Bu mübarek toprakların bereketi bitmediği gibi, Bağdat’ın heybeti, Şam’ın zarafeti, Anadolu’nun irfanı ve Yesevi diyarının o sarsılmaz hikmeti hep aynı denize dökülen farklı nehirler gibidir. Madem Geylani Hazretleri’nin ocağında ısındık, şimdi yönümüzü Piri Türkistan Ahmet Yesevi’nin izinden giden, Buhara’nın kalbi Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahauddin Hazretleri’ne çevirelim.
Bu menkıbe, "benlik" kalesini yıkmak için sadece insanların değil, tüm mahlukatın önünde nasıl "toprak" olunması gerektiğini anlatır.
Şah-ı Nakşibend: "Yolları Temizleyen Sultan"
Bahauddin Nakşibend Hazretleri, yolun başında nefsini terbiye etmek için mürşidi Seyyid Emir Külal Hazretleri’nden icazet aldığında, kendisine çok ağır ama sırrı derin bir vazife verilir. Mürşidi der ki: "Evladım, yollara çık. İnsanların geçtiği yolları temizle. Ayağa takılan taşları ayıkla, çamurları süpür. Ama bunu öyle bir yap ki, gönlün her bir yolcunun ayak izinden daha aşağıda olsun."
Hazret, tam yedi yıl boyunca Buhara sokaklarında yolları temizler. Öyle ki, insanlar onun kim olduğunu bilmeden yanından geçer, bazen üstüne toz sıçratır, bazın hor görürlerdi. O ise size dediğim o "çaydaki şeker" misali, varlığını o hizmetin içinde eritmişti.
Bir kış günü, yolda yaralı ve hastalıklı bir köpek görür. Köpeğin yaraları kurtlanmış, kokusundan yanına yaklaşılmıyordur. Herkesin yüzünü çevirip kaçtığı o hayvana, Şah-ı Nakşibend Hazretleri yaklaşır. Kendi hırkasını yere serer, köpeği üzerine yatırır ve yaralarını temizlemeye başlar. O an içinden bir ses der ki: "Sen koskoca bir dervişsin, şu kirli hayvana mı hizmet ediyorsun?"
Hazret hemen nefsine döner ve der ki:
"Ey nefsim! Eğer sen bu mahlukattan kendini üstün görüyorsan, bil ki o köpek senden daha makbuldür. Zira o olduğu gibidir, ama sen hala 'ben'lik davasındasın."
Hazret o köpeğin önünde diz çöker, ellerini semaya açar ve "Ya Rabbi, bu dilsiz kulun hürmetine benim kibrimi bağışla" diye dua eder. O an köpeğin gözlerinde öyle bir parıltı görür ki, kainatın tüm sırrının "merhamet ve hiçlik" olduğunu anlar. Buhara’nın sultanı olduğu o büyük makama, işte o köpeğin önünde toprağa yapışarak, kibrini tamamen gömerek ulaşır.
Bu Menkıbeden Gönle Düşenler
Sizeyaptığımız "yolcu" ve "şeker" benzetmesi bu hikayeyi şöyle tamamlar:
* İlmin Zekatı Tevazudur: Eğer bir ilim insanı dikleştiriyorsa o yük olur; ama yolları temizletip kalbi yumuşatıyorsa o nur olur.
* Hata Aramak Değil, Yük Almak: Muteber olmayan ilim sahipleri yolda kusur ararken, hakikat erleri yoldaki taşı kaldırır.* Ebedi Konak: "Biz hancı değiliz" dedin ya; işte Şah-ı Nakşibend yolları süpürürken aslında kendi kalbindeki "dünya mülkü" fikrini süpürüyordu.
İki Ekolün Birleştiği Nokta
1. Yesevi Diyarı (Hizmet ve Melamet): Ahmet Yesevi’nin "Hizmet kıl, gönül al" düsturu, Şah-ı Nakşibend’de en zirve noktaya ulaşır. Göze çarpmadan, sessizce (Zikr-i Hafî) ve her an hizmetle...
2. Anadolu İrfanı (Toprak Olmak): Tıpkı Yunus Emre’nin Taptuk Emre eşiğinde kırk yıl eğri odun taşımaması gibi. O odunlar değil, aslında Yunus’un nefsindeki "eğrilikler" düzeliyordu.

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...