü fesat ve beyanda Arapların seviyesine ulaşılmış değildir. uyarıları defalarca tekrar ettik belki şirkten sakınır günahları terk eder haramları ve fuhşiyatı işlemekten uzak kalırlar veya bu kur'an-ı Kerim ve Ondaki uyarılar onlara bir öğüt verir hatırlatır da Allah'a itaat ve yakınlaştırıcı olan işler yaparlar.

Tâ-Hâ 113. ayet, Kur'an'ın neden indirildiğini açıklar: İnsanları uyarmak, sakındırmak ve unuttuklarını hatırlatmak. Kur'an yalnızca bilgi veren bir kitap değil; insanı gafletten uyandıran, korkuyu takvâya, bilgiyi amele ve hatırlamayı kulluğa dönüştüren ilahî bir terbiyedir.


فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ ۗ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضَىٰ إِلَيْكَ وَحْيُهُ ۖ وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا

Fe te‘âlel-lâhul-melikul-hakk. Ve lâ ta‘cel bil-Kur’âni min kabli en yukdâ ileyke vahyuhû ve kul rabbi zidnî ilmâ.

114- “Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme ve ‘Rabbim! İlmimi artır.’ de.”

Gerçek uluhiyetinde hak sahibi hükümdar olan göklerin ve yerin aralarında bulunanların mülkü ve egemenliği kendisinin olan Allah yücedir. çeşitli Zan lehim ve yanlış anlayışlardan, yaratılmışlara benzemekten ve cisimleri andırmaktan münezzeh, yüce ve mukaddestir Cebrail sana kur'an-ı Kerim'i öğrettiğinde onu tebliğ işini bitirmeden önce Kur'an'ı okumakta acele davranma aksine dinle. ve Rabbim ilmimi arttırdı Kur'an ve Kur'an'ın ihtiva ettiği manalar ile bilgimi arttır de.

Abdullah b. Abbas diyor ki: “Resulullaha vahiy geldiğinde ona çok titizlik gösterdiği için sıkıntı içine düşerdi. Cebrail Aleyhisselam her ayeti okuduğunda O'da hemen onunla beraber okurdu. Allahu Teala bunun üzerine bu ve benzeri ayetleri indirdi ve onun sıkıntıya düşmemesini, vahiy alırken acele etmemesini emretti. Ayrıca kendisinden, ilmini arttırmasını dilemesini istedi.

Diğer ayetlerde şöyle buyurulmaktadır: “Ey Muhammed, Cebrail sana Kur'an okurken, acele ederek onunla beraber dilini oynatma.”,”Onun bir araya toplamak ve okutmak şüphesiz bizim işimizdir.”,”Biz onu cebrail'e okuttuğumuz zaman, sen onun okuyuşunu takip et.”,”Sonra onu açıklamak Şüphesiz bizim işimizdir.” Kıyamet/16-19 

Nesefi der ki: “Denildiğine göre Allah, resulüne ilim müstesna herhangi bir şeyin daha da arttırılmasını istemesini emretmiş değildir.”

Tâ-Hâ 114. ayet, Allah'ın mutlak hükümdarlığını ilan ettikten sonra insanın ilim karşısındaki edebini öğretir: Acele etme, vahyi dinle, anlamaya çalış ve Rabbinden ilim iste. Kur'an'la ilişki yalnızca okumak değil; sabırla anlamak, tefekkür etmek, öğrenmek ve öğrendiğini yaşamaktır. Ayetin sonundaki “Rabbim! İlmimi artır” duası, müminin hayat boyu taşıması gereken bir ilim ve tevazu duasıdır.


5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

أحدث أقدم

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU