Kehf Sûresi 60-82. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Kehf Suresi Dördüncü Kesim
(59-82)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
Hazret-i Musa ile Hızır (a.s.) arasında geçen kıssa, İslam tefekküründe zahirî ilim ile batınî (ledünnî) ilmin karşılaşmasını anlatan en derin mevzulardan biridir. Bu kıssa, sahih hadis kaynaklarında (özellikle Buharî ve Müslim’de) Said b. Cubeyr’in, büyük müfessir sahabe Abdullah b. Abbas’a (r.a.) sorduğu ve onun da Peygamber Efendimizden (s.a.v.) naklettiği rivayet üzerine kuruludur.
Musa ve Hızır (a.s.) Kıssası
Said b. Cübeyr anlatır: Abdullah b. Abbas’a, "Nevf el-Bikâlî, Hızır’ın arkadaşı olan Musa’nın, İsrailoğullarının peygamberi olan Musa olmadığını, onun başka bir Musa olduğunu iddia ediyor" dedim. İbn Abbas (r.a.) şöyle cevap verdi: "Allah’ın düşmanı yalan söylemiş! Bize Ubeyy b. Ka’b’ın naklettiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu..."
Günlerden bir gün Musa (a.s.), İsrailoğullarının karşısına geçip onlara hitap etti. Kalplere tesir eden, gözleri yaşartan bu hitabın ardından cemaatten biri ayağa kalktı ve:
— "Ey Musa! Yeryüzünde senden daha bilgili biri var mıdır?" diye sordu.
Musa (a.s.), kendi devrinde vahiyle desteklenen tek peygamber olduğunu düşünerek:
— "Hayır, yoktur" dedi.
Ancak mutlak ilim Allah’a aitti ve Musa’nın (a.s.) bu bilgiyi Allah’a nispet etmemesi (yani "Allah bilir" dememesi) üzerine, Yüce Allah onu ikaz etti:
— "Ey Musa! İki denizin birleştiği yerde (Mecmau'l-Bahreyn) bir kulum var ki, o senden daha bilgilidir."
Musa (a.s.) büyük bir tevazuyla o zatı bulup ondan ilim öğrenmek istedi ve:
— "Rabbim, onu nasıl bulabilirim?" diye sordu.
Kendisine: "Bir sepete ölü bir balık koy ve yola çık. Balığı nerede kaybedersen, kulumuz oradadır" denildi.
Yolculuğun Başlaması ve Kayıp Balık
Musa (a.s.), genç yardımcısı Yuşa b. Nûn ile birlikte yanlarına tuzlanmış ölü bir balık alarak yola koyuldu. Uzun bir yolculuğun ardından iki denizin birleştiği yerde bir kayanın yanına ulaştılar. Yorgun düşen ikili, kafalarını kayaya koyup uykuya daldılar.
İşte o sırada mucizevi bir şey gerçekleşti: Sepetteki ölü balık canlandı, sepetten sıyrıldı ve denize atladı. Balık, denizin içinde adeta bir tünel, bir ark bırakarak yüzüp gitti. Yuşa b. Nûn bu mucizeyi hayretle gördü ancak Musa (a.s.) uyandığında bunu ona söylemeyi unuttu. Tekrar yola koyuldular. Ertesi günün kuşluk vaktine kadar yürüdüler. Musa (a.s.) yorgunluk hissedince yardımcısına:
— "Azığımızı getir, gerçekten bu yolculuğumuzda çok yorulduk" dedi.
Oysa hedefe ulaşmadan önce Musa (a.s.) hiçbir yorgunluk hissetmemişti. Genç yardımcı o an gerçeği hatırladı ve mahcubiyetle şöyle dedi:
— "Gördün mü! Kayanın yanında dinlendiğimiz sırada balığı unutmuşum. Onu sana hatırlatmamı bana unutturan ancak şeytandır. Balık, şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti."
Musa (a.s.) aradığı işaretin bu olduğunu anlayarak:
— "İşte bizim aradığımız da buydu!" dedi ve hemen kendi ayak izlerini takip ederek geri döndüler.
Hızır (a.s.) ile Karşılaşma ve Şartlaşma
Kayanın yanına vardıklarında, bütünüyle örtülere bürünmüş bir zat gördüler. Bu, Hızır (a.s.) idi. Musa (a.s.) ona selam verdi. Hızır (a.s.):
— "Senin bu çorak yerinde selam ne gezer?" dedi.
Musa: "Ben Musa'yım" deyince, Hızır: "İsrailoğullarının Musa’sı mı?" diye sordu. Musa, "Evet" dedi ve niyetini açıkladı:
— "Sana öğretilen rüşdden (doğruyu gösteren ilimden) bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?"
Hızır (a.s.), aralarındaki ilim metodolojisinin farkını bilerek şöyle cevap verdi:
— "Ey Musa! Şüphesiz ki sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin. Çünkü bende Allah’ın bana öğrettiği, senin bilmediğin bir ilim var; sende de Allah’ın sana öğrettiği, benim bilmediğim bir ilim var. İçyüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredeceksin?"
Musa (a.s.) kararlıydı:
— "İnşallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim" dedi.
Bunun üzerine Hızır (a.s.) son şartını koydu:
— "Eğer bana tabi olacaksan, ben sana anlatıncaya kadar bana hiçbir şey hakkında soru sormayacaksın!"
Üç Gizemli Hadise
1. Geminin Delinmesi:
Yola çıktılar ve deniz kıyısında yürürken bir gemi gördüler. Gemidekiler Hızır’ı tanıdılar ve onlardan ücret almadan ikisini de gemiye kabul ettiler. Onlar gemideyken, bir serçe gelip geminin kenarına kondu ve denizden gagasıyla bir damla su aldı. Hızır (a.s.) bunu göstererek Musa'ya: "Ey Musa! Benim ilmim ile senin ilmin, Allah’ın ilmi yanında şu serçenin denizden eksilttiği su kadardır" dedi.
Kısa süre sonra Hızır (a.s.), eline bir keser alarak geminin tahtalarından birini söküp gemiyi deldi. Kendilerine iyilik yapan bu insanlara karşı yapılanı gören Musa (a.s.) sabredemedi:
— "Adamlar bizi ücretsiz gemilerine aldılar, sen ise içindekileri boğmak için gemiyi deldin! Doğrusu çok kötü bir iş yaptın!" dedi.
Hızır (a.s.) sakinlikle sözünü hatırlattı:
— "Ben sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?"
Musa (a.s.): "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme, bu işimden dolayı bana güçlük çıkarma" diyerek özür diledi. Bu, Musa'nın (a.s.) ilk unutușuydu.
2. Çocuğun Öldürülmesi:
Gemiden indikten sonra sahilde yürürken, diğer çocuklarla oynayan küçük bir erkek çocuğuna rastladılar. Hızır (a.s.), ansızın o çocuğun başını yakaladı ve onu öldürdü. Gördüğü bu dehşet verici sahne karşısında Musa (a.s.) iradesine hakim olamadı:
— "Bir cana karşılık olmaksızın, masum bir canı mı öldürdün? Doğrusu çok çirkin bir şey yaptın!" diye haykırdı.
Hızır (a.s.) sitemini yineledi:
— "Ben sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?"
Musa (a.s.) hatasını anladı ve bu kez kesin bir sınır çizdi:
— "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Doğrusu benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın."
3. Yıkılmak Üzere Olan Duvar:
Yola devam ettiler ve nihayet bir kasabaya ulaştılar. Karınları acıkmıştı, kasaba halkından yiyecek istediler fakat halk onları misafir etmekten kaçındı. Bu sırada Hızır (a.s.), kasabada yıkılmak üzere olan bir duvar gördü ve eliyle doğrultarak duvarı tamir etti, sağlamlaştırdı. Kendilerine ekmek bile vermeyen insanlara karşılıksız hizmet edilmesine anlam veremeyen Musa (a.s.) son kez dayanamayıp şöyle dedi:
— "Dileseydin, bu hizmetine karşılık bir ücret alabilirdin (böylece karnımızı doyururduk)."
Hızır (a.s.) son noktayı koydu:
— "İşte bu, benimle senin aramızın ayrılmasıdır!"
Sırların Perde Arkası
Hızır (a.s.) ayrılmadan önce, Musa’nın (a.s.) sabredemediği olayların içyüzünü (tevilini) tek tek açıkladı:
— O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere aitti. Ben onu kusurlu yapmak istedim; çünkü arkalarında, sağlam olan her gemiye zorla el koyan zalim bir hükümdar vardı. Gemiyi delerek o fakirlerin geçim kaynağını gasp edilmekten kurtardım.
— O çocuğa gelince; onun anne ve babası mümin kimselerdi. Bu çocuğun (büyüdüğünde) azgınlık ve küfürle anne-babasını yoldan çıkarmasından ve onlara eziyet etmesinden korktuk. İstedik ki Rableri onlara, bu çocuktan daha temiz ve daha hayırlı bir evlat versin.
— O duvar ise, şehirdeki iki yetim çocuğa aitti. Altında onlara ait bir define (hazine) gömülüydü. Çocukların babası ise salih (iyi) bir adamdı. Rabbin, o çocukların erginlik çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini bizzat kendilerinin çıkarmasını istedi.
Hızır (a.s.) sözlerini şu muazzam hakikatle bitirdi: "Ben bunları kendi görüşümle, kendi isteğimle yapmadım. İşte, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur."
Resûlullah (s.a.v.) hadisin sonunda şöyle buyurmuştur: "Allah Musa’ya rahmet etsin! Ne kadar arzu ederdik ki biraz daha sabretseydi de, Allah bize onların maceralarından daha fazlasını anlatsaydı."
Hz. Hızıra hızır adının veriliş sebebi ile ilgili olarak İbn Kesir iki hadis zikretmektedir. Buhari ve İmam Ahmed’in Ebu Hureyre’den rivayetine göre Peygamber (Sav) Hızır hakkında şöyle demiştir: “Ona Hızır denilmesinin sebebi, kuru bir yer üzerine oturmuş ve onun altındaki yer hemen yeşermişti.”
Hızır nebi miydi, veli miydi resul muydu konusunda görüş ayrılıkları olmuştur. Onun peygamberliğini kabul edenler Yüce Allah'ın: “Ben bunları kendiliğinden yapmadım” buyruğudur. İbn Kesir şöyle demiştir: “Çoğu kimse onu nebi değil, veli olduğu kanaatindedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.”
وَاِذْ قَالَ مُوسٰى لِفَتٰيهُ لَٓا اَبْرَحُ حَتّٰٓى اَبْلُغَ مَجْمَعَ الْبَحْرَيْنِ اَوْ اَمْضِيَ حُقُبًا
Ve iz kâle Mûsâ lifetâhu lâ ebrahu hattâ ebluga mecmeal bahreyni ev emdiye hukubâ(n).
60- “Hani Musa genç arkadaşına demişti ki: “Ben yıllarca sürse dahi, iki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar yürümeye kararlıyım.”
Bu ayet, ilim yolculuğunun sabır, tevazu ve kararlılık istediğini anlatır. Öğretenlere ve öğrenenlere bir ibret dersi burada vardır. Diğer taraftan öğrencilerin, hocalarıyla birlikte olmaktan, ona hizmet etmekten çekinmemeleri gerekir. Ulu’l-Azm peygamberlerinden olan Musa (as), bir gün israiloğullarına bir konuşma yaptı. Ona en bilgili insan kim olduğu soruldu, o da: Benim deyince ilmi Allah'a havale etmediği için, Allah ona serzenişte bulundu. Bu bakımdan Allah ona şunu vahyetti: İki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum var. Musa rabbim onu nasıl bulabilirim diye sorunca şöyle buyurdu: “Beraberine bir balık alırsın, onu bir zembile koyarsın. Balığı kaybedeceğin yerde o kişiyi bulacaksın. Bunun üzerine Musa bir balık aldı, Onu zenbile koydu. Sonra kendisi ve beraberindeki genç olan Yuşa b. Nun (as) ile birlikte yola koyuldu. Bilmediği bir hikmeti öğrenmek için uzun ve yorucu bir yolculuğa çıktı. Hakikat yolunda “Ben biliyorum.” demek değil; öğrenmeye devam etmek esastır.
Müfessirler, Hz. Musa’nın yanında bulunan “fetâ”nın Yûşa b. Nûn olduğunu aktarırlar. Rivayetlere göre Hz. Musa’ya, Allah katından özel bir ilim verilmiş bir kulun bulunduğu bildirilmiş; Musa da onu bulmak için yola koyulmuştur. Bu, bir peygamberin bile ilimde kendini yeterli görmemesinin ne kadar büyük bir tevazu örneği olduğunu gösterir.
Ayette geçen “lâ ebrahu” ifadesi, “durmadan devam edeceğim” anlamı taşır. Bu söz, Hz. Musa’nın hedefindeki hakikate ulaşmak için gösterdiği azmi yansıtır. “Hukub” kelimesi ise çok uzun zaman demektir. Yani Hz. Musa, yol ne kadar uzarsa uzasın vazgeçmemeye kararlıdır.
Abdulkadir Geylani tefsirinde iki denizin birleştiği yer olarak Rum ve Faris denizleri demiştir. Muhammed b. Ka’b el-Kurazi ise şimdiki Cebelitarık boğazı olarak tefsir etmiştir. Akdeniz ve Atlas okyanusunun birleştiği bir olmasından dolayı bu şekilde tefsir etmiştir. Taberi’de de ilave olarak Marmara ve Karadeniz’in birleştiği istanbul boğazı ilavesi mevcuttur. Bilinmesi pek önemli görülmemiştir. Çünkü bu şekilde birleşme yerleri çokcadır. Mesela; Kızıldeniz'in Hint Okyanusu ile birleştiği yer vardır, Nil'in Akdenize kavuştuğu yer vardır Diğer taraftan bir körfez suyunun bir deniz suyuna kavuştuğu başka herhangi bir yerde olabilir. Önemli olan iki denizin birleşme yerinden birisinde bu olayın gerçekleşmiş olduğudur.
Bazı kimselerin ileri sürdüğü gibi başka bir Musa'nın kastedildiği söylensede bu böyle değildir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Hakikat, emek isteyen bir yolculuktur.
Bugünün insanı çoğu zaman hızlı bilgiye alıştı; fakat derin hikmeti arama sabrını kaybediyor. İnsan birkaç cümle öğrenince kendini yeterli sanıyor. Oysa gerçek ilim, insanın cehaletini fark etmesiyle başlar. En tehlikeli cehalet ise kişinin kendini tamamlanmış görmesidir.
Ayetteki en güzel taraf şudur: Hz. Musa bile ilim öğrenmek için yola çıkıyor. Çünkü Allah katındaki ilim sonsuzdur. İnsan ne kadar bilirse bilsin, hâlâ bilmediği hakikatler vardır.
Kehf 60 bize şunu öğretir: Hakikate ulaşmak isteyen insan yorulmayı göze almalıdır. Hikmet, konforu sevenlere değil; arayanlara açılır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bilgiye ulaştığını sanıp durma. Çünkü hakikatin yolu, yürümeye devam edenlere açılır. İnsan öğrendikçe büyümez sadece; aynı zamanda ne kadar az bildiğini de fark eder.”
فَلَمَّا بَلَغَا مَجْمَعَ بَيْنِهِمَا نَسِيَا حُوتَهُمَا فَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِ سَرَبًا
Felemmâ belegâ mecmea beynihimâ nesiyâ hûtehumâ fettehaze sebîlehû fîl bahri serabâ(n).
61- “İkisi, iki denizin birleştiği yere gelince, balıklarını unutmuşlardı. O, bir delikten kayıp denizi boyladı.”
Bu ayet, insanın bazen en büyük işaretleri fark etmeden yanından geçebildiğini anlatır. Hz. Musa ve genç yardımcısı, aradıkları hakikatin işaretini yanlarında taşıyorlardı; fakat bir anlık gafletle onu unuttular. Buna rağmen Allah, o unutuluşun içinden bile bir hikmet çıkardı.
Bu unutma olayı Yuşa iki denizin birleştiği yerde abdest almak için gittiğinde olduğu. Denizin kenarında bir kaya vardı abdest almak için onun üzerine oturdu. Bu arada zenbilin içine su sıçradı. Sular balığın üzerine damladı. Balık zenbilin içinden dışarı fırladı ve denizin içine daldı. Su balığa gıda oldu. Balık suyun altında kolayca akıp gitti Yuşa balığın canlanmasına, suyun içine sıçramasına ve orada kaybolup gitmesine şaşırdı kaldı. Hz. Musa (As) ve hizmetçisi olan Yuşa b. Nun (As) yolculuklarına devam ettiler. Gece boyunca ve ertesi gün öğleye kadar denizi geçtiler; Yuşa gördüklerini Hz. Musa'ya anlatmayı unutmuştu.
Müfessirler, burada geçen balığın sıradan bir olay olmadığını söylerler. Rivayetlere göre ölü balık dirilmiş ve denize doğru yol almıştır. Bu olay, Hz. Musa’nın aradığı salih kulun bulunduğu yere ulaştıklarının işaretiydi. Fakat işaret gerçekleştiği anda onu fark edemediler.
Ayette geçen “serabâ” kelimesi, balığın denizde tünel gibi bir yol açarak ilerlemesini anlatır. Müfessirler bunu Allah’ın kudretini gösteren olağanüstü bir işaret olarak açıklamışlardır.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan bazen aradığı hakikate çok yaklaşır; fakat dikkatsizlik yüzünden onu hemen fark edemez.
Bugünün insanı da çoğu zaman aynı hâli yaşar. Hayatında nice işaretler belirir: bir nasihat, bir sarsıntı, bir kayıp, bir ayet, bir dua… Fakat insan zihni meşgul olduğunda, kalbi gafletle örtüldüğünde en büyük işaretleri bile sıradan sanabilir.
Ayetteki en ince taraf şudur: Unutmak bile bazen kaderin bir parçası olabilir. Çünkü Allah, Hz. Musa’yı aradığı hikmete bu olay üzerinden yönlendirdi. İnsan bazen kaybettiğini sandığı şey sayesinde doğru yolu bulur.
Kehf 61 bize şunu öğretir: Hakikat yolculuğunda dikkat, sabır ve farkındalık gerekir. Çünkü hikmet bazen küçük bir ayrıntının içine gizlenir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Hayatındaki işaretleri küçümseme. Çünkü Allah bazen seni büyük hakikatlere küçük olaylarla yönlendirir. İnsan gaflet edebilir; ama Allah’ın hikmeti yolunu yine de açar.”
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَٓاءَنَا لَقَدْ لَق۪ينَا مِنْ سَفَرِنَا هٰذَا نَصَبًا
Felemmâ câvezâ kâle lifetâhu âtinâ gadâenâ lekad lekînâ min seferinâ hâzâ nasabâ(n).
62- “Oradan uzaklaştıkları vakit Musa, yanındaki gence: Azığımızı getir. Bu yolculuğumuzda gerçekten yorgun düştük.” dedi.”
İki denizin birleştiği yerden Allah'ın dilediği kadar bir süre yol aldıklarında Hz. Musa (as) gence ağzımızı getir dedi. Halbuki hz. Musa bundan önce ne yorulmuş, ne de acıkmış idi. Hz Hızır'ın kavuşma yerini geçtikten sonra açlıkla yorgunluğunu hissetti.
Bu ayet, hakikat yolculuğunun yalnızca manevi değil; aynı zamanda insanî bir yolculuk olduğunu anlatır. Hz. Musa’da acıkıyor, yoruluyor ve dinlenmeye ihtiyaç duyuyor. Çünkü kulluk, insan olmayı inkâr etmek değil; acziyetini bilerek yürümektir.
Müfessirler, yukarıda denildiği gibi, Hz. Musa’nın bu yorgunluğu özellikle işaret edilen yeri geçtikten sonra hissettiğini söylerler. Çünkü aradıkları yere kadar ilahî yardım ve heyecan yolculuğu hafifletmişti. Hedefi geçince yorgunluk belirginleşti. Bu da aranan hikmetin bulunduğu noktanın önemine işaret eder.
İbn Atıyye’ye göre ayetteki “nasab” kelimesi sadece bedensel yorgunluk değil; uzun arayışın yükünü de ifade eder. Çünkü hakikati aramak kolay değildir. İnsan bazen cevaplara ulaşmadan önce yorulur, şaşırır ve duraksar.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Hakikat yolunda yürüyen insan yorulabilir; fakat bu yorgunluk yolun yanlış olduğunu göstermez.
Bugünün insanı çoğu zaman hemen sonuç görmek istiyor. Bir dua ediyor, hemen karşılık bekliyor. Bir ilim yoluna giriyor, kısa sürede derinleşmek istiyor. Fakat büyük hakikatler sabır ister. Yol uzadıkça insanın niyeti ortaya çıkar.
Ayetteki en güzel taraf şudur: Hz. Musa yorgunluğunu saklamıyor. Çünkü insanın güçsüzlüğünü kabul etmesi, kulluğun bir parçasıdır. Nefis sürekli güçlü görünmek ister; fakat samimi kul acziyetini inkâr etmez.
Kehf 62 bize şunu öğretir: Yorulmak, vazgeçmen gerektiği anlamına gelmez. Çünkü bazen hakikate en çok yaklaştığın an, en çok zorlandığın andır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Yol uzun diye umudunu kaybetme. Çünkü hakikate giden yol bazen yorar; ama insanı olgunlaştıran da o yürüyüştür. Allah için çıkan hiçbir yolculuk karşılıksız kalmaz.”
قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنّ۪ي نَس۪يتُ الْحُوتَۘ وَمَٓا اَنْسٰين۪يهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُۚ وَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِ عَجَبًا
Kâle eraeyte iz eveynâ iles sahreti feinnî nesîtul hût(hûte), ve mâ ensânîhu illâş şeytânu en ezkureh(ezkurehu), vettehaze sebîlehû fîl bahri acebâ(n).
63- “Yanındaki genç dedi ki: “Kayalığa vardığımız yer var ya! İşte orada balığı unutmuşum. Bana onu hatırlatmayıp unutturan şeytandan başkası değildir. Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti.”
Bu ayet, gafletin bazen insanı hakikatin tam yanında bile oyalaya bildiğini anlatır. Hz. Musa’nın yardımcısı, aradıkları işaretin gerçekleştiğini görmüş; fakat onu haber vermeyi unutmuştur. Çünkü insan, en önemli şeyi bile bir anlık dalgınlıkla erteleyebilir.
Müfessirler burada geçen “şeytan bana unutturdu” ifadesinin, şeytanın insanı bütünüyle zorlaması değil; dikkati dağıtıp gaflete sürüklemesi anlamına geldiğini söylerler. Çünkü şeytan çoğu zaman insanı büyük günahlardan önce küçük ihmallerle yavaş yavaş uzaklaştırır.
Ayetteki “acebâ” kelimesi ise hayret verici, olağanüstü bir durumu anlatır. Balığın dirilip denizde iz bırakarak gitmesi sıradan bir olay değildi. Fakat insan bazen mucizeyi görür; yine de anın içinde önemini kavrayamaz.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Gaflet, bazen insanın gözünün önündeki hakikati bile perdeleyebilir.
Bugünün insanı da çoğu zaman bunun benzerini yaşar. Kalbine dokunan bir ayeti erteler, vicdanını uyandıran bir nasihati unutur, yapması gereken iyiliği “sonra”ya bırakır. Çünkü insanın en büyük kayıplarından biri, hissettiği hakikati zamanında değerlendirememesidir.
Ayetteki en ince taraf şudur: Genç yardımcı hatasını fark edip hemen itiraf ediyor. Çünkü insanın yanılması değil; yanlışı fark ettiği halde kibir göstermesi tehlikelidir. Samimiyet, kusuru kabul edebilme cesaretidir.
Kehf 63 bize şunu öğretir: Hakikat yolunda dikkat kadar tevazu da gerekir. İnsan unutabilir; fakat dönüş kapısı fark etmekle açılır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Kalbine gelen hakikat çağrılarını erteleme. Çünkü insan bazen en büyük fırsatları unutkanlık ve gaflet yüzünden kaçırır. Fark ettiğin anda yönelmek ise rahmetin başlangıcıdır.”
قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِۖ فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصًا
Kâle zâlike mâ kunnâ nebğ(nebğî), ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ(n).
64- “Musa: “Zaten istediğimiz buydu” dedi. Hemen izlerinin üstünden gerisin geriye döndüler.”
Bu ayet, hakikati arayan insanın işareti fark ettiğinde yönünü değiştirebilme cesaretini anlatır. Hz. Musa, aradığı işaretin kaçırıldığını anlayınca inat etmiyor, vakit kaybetmiyor; hemen geri dönüyor. Çünkü hakikati isteyen insan için geri dönmek kayıp değil, isabettir.
Müfessirler, ayette geçen “kasasâ” kelimesinin iz sürerek geri dönmek anlamına geldiğini söylerler. Yani Hz. Musa ve yardımcısı, geldikleri yolu dikkatle takip ederek kayaya geri yöneldiler. Bu ifade, hakikatin bazen insanın geçtiği yerde saklı olduğunu da ima eder.
İbn Âşûr’a göre Hz. Musa’nın “İşte aradığımız buydu” sözü, aradığı hikmetin işaretini tanıyan bir kalbin teslimiyetidir. Çünkü arayan insan, işaret geldiğinde onu küçümsemez; anlar ve peşinden gider.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Hakikati bulmanın şartlarından biri, gerektiğinde geri dönebilmektir.
Bugünün insanı çoğu zaman yanlış yolda olduğunu fark etse bile geri dönmek istemiyor. Çünkü nefis, hatayı kabul etmeyi küçülmek sanıyor. Oysa bazen insanı kurtaran şey, yön değiştirebilme cesaretidir. Yanlışta ısrar etmek ise insanı daha da uzaklaştırır.
Ayetteki en güzel taraf şudur: Hz. Musa geri dönüşü bir yenilgi olarak görmüyor. Çünkü hakikat yolunda önemli olan hızlı gitmek değil; doğru yere ulaşmaktır.
Kehf 64 bize şunu öğretir: İnsan bazen kaybettiğini sandığı yerde aradığı hakikati bulur. Yeter ki işareti fark edip yönünü düzeltebilsin.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Yanlış yolda ilerlemektense doğru yöne geri dönmek daha değerlidir. Çünkü hakikate götüren dönüşler, insanın en büyük kazançlarından biridir.”
فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا
Fevecedâ abden min ibâdinâ âteynâhu rahmeten min indinâ ve allemnâhu min ledunnâ ilmâ(n).
65- “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan rahmet vermiş veya kendisine nezdimizden bir ilim de öğretmiştik.”
Buhari’nin rivayetinde geçtiği gibi elbisesine bürünmüş katımızdan kendisine nezdimizden herhangi bir vasıta olmaksızın ilham ile bir ilim öğrettiğimiz Hızır (As) buldular.
Hızır (As) ile ilgili hayatta olup olmadığına dair çeşitli görüşler zikredilmiştir. Burada bundan da hemen bahsedelim İbni Salah, Nevevi gibi bazı alimler ve tasavvuf erbabı Hızır (As)'ın hali daha yaşadığı görüşündedirler. Alimlerin çoğunluğu ise Hızır (As)'ın ölmüş olduğu görüşündedirler. Bunlar görüşlerini delil olarak birçok naslar zikretmektedirler. Delillerinden biri de: “Ey Muhammed, biz senden önce hiçbir beşere ebedilik vermedik. Sen ölürsen onlar sanki Baki mi kalacaklar.” Enbiya, 34. ayeti kerimesidir.
Bu ayet, gerçek ilmin yalnızca bilgi birikimi değil; Allah’ın verdiği bir rahmet olduğunu anlatır. Hz. Musa’nın bulduğu bu salih kulun gücü makamdan, servetten veya insanlardan değil; Allah’ın ona verdiği hikmetten geliyordu. Çünkü bazı ilimler kitapla öğrenilir; bazı hikmetler ise kalbe lütuf olarak indirilir.
Müfessirler bu kulun çoğunlukla “Hızır” olarak bilinen zat olduğunu aktarırlar. Ayette ismi geçmez; çünkü burada önemli olan şahıs değil, temsil ettiği hikmettir. Allah onu önce “kul” olarak tanıtıyor. Bu çok derin bir inceliktir. Çünkü insanı yücelten şey olağanüstülük değil; kulluktur.
Ayette geçen “rahmet” kelimesi hakkında müfessirler farklı açıklamalar yapmışlardır. Kimileri bunu nübüvvet, kimileri hikmet ve marifet olarak yorumlamıştır. “Ledünnâ ilmen” ifadesi ise doğrudan Allah tarafından verilen özel bir bilgiye işaret eder. Bu, insanın her hakikati sadece aklıyla kavrayamayacağını gösterir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Hakiki ilim, insanı büyüten değil; Allah’a yaklaştıran ilimdir.
Bugünün insanı bilgiye çok hızlı ulaşıyor; fakat hikmete aynı hızla ulaşamıyor. İnsan çok şey öğrenebilir ama kalbi olgunlaşmaya biliyor. Çünkü bilgi kibri artırabilir; fakat rahmetle gelen hikmet insana tevazu kazandırır.
Ayetteki en güzel taraf şudur: Allah, özel ilim verdiği kişiyi önce “kulumuz” diye anıyor. Çünkü Allah katında en büyük makam, bilgiyle övünmek değil; kullukta derinleşmektir.
Kehf 65 bize şunu öğretir: İnsan her şeyi bilemez. Bazı olayların hikmeti, ancak Allah’ın gösterdiği kadar anlaşılır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bilgi seni kibire değil, tevazuya götürsün. Çünkü Allah’ın katından gelen gerçek hikmet, insanın önce kendi acziyetini fark etmesini sağlar.”
قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰٓى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا
Kâle lehû Mûsâ hel ettebiuke alâ en tuallimenî mimmâ ullimte ruşdâ(n).
66- “Musa ona dedi ki: “Sana öğretilen ilimden bana öğretmen için peşinden geleyim mi?”
Yani doğruluk özelliği bulunan ve onun vasıtasıyla dinimde doğruluğu elde edeceğin bir bilgiyi öğretmen üzere sana uyayım mı? Hızır (As) kendisine dedi ki. Ey Musa! İlim olarak tevrat ve meşguliyet olarak da israiloğulları yeter! Musa Aleyhisselam cevap olarak şöyle dedi: Allahu Teala bana senden istifade etmemi emretti. Beni bundan mahrum etme diyerek ısrar etti. Bunun üzerine Hz. Hızır Musa’ya “sen benimle birlikte sabredemezsin dedi.”
Burada şuna delil vardır: kişi bilginin en nihai noktasına varacak olsa dahi, ilim talebini terk etmemeli ve kendisinden ilim öğreneceği kimseye karşı daha alçak gönüllülük göstermelidir.
Bu ayette, ayrıca ilim yolundaki en büyük edebin tevazu olduğunu anlatır. Hz. Musa, kendisine özel ilim verilmiş bir kula karşı son derece mütevazı bir üslupla konuşuyor. Emir vermiyor, üstünlük taslamıyor; izin istiyor. Çünkü hakikati gerçekten arayan insan, öğrenmenin kapısını ancak tevazuyla açabilir.
Müfessirler, Hz. Musa’nın “Sana tabi olabilir miyim?” sözünde büyük bir ilim ahlâkı bulunduğunu söylerler. Çünkü Musa (A.s.) burada kendisini öğrenci konumuna koyuyor. Oysa o, İsrailoğullarına gönderilmiş ulu’l-azm peygamberlerden birisi de olsa insan gibi öğrenmeye muhtaç olduğunu gösterir.
Ayette geçen “ruşd” kelimesi sadece bilgi değil; insanı doğruya götüren hikmet anlamını taşır. Yani Hz. Musa, kuru bilgi değil; hakikate ulaştıran bir bilinç talep ediyor.
İbn Kesîr’e göre Hz. Musa’nın bu yaklaşımı, ilim sahibinin kibirlenmemesi gerektiğine dair büyük bir derstir. Çünkü gerçek âlim, öğrendikçe haddini daha iyi bilir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Hakiki ilim, tevazu isteyen bir yolculuktur.
Bugünün insanı çoğu zaman bilgiye sahip olmayı üstünlük sebebi sanıyor. Birkaç şey öğrenince başkalarını küçümsemek kolaylaşıyor. Oysa insanın olgunluğu, ne kadar bildiğinden çok; öğrenmeye ne kadar açık olduğuyla anlaşılır.
Ayetteki en güzel taraf şudur: Hz. Musa, bilgiyi istemiyor sadece; doğru yola götüren bilgiyi istiyor. Çünkü her bilgi insanı olgunlaştırmaz. Bazı bilgiler nefsi büyütür; hikmet ise kalbi arındırır.
Kehf 66 bize şunu öğretir: İlmin kapısı, “Ben biliyorum.” diyenlere değil; “Bana öğret.” diyebilenlere açılır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Öğrenmekten utanma. Çünkü insanı küçülten şey bilmemek değil; kibri yüzünden öğrenmeye kapanmaktır. Hakikate giden yol, tevazu ile başlar.”
قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا
Kâle inneke len testati’a meıye sabrâ(n).
67- “O da dedi ki: “Doğrusu sen, benim yaptıklarımı asla dayanamazsın.”
Bu ayet, insanın görmediği hikmetler karşısında hemen hüküm vermeye ne kadar meyilli olduğunu anlatır. Hızır, Musa’ya daha yolun başında önemli bir hakikati bildiriyor: Her bilgi aklın ilk bakışta kavrayabileceği türden değildir. Bazı hakikatler ancak sabırla açılır.
Yani Hızır Aleyhisselam benden şeriatına muhalif olabilecek birtakım fiilleri görebileceğin için benimle arkadaşlık yapmaya gücün yetmeyebilir. Çünkü ben Allah'ın sana öğretmemiş olduğu bir bilgiye sahibim. sen de aynı şekilde Allah'ın bana öğretmemiş oldu bir bilgiye sahip bulunuyorsun. Dolayısıyla her birimiz öbüründen farklı bir takım emirlerle mükelleftir. Onun için sen benim arkadaşlığıma güç (sabır gösteremeye) yetirmeye bilirsin.
Müfessirler, burada geçen “sabır” kelimesinin sadece beklemek anlamında olmadığını söylerler. Bu sabır; anlamadığı bir olay karşısında hemen itiraz etmemek, hükmü erteleyebilmek ve hikmet ortaya çıkana kadar teslimiyet gösterebilmektir.
İbn Âşûr’a göre Hızır’ın bu sözü Musa’yı küçümsemek değil; insan tabiatını haber vermektir. Çünkü insan, özellikle zahiren yanlış görünen bir olay karşısında sarsılır. Görünen ile hakikat arasındaki farkı taşımak kolay değildir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan, anlamadığı şeyler karşısında sabırsız davranmaya eğilimlidir.
Bugünün insanı da çoğu zaman hemen açıklama istiyor. Başına gelen her olayın sebebini anında görmek, her acının hikmetini hemen çözmek istiyor. Oysa Allah’ın planı çoğu zaman zamana yayılır. İnsan bugün zarar sandığı şeyin yıllar sonra rahmet olduğunu anlayabilir.
Ayetteki en derin taraf şudur: Sabır, sadece acıya dayanmak değil; hikmet henüz görünmemişken de güvenebilmektir.
Çünkü insan bazen Allah’ın sessiz kaldığını sanır. Oysa perde arkasında büyük bir hikmet işlemektedir. Fakat aceleci kalp, sonucu görmeden huzur bulmakta zorlanır.
Kehf 67 bize şunu öğretir: Her şeyi hemen anlamaya çalışmak, insanı huzursuz eder. Bazı hakikatler ancak zamanla görünür.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Her gördüğün şeyi hemen yargılama. Çünkü hayatın bazı sırları ilk bakışta anlaşılmaz. Sabır, bazen Allah’ın hikmetine erken hüküm vermemeyi öğrenmektir.”
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ خُبْرًا
Ve keyfe tasbiru alâ mâ lem tuhıt bihî hubrâ(n).
68- “Kavrayamayacağın bir bilgiye nasıl dayanırsın?”
Burada onun kendisiyle birlikte arkadaşla tahammül edemeyeceğini bir daha vurgulamış ve buna da zahiri itibarıyla Münker olabilecek bir takım işleri yapabilmeyi de gerekçe olarak göstermiştir. sahih bir insan ise Münker bir iş gördüğü zaman sabırsızlık göstermekten kendisini alıkoyamaz; hele bu kişi peygamber olursa. Hızır (As) aslında şöyle demiş gibidir: Senin muttali olmayıp benim muttali olduğum bana gizli bir maslahat ve muttali olmadığın bir hikmet dolayısıyla, ancak benim bildiğim bir takım işlere karşı tepki göstermekte mazur olduğun için, benim bazı davranışlarımı tepki ile karşılayacağını da biliyorum…
Bu ayet, insanın bilmediği hikmetler karşısında neden zorlandığını açıklıyor. Çünkü insan yalnızca gördüğü kısmı bilir; Allah ise bütün resmi görür. İnsan olayların bugününe bakar, Allah ise başlangıcını da sonunu da kuşatır. Bu yüzden insan, anlamını çözemediği şeyler karşısında kolayca itiraz eder.
Müfessirler, ayette geçen “tuhıt bihî hubrâ” ifadesinin “bir şeyin iç yüzünü ve hakikatini tam olarak kavramak” anlamına geldiğini söylerler. Hızır (As), Hz. Musa’ya şunu anlatmaktadır: “Perde arkasını bilmediğin olaylar seni zorlayacaktır.” Çünkü zahir başka, hakikat başka olabilir.
Taberî’ye göre bu ayet, insan bilgisinin sınırlılığını gösteren büyük bir derstir. İnsan bazen yalnızca bir anı görür ve hüküm verir; fakat Allah olayların bütün zincirini bilir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan, hikmetini bilmediği olaylara sabretmekte zorlanır.
Bugünün insanı da çoğu zaman yaşadığı acıların nedenini hemen anlamak istiyor. “Neden ben?”, “Neden şimdi?”, “Neden böyle oldu?” soruları kalbi yoruyor. Çünkü insan kontrol etmek ister; anlayamadığı şey ise ona ağır gelir.
Fakat hayatın birçok hikmeti sonradan anlaşılır. Bir kayıp insanı korumuş olabilir. Bir gecikme felaketi engellemiş olabilir. Bir kırılış insanı Allah’a yaklaştırmış olabilir. İnsan o an sadece acıyı görür; ama Allah sonucu da görmektedir.
Ayetteki en derin taraf şudur: Sabrın zor olması, insanın eksikliğinden gelir. Çünkü sınırlı bilgiye sahip kalp, görünmeyene güvenmekte zorlanır.
Kehf 68 bize şunu öğretir: Her şeyi anlayamamak, Allah’ın hikmetsiz olduğu anlamına gelmez. İnsan bazen sadece perdeyi görür; kaderin tamamını değil.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bugün anlamadığın şeyler yüzünden umudunu kaybetme. Çünkü insan her hikmeti hemen göremez. Allah’ın bildiği şeyleri sen henüz bilmiyor olabilirsin.”
قَالَ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ صَابِرًا وَلَٓا اَعْص۪ي لَكَ اَمْرًا
Kâle seteciduni in şâallâhu sâbirâ(n) ve lâ a‘sî leke emrâ(n).
69- “Dedi ki: “İnşallah beni sabredici göreceksin. Sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim.”
Bu ayet, insanın hakikati öğrenme arzusuyla gösterdiği samimi gayreti anlatır. Hz. Musa, Hızır (As)’ın uyarısını duyunca geri çekilmiyor; aksine sabretmeye çalışacağını bunlara itiraz etmeyeceğini, reddetmeyeceğini söylüyor. Çünkü hakikati arayan kalp, zorluğa rağmen yoldan vazgeçmez.
Müfessirler, Hz. Musa’nın “inşallah” demesine özellikle dikkat çekerler. Çünkü insan ne kadar kararlı olursa olsun, başarı ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür. Hz. Musa burada kendi gücüne değil; Allah’ın desteğine dayanıyor. Bu, kulluğun en güzel edebidir.
İbn Kesîr’e göre Hz. Musa’nın bu sözü, ilim yolunda talebenin göstermesi gereken teslimiyet ve saygının örneklerinden biridir. Hz. Musa sabretmeye söz veriyor; çünkü hikmete ulaşmanın aceleyle değil, tahammülle mümkün olduğunu biliyor.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan sabrı kendi başına değil, Allah’ın yardımıyla taşıyabilir.
Bugünün insanı da çoğu zaman değişmek ister; fakat nefsinin zorluğu karşısında çabuk yorulur. İnsan bazen doğruyu bilir ama onu sürdürecek sabrı bulamaz. Bu yüzden sadece niyet yetmez; insanın Allah’tan güç istemesi gerekir.
Ayetteki en güzel taraf şudur: Musa (As) kesin konuşmuyor; “İnşallah” diyor. Çünkü kul, geleceği kontrol edemeyeceğini bilir. Gerçek tevazu, kararlılıkla beraber Allah’a dayanabilmektir.
Kehf 69 bize şunu öğretir: Sabır, insanın yalnızca karakter gücü değil; Allah’a bağlılığının da bir sonucudur.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Değişmek ve dayanmak istiyorsan yalnızca kendine güvenme. Çünkü insanın gücü sınırlıdır. Allah’a dayanarak yürüyen ise en zor yollarda bile ayakta kalabilir.”
قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَن۪ي فَلَا تَسْـَٔلْن۪ي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰٓى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا
Kâle fe-ini-tteba’tenî felâ tes-elnî ‘an şey-in hattâ uhdiśe leke minhu żikrâ(n)
70- “O halde dedi. “Bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında soru sormayacaksın.”
Hızır Aleyhisselam Hz. Musa'ya eğer bana tabi olacaksan yaptığım şeylerin gerçek yönünü sana anlatmadıkça yaptığım şeyi garip görsen dahi herhangi bir şeyi hakkında bana soru sorma dedi yani şartları ortaya koydu bana uyduğun takdirde hiçbir şey hakkında sen önce davranıp bana soru sormayacaksın. Ben sana sormadan ben sana cevabını verinceye kadar sabredeceksin dedi.
Bu ayet, hikmeti anlamanın ön şartlarından birinin sabır ve bekleyebilmek olduğunu anlatır. Hızır (As), Hz. Musa’dan gördüğü olaylara hemen hüküm vermemesini istiyor. Çünkü bazı gerçekler, sonucu ortaya çıkmadan anlaşılmaz.
Müfessirler, burada Hızır(As)’ın Hz. Musa’yı susturmak istemediğini belirtirler. Asıl amaç, olayların perde arkası açılmadan aceleyle değerlendirme yapılmamasıdır. Çünkü insan çoğu zaman parçayı görür ama bütünü göremez. Bütünü bilmeden verilen hüküm ise eksik olur.
Ayette geçen “hatta اُحدث لك منه ذكرا” ifadesi, “Ben sana açıklamasını yapıncaya kadar bekle” anlamındadır. Yani hikmetin zamanı vardır. Bazı cevaplar hemen verilmez; çünkü insanın onları anlayabilmesi için önce yaşaması gerekir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Her hakikat, hemen anlaşılacak şekilde açılmaz.
Bugünün insanı da sürekli hızlı cevap arıyor. Hemen anlamak, hemen çözmek, hemen sonuç görmek istiyor. Fakat hayatın en derin dersleri çoğu zaman zamanla anlaşılır. İnsan bazen yıllar sonra dönüp baktığında yaşadığı olayların hikmetini fark eder.
Ayetteki en ince taraf şudur: Beklemek de bir eğitimdir. Çünkü sabırsız kalp sadece cevabı ister; olgunlaşan kalp ise doğru zamanı beklemeyi öğrenir.
İnsan acele ettiğinde çoğu zaman eksik hüküm verir. Bir insanı, bir olayı, hatta kaderini bile erken yargılar. Oysa Allah birçok hikmeti süreç içinde gösterir.
Kehf 70 bize şunu öğretir: Anlamadığın her şey yanlış değildir. Bazı hakikatler sessizce olgunlaşır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar:“Hayatındaki her şeyi hemen çözmeye çalışma. Çünkü bazı cevaplar ancak vakti gelince açılır. Sabır, sadece beklemek değil; hikmet ortaya çıkana kadar kalbi sükûnetle tutabilmektir.”
فَانْطَلَقَا حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي السَّف۪ينَةِ خَرَقَهَاۜ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا اِمْرًا
Fentalekâ hattâ izâ rakiba fis sefîneti harekahâ, kâle eharaktehâ lituğrika ehlehâ, lekad ci’te şey’en imrâ(n).
71- “Bunun üzerine ikisi kalkıp yola koyuldular. Nihayet bir gemiye bindiklerinde o, gemiyi deliverdi. Musa dedi ki: “Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın.”
Bu ayet, insanın gördüğü zahire göre hüküm verme eğilimini anlatır. Musa, geminin delinmesini görünce buna dayanamadı. Çünkü dışarıdan bakıldığında yapılan iş açıkça zarar gibi görünüyordu. Oysa perde arkasında henüz bilinmeyen bir hikmet vardı.
Müfessirler, bu geminin yoksul insanlara ait olduğunu ve Hızır’ın onu tamamen batıracak şekilde değil; kusurlu hale getirecek kadar deldiğini aktarırlar. Fakat Hz. Musa o anda sonucu değil, görünen zararı gördü. Çünkü insan gözünün gördüğüyle hüküm vermeye alışkındır.
Ayette geçen “imrâ” kelimesi çok ağır ve şaşırtıcı bir iş anlamına gelir. Musa’nın tepkisi, onun şeriata ve adalete bağlılığının göstergesidir. Çünkü bir peygamber olarak kötülüğe sessiz kalması düşünülemezdi.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan bazen küçük bir zararın büyük bir felaketi engellediğini göremez.
Bugünün insanı da hayatındaki bazı kırılışları sadece kayıp olarak görüyor. İşini kaybediyor, bir kapı kapanıyor, planları bozuluyor… O an bunun neden olduğunu anlayamıyor. Fakat bazen Allah insanı daha büyük bir zarardan korumak için bazı şeyleri eksiltiyor.
Ayetteki en derin taraf şudur: Görünen zarar her zaman gerçek zarar değildir. Çünkü insan yalnızca bugünü görür; Allah ise sonrasını da bilir.
Hayatta bazı “delinen gemiler” vardır. İnsan o an üzülür, isyan edecek gibi olur. Fakat yıllar sonra dönüp baktığında, o kırılışın kendisini koruduğunu anlayabilir.
Kehf 71 bize şunu öğretir: Her kayıp felaket değildir. Allah bazen kulunu eksilterek muhafaza eder.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bugün zarar gibi görünen bazı şeylerin içinde gizli bir rahmet olabilir. Çünkü Allah bazen seni batırmak için değil, daha büyük bir felaketten kurtarmak için bazı gemileri deler.”
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا
Kâle elem ekul inneke len testatî’a me’iye sabrâ(n)
72- “Ben sana benimle birlikte olmaya dayanamazsın demedim mi? dedi.”
Bu ayet, insanın anlamadığı olaylar karşısında ne kadar çabuk tepki verdiğini yeniden ortaya koyuyor. Hızır, Musa’ya daha önce sabretmenin zor olacağını söylemişti. Çünkü insanın vicdanı ve aklı, gördüğü zahire göre hemen hüküm vermek ister.
Müfessirler, Hızır’ın bu sözünde sert bir azarlama değil; önceden bildirilen bir hakikatin hatırlatılması olduğunu söylerler. Çünkü mesele Musa’nın kötü niyeti değil; insan tabiatının sınırlılığıdır. İnsan perde arkasını bilmediğinde sarsılır.
İbn Âşûr’a göre bu tekrar, sabrın ne kadar zor bir imtihan olduğunu gösterir. Özellikle adaletsiz gibi görünen olaylar karşısında susabilmek insan nefsine ağır gelir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Bilmediğimiz hikmetler karşısında sabretmek kolay değildir.
Bugünün insanı da çoğu zaman hayatındaki olaylara hemen anlam vermeye çalışıyor. Bir kayıp yaşayınca “Neden?” diye soruyor, bir kapı kapanınca bunu sadece kötülük olarak görüyor. Çünkü insan görünene göre üzülür; Allah ise görünmeyeni de bilir.
Ayetteki en ince taraf şudur: Hızır, Musa’nın sabırsızlığını onun değersizliği olarak görmüyor. Çünkü insan olmak zaten sınırlı görmek demektir. Sabır ise bu sınırlılığı kabul edip Allah’ın hikmetine güvenebilmektir.
Kehf 72 bize şunu öğretir: Acele hüküm vermek insanın tabiatıdır; fakat olgunluk, her gördüğünü nihai gerçek sanmamayı öğrenmektir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar:
“Hayatındaki her kırılışı hemen anlamaya çalışma. Çünkü insan bazen sadece olayın acısını görür; Allah ise onun sonundaki hikmeti bilir. Sabır, görünmeyene de güvenebilmektir.”
قَالَ لَا تُؤَاخِذْن۪ي بِمَا نَس۪يتُ وَلَا تُرْهِقْن۪ي مِنْ اَمْر۪ي عُسْرًا
Kâle lâ tuâhiznî bimâ nesîtü ve lâ turhiqnî min emrî usrâ(n).
73- “Dedi ki: “Unuttuğum şeyden dolayı bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden de beni sorumlu tutma!”
Musa aleyhisselam dedi ki unuttuğum bu işten dolayı yahutta unutmamdan dolayı beni sorumlu tutma. Kendisine koşulan şartı unuttuğunu Hızır'a anlatmak istedi. Bu şekilde unutan bir kimse ise sorumlu değildir. Sen benim işimi zorlaştırma sana uymam da bana zorluk çıkartma. Kusurumu görmezlikten gelerek ve benimle tartışmayı terk ederek bu yolculuğu bana kolaylaştır; İşi bana sıkı tutma birazcık gevşet, daraltma demektir.
İbni Kesir der ki: “İşte bu bakımdan resulullah (sav)'den rivayet edilen hadiste o: “Musa ilk tepkisini unutkanlığından dolayı göstermiştir” diye buyurmuştur.”
Bu ayet, insanın hata karşısındaki edebini ve tevazusunu anlatır. Musa (As), verdiği sözü unutarak konuştuğunu fark ettiğinde hemen mazeret üretmiyor, kibir göstermiyor; özür diliyor. Çünkü hakikati arayan insanın en önemli özelliklerinden biri, yanlışını kabul edebilmesidir.
Müfessirler, Musa’nın burada bilinçli bir karşı çıkış değil; unutma sebebiyle konuştuğunu ifade ettiğini söylerler. Bu da insan tabiatının eksikliğini gösterir. İnsan bazen en samimi niyetle söz verir; fakat olayın ağırlığı karşısında kendini tutamayabilir.
Ayette geçen “lâ turhiqnî min emrî usrâ” ifadesi ise “Bana bu konuda ağır davranma” anlamındadır. Musa, yolculuğun devam etmesini istiyor. Çünkü hikmete ulaşma arzusunu kaybetmiyor.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Hata yapmak insanı küçültmez; kibirle hatada ısrar etmek küçültür.
Bugünün insanı çoğu zaman özür dilemekte zorlanıyor. Çünkü nefis yanıldığını kabul etmeyi zayıflık sanıyor. Oysa olgun insan, hatasını inkâr ederek değil; fark edip düzelterek büyür.
Ayetteki en güzel taraf şudur: Musa hem kusurunu kabul ediyor hem de ilişkiyi koparmamaya çalışıyor. Çünkü samimi insan, hatası yüzünden hakikat yolundan vazgeçmez.
Hayatta da insan bazen sabredemez, acele eder, yanlış tepki verir. Fakat önemli olan düşmemek değil; düştüğünde yönünü yeniden hakikate çevirebilmektir.
Kehf 73 bize şunu öğretir: Tevazu, insanın kusurunu görebilmesidir. Allah’a yakın kalpler hata etmez değil; hatasında ısrar etmez.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Yanıldığında savunmaya geçmek yerine düzeltmeye yönel. Çünkü insanı değerli yapan kusursuzluğu değil, hakikate karşı samimiyetidir.”
فَانْطَلَقَا حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُكْرًا
Fentalekâ hattâ izâ lekıyâ gulâmen fekatelehû, kâle ekatelte nefsen zekiyyeten bi gayri nefs(in), lekad ci’te şey’en nukrâ(n).
74- “Yine gittiler; Nihayet bir erkek çocuğuna rastladılar. O hemen bunu öldürdü. Ona: “Cana karşılık olmaksızın masum bir kimseye mi kıydın, doğrusu çok kötü bir iş yaptın” dedi.”
İbni Kesir der ki: “Bu erkek çocuğun kasabalardan birinde arkadaşlarıyla oynadığı ve onlar arasından onu yakaladığı daha önceden açıklamış bulunuyor. Bu çocuk oynayan çocukların en güzelleri ve en sevimlisi idi. Fakat Hızır bu çocuğu öldürdü. Kafasını çekip kopardı yahutta bir taş ile kafasını ezdiği söylenmiştir. Bir başka rivayette eliyle kafasını kopardığı belirtilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Hz Musa aleyhisselam bunu görünce birincisinden daha şiddetli bir şekilde tepki gösterdi ve hemen itiraz etti.
Masum günahtan Arı ve temiz birisine mi kıydın Aslında Musa aleyhisselam bu sözlerini ya kendisi ince o can temiz ve günahtan uzak olduğu için söylemiştir yahut günah işlendiğini görmediğinden ya da Günah işleyecek yaşa gelmemiş henüz küçük bir can olarak gördüğünden dolayı söylemiştir senin yaptığın bu işin kötülüğü gayet açık ve seçiktir demişti.
Bu ayet, insan aklının ve vicdanının en çok zorlandığı sahnelerden birini anlatır. Musa, masum görünen bir çocuğun öldürülmesini görünce buna dayanamadı. Çünkü zahire göre bakıldığında bu olay büyük bir zulüm gibi görünüyordu.
Müfessirler, ayette geçen “zekiyye” kelimesinin günahsız ve temiz anlamına geldiğini söylerler. Musa’nın tepkisi, merhametinin ve adalet duygusunun bir sonucudur. Çünkü bir peygamberin masum bir canın alınmasına sessiz kalması düşünülemezdi.
Ayetteki “nukrâ” kelimesi ise çok ağır, dehşet verici bir iş anlamı taşır. Musa bu olay karşısında ilkinden daha sert bir tepki veriyor. Çünkü burada mesele mal değil, candır.
Fakat bu kıssanın derinliği tam da burada başlar: İnsan yalnızca görünen anı bilir; Allah ise insanın geleceğini de bilir. Musa olayın sadece bugününü gördü. Hızır ise Allah’ın bildirdiği kader boyutunu biliyordu.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan, hikmetini bilmediği olaylar karşısında sadece görünen tarafla hüküm verir.
Bugünün insanı da hayatında bazı acıları anlamakta zorlanıyor. Özellikle kayıplar, ani kırılmalar ve büyük imtihanlar karşısında kalp sarsılıyor. Çünkü insan sadece “neden oldu?” sorusunu görüyor; Allah ise “neye dönüşeceğini” biliyor.
Ayetteki en derin taraf şudur: Her ilahî hikmet insan aklına hemen açılmaz. Bu, zulmün iyi olduğu anlamına değil; insan bilgisinin sınırlı olduğu anlamına gelir. Allah’ın bilgisi zamana yayılmıştır; insanın bilgisi ise ana sıkışmıştır.
Kehf 74 bize şunu öğretir: Görünen olayların arkasında insanın bilemeyeceği hikmetler bulunabilir. Bu yüzden kul, anlamadığı yerde bile Allah’ın adaletine güvenmeyi öğrenmelidir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Hayatta bazı acılar vardır ki sebebi hemen anlaşılmaz. Fakat Allah’ın bilgisi senin gördüğünden daha geniştir. İnsan sadece bugünü görür; Allah ise sonunu da bilir.”
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا
Kâle elem ekul leke inneke len tastatia me’iye sabrâ(n).
75- “O: “Ben sana benimle birlikte olmaya dayanamazsın demedim mi? dedi.”
Hızır Aleyhisselam bu sözleri işitince Musa Aleyhisselam'a şartını tekrar hatırlattı.
Bu ayet, insanın sınırlı bilgisiyle ilahî hikmeti taşımasının ne kadar zor olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Hızır, Musa’ya daha önce sabrın kolay olmayacağını söylemişti. Çünkü insan, özellikle adaletsiz gibi görünen olaylar karşısında sessiz kalmakta zorlanır.
Müfessirler, burada Hızır’ın “sana” diyerek konuşmasının önceki uyarıdan daha güçlü bir vurgu taşıdığını söylerler. İlkinde genel bir ifade vardı; şimdi ise Musa’nın bizzat bu sabırsızlığı yaşadığı açıkça ortaya çıkmıştır. Çünkü olaylar ağırlaştıkça insanın tahammülü de sınanır.
İbn Kesîr’e göre bu tekrar, Musa’nın eksikliğini değil; insan aklının sınırlılığını gösterir. Musa bir peygamberdi, fakat o da görünürde büyük kötülük gibi duran olayların hikmetini hemen kavrayamadı.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan, anlam veremediği acılar karşısında sabretmekte zorlanır.
Bugünün insanı da hayatındaki bazı olaylar karşısında aynı sarsıntıyı yaşar. Özellikle büyük kayıplar, haksızlıklar ve beklenmedik kırılışlar kalbi yorar. Çünkü insan adaletin hemen görünmesini ister. Oysa Allah’ın hikmeti bazen zamana yayılır.
Ayetteki en derin taraf şudur: Sabır, her şeyi anlamış olmak değildir. Bazen sabır; anlayamadığın halde Allah’ın hikmetine güvenmeye devam edebilmektir.
İnsan çoğu zaman sadece gördüğü parçaya bakarak hüküm verir. Fakat kaderin bütünü insana açık değildir. Bu yüzden acele hüküm vermek, insanı huzursuz eder.
Kehf 75 bize şunu öğretir: Hikmetin tamamını görmeden verilen hükümler eksik kalır. İnsan her şeyi kuşatamaz.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar:
“Anlayamadığın olaylar karşısında hemen isyana yönelme. Çünkü insan bazen yalnızca acıyı görür; Allah ise o acının ardındaki hikmeti de bilir. Sabır, görünmeyene güvenebilme cesaretidir.”
قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْرًا
Kâle in seeltuke an şey’in ba’dehâ felâ تُصاحبني, kad belağte min ledunnî uzrâ(n).
76- “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme. O zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın.” dedi.”
Musa aleyhisselam da ona: “Eğer bundan sonra bir şey sorarsam ve sana herhangi bir şekilde itiraz edecek olursam benimle arkadaşlık etmeye bilirsin. Çünkü sen bana peş peşe aykırı hareketimi hatırlattın ve bundan sonra benimle arkadaşlıktan ayrılacak olursan mazursun. Bu iki seferden sonra tekrar yola gittiler.
Bu ayet, insanın kendi eksikliğini fark ettiğinde gösterdiği olgunluğu anlatır. Musa, tekrar sabredemediğini görünce suçu başkasına atmıyor; kendi sınırını kabul ediyor. Çünkü hakikate yakın kalpler, hatalarını inkâr etmek yerine onlarla yüzleşir.
Müfessirler, Musa’nın bu sözünde büyük bir tevazu bulunduğunu söylerler. O, verdiği sözü tam olarak yerine getiremediğini kabul ediyor ve Hızır’a hak veriyor. “Artık mazeret hakkım kalmadı.” diyerek kendi nefsini sorguluyor.
Ayette geçen “uzrâ” kelimesi, mazeret ve haklı gerekçe anlamına gelir. Yani Musa, Hızır’ın artık ayrılık kararı vermekte haklı olacağını söylüyor. Bu, insanın kendi kusurunu görebilmesinin güzel bir örneğidir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Olgun insan, hatasını kabul edebilen insandır.
Bugünün insanı çoğu zaman yanlış yaptığında savunmaya geçiyor. Nefis, suçun sorumluluğunu taşımayı ağır buluyor. Bu yüzden insanlar çoğu zaman ya başkalarını suçluyor ya da hatalarını küçültüyor. Oysa hakikate yaklaşmanın yolu, önce kendi eksikliğini görebilmektir.
Ayetteki en güzel taraf şudur: Musa, hatasına rağmen hakikat yolundan kopmuyor. Çünkü samimi insan kusursuz değildir; fakat dürüsttür.
İnsan bazen sabredemez, acele eder, yanlış tepki verir. Fakat asıl mesele düşmek değil; düştüğünü fark edip hakikate dönmeye devam edebilmektir.
Kehf 76 bize şunu öğretir: Tevazu, insanın kendi sınırını kabul etmesidir. Kendini sorgulayan kalp, olgunlaşmaya devam eder.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Hata yaptığında nefsini savunmak yerine kendinle yüzleşebil. Çünkü insanı büyüten şey kusursuz görünmesi değil, hakikate karşı dürüst kalabilmesidir.”
فَانْطَلَقَا حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَارًا يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَاتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا
Fentalekâ hattâ iżâ eteyâ ehle karyetin(i)-stat’amâ ehlehâ feebev en yudayyifûhumâ fevecedâ fîhâ cidâran yurîdu en yenkadda feekâmeh(u)(s) kâle lev şi/te letteḣażte ‘aleyhi ecrâ(n)
77- “Yine gittiler ve nihayet bir kasaba halkının yanına vardılar. ora halkından yiyecek istediler. Onlarsa bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. O bunu doğrultu verdi. Musa: “İsteseydin buna karşı bir ücret alabilirdin” dedi.”
Bu iki Seferden sonra yola devam ettiler bir kasabaya Uğradılar o kasaba halkı bunların misafir etmek İstemediler o kasaba halkı aşağılık kimselerdi Nitekim hadis-i Şerif'te onlar için şöyle söylenmektedir: “ Nihayet halkı aşağılık kimseler olan bir kasabaya vardılar.” kasabaların da yıkılmak üzere olan eski bir duvarı var idi Onu düzelttiler. İbni Kesir: “ daha önce kaydettiğimiz hadis-i şerifte bunu Bizzat kendi elleriyle nasıl düzelttiğini ve eğriliğini giderecek şekilde onu yanlarından desteklediğini görünmüş bulunuyor ki bu harika bir olaydır.” Onlar bizi misafir etmedikleri için senin de onlara bedelsiz olarak çalışmaman gerekirdi dedi Musa Aleyhisselam. Nesefi der ki: “ onların hali zaruret derecesinde yemeye ihtiyaç duymak haliydi. muhtaç oldukları için kişinin en son kazanç yolu olan dilenmeye kadar varmışlardı. ancak ihtiyaçlarını karşılayacak kimse bulamadılar. duvarı doğru tutunca Musa aleyhisselam görmüş olduğu bu mahrumiyet ve ihtiyaç Dolayısıyla: “ dileseydin buna karşı ücret alabilirdin” demekten kendisini alamadı. yani İçinde bulunduğumuz bu zarureti giderebilecek kadar bir ücreti bu iş karşılığında isteyebilirdin dedi.”
Bu ayet, insanın adalet ve karşılık beklentisiyle ilahî hikmet arasındaki farkı anlatır. Musa ve Hızır aç ve yorgun halde bir kasabaya geliyorlar; fakat insanlar onları misafir etmiyor. Buna rağmen Hızır, orada yıkılmak üzere olan bir duvarı ücretsiz olarak onarıyor. Musa ise doğal olarak buna şaşırıyor.
Müfessirler, bu kasaba halkının cimriliği ve misafirperverlikten uzak tavrı sebebiyle kötü şekilde anıldığını söylerler. Çünkü Arap kültüründe yolcuya ikram etmemek büyük bir ayıptı. Böyle bir topluma iyilik yapılması Musa’ya ağır geldi.
Ayette geçen “yurîdu en yankadda” ifadesi, duvarın neredeyse yıkılacak durumda olduğunu anlatır. Hızır ise hiçbir karşılık beklemeden onu düzeltir. Musa’nın “Ücret alabilirdin” sözü ise itirazdan çok, yaşadıkları zorluğu düşünmesinden kaynaklanan insani bir öneridir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan çoğu zaman iyiliği, karşılık gördüğü yere yapmak ister.
Bugünün insanı da çoğu zaman yaptığı iyiliğin değer görmesini bekliyor. İnsan teşekkür edilmek, anlaşılmak, karşılık görmek istiyor. Karşılık alamayınca da kırılıyor. Çünkü nefis, emeğinin hemen takdir edilmesini arzuluyor.
Fakat bazı iyilikler vardır ki karşılığı insanlardan değil, Allah’tan beklenir. Hızır’ın yaptığı iş görünürde anlamsızdı; fakat perde arkasında büyük bir rahmet saklıydı.
Ayetteki en ince taraf şudur: Allah bazen seni değer görmediğin yerlere bile hayır ulaştırmak için gönderir. Çünkü gerçek ihsan, insanların tavrına göre değil; Allah rızasına göre davranabilmektir.
Kehf 77 bize şunu öğretir: Her iyilik hemen anlaşılmaz. İnsan bazen hikmetini bilmeden rahmete vesile olur.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “İyiliğini sadece karşılık göreceğin yerlere taşıma. Çünkü Allah için yapılan bazı güzelliklerin hikmeti sonradan ortaya çıkar. İnsan görmese bile Allah hiçbir iyiliği kaybetmez.”
قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا
Kâle hâżâ firâku beynî vebeynik(e)(c) seunebbi-uke bite/vîli mâ lem testati’ ‘aleyhi sabrâ(n)
78- “O dedi ki: “İşte bu, seninle benim ayrılışımızdır. Dayanamadığın işlerin iç yüzünü sana anlatacağım:”
Bu ayet, insanın sabredemediği olayların hikmetinin çoğu zaman sonradan açıldığını anlatır. Hızır ile Musa’nın yolculuğu burada ayrılıkla sonuçlanıyor; fakat asıl hikmet tam bu noktada açıklanmaya başlanıyor. Çünkü bazı gerçekler yaşanırken değil, süreç tamamlandıktan sonra anlaşılır.
Müfessirler, ayette geçen “te’vîl” kelimesinin olayların perde arkasındaki gerçek anlamı olduğunu söylerler. Musa şimdiye kadar sadece görünen kısmı görmüştü; Hızır ise ilahî hikmet boyutunu biliyordu. Şimdi perde aralanacak ve zahirde kötü görünen olayların aslında nasıl bir rahmet taşıdığı ortaya çıkacaktır.
Ayette “mâ lem تستطع عليه صبرًا” ifadesi de dikkat çekicidir. Çünkü insan çoğu zaman anlamını bilmediği şeye sabretmekte zorlanır. Hikmet görünmeyince kalp daralır; açıklama geldiğinde ise insan geçmişteki aceleciliğini fark eder.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan birçok olayın hikmetini yaşarken değil, sonradan anlar.
Bugünün insanı da çoğu zaman hayatındaki kırılışların nedenini hemen görmek istiyor. Bir kaybın, gecikmenin veya acının anlamını o anda çözemeyince karamsarlığa düşüyor. Oysa Allah bazı cevapları hemen vermez; çünkü insanın olgunlaşması için zaman gerekir.
Ayetteki en derin taraf şudur: Ayrılık bile bazen öğretmenin bir parçasıdır. Musa ile Hızır’ın yolları ayrılıyor; ama Musa artık olaylara sadece görünen yönüyle bakmaması gerektiğini öğrenmiş durumda.
Hayatta da insan bazen anlam veremediği süreçlerden geçer. Fakat zaman ilerledikçe Allah’ın onu nasıl koruduğunu, yönlendirdiğini veya olgunlaştırdığını fark edebilir.
Kehf 78 bize şunu öğretir: Sabredemediğin bazı olayların hikmeti, ancak vakti geldiğinde anlaşılır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bugün anlam veremediğin şeyler yarın sana büyük bir hikmet olarak açılabilir. Çünkü Allah bazı cevapları hemen değil, insan hazır olduğunda gösterir.”
اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْبًا
Emmes sefînetu fekânet limesâkîne ya‘melûne fîl bahri feeradtü en eîbehâ ve kâne verâehum melikun ye’huzu kulle sefînetin gasbâ(n).
79- “Gemi, denizde çalışan yoksullara aitti. Onu kusurlu kılmak istedim. Çünkü arkalarında her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.”
Bu ayet, zahirde zarar gibi görünen bazı olayların aslında daha büyük bir felaketten koruma olabileceğini anlatır. Hızır şimdi gemiyi neden deldiğini açıklıyor: O küçük kusur, geminin tamamen gasp edilmesini engelleyecekti.
Müfessirler, burada sözü edilen insanların geçimlerini denizden sağlayan yoksul kimseler olduğunu aktarırlar. Zalim bir kral ise sağlam gemilere el koyuyordu. Hızır’ın yaptığı kusur, gemiyi değersiz göstererek sahiplerini daha büyük bir kayıptan korudu.
Ayette geçen “eîbehâ” kelimesi, gemiyi tamamen yok etmek değil; onda küçük bir kusur oluşturmak anlamındadır. Çünkü bazen eksiklik, koruyucu bir rahmete dönüşebilir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Allah bazen küçük bir kayıpla insanı büyük bir felaketten muhafaza eder.
Bugünün insanı da hayatındaki bazı eksilmeleri sadece zarar olarak görüyor. Bir iş fırsatı kaçıyor, bir plan bozuluyor, istenen bir şey gerçekleşmiyor… İnsan o an sadece kaybı hissediyor. Oysa Allah belki de onu daha büyük bir zarardan koruyordur.
Ayetteki en derin taraf şudur: İnsan çoğu zaman korunmanın şeklini anlayamaz. Çünkü Allah’ın koruması her zaman nimet vererek olmaz; bazen eksilterek, geciktirerek veya engelleyerek de olur.
Hayatta bazı “delinen gemiler” vardır. İnsan o an üzülür; fakat yıllar sonra dönüp baktığında o kırılışın kendisini nasıl muhafaza ettiğini anlayabilir.
Kehf 79 bize şunu öğretir: Her eksiliş kayıp değildir. Allah bazen kulunu kusur gibi görünen bir rahmetle korur.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar:
“Hayatında eksilen her şeye hemen felaket deme. Çünkü Allah bazen seni daha büyük bir yıkımdan korumak için küçük bir parçayı eksiltir. Görünürdeki kusur, bazen gizli bir merhamettir.”
وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا
Ve emmel gulâmu fekâne ebevâhu mü’minayn, fehaşînâ en yurhikahumâ tuğyânen ve küfrâ(n).
80-“Erkek çocuğa gelince, Onun babası- anası inanmış kimselerdi, onları azgınlık ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk.”
Bu ayet, insanın sadece bugünü gördüğünü; Allah’ın ise geleceği de bildiğini anlatır. Musa’nın en ağır itiraz ettiği olaylardan biri olan çocuğun öldürülmesinin arkasında, ileride doğacak büyük bir fitnenin engellenmesi vardı.
Müfessirler, ayette geçen çocuğun büyüdüğünde anne ve babasını inkâra ve taşkınlığa sürükleyecek bir karaktere sahip olacağını belirtmişlerdir. Allah ise mümin anne babayı bu ağır imtihandan korumayı murad etmiştir. Bu yüzden burada görünen acının ardında daha büyük bir rahmet saklıdır.
Ayetteki “tuğyân” kelimesi taşkınlık ve azgınlık; “küfür” ise Allah’tan uzaklaşma anlamına gelir. Yani mesele sadece asi bir evlat değil; anne babasının imanını sarsacak kadar ağır bir fitnedir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan bazı kayıpların hangi kötülükleri engellediğini bilemez.
Bugünün insanı özellikle kayıplar karşısında “neden?” sorusuyla sarsılıyor. Çünkü insan sadece elinden alınanı görüyor; Allah ise o alınmayan durumda neler olacağını da biliyor. Bu yüzden kaderin bazı yönleri insan aklını aşar.
Ayetteki en derin taraf şudur: Allah’ın rahmeti bazen insanın istemediği şeylerin içinde gizlidir. Çünkü kul sadece sevdiği şeyin hayır olduğunu sanır. Oysa Allah bazen vermeyerek, bazen alarak korur.
Bu ayet çok hassas bir hakikati öğretir: İnsan Allah’ın kaderini bütünüyle kuşatamaz. Bu yüzden her olayı yalnızca görünen tarafıyla değerlendirmek eksik kalır.
Kehf 80 bize şunu öğretir: Görünen acının arkasında bilinmeyen rahmetler bulunabilir. Allah kulunun bugününü değil, sonunu da bilir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Kaybettiğin her şeyin hikmetini hemen anlayamayabilirsin. Çünkü Allah senin görmediğin yolları da bilir. Bazen korunmak, insanın istediği her şeye sahip olmasıyla değil; bazı şeylerden uzak tutulmasıyla gerçekleşir.”
Kehf Kıssasında Hızır, Kader ve “Biz Korktuk” İfadesinin Hikmeti
Kehf Suresinde Hz. Musa ile Hızır arasında geçen yolculuk, Kur’an’ın en derin kıssalarından biridir. Bu kıssa yalnızca birkaç olağanüstü olay anlatmaz; insan aklı, kader, ilahî hikmet, şeriat ve Allah’ın ezelî ilmi hakkında çok büyük hakikatler öğretir.
Özellikle Kehf 80. ayette geçen: فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًا “Biz korktuk ki o çocuk anne babasını azgınlığa ve küfre sürüklesin.” ifadesi, üzerinde en çok düşünülen cümlelerden biridir. Çünkü burada şu soru doğar: Allah geleceği zaten biliyorsa neden “korktuk” deniyor?
Ve bu soru bizi kader meselesinin çok ince bir noktasına götürür.
Hz. Musa’nın Tepkisi Neden Doğruydu?
Kıssada Hızır: gemiyi deler, bir çocuğu öldürür, kendilerini misafir etmeyen bir topluma iyilik yapar. Hz. Musa ise her olayda itiraz eder. Özellikle çocuk öldürüldüğünde: “Tertemiz bir canı mı öldürdün?” der. Bu tepki son derece doğrudur. Çünkü Musa: şeriatın, adaletin, zahire göre hükmetmenin temsilcisidir. Şeriata göre: masum bir insan öldürülemez, gelecekte suç işleyecek diye biri cezalandırılamaz, gayb bilgisiyle hüküm verilmez. Bu yüzden Musa’nın itirazı bir hata değil; peygamberlik görevinin gereğidir.
Hatta birçok alim: “Musa sustuğu anda problem olurdu.” demiştir. Çünkü ümmete öğretilen yol: zahire göre hükmetmektir.
Hızır Neden Farklı Davrandı?
Hızır ise kendi görüşüyle hareket etmiyordu. Kehf 82’de bunu açıkça söyler: وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪ي “Ben bunları kendiliğimden yapmadım.” Yani: bu bir şahsî karar değildi, bir sezgi değildi, bağımsız bir tasarruf değildi. Hızır, Allah’ın bildirmesiyle hareket ediyordu. Bu yüzden yaptığı şey: şeriatı kaldırmak değil, Allah’ın özel bir takdirini uygulamaktır.
Burada “ilmi ledün” dediğimiz mesele ortaya çıkar. Bu, Allah’ın bazı kullarına özel olarak açtığı bilgi alanıdır. Ancak bu bilgi: genel hüküm koymaz, ümmete ölçü olmaz, şeriatın yerine geçmez. Bu nedenle İslam alimleri: “Şeriata aykırı ilham batıldır.” demişlerdir.
“Biz Korktuk” İfadesi Ne Anlama Geliyor?
Asıl dikkat çeken nokta burada başlar. Ayette: “Ben korktum” değil, “Biz korktuk” deniyor. Peki burada kim kastediliyor?
Müfessirlerin çoğunluğu bu ifadeyi Hızır’ın diliyle yapılmış bir anlatım olarak açıklamıştır. Ancak bu: beşerî bir korku, sonradan oluşmuş bir endişe, bilinmezlikten doğan kaygı anlamına gelmez. Çünkü Allah: geleceği sonradan öğrenmez, ihtimal hesabı yapmaz, tereddüt yaşamaz. O halde neden “korktuk” ifadesi kullanılmıştır?
Burada Kur’an’ın insan idrakine yakınlaştırıcı üslubu devreye girer. Allah: “Bu çocuğun ileride anne-babasını küfre sürükleyeceği ezelî ilmimde malumdu.” hakikatini, insanın anlayacağı şekilde: “ondan sakınıldı / endişe edildi” üslubuyla ifade ediyor. Yani burada yaşanan şey: sonradan oluşan bir korku değil, ezelde bilinen sonucun açıklanmasıdır.
Burada Kader Nasıl Anlaşılmalıdır?
Bu noktada çok önemli bir denge vardır. Allah: çocuğun nasıl bir tercihe yöneleceğini, nasıl bir karakter geliştireceğini, anne-babasına nasıl etki edeceğini ezelî ilmiyle bilir. Fakat Allah’ın bilmesi: kulu zorlamaz. Bu, Ehl-i sünnetin temel kader anlayışıdır.
Yani çocuk: zorlandığı için değil, kendi yönelimi ile o yola gideceği için Allah’ın ilminde öyle bilinmektedir. Allah’ın bilmesi başka; kulun tercihi başka şeydir.
Hızır Kaderi mi Değiştirdi?
Burada çok hassas bir mesele ortaya çıkar. Bazıları: “Demek ki Hızır kaderi değiştirdi.” gibi düşünebilir. Fakat mesele böyle değildir. Hızır: kaderin dışında bağımsız bir güç değildir. Kaderi bozan biri değildir. Tam tersine: Allah’ın ezelde yazdığı kaderin gerçekleşmesine vesile kılınmıştır. Yani: çocuğun ölümü, anne-babanın korunması, yerine daha hayırlı evlat verilmesi, Hızır’ın müdahalesi zaten ilahî ilimde vardır. Hızır sadece: yazılmış kaderin içindeki bir sebeptir.
“Allah Dilediğini Siler, Dilediğini Bırakır” Meselesi
Ra’d Suresi 39. ayette şöyle buyurulur: يَمْحُوا اللّٰهُ مَا يَشَاءُ وَيُثْبِتُ “Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır.” Bu ayet kader konusunda çok önemli görülmüştür. Alimler burada iki tür kader açıklamışlardır:
1. Muallak Kader
Sebep ve tercihlere bağlı olarak açığa çıkan kaderdir. Dua, sadaka, amel, tercihler bu alanda etkili olur. Hadislerde: sadakanın belayı kaldırdığı, duanın kaderi çevirdiği bildirilmiştir. Fakat bu değişim: Allah için yeni bir bilgi değildir.
Allah zaten: kulun dua edeceğini, sonucun değişeceğini ezelde bilmektedir.
2. Levh-i Mahfûz / Ümmü’l-Kitab
Ayetin devamında: “Ana kitap O’nun katındadır.” buyrulur. Yani bütün: ihtimaller, tercihler, sonuçlar, sebepler Allah’ın ezelî ilminde kuşatılmıştır.
Biz değişim görürüz; Allah ise ezelden beri sonucu bilmektedir.
Kehf Kıssasının Asıl Hikmeti
Bütün bu kıssanın merkezinde şu büyük ders vardır: İnsan olayın sadece görünen kısmını bilir. Allah ise bütün zamanı birlikte görür. Musa: görünen olaya baktı. Hızır ise: perde arkasındaki sonucu biliyordu.
Bu yüzden: gemi görünürde zarar gördü ama korundu, çocuk görünürde öldürüldü ama anne-babanın imanı korundu, duvar görünürde anlamsızca yapıldı ama yetimlerin hakkı muhafaza edildi.
Yani Allah bazen: eksilterek korur, geciktirerek rahmet eder, kapıları kapatarak muhafaza eder. İnsan ise çoğu zaman sadece anlık acıyı görür.
Kehf kıssası bize: kader karşısında edebi, insan aklının sınırını, şeriatın önemini, ilahî hikmetin büyüklüğünü öğretir. Ve sonunda insan şunu anlar: Her gördüğüm şey hakikatin tamamı değildir. Çünkü ben yalnızca anı görüyorum; Allah ise başlangıcı da sonu da biliyor.
Belki de kıssanın özü tek cümlede şudur: Kul sınırlı bilgiyle yaşar; Allah ise bütün hikmeti kuşatır.
فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا
Fe eradnâ en yubdilehumâ rabbuhumâ hayran minhü zekâten ve akrabe ruhmâ(n).
81- “Bu bakımdan rablerinin o çocuktan hem daha temiz ve hayırlısını, hem merhametli birisini vermesini istedik.”
Bu ayet, Allah’ın bazen bir şeyi alırken aslında daha büyük bir rahmete kapı açtığını anlatır. Çocuğun ölümü zahiren ağır bir acıydı; fakat Allah o anne ve babayı yalnız bırakmayacak, onların yerine daha hayırlı bir evlat verecekti.
Müfessirler, burada geçen “zekâten” kelimesinin hem daha temiz ahlâklı hem de manevî bakımdan daha hayırlı anlamı taşıdığını söylerler. “Akrabe ruhmâ” ise daha şefkatli, anne babasına daha merhametli bir evlat demektir.
Dikkat çekici olan nokta şudur: Önceki ayette “biz korktuk” denirken burada: “Rableri onlara versin” ifadesi kullanılıyor.
Müfessirler bu geçişte büyük bir edep görürler. Çünkü zahiren ağır görünen olay ortak bir ifadeyle anlatılırken, açık rahmet ve nimet doğrudan Allah’a nispet edilmektedir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Allah bazen bir şeyi eksilterek daha hayırlısını hazırlar.
Bugünün insanı da kayıplar karşısında çoğu zaman sadece alınanı görüyor. Bir insan gidiyor, bir kapı kapanıyor, bir hayal sona eriyor… Kalp o anda sadece eksikliği hissediyor. Fakat Allah bazen insanın elinden bir şeyi alırken, onu daha temiz ve daha hayırlı bir sonuca hazırlıyor olabilir.
Ayetteki en derin taraf şudur: Allah’ın rahmeti sadece vermekte değil; bazen almaktadır da. Çünkü kul çoğu zaman sevdiği şeyin mutlak hayır olduğunu sanır. Oysa Allah sonunu da bilir.
Bu ayet, kaderin sert görünen yüzünün arkasında bile rahmet bulunabileceğini öğretir. İnsan anı yaşar; Allah ise sonrasını da görür.
Kehf 81 bize şunu öğretir: Her kayıp yok oluş değildir. Allah bazen boşalttığı yeri daha hayırlısıyla doldurur.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Hayatından çıkan her şeyin ardından sadece eksik olana bakma. Çünkü Allah bazen senden bir şeyi alırken, yerine ruhunu daha çok güzelleştirecek bir rahmet hazırlıyordur.”
وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًاۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۚ ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا
Veemmâ-lcidâru fekâne liġulâmeyni yetîmeyni fî-lmedîneti vekâne tahtehu kenzun lehumâ vekâne ebûhumâ sâlihan feerâde rabbuke en yebluġâ eşuddehumâ veyestaḣricâ kenzehumâ rahmeten min rabbik(e)(c) vemâ fe’altuhu ‘an emrî(c) żâlike te/vîlu mâ lem testi’ ‘aleyhi sabrâ(n)
82- “Duvar ise o şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı, babaları da salih bir kimseydi. Rabbin –Onların ergenlik çağına ulaşmasını - ve rabbinden bir rahmet olarak- definelerin çıkarmasını istedi. Ben bunları kendiliğinden yapmadım. İşte dayanamadığım işlerin iç yüzleri budur.”
Bu ayet, Kehf kıssasının düğümünü çözen ve bütün olayların perde arkasını açıklayan ayettir. Gemi, çocuk ve duvar… Zahiren anlaşılmaz görünen bütün olayların arkasında ilahî bir hikmet olduğu ortaya çıkmaktadır.
Müfessirler, duvarın altında yetim çocuklara ait bir hazine bulunduğunu aktarırlar. Eğer duvar yıkılsaydı insanlar bu hazineyi fark edecek ve yetimlerin hakkı kaybolacaktı. Hızır’ın yaptığı tamir, aslında gelecekte o çocukların emanetini korumaktı.
Ayette geçen: “Babaları salih bir kimseydi” ifadesi çok derin bir mesaj taşır.
Alimler burada salih anne babanın bereketinin çocuklara da ulaştığını söylerler. Yani bir insanın takvası yalnız kendisini değil, neslini de etkileyebilir. Allah bazen salih kullarının çocuklarını onların hürmetine korur.
* Dikkat çekici başka bir nokta da şudur: Gemi meselesinde: “Ben istedim.”
* Çocuk meselesinde: “Biz korktuk.”
* Burada ise: “Rabbin istedi.” deniyor.
Müfessirler bu geçişlerde büyük bir edep görürler. Zahiren kusur gibi duran şeyler kendine nispet edilirken, açık rahmet doğrudan Allah’a nispet edilmektedir.
Ayetteki: “Ben bunları kendiliğimden yapmadım.” ifadesi ise kıssanın en önemli cümlelerinden biridir. Çünkü bu söz şunu açıkça ortaya koyar: Hızır: kendi hevasıyla hareket etmiyordu, bağımsız karar vermiyordu, gaybı kendiliğinden bilmiyordu. O, Allah’ın bildirmesiyle hareket eden bir kuldu.
Bu yüzden kıssa: şeriatı aşmanın değil, insan bilgisinin sınırlı olduğunu anlamanın kıssasıdır. Hz. Musa zahire göre haklıydı. Çünkü insanlar: görünene göre hükmetmekle yükümlüdür. Gayb bilgisiyle değil.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan olayların sadece görünen tarafını bilir; Allah ise bütün hikmeti kuşatır.
Bugünün insanı da çoğu zaman hayatındaki olayların nedenini hemen anlayamıyor. Bazı kapılar kapanıyor, bazı şeyler gecikiyor, bazı acılar uzun sürüyor… İnsan o an sadece kırılan tarafı görüyor. Fakat yıllar sonra dönüp baktığında, Allah’ın kendisini nasıl koruduğunu fark edebiliyor.
Kehf 82 bize şunu öğretir: Allah’ın hikmeti çoğu zaman süreç tamamlandıktan sonra anlaşılır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Hayatında anlam veremediğin olaylar olabilir. Fakat sen sadece görünen kısmı yaşıyorsun. Allah ise başlangıcı da sonu da biliyor. Ve bazen en büyük rahmetler, ilk bakışta anlaşılmayan olayların içinde saklı oluyor.”

إرسال تعليق
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...