Hacc Sûresi 42-62. Ayetlerin Tefsiri
Hacc Sûresi 42-62. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Hacc Sûresi İkinci Kesim Yedinci Grup
(42-48)
وَاِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَثَمُودُۙ ﴿٤٢﴾ وَقَوْمُ اِبْرٰه۪يمَ وَقَوْمُ لُوطٍۚ ﴿٤٣﴾ وَاَصْحَابُ مَدْيَنَۚ وَكُذِّبَ مُوسٰى فَاَمْلَيْتُ لِلْكَافِر۪ينَ ثُمَّ اَخَذْتُهُمْۚ فَكَيْفَ كَانَ نَك۪يرِ﴿٤٤﴾
42- Ve in yukezzibûke fe kad kezzebet kablehum kavmu nûhın ve âdun ve semûd(u). 43- Ve kavmu ibrâhîme ve kavmu lût(ın). 44- Ve ashâbu medyen(e), ve kuzzibe mûsâ fe emleytu lil kâfirîne summe ehaztuhum, fe keyfe kâne nekîr(i).
42-44- "(Ey Muhammed!) Eğer onlar seni yalanlıyorlarsa (bilesin ki), onlardan önce Nûh kavmi, Âd ve Semûd kavimleri de (peygamberlerini) yalanlamışlardı. İbrahim’in kavmi ve Lût’un kavmi de. Medyen halkı da (Şuayb'ı yalanlamıştı). Musa da yalanlandı. Ben o kâfirlere bir süre (mühlet) verdim, sonra onları yakalayıverdim. Benim onları cezalandırmam nasılmış (görsünler)!"
Mekkeli müşriklerin Hz. Peygamber’in (s.a.v.) getirdiği vahyi, tevhid inancını ve ahiret gününü inatla yalanlamaları; Müslümanların askeri ve siyasi olarak güçlenmesine rağmen inkârcıların düşmanlıkta diretmesi üzerine nazil olmuştur.
Ayetler; Mekke’deki baskılardan, psikolojik harpten ve inkârcıların katı tutumundan dolayı göğsü daralan, hüzünlenen Hz. Muhammed’i (s.a.v.) teselli etmek ve inananların azmini bilemek amacıyla doğrudan Allah Resulüne ve onun şahsında tüm müminlere hitap etmektedir.
Surenin akışında bu ayetlerle birlikte, geçmiş peygamberleri yalanlayan kavimlerin helak süreçlerini anlatan daha önceki işlenilen A’raf ve Hud surelerinde bahsedilen eski kavimlerin durumlarına tekrar geçiş yapılmıştır. Ayette Nuh, Hud, Salih, İbrahim ve Lût (A.S.) kavimlerinin tarihsel döngüsü verildikten sonra, "Musa'nın kavmi" denilmeyip doğrudan "Musa da yalanlandı" denilmiştir. Çünkü Hz. Musa'yı kendi kavmi olan İsrailoğulları yalanlamamış; aksine onu yalanlayanlar dışarıdan bir zümre olan Firavun ve avanesi (Kıptiler) olmuştur.
Ayetler bize zaman geçsede, kostümler, binalar, güç ve teknoloji değişse de insan topluluklarını körlüğe iten güç, zenginlik ve kabilevi asabiyet odaklı "küfrî inat" hiç değişmemiştir. Hz. Peygambere; "Sen yalanlanan tek resul değilsin, bu yoldaki yalnızlık tarihin değişmez bir döngü yasasıdır" mesajını vermektedir.
Bir İslam davetçisinin ggörevi, insanları zorla hidayete erdirmek için her yolu deneyen veya kendini paralayan bir figür değildir; görevi hakikati apaçık duyurmaktır. Muhatapların yalanlaması, davetçinin hatada olduğunu göstermez; tebliğin yapılmasıyla davetçinin fıkhî sorumluluğu düşer.
Ayette geçen "fe emleytü" ifadesi, Allah'ın zalimlere hemen ceza vermeyip onlara tövbe etmeleri veya cürümlerini tamamlamaları için mühlet tanıması kanunudur. Müslümanların, zalimlerin dünyadaki geçici rahatlıklarına bakıp yılgınlığa düşmeleri fıkhen ve ahlaken yasaklanmıştır.
Hak yolda yürürken peygamberi sabır ve azmin sürdürülmesi, yılgınlığa ve ümitsizliğe düşülmemesi ameli bir yükümlülük olarak tescil edilmiştir.
Hakikatin, ne zamanın akışı karşısında ne de egemen kavimlerin sayısal çokluğu ve gücü karşısında değerini yitirmeyecektir. Eski kavimlerin sapkınlıkları bugün modern dünyada aynı kibirle devam ediyorsa, Allah'ın tek ilah olduğu ve adaleti çiğneyen medeniyetleri eninde sonunda hukuki bir çöküşe (nekîr/azap) sürükleyeceği gerçeği, değişmez küresel bir yasa olarak yürürlüğe konmuştur.
فَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَهْلَكْنَاهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ فَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَا وَبِئْرٍ مُعَطَّلَةٍ وَقَصْرٍ مَش۪يدٍ
Fe keeyyin min karyetin ehleknâhâ ve hiye zâlimetun fe hiye hâviyetun ‘alâ urûşihâ ve bi’rin mu’attalatin ve kasrin meşîd(in).
45- “Halkı zalim olan nice memleketleri helâk ettik; şimdi oraların tavanları çökmüş, duvarları yıkılıp kalmıştır. (Şimdi oralarda) terk edilmiş niceleri kuyular ve (yapayalnız kalmış) ihtişamlı saraylar vardır!”
Mekkeli müşriklerin kendi iktisadi güçlerine, ticaret kervanlarına, sağlam mimari yapılarına ve Kâbe üzerindeki üstünlüklerine güvenerek Müslümanları küçümsemeleri üzerine nazil olmuştur.
Büyük bir yıkımla altüst olan şehirlerde evlerin önce çatıları yere düşmüş, ardından duvarlar da bu çatıların üzerine yıkılmıştır. Nesefî’nin ifadesiyle: "Yani o evlerin çatıları yere düştükten sonra, duvarları da yıkılarak çatıların üstüne yıkılmıştır."
Toplumsal ve ekonomik hayatın kalbi olan su kuyuları, halk helak edildikten sonra terk edilmiş; kovaların ipleri kopmuş, yanı başında su çekme aletleri olduğu halde işlevsizce ortada kalmıştır. Artık oralarda su araştıran hiç kimse kalmamıştır.
Zenginlerin yüksek yerlerde ve çöllerde kurdukları, savunulması kolay, sağlam ve süslü püslü saraylar, içindeki sahipleriyle birlikte toptan helak edilmiştir. Ne sarayların ihtişamı ne de kuyuların zenginliği onları kurtarabilmiştir.
Devletlerin, şehirlerin ve medeniyetlerin helak ediliş sebebi maddi zayıflık değil, doğrudan halkının zalim olması (ve hiye zâlimetun), yani şirk koşup peygamberleri inatla yalanlamalarıdır. Geçmiş kavimlerin kalıntılarının bu denli dramatik bir üslupla aktarılması, bugünün inkârcılarına fıkhî ve ahlaki birer uyarıdır. Aynı cürümleri işleyenlerin aynı akıbete uğrayacağı gerçeğinden hareketle, yalanlayanların bu cürümlerden derhal sakınmaları (hicret ve tövbe etmeleri) farzdır.
İktisadi zenginliğin, lüks üretimin (su kuyularının) ve yüksek mimari korunakların (sarayların), adaleti ve inanç özgürlüğünü çiğneyen elit yapıları nihai çöküşten kurtaramayacağı bütün insanlara bir toplumsal yasa olarak ilan edilmiştir. Zaman geçse de insanların kostümleri, teknolojileri ve binaları değişse de küfrî inadın ve zulmün doğurduğu hukuki sonucun değişmeyeceği tescil edilmiştir. Gücü elinde tutup kaynakları tekelleştiren despot yönetimlerin, doğanın ve tarihin değişmez adalet terazisinde ıssız birer harabeye dönüşmeye mahkûm olduğu anayasal bir kural olarak yürürlüğe konmuştur.
اَفَلَمْ يَسيرُوا فِي الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَۚا فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ
E fe lem yesîrû fîl-ardı fe tekûne lehum kulûbun ya’kılûne bihâ ev âzânun yesmeûne bihâ, fe innehâ lâ ta’mel-ebsâru ve lâkin ta’mel-kulûbul-letî fîs-sudûr(i).
46- “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? Doğrusu (fiziki) gözler kör olmaz, fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur!”
Mekkeli müşriklerin, ticaret kervanlarıyla Şam ve Yemen yolları üzerinde bulunan geçmiş kavimlerin (45. ayette geçen) helak kalıntılarının önünden sürekli geçip gitmelerine rağmen, bu enkazlardan hiçbir ibret almamaları üzerine nazil olmuştur. Ayet, maddi dünyayı gören ama hakikati kavrayamayan Mekke müşriklerine ve onların şahsında tarihteki tüm gafil topluluklara hitap eder.
İbn Kesir ayetteki gezip dolaşmayı, "Bedenleri ile de fikirleriyle de dolaşmıyorlar mı?" şeklinde açıklayarak fikri seyahatin önemini vurgular. Nesefî ise bu ifadeyi; "Yüce Allah'ın küfürleri sebebiyle helak ettiği kimselerin helak yerlerini görmelerine, onların bıraktıkları eserleri müşahede ederek ibret almaları için yolculuk yapmalarına bir teşviktir" diyerek İslam'ın gezi felsefesini ortaya koyar.
Peygamberleri yalanlayan ümmetlerin başına gelen ilahi intikam ve azabın sebeplerini akılla kavramak gerekir. İnkârcıların sorunu fiziki gözlerin körlüğü değil, göğüslerdeki asıl körlük olan Basiret Körlüğüdür. Nesefî’nin ifadesiyle: "Yani onların gözleri kör olup göremez hale geldiler manasına değildir. Aksine onların kalpleri ibret alamaz oldu." Görme duyusu ne kadar sağlıklı olursa olsun, kalp kör olduğu müddetçe bu duyu ibretlere nüfuz edemez ve olayların ne anlama geldiğini idrak edemez.
Ayette kalplerin özellikle "göğüslerin içinde" (fî's-sudûr) olduğunun vurgulanması, Nesefî’ye göre; bilginin asıl yerinin kalp olduğunu açıklamak ve "Kalp ile bildiğimiz bu et parçasının dışında (başka bir yerde) soyut bir organ kastedilmiştir" denilmemesi içindir.
İmanın mekânı olan kalbin göğüste yer aldığı ve bu manevi merkez ile göğüsteki maddi organ (biyolojik kalp) arasında doğrudan bir ilişki bulunduğu tescil edilmiştir. Düşünme, tefekkür, ibret alma (tedebbür) eylemleri kalbi birer fıkhî vazife olarak yüklenmiştir.
Ayet-i kerime insana düşünmeyi ve tabi olmayı emrederken; kâfir, tefekkür edip ibret alacağı yerde yalanlamakta diretir. Üstelik bu yalanlamasını, azabın çabucak gelmesini isteyerek alaycı bir üslupla ortaya koyar.
İnsanın ve toplumların en büyük felaketinin maddi ve teknolojik yetersizlikler değil, zihinsel ve ahlaki körlük (vicdan körlüğü) olduğu insanlık için bir hakikat olarak ilan edilmiştir. Tarihin ve coğrafyanın sunduğu somut kanıtlara sırtını dönen, adaletsizlik üzerine kurulu sistemlerin bilgi birikimi bakımından "cahil" ve "kör" sayılacağı tescil edilmiştir. Hukukun ve toplumsal barışın sürdürülebilirliğinin, sadece fiziki veri toplamakla değil, açık bir zihin, çalışan bir kulak ve hassas bir vicdani merkezle (basiretle) olayları okumaktan geçtiği anayasal bir düstur olarak yürürlüğe konmuştur.
وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالْعَذَابِ وَلَنْ يُخْلِفَ اللّٰهُ وَعْدَهُۜ وَاِنَّ يَوْماً عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ
Ve yeste’cilûneke bil-’azâbi ve len yuhlifallâhu va’deh(u), ve inne yevmen ‘inde rabbike ke elfi senetin mimmâ teu’ddûn(e).
47- “(Ey Muhammed!) Senden azabı acele istiyorlar. Hâlbuki Allah vaadinden asla dönmez. Şüphesiz Rabbinin katındaki bir gün, sizin saydığınız bin yıl gibidir."
Mekkeli müşriklerin, geçmiş kavimlerin helakına dair somut enkaz uyarılarını (45 ve 46. ayetler) işittikten sonra kalp körlüğüyle alay ederek, "Eğer doğru söylüyorsan o tehdit ettiğin azabı başımıza hemen yağdır da görelim!" şeklinde meydan okumaları üzerine nazil olmuştur.
Ayet, inkârcıların azabı yalanlayarak, onun gelişinin çok uzak bir ihtimal olduğunu kabul ederek alaycı ve küstah tavırlarına karşı ilahi takvimin işleyiş yasasını bildirmektedir.
Allah hükmünü vermiş ise o konu bitmiştir asla caymaz. O'nun vaadi; kıyametin muhakkak kopması, adalet düşmanlarından intikam alınması ve gerçek dostlarına lütfuyla ikramda bulunulması şeklinde kesinlikle gerçekleşecektir.
İbn Kesir, Allah'ın acele etmemesinin ardındaki sırrı şu muazzam sözlerle açıklar: "Yüce Rabbimiz acele etmez. O'nun mahlukatına göre bin yıllık süre, bir gün gibidir. Çünkü O intikama Kadir olduğunu bilmektedir. Hiçbir şeyin elinden kurtulamayacağını bilmektedir. İsterse geciktirsin, mühlet veya süre tanısın…”
El- Asmai dedi ki: Ebu Amir b. el-Ala'nın yanında bulunuyordum. Amr b. Ubeyd gelip:
- ey-Ebu Amr, Allah vaadinden cayar mı? diye sordu; o Hayır, dedi. Bunun üzerine bir Vaid ayetini zikredince ona şöyle dedi:
- Sen Arap değil misin? Araplar va’dden dönmeyi aşağılık, vaidden dönmeyi de bir kerem kabul ederler. Şairin şu sözlerini hiç işitmedin mi: “Amcaoğlu ve komşu korksun satvetimden, Tehditkar baskılardan yüz çevirmem ben. Ben ona söz versem (Va’d) ya da tehdit etsem (Vaid) sözümü yaparım da, vazgeçerim tehdidimden.”(İbn Kesir)
Ehli sünnet görüşüne göre: Allah va’dinden caymaz ancak Vaid eğer kafire yapılmış ise bundan da caymaz. Muhammed ümmetinden asi olanlara yapılmış ise bunu gerçekleştirebilir ve lütuf ve keremi dolayısıyla af edebilir…
Azabın hemen gelmemesi, iptal edildiği veya inkârcıların haklı olduğu anlamına gelmez. Allah katındaki zaman ölçeği insanların sınırlı algısından çok farklı olduğundan, cezalandırma mutlak surette tam vaktinde gelecektir. İlahi iradeyi sınamaya kalkışmak, azabı veya kıyameti alay yollu acele istemek şirkin ve küfrün bir tezahürü olup kesin olarak haram kılınmıştır.
Hukuki süreçlerin ve ilahi adalet mekanizmalarının, suçluların şımarıklığına veya sabırsızlığına göre değil, adil bir planlama ve mutlak bir hikmet takvimine göre işleyeceği evrensel bir ilke olarak tescil edilmiştir. Maddi dünyanın kısıtlı algı kalıplarıyla (insanın zaman algısıyla) evrensel ve mutlak hakikatlerin yargılanamayacağı; adaletin gecikiyor gibi görünmesinin, suçun cezasız kalacağı anlamına gelmeyeceği anayasal bir kural olarak yürürlüğe konmuştur.
وَكَاَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ اَمْلَيْتُ لَهَا وَهِيَ ظَالِمَةٌ ثُمَّ اَخَذْتُهَاۚ وَاِلَيَّ الْمَص۪يرُ
Ve keeyyin min karyetin emleytu lehâ ve hiye zâlimetun summe ehaztuhâ, ve ileyyel-masîr(u).
48- “Halkı zalim olduğu hâlde kendilerine süre (mühlet) verdiğim, sonra da yakalayıverdiğim nice memleketler vardır! Nihayet dönüş ancak banadır.”
Mekkeli müşriklerin azabı yalanlayarak "Hadi acele getir!" şeklindeki alaycı meydan okumalarına ve şımarıklıklarına nihai bir cevap olarak nazil olmuştur.
Allahu Teala Bu ayeti kerimede; azabın hemen gelmemesini bir haklılık sebebi sayan Mekke müşriklerine geçmiş ümmetlere önce nasıl mühlet verdiğini fakat sonunda onları mutlaka cezalandırdığını beyan ediyor. Bu tarihi ihtar verilirken, azabı acele isteyen müşriklere azabın acele gelmesini istemelerinin sonunda kendilerini pişmanlığa düşürmekten başka bir netice getirmeyeceğini beyan ediyor. Dönüş yalnız banadır. Hiç bir şey elimden kaçmaz. Mazlum müminlere de ilahi adaletin şaşmaz işleyişini göstererek sabır ve metanet aşılamaktadır.
Allah, halkı zalim olan toplulukları cürümlerini işler işlemez hemen cezalandırmaz. Onlara iktisadi, askeri ve medeni olarak zirveye çıkacakları, düşünecekleri veya günahlarını dolduracakları bir mühlet (emleytü) tanır. Zalimlerin bu süre zarfındaki zenginlik ve ihtişamı, haklılıklarından değil, ilahi yasanın işleyiş biçimindendir. Müminlerin, zalimlerin dünyadaki refahlarına bakarak adaletten şüphe etmeleri fıkhen yasaklanmıştır.
Süre tamamlandığında ve zulüm sosyolojik olarak tahammül sınırını aştığında, o azametli medeniyetler hiç beklemedikleri bir anda ilahi adalet tarafından yakalanıp (ehaztühâ) enkaz haline getirilmişlerdir. Ayetin sonundaki "ve ileyyel-masîr" (dönüş ancak banadır) beyanı, dünyada helakle işi bitmeyen zalimlerin, ahiretteki mutlak mahkemede de hesaba çekileceklerini hukuken garanti eder.
Zalim yönetimlerin veya despotik küresel güçlerin, suç ortaklığı ve cezasızlık algısıyla sürdürdükleri geçici refah dönemlerinin (mühlet sürecinin) onları nihai ve mutlak çöküşten kurtaramayacağı evrensel bir yasa olarak tescil edilmiştir. Hukuki süreçlerde zamana yayılmanın veya cezanın gecikmesinin bir "aklanma" sebebi olamayacağı; adaletin er ya da geç, ama mutlak surette tecelli edeceği (ilahi ve evrensel hesap verilebilirlik ilkesi) anayasal bir kural olarak yürürlüğe konmuştur.
Hacc Sûresi Üçüncü Kesim Birinci Grup
(49-51)
قُلْ يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّمَا أَنَا لَكُمْ نَذِيرٌ مُبِينٌ
Kul yâ eyyuhen-nâsu innemâ ene lekum nezîrun mubîn(un).
49- “(Ey Muhammed!) De ki: 'Ey insanlar! Ben sizin için ancak (sorumluluklarınızı hatırlatan ve tehlikeleri bildiren) apaçık bir uyarıcıyım.”
Surenin akışında bu ayetle birlikte yepyeni bir eksene geçiş yapılmıştır. Önceki ayetlerde (42-48) geçmiş medeniyetlerin inatları ve uğradıkları feci akıbetler tasvir edilmişti. Müşrikler ise bu uyarılara karşı Hz. Peygamber’i ilahi güç iddialarında bulunmakla suçluyor ya da onunla alay ediyorlardı. Buna rağmen insanlara apaçık uyarıları gayet açık bir şekilde uyarıcıyım. Dünyada Allah’ın gazabına uğrayacağınızı, ahirette de yine onun azabına düşeceğinizi haber veriyorum. Ben, bunun dışında herhangi bir şeye sahip değilim.
فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ
Fellezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti lehum magfiretun ve rızkun kerîm(un).
50- “Artık iman edip salih ameller işleyenler var ya; onlar için bir bağışlanma (mağfiret) ve bitmez tükenmez, şerefli bir rızık (cennet rızkı) vardır.”
Mekkeli müşriklerin Müslümanları yoksullukla, hicret ettiklerinde aç kalmakla korkutmaları ve İslam'a giren köle, muhtaç veya zayıf müminleri toplumsal olarak aşağılamaları üzerine nazil olmuştur.
Sizin içinizden Allah’a inanıp onun peygamberlerini ve kitaplarını kabul edenler için, ve bunların yanı sıra peygamberlerinin lisanıyla ve kitapları aracılığı ile kendilerine yapılması emredilen, Rableri katında da kabul gören güzel işleri yapanlar için mağfiret vardır. Onların eskiden işlemiş oldukları günahları affedilecektir, silinecektir. Yine onlar için suret ve mana rızıkları vardır. Onlar imanlarının ve güzel amellerinin mükafatı olarak hem bu dünyada nimetlere kavuşacaklar, hemde ahirette cennete nail olacaklardır.
وَالَّذ۪ينَ سَعَوْا ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ
Vellezîne se’av fî âyâtinâ muâcizîne ulâike ashâbul-cehîm(i).
51- “Ayetlerimizi boşa çıkarmak, onları geçersiz kılmak için canla başla (yarışarak) koşuşturanlar var ya; işte onlar cehennemliklerdir.”
Mekkeli inkârcıların, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) okuduğu ayetlerin insanlara ulaşmasını engellemek için gürültü yapmaları, "Bu şiirdir, sihirdir" diyerek Kur'an'ı gözden düşürmeye çalışmaları üzerine nazil olmuştur.
Ayet, doğrudan İslam davetinin önünü kesmeye çalışan o günkü inkârcı liderleri ve kıyamete kadar hakikati örtmek için uğraşan herkesi uyarmaktadır. Bu inkarcı liderler birbirleriyle ayetlerin inkarı için yarışırcasına koşuşturuyorlar. İşte onlar eşkiyadırlar, kovulmuş olanlardır, onlar cehennem halkıdır. Yani sızdırılan onlar cehennemin daima mülazimleridir ve orada asla onlara kurtuluş yoktur. Onlar yaptıklarıyla Rablerini aciz bırakacaklarını zannettiler. Onlar sıcak, azabı oldukça çetin olan cahim ateşi ile hemhal olacaklardır.
Hacc Sûresi Üçüncü Kesim İkinci Grup
(38-41)
وَمَٓا اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رَسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ اِلَّٓا اِذَٓا اَتَمَنّٰٓى اَلْقَى الشَّيْطَانُ ف۪ٓي اُمْنِيَّتِه۪ۚ فَيَنْسَخُ اللّٰهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ ثُمَّ يُحْكِمُ اللّٰهُ اٰيَاتِه۪ۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌۙ
Ve mâ erselnâ min kablike min resûlin ve lâ nebîyin illâ izâ temennâ elkaş-şeytânu fî umniyyetih(î), fe yensehullâhu mâ yulkış-şeytânu summe yuhkimullâhu âyâtih(î), vallâhu alîmun hakîm(un).
52- “(Ey Muhammed!) Senden önce hiçbir resul ve nebi gönderdik ki, o bir şeyi arzuladığı (ayetleri okuduğu veya ümmetinin hidayetini istediği) zaman, şeytan onun bu arzusuna bir vesvese, bir şüphe karıştırmaya çalışmış olmasın. Nihayet Allah, şeytanın attığı o şüpheyi giderir (yok eder); sonra da kendi ayetlerini sapasağlam yerleştirir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Hz. Peygamber (s.a.v.) gece gündüz Mekke halkının imana gelmesini, cehennem azabından kurtulmasını çok derinden arzuluyordu. Ancak inkârcılar her defasında bir bahane buluyor, ayetleri dinlerken araya laf sokuyor ve müminlerin zihnini bulandırmaya çalışıyorlardı. Efendimiz bu duruma çok üzülüyor, adeta kendini paralıyordu. İşte bu ayet, hem Allah Resulü’nün yüreğini ferahlatmak hem de müminlerin sarsılan moralini düzeltmek için indi.
Hz. Peygamber insanların iyiliğini ve hidayetini çok derinden istiyordu. Ümmetin hidayeti ile alakalı bir temenni bulunduğu zaman şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmak istememiş olsun. Şeytan ne kadar çabalarsa çabalasın, onun vesveseleri geçicidir. Ayet bize müjdeliyor ki, Allah şeytanın o bulanık oyunlarını bozar, siler atar (feyensehullâh) ve hakkı sapasağlam ayakta tutar. İhlaslı tabilerinin kalplerine ayetlerini yerleştirerek pekiştirir ve muhafaza eder. Şeytanın neler bıraktığını da, başkalarını da çok iyi bilir. O her şeyi yerli yerine koymaktaki hikmetine nihayet yoktur. O kalplere yerleştirdiği şeylere sebat vermekte de, bunlardan dilediklerini gidermekte de hikmetlidir ve bunları hikmeti gereğince yapar.
Hz. Peygamber’e ve müminlere verilen en büyük teselli şudur: "Bu sadece senin başına gelmiyor. Senden önceki bütün peygamberler de bu yollardan geçti, bu zorlukları yaşadı." Hak yolda yürürken engellerle karşılaşmak, yanlış anlaşılmak ya da işlerin baltalamaya çalışılması bu yolun bir gerçeğidir; yılgınlığa düşmemek gerekir.
لِيَجْعَلَ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُ فِتْنَةً لِلَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْۜ وَإِنَّ الظَّالِمِينَ لَفِي شِقَاقٍ بَعِيدٍ
Li yec’ale mâ yulkış-şeytânu fitneten lillezîne fî kulûbihim meradun vel-kâsiyeti kulûbuhum, ve innez-zâlimîne lefî şikâkın baîd(in).
53- “(Allah buna izin verir) ki, şeytanın ortaya attığı o şüpheleri; kalplerinde hastalık (nifak ve şüphe) bulunanlar ile kalpleri katılaşmış olanlar için bir imtihan (fitne) yapsın. Şüphesiz o zalimler, haktan çok uzak bir ayrılık ve düşmanlık içindedirler.”
Bir önceki (52.) ayette, şeytanın peygamberlerin tebliğ ve hidayet arzularına gölge düşürmek, şüphe yaymak istediğini öğrendik. İşte bu 53. ayet, Allah'ın şeytanın bu hareketlerine neden tamamen engel olmadığını, neden buna bir miktar alan açtığını açıklar: İnsan kalplerini birbirinden ayıran bir süzgeç, bir imtihan olsun diye... Şeytanın ortaya attığı fitneler, her kalpte aynı sonucu vermez. Kalbin durumuna göre bir ayrışma yaşanır.
Taberi; “Ey Muhammed, Şüphesiz ki, kavminin müşrikleri olan zalimler, Allah'ın emirlerine karşı Ayrılık içindedirler ve Haktan çok uzaktırlar.”
Ayet, şeytanın tuzaklarına hemen düşen ve o şüphelerle zehirlenen iki tip kalbi önümüze koyar:
1. Kalbinde Hastalık Olanlar (Fî kulûbihim merad): Bunlar kararsız, inançları zayıf, iki yüzlü (münafık) kimselerdir. Şeytan içlerine küçücük bir şüphe attığında hemen hakikatten şüphe etmeye başlarlar.
2. Kalpleri Katılaşmış Olanlar (El-kâsiyeti kulûbühüm): Bunlar ise inkârda inat eden, merhametini kaybetmiş, kalbi taşa dönmüş kimselerdir. Şeytanın vesveseleri onların inatlarını daha da artırır, hakka karşı daha da körleşirler.
“Uzak Bir Ayrılık" (Şikâk-ı Baîd): Ayetin sonu, kalbi hastalıklı ve katı olan o zalimlerin durumunu özetler. Onlar haktan o kadar kopmuş, o kadar derin bir inat ve düşmanlık çukuruna düşmüşlerdir ki, artık oradan geri dönüp hakikati teslim etmeleri çok zordur.
Bu ayeti okurken kendi kalbimizi yoklamalıyız. Hayatın içinde bir sıkıntıyla, bir şüpheyle veya bir krizle karşılaştığımızda; eğer hemen ümitsizliğe düşüyor, isyan ediyor veya doğrudan şüpheye kapılıyorsak kalbimizdeki o "hastalık" sızısını hissetmeliyiz. Kalbimizi zikirle, namazla ve güzel amellerle yumuşatmadığımız müddetçe, şeytanın en ufak rüzgârında savrulma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Şeytanın tuzakları, kalbini diri tutan müminler için bir hiçken; kalbi hasta ve katı olanlar için ebedî bir helak vesilesidir.
وَلِيَعْلَمَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكَ فَيُؤْمِنُوا بِه۪ فَتُخْبِتَ لَهُ قُلُوبُهُمْۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
Ve li ya’lemellezîne ûtul-ılme ennehul-hakku min rabbike fe yu’minû bihî fe tuhbite lehû kulûbuhum, ve innallâhe le hâdillezîne âmenû ilâ sırâtın mustakîm(in).
54- “Bir de kendilerine ilim verilenler, Kur'an'ın (veya o davanın) senin Rabbinden gelen mutlak bir hakikat olduğunu bilsinler, ona iman etsinler ve böylece kalpleri O'na saygıyla, huzurla bağlansın (gönülleri O'na ısınsın) diyedir. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru bir yola iletir.”
Kendilerine kuru bilgi verilmeyenler Allah onlara dini ve ayetleri hakkında ilim verdiği, gördüğü her olaydan ibret alan ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilen basirete sahip olanlar. Yani Kur'an'ı kerimin rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilip kur'an-ı kerim'e inanmaları gönüllerini ona bağlamaları böylelikle huzur bulup yatışmaları içindir. Muhakkak ki Allah iman edenleri dosdoğru yola iletir her konuda onların yardımcısıdır.
Nesefi Bu ayeti kerime hakkında şöyle der: “Dinin müteşabih olan naslarını sahih tevillerle tevil eder. Müşkül olanlarını da mükem usullerin gerektirdiği şekilde ilgili yerlere hamlederek açıklarlar ve böylelikle hayrete de düşmez, tereddüte de kapılmazlar.”
Şeytanın ortaya attığı şüpheler ve fitneler; kalbi hasta olanları sarsarken, hakiki ilim sahiplerinin imanını daha da pekiştirir. Onlar her sarsıntıda: "Bu da Rabbimizden bir imtihandır ve O'nun vadettiği her şey haktır" derler. İhbat; kalbin kibirden, şüpheden, hırçınlıktan arınarak tam bir teslimiyetle, sükûnetle ve huzurla Allah’a boyun eğmesidir. Şeytanın rüzgârları bu kalplere çarptığında sönüp gider; çünkü bu kalpler derin bir iman köküyle toprağa (hakikate) sapasağlam bağlanmıştır. Ayetin sonu bize en büyük güvenceyi veriyor: "Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola iletir." Biz kendi irademizle kalbimizi hakka açıp samimiyetle iman ettiğimizde, karşımıza ne kadar hile, tuzak veya şeytani vesvese çıkarsa çıksın, Allah elimizden tutar ve bizi o sarsıntılardan çıkarıp selamete ulaştırır.
Bu ayet bize gösteriyor ki, hayattaki en büyük zırhımız "sahih ilim ve samimi teslimiyettir." Çevremizde inancımızla alay edildiğinde, zihnimize şüpheler üflendiğinde ya da hayatın dertleri üst üste gelip bizi sarstığında, kalbimizin yönünü hemen Rabbimize çevirmeliyiz. Kalbimizi katılaştırmak yerine, O'na teslim olarak yumuşatmayı seçtiğimizde, Allah bize her karanlığın içinde dosdoğru giden o aydınlık yolu görünür kılacaktır.
وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ف۪ي مِرْيَةٍ مِنْهُ حَتّٰى تَأْتِيَهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً اَوْ يَأْتِيَهُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَق۪يمٍ
Ve lâ yezâlullezîne keferû fî miryetin minhu hattâ te’tiyehumus-sâatu bagteten ev ye’tiyehum azâbu yevmin akîm(in).
55- “İnkâr edenler, o kıyamet saati kendilerine ansızın gelinceye veya o sonu kısır (kendisinden sonra hayır gelmeyen/faydasız) günün azabı onlara ulaşıncaya kadar Kur'an'dan (veya o hakikatten) yana hep bir şüphe içinde kalmaya devam edeceklerdir.”
Ayette geçen "mirye", insanın önünde apaçık kanıtlar, mucizeler ve dağ gibi hakikatler dururken, sırf işine gelmediği veya kibri elvermediği için inatla şüphe üretmeye devam etmesidir. Kalbini bir kere hakka kapatan inkârcılar, bir önceki ayette (54) anlatılan ilim sahiplerinin aksine, Kur'an'ın her ayetine ve müminlerin her hayırlı işine karşı hep bir açık arama, şüphe duyma hastalığı içinde ömür tüketirler.
İnkârcıların bu şüphe üretme oyunu sonsuza kadar sürmez. Ayet bize uarıyor ki; dünya hayatının koşturmacası, ticareti ve zevkleri içinde gafilce yaşarken, o kıyamet saati veya ölüm anı onlara hiç beklemedikleri bir anda, ansızın (bagteten) geliverir. O an geldiğinde, şüphe üretecek zaman da zemin de kalmaz.
Ayette geçen "akîm" kelimesi kelime anlamı olarak "kısır, doğurmayan" demektir. Müfessirler kâfirler için bu günün neden kısır/faydasız sayıldığını şöyle açıklar: O gün, kendisinden sonra hiçbir iyiliğin, tövbenin, telafinin ve geri dönüşün doğmayacağı, kâfirler için tamamen ümitsiz ve hayırsız bir gündür. Bugün bazı tefsirlere göre müşriklerin dünyada yerle bir olduğu Bedir günü, bazılarına göre ise doğrudan Kıyamet günüdür.
Âyet-i kerimede "Kısır bir gün (Akim)" ifadesi geçmektedir. Bazı rivayetler şöyledir: İkrime ve Dahhak’tan nakledilen bir görüşe göre buradaki "Kısır gün "den maksat,-kıyamet günüdür. Zira, kıyamet gününün gecesi yoktur. Mücahid, Said b. Cübeyr, Katade ve. Ubey b.Kâ’b’dan-nakledilen diğer bir görüşe göre buradaki "Kısır gün"den maksat, Bedir savaşının yapıldığı gündür.
Bugüne kısır gün denmesinin sebebi, kafirlerin ileri gelenlerinin geceye kadar bekletilmeyip, yani, akşamı göremeden öldürülmeleridir. Böylece Bedir günü onlar için gecesi olmayan kısır bir gün olmuştur, Taberi bu son görüşü tercih etmiş ve birinci görüşün alınması halinde âyette, münasip düşmeyen bîr tekrarın meydana geleceğini söylemiştir.
Bu ayet bize, hakikati teslim etmekte acele etmemiz gerektiğini öğretir. "Yarın yaparım, sonra inanırım, hele şu şüphemi de bir netleştireyim" diyerek ömrü ertelemek büyük bir aldanıştır. Kalbinde hastalık olanlar ömür boyu şüphe bataklığında çırpınırken, ölüm veya kıyamet onları ansızın yakalar ve o an her şey için çok geç olur. Biz müminler olarak zihnimize üflemeyen her vesvesede durup beklemek yerine, samimiyetle hakka teslim olmalı ve o "kısır, faydasız gün" gelmeden önce heybemizi salih amellerle doldurmalıyız.
اَلْمُلْكُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِۜ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْۜ فَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ف۪ي جَنَّاتِ النَّع۪يمِ ﴿٥٦﴾ وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ينٌ ﴿٥٧﴾
56- El-mulku yevme izin lillâh(i), yahkumu beynehum, fellezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti fî cennâtin naîm(i). 57- Vellezîne keferû ve kezzebû bi âyâtinâ fe ulâike lehum azâbun muhîn(un).
56-57- "O gün mutlak egemenlik sadece Allah'ındır. O, insanların arasında hükmünü verir. Artık iman edip salih ameller işleyenler, nimetlerle dolu cennetlerdedirler. İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; işte onlar için de alçaltıcı, aşağılayıcı bir azap vardır."
Şüphelerin Kalktığı O Büyük Mahkeme: Dünyada insanların elinde mal, mülk, makam veya güç gibi geçici ortaklıklar vardır. Kimi zaman zalimler bu güce dayanarak Müslümanlara baskı yapar, hakikate karşı şüphe üretirler (55. ayet). Ancak o saat gelip çattığında bütün şüpheler ortadan kalkar. O gün mülk de, söz söyleme yetkisi de sadece Allah'a ait olacaktır. O'nun huzurunda kimse münazarada bulunamaz, kimse hakikate karşı direnemez. Mutlak adalet sahibi olan Allah hükmünü verecek ve insanlar bu hükme göre ebedî yerlerine ayrılacaklardır.
Gönüllerini İmana Açanların Müjdesi: Dünyada şeytanın vesveselerine kapılmayan, kalbini Allah’a teslim edip gönüllerini İslam’a açanlar, sakındıkları ve imanlarını korudukları için nimetlerle dolu Naîm cennetlerinde ağırlanacaklardır. Onlar için hiçbir korku, tasa ve eksiklik olmayacaktır.
Kibrin Sonu: Alçaltıcı Azap (Azâb-ı Muhîn): Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar ise cehennem ateşindeki yataklarında sonsuza kadar kalacaklardır. Ayette onlar için özellikle "muhîn" (alçaltıcı/aşağılayıcı) bir azap olduğu belirtilir. Çünkü onlar dünyada büyüklük taslamış, müminleri hor görmüşlerdi. O gün yüzlerine bakılmadığı gibi, horlanmış bir şekilde cehenneme itileceklerdir. Cennete giren müminleri gördükleri için dünyada taşıdıkları o sahte gurur ve kibrin büyük pişmanlığı ile kavrulacaklar; orada körü körüne taptıkları sahte ilahları ve peşinden gittikleri liderleriyle birlikte Allah’ın azabını sonsuza kadar tadacaklardır.
Bu iki ayet bize hayatta neye güvenmemiz gerektiğinin ölçüsünü veriyor. Dünyadaki geçici makamların, paranın veya gücün sarhoşluğuna kapılarak hakka karşı körleşenlerin sonu büyük bir zillet ve pişmanlıktır. Biz müminler olarak, hakkın karşısında duranların bugünkü geçici rahatlıklarına bakıp asla ümitsizliğe düşmemeliyiz. Kalbimizi imanla diri tutmalı, heybemizi salih amellerle doldurmalıyız ki o büyük ayrışma gününde alçaltılanlardan değil, müjdelenenlerden olalım.
Hacc Sûresi Üçüncü Kesim Üçüncü Grup
(58-62)
وَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ ثُمَّ قُتِلُٓوا اَوْ مَاتُوا لَيَرْزُقَنَّهُمُ اللّٰهُ رِzْقاً حَسَناًۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
Vellezîne hâcerû fî sebîlillâhi summe kutilû ev mâtû le yerzukanneho mullahû rızkan hasenâ(n), ve innallâhe le huve hayrur-râzikîn(e).
58- “Allah yolunda hicret eden, sonra bu uğurda öldürülen veya ölenler var ya; Allah onları mutlaka güzel bir rızıkla rızıklandıracaktır. Şüphesiz Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”
Ashâb-ı kiramın, Mekke'de her şeylerini arkalarında bırakıp Medine'ye göç ederken ve cihad meydanlarına çıkarken bizzat teneffüs ederek yaşadığı hakikatler fazladır.
Allah'ın rızası için birçok zorluğa katlanan, katındaki mükafatı isteyerek vatanlarını, akrabalarını, arkadaşlarını terk edip Allah ve Resulü için, İslam'a yardım etmek ve dini yaşamak maksadıyla ülkelerini, toplumlarını bırakarak hicret eden o temiz insanların fedakârlığı her şeyin üstündedir. Onlar hicret ettikten sonra da gelen emirlerle hayatlarını tanzim etmiş, dinin her buyruğuna gönülden boyun eğmişlerdir.
Kendilerine cihad emri gelince, bu emrin yerine getirilmesinde hiç tereddüt etmeden meydanlara çıkanlar; eğer orada öldürülürse (şehit olursa) veya yataklarında ecelleriyle vefat ederlerse Allah onlara aynı güzel rızkı vaad etmektedir. Ölümün şekli ne olursa olsun, hepsi bu büyük mükafata nail olacak ve en güzel şekilde rızıklanacaklardır.
Ayette vadedilen o rızık yeri cennettir, müminlerin göz aydınlığıdır. Tüm insanların korku ile dehşete düşeceği, korkudan göz kapaklarının dahi kıpırdamadığı o çetin hesap gününde; bu fedakâr müminler Rahman'ın özel misafirleri olarak korkudan uzak, emin ve huzurlu bir şekilde ağırlanacaklardır. Allah onlara bu ödülü; dünyada çektikleri çilenin, samimiyetlerinin, imanlarının hayatlarına olan tezahürünün ve O'nun adını yüceltmek için mal ve canlarıyla gösterdikleri gayretlerin bir karşılığı olarak ikram edecektir. Çünkü Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır; O'nun ikramında asla eksilme ve kesinti olmaz.
Bu ayet bize, Allah için vazgeçtiğimiz hiçbir şeyin kayıp olmadığını gösteriyor. Biz bugün yurtlarımızdan hicret etmesek bile; Allah'ın adını yüceltmek, rızasını kazanmak için rahatımızdan, uykumuzdan, malımızdan veya çevremizin baskılarından vazgeçtiğimizde bu ayetin bereketine ortak oluruz. Niyetimizi temiz tutup Allah yolunda sabit kaldığımızda, dünyada neyle imtihan edilirsek edilelim, o dehşetli günde Rahman’ın güvencesi altında olacağımızı bilmek en büyük tesellimizdir.
لَيُدْخِلَنَّهُمْ مُدْخَلاً يَرْضَوْنَهُۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَعَل۪يمٌ حَل۪يمٌ
Le yudhılennehum mudhalen yerdavneh(u), ve innallâhe le alîmun halîm(un).
59- “Allah onları, kesinlikle çok memnun kalacakları (hoşnut olacakları) bir yere koyacaktır. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir, Halîm'dir (ceza vermekte acele etmeyip kullarına yumuşak davranandır).”
Ashâb-ı kiramın, vatanlarını terk ettiler, bir önceki ayette de belirtildiği gibi, Allah yolunda hicret eden ve can veren o fedakâr müminler kesinlikle cennete konulacaklardır. Burası onların çok memnun kalacakları, hiçbir burukluk yaşamayacakları bir esenlik yurdudur. Çünkü orada, nefislerinin arzuladığı ve gözlerin görmekle zevk duyacağı her şey onlara eksiksizce sunulacaktır. Dünyada Allah için mahrumiyete katlananlar, orada sonsuz bir hoşnutluğa kavuşacaklardır.
Ayetin sonunda Allah’ın "Alîm" sıfatı zikredilir. Allah; cihad eden mücahid olarak vefat edenlerin samimi hallerini, kalplerindeki ihlası ve Allah yolunda öldürülmeyi, şehid olmayı özlemle beklediği halde yataklarında ölenlerin o temiz niyetlerini çok iyi bilmektedir. Kimsenin fedakârlığı ve gizli kalmış gözyaşı O'nun katında kaybolmaz.
Ayette geçen "Halîm" sıfatı ise iki yönlü muazzam bir tecelli barındırır:
1. Müminlere Karşı: Sırf kendi rızası için hicret etmeleri ve her şeylerini bırakıp O'na tevekkül etmeleri sebebiyle, Allah bu müminlere karşı çok büyük bir müsamaha ile muamele edecek; dünyadaki eksiklerini, günahlarını bağışlayacak ve örtecektir.
2. Düşmanlara Karşı: Diğer taraftan Allah, Kendi gerçek dostlarına (müminlere) karşı inatla savaşan, onlara zulmeden o zalim kimselere dünyada hemen azap etmeyip onlara mühlet vermek, süre tanımak suretiyle de Halîm sıfatıyla muamele eder. Bu mühlet, zalimlerin haklılığından değil, Allah'ın şaşmaz sabır ve imtihan yasasındandır.
Bu ayet bize, Allah yolunda gösterilen hiçbir samimi niyetin zayi olmayacağını müjdeliyor. Bizler niyetimizi temiz tutup Allah'a tam bir tevekkülle bağlandığımızda, Rabbimizin bizim her halimizi gördüğünü ve bildiğini bilerek rahatlamalıyız. O'nun Halîm sıfatına sığınarak günahlarımızın örtülmesini ummalı, zalimlerin dünyadaki geçici rahatlıklarına bakıp da asla ümitsizliğe düşmemeliyiz. Çünkü inananların varacağı yer, nihayetinde tam bir memnuniyetle dolup taşacakları cennet ikramıdır.
ذٰلِكَۚ وَمَنْ عَاقَبَ بِمِثْلِ مَا عُوقِبَ بِه۪ ثُمَّ بُغِيَ عَلَيْهِ لَيَنْصُرَنَّهُ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَعَفُوٌّ غَفُورٌ
Zâlik(e), ve men âkabe bi misli mâ ûkıbe bihî summe bugıye aleyhi le yansurennahullâh(u), innallâhe le afuvvun gafûr(un).
60- “İşte böyle... Kim kendisine yapılan haksızlığın (kötülüğün) benzeriyle karşılık verir de, sonra yine kendisine saldırılır (zulmedilir) ise, andolsun ki Allah ona mutlaka yardım edecektir. Şüphesiz Allah, çok affedendir, günahları bağışlayandır.”
Aziz ve Celil olan Allah, geçmiş ümmetler hakkındaki kanunlarından birisini zikrettikten sonra, burada Müslümanların toplumsal ve hukuki hayatına yön veren yepyeni bir toplumsal kuralını ortaya koymaktadır: Ayet, kendisine haksızlık yapılan bir müminin, kendisine yapılan kötülüğün aynısıyla karşılık verme (misliyle mukabele) hakkı olduğunu ilan eder. İnsanın karşı karşıya kaldığı zulme karşı, sınırı aşmadan hakkını araması ve zalimi cezalandırması takvaya (iyi kulluğa) asla aykırı değildir. Ayet özellikle Mekke'den sürülen Muhacirlerin uğradıkları haksızlıklara karşı intikam alma haklarının bulunduğunu tescil eder. Eğer mazlum kişi kendisine yapılan zulme haklı olarak karşılık verdikten sonra, zalimler durmaz ve ikinci defa ona saldırır, tekrar zulmederlerse (thumme bugıye aleyh), bu durumda mazlumun tekrar karşılık vermesi de takvaya aykırı değildir. Ayet andolsun diyerek söz verir ki; bu durumda Allah o mazluma mutlaka, apaçık bir şekilde yardım edecektir. Haklı bir savunmadan sonra tekrar saldırıya uğrayanın Allah’tan yardım görmesi ilahi bir haktır.
Ayetin sonunda Allah'ın günahları silen ve bağışlayan sıfatlarının zikredilmesinin çok ince iki manası vardır:
1. Sınırı Aşan Mümin İçin: Zulme karşılık veren mümin, niyetinde adil davranmayı hedeflediği halde, öfkesiyle farkında olmadan hakkından biraz daha fazla karşılık vermiş (sınırı azıcık aşmış) olsa bile, Allah onun bu hatasını ve günahını tövbesiyle bağışlayıp silecektir.
2. Mutlak Güç Sahibi Allah: Allah'ın affediciliğini zikretmesi, O'nun zalimleri cezalandırmaya mutlak surette kadir olduğunu gösterir. Çünkü gerçek affedicilik, ancak cezalandırmaya tam anlamıyla gücü yeten, zıddına Kadir olan Yüce Zatın vasfıdır.
Bu ayet bize, İslam'ın mazlumiyeti ve pısırıklığı değil, adaleti ve izzeti emrettiğini gösteriyor. Bize yapılan bir haksızlığa karşı hukuk dairesinde, hakkımız kadar karşılık vermek dinimizin bize tanıdığı helal bir haktır. Ancak bu hakkı kullanırken zalimleşmemeli, adalet sınırını korumaya dikkat etmeliyiz. Biz haklı davamızda hakkımızı savunurken düşman üzerimize tekrar gelecek olursa, arkamızda mutlak güç sahibi olan Allah'ın yardım vaadinin bulunduğunu bilerek dik durmalıyız.
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَاَنَّ اللّٰهَ سَم۪يعٌ بَص۪يرٌ
Zâlike bi ennellâhe yûlicul-leyle fin-nehâri ve yûlicun-nehâra fil-leyli ve ennellâhe semîun basîr(un).
61- “İşte böyle... Çünkü Allah, geceyi gündüzün içine sokar (geceyi kısaltıp gündüzü uzatır), gündüzü de gecenin içine sokar (gündüzü kısaltıp geceyi uzatır). Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, her şeyi görendir.”
En güzel isimlerin sahibi olan Yüce Allah, bir önceki ayette (60) mazlumlara yardım edeceğine dair verdiği o sarsılmaz sözün arkasındaki sırlar ve kudret delillerini hayatımızın içinden örneklerle önümüze koymaktadır:
Allah’ın zulme uğrayan kullarına yardım etmesi, O'nun her şeye kadir olan sonsuz gücü dolayısıyladır. Bu muazzam kudretin her gün gözümüzün önünde duran en büyük ayetlerinden biri, Geceyi gündüze dolaması, arkası sıra getirmesi ve gündüzü de geceye katmasıdır. Gecenin ve gündüzün sürelerini birbiri aleyhine uzatıp kısaltarak kâinattaki o devasa nizamı evirip çeviren Yüce İrade, elbette mazlumların üzerindeki karanlık zulüm perdesini kaldırıp onları aydınlık bir zafere ulaştırmaya da fazlasıyla kadirdir. Zira O bunları yapmayacak, bu düzeni kurmayacak olursa, kâinatta başka kim bunu yapabilir?
Ayetin sonunda Allah’ın her şeyi işiten (Semî) ve her şeyi gören (Basîr) olduğu vurgulanır. Muhakkak ki Yüce Allah kullarının gizli açık bütün sözlerini işitir, onların hallerini en ince ayrıntısına kadar bilir. Hiçbir şey Kendisi için gizli değildir; kullarının uğradığı haksızlıkları, çektikleri çileleri, döktükleri gözyaşlarını, her türlü durum, hareket ve duruşlarını dahi bizzat görür. İşte her şeyi gören ve işiten bu mutlak güç, kulunun zulme uğramasına sessiz kalmaz ve tam vaktinde yardımını ulaştırır.
Bu ayet bize, arkamızdaki ilahi gücün büyüklüğünü hatırlatarak kalbimize tam bir emniyet aşılıyor. Her gün güneşin doğup batmasında, gecenin gündüze dönmesinde Allah’ın gücünü seyreden bir mümin, hayatın karanlık dönemlerinden (sıkıntılardan, zulümlerden) korkmamalıdır. Gecenin arkasından gündüzü getiren Rabbimiz, sabır ve samimiyetle direnilen her zorluğun arkasından da mutlaka bir ferahlık ve aydınlık çıkaracaktır. Yeter ki O’nun her şeyi işittiğini ve gördüğünü bilerek adalet yolundan ayrılmayalım.
ذٰلِكَ بِاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْحَقُّ وَاَنَّ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِه۪ هُوَ الْبَاطِلُ وَاَنَّ اللّٰهَ هُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
Zâlike bi ennellâhe huvel-hakku ve enne mâ yed’ûne min dûnihî huvel-bâtılu ve ennellâhe huvel-aliyyul-kebîr(u).
62- “İşte böyle... Çünkü Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp da yalvardıkları/taptıkları şeyler ise batılın ta kendisidir. Şüphesiz Allah, Alî'dir (şanı çok yüce olandır), Kebîr'dir (pek büyük olandır).”
Hicret, cihad, misilleme hakkı ve kâinattaki gece-gündüz nizamı üzerinden yürüyen bu ayet grubunun (58-62. ayetler) bu son bölümünde, Yüce Allah sarsılmaz inanç temelini ve mazlumlara yardım etmesinin asıl nedenini ilan ederek konuyu mühürlemektedir:
Allah Azze ve Celle hakkın ta kendisidir. Bu bakımdan O, her zaman hakka ve hakikate yardım eder. O'nu bırakıp da putlar peşinde koşanların, şirk koştukları ortakların ve Allah'ın dışında kendisine ibadet, kulluk edilen bütün şeylerin ise batılın ta kendisi olduğu tescil edilmiştir. Allah bizzat Kendisine ibadet edip sığındıkları için velilerine, yani Kendisinin yolunu tutan gerçek dostlarına (müminlere) mutlaka yardım eder. Çünkü batıl yok olmaya, hak ise galip gelmeye mahkûmdur.
Ayetin sonunda Allah’ın iki büyük ismi zikredilir. Muhakkak ki Allah "Alîyy"dir; şanı çok yücedir, yüksektir ve O'ndan başka yüksek hiç kimse yoktur. Aynı zamanda O "Kebîr"dir; egemenliği, otoritesi ve azameti O'ndan daha büyük olan hiçbir güç yoktur. İşte bu sonsuz yüceliği ve büyüklüğü dolayısıyladır ki O, dünyada çaresiz bırakılmış mazlumlara yardım eder; yeryüzünde adaleti tesis etmeye O'ndan daha layık ve buna gücü yeten başka hiçbir kimse yoktur.
Bu ayet grubu bize gösterir ki, dünyada kim neye taparsa tapsın, kim sırtına hangi günahı veya fedakârlığı yüklemişse günün sonunda O'nun huzuruna varacaktır. Tıpkı sizin de belirttiğiniz gibi, bütün işlerin sonu er ya da geç mutlak surette Allah'a varır ve herkes hak ettiğini bulur.
Bu ayetle birlikte tamamladığımız bu muazzam grup, bize hayattaki en büyük duruşu öğretiyor: Safımızı her zaman "Hak" olan Allah'ın yanında tutmak... Dünyadaki sahte güçlerin, putlaştırılan menfaatlerin veya zalimlerin geçici azametlerinin aslında koca bir "batıl" (boş ve asılsız) olduğunu bilerek hareket etmeliyiz. Arkamızda şanı yüce (Alî) ve mutlak büyük (Kebîr) olan Allah’ın olduğunu bildiğimizde, maruz kaldığımız haksızlıklara karşı izzetle direnebiliriz. Çünkü biliriz ki nihai dönüş O'nadır ve O'nun adaleti karşısında hiçbir batıl güç tutunamayacaktır.

Yorumlar
Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...