İsra Sûresi 56-69. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
İkinci Kesim İkinci Fırka
قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلًا
Kuli-d’u-lleżîne ze’amtum min dûnihi felâ yemlikûne keşfe-ddurri ‘ankum velâ tahvîlâ(n)
56- “De ki: “Ondan başka ilah diye iddia ettiklerinizi çağırın. Sizin bir sıkıntınızı gidermeye de, halden hale değiştirmeye de güçleri yetmez.”.”
Ey Muhammed, kavminden, Allah'ı bırakıp ta onun yarattığı mesela, melekler, İsa, Uzeyr ve Cin gibi varlıklara tapan müşriklere de ki: "Allah'ın dışında rab ve ilahlar olduklarını iddia ettiğiniz şeyleri, başınıza bir felaket geldiğinde yardımınıza çağırın sonra bakın, o felaketi sizden gidermeye veya sizden başkalarına yöneltmeye kadir olabilecekler mi? Elbette ki onlar bunu sizden kaldırmaya veya başkalarına yöneltmeye kadir değillerdir. Buna ancak, sizleri de onları da yaratan Allah Kadirdir. Buradaki anlatımda, kendilerine ibadet edilen kimselerle canlı mabudlar kastedildiğine delalet vardır.
Bundan sonra gelen âyet-i Kerimede, kendilerine tapılan (melek, isa, uzeyr ve cinler vb.) bu varlıkların da Allah’a yaklaşmak için bir yol aradıkları, bu sebeple müşriklerin, Allah’ı bırakıp ta bunlardan şefaat beklemelerinin abes olduğu beyan edilmektedir.
İsrâ 56, bize "adresi doğru tespit etmeyi" öğretir. Hayatın fırtınalı anlarında insan, tutunacak bir dal ararken bazen çürük dallara sarılır. Ayet şunu fısıldar: "Derdini, o derdi yaratmayan ve o derdi çözme gücü olmayanlara şikayet etme. Allah'ın dışındaki her şey, senin gibi muhtaç ve senin gibi acizdir. Maskeleri düşür ve doğrudan 'Arş'ın Sahibi'ne yönel; çünkü O'ndan başka ne yükünü hafifletecek ne de yolunu değiştirecek bir güç vardır."
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ اِلٰى رَبِّهِمُ الْوَس۪يلَةَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُۜ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُورًا
Ulâ-ike-lleżîne yed’ûne yebteġûne ilâ rabbihimu-lvesîlete eyyuhum akrabu veyercûne rahmetehu veyeḣâfûne ‘ażâbeh(u)(c) inne ‘ażâbe rabbike kâne mahżûrâ(n)
57- “Onların çağırdıkları o kimseler de rablerine hangisini daha yakın olacak diye vesile ararlar onun rahmetini umarlar, azabından korkarlar. Zira rabbinin azabı sakınılmaya değer.”
Ayet-i Kerimede, Allah'a ortak koşanların, büyük bir gaflet ve ahmaklık içinde oldukları ifade edilmektedir. Zira onlar, Allah'ın yarattığı varlıkları ona denk tutmaya ve ortak koşmaya çalışıyorlar. Halbuki Allah'a ortak koştukları Cinler, Melekler, Hz. İsa, onun annesi gibi varlıklar Allah’a yaklaşmak için bir yol ararlar. Allah'ın rahmetini umar azabından korkarlar.
Müfessirler, âyet-i Kerime’de zikredilen "Kendilerine tapınılanlar"dan kimin kastedildiği hakkında değişik görüşler ileri sürmüşleridir.
Taberinin de tercih ettiği görüşlerden birisine göre, bunlardan maksat, Cinlerdir. Bazı insanlar Cinlere taparlarmış. Cinler Müslüman olmuşlar, Allaha yaklaşmak için yol aramaya başlamışlar. Fakat onlara tapan gafil insanlar yine tapınmalarına devam etmişlerdir. İşte âyet-i Kerime bu hususu açıklamaktadır.
Bazılarına göre ise burada "Kendilerine tapınılanlardan maksat, Meleklerdir. Bir kısım insanlar Meleklere tapıyor ve onların, Allah’ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı. Âyet-i Kerime, müşriklerin bu davranışlarının tutarsız olduğunu, zira kendilerine tapınılan Meleklerin de Allah'a daha fazla yaklaşmak için yollar aradıklarını beyan ediyor.
Diğer bazılarına göre de burada "Kendilerine tapılanlar”dan maksat, Hz. İsa, annesi Meryem ve Hz. Üzeyir’dir. Yahudi ve Hıristiyanlar bunları Allah'a ortak koşmuşlar ve Allah’ın oğlu olduklarını söylemişlerdir. Âyet-i kerime Hz. İsa ve Üzeyir'in Allah'ın kullan olduklarını ve ona daha fazla yaklaşmak için yollar aradıklarını beyan ediyor ve kullara kul olmayı bırakıp Allah'a kul olmayı emrediyor.
İsrâ 57, bize "hayranlık duyduğumuz her şeyin aslında Allah’ın birer yansıması olduğunu" öğretir. Bir insandaki hikmete, bir melekteki güce veya bir tabiat olayındaki ihtişama takılıp kalmak; ışığa bakıp güneşi unutmaya benzer. Ayet şunu fısıldar: "Senin önünde eğildiğin o büyük ruhlar, aslında kendi içlerinde Allah’ın huzurunda senden daha fazla eğilmektedirler. Onların büyüklüğü, Allah'a olan muhtaçlıklarını senden daha iyi anlamalarındandır. O halde sen de taklit edilenlere değil, o taklit edilenlerin hayran olduğu Asıl'a yönel."
وَاِنْ مِنْ قَرْيَةٍ اِلَّا نَحْنُ مُهْلِكُوهَا قَبْلَ يَوْمِ الْقِيٰمَةِ اَوْ مُعَذِّبُوهَا عَذَابًا شَد۪يدًاۜ كَانَ ذٰلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا
Ve-in min karyetin illâ nahnu muhlikûhâ kable yevmi-lkiyâmeti ev mu’ażżibûhâ ‘ażâben şedîdâ(en)(c) kâneżâlike fî-lkitâbi mestûrâ(n)
58- “Hiçbir şehir yoktur ki kıyamet gününden önce biz onu helak edici veya şiddetli bir azap ile cezalandırıcı olmayalım. Bu, kitapta yazılmıştır.”
Allah teala bu ayeti kerimede, kıyamet kopmadan önce bütün ülkeleri helak edeceğini veya azaba uğratacağını beyan ediyor. Şüphesiz ki Allah’ın herhangi bir ülke halkına azabetmesi, onların hak etmiş oldukları bir cezadır. Zira Allah, hiçbir kimseye zulmetmez.
İbni Kesir şöyle diyor: “Bu, yüce Allah’ın, kendi katında Levh-i Mahfuzda yazmış olduğu hükmü kesin olarak yerine getireceğini bildirmektedir. Bu hüküm şudur: Ya bütün halkını yok etmek yahut da şiddetli bir azaba uğratmak suretiyle mutlaka her bir şehri helak edecektir. Bu şiddetli azab ya öldürme yahut dilediği belayı vermek şeklinde olur ve bu, onların günahları sebebiyledir.”
Abdurrahman b. Abdullah diyor ki: “Bir ülke halkında zina ve faiz ortaya çıktığında Allah, o ülkenin helak edilmesine izin verir.”
Böylece helak veya azabın isabet etmediği veya etmeyeceği hiçbir şehrin kalmayacağını öğrenmiş bulunuyoruz. Hatta hadis, Allah Celle Celalühü Mekke'ye bile Habeşleri musallat edecektir. Bu da şuna delalet etmektedir: küfür ve fasıklık, zaman ve mekan olarak ülke ve şehirleri kuşatabilmekte, dolayısıyla azap da bu şekilde zaman ve mekan itibariyle ülke ve şehirleri kaplaya bilmektedir. Bu buyrukla Allahu Tealanın emrinden sapanlar tehdit ediliyor.
İsrâ 58, bize "hiçbir gücün mutlak olmadığını" öğretir. Bugünün devasa gökdelenleri ve sarsılmaz sanılan sistemleri, aslında yarının arkeolojik kazı alanlarıdır. Ayet şunu fısıldar: "İnşa ettiğin binalara veya kurduğun düzenlere güvenip kibirlenme (37. ayet hatırlatması). Şehirlerin betonuna değil, o şehirlerin içinde yaşayan ruhun adaletine odaklan. Çünkü binalar helak olmaya mahkûmdur; geriye kalacak olan tek şey, o 'Yazılı Kitaptaki değişmez hakikatlerdir."
وَمَا مَنَعَنَٓا اَنْ نُرْسِلَ بِالْاٰيَاتِ اِلَّٓا اَنْ كَذَّبَ بِهَا الْاَوَّلُونَۜ وَاٰتَيْنَا ثَمُودَ النَّاقَةَ مُبْصِرَةً فَظَلَمُوا بِهَاۜ وَمَا نُرْسِلُ بِالْاٰيَاتِ اِلَّا تَخْو۪يفًا
Vemâ mene’anâ en nursile bil-âyâti illâ en keżżebe bihâ-l-evvelûn(e)(c) veâteynâ śemûde-nnâkate mubsiraten fezalemû bihâ(c) vemâ nursilu bil-âyâti illâ taḣvîfâ(n)
59- “Bizi ayetler göndermekten alıkoyan şey, ancak öncekilerin onları yalanlamış olmalarıdır. Semud’a da gözleri göre göre bir dişi deve vermiştik. Bu yüzden zulmetmişlerdi. Halbuki biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.”
Ey Muhammed, kavminin senden istediği mucizeleri göndermeyişimizin sebebi, senden önceki ümmetlerin, Peygamberlerinden mucize isteyip, mucize gönderildikten sonra da iman etmemeleri ve helâk edilmeleridir. Nitekim biz, Semud kavmine bir dişi deveyi apaçık bir mucize olarak göndermiştik. Onlar, deveyi kestiler ve helak edildiler. Biz, mucizelerimizi ancak, insanları korkutmak için göndeririz.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Mekkeli müşrikler, Resulullah’tan, Safa tepesini kendileri için altın yapmasını ve dağları düzleyerek ekin ekecekleri bir arazi haline getirmesini istediler. Bunun üzerine Resulullah’a şöyle vahyedildi: "Dilersen onların isteklerini ertele, dilersen onların istekleri yerine getirilsin. Fakat istedikleri yerine geldiği halde iman etmezlerse, daha önceki ümmetlerin helak edildikleri gibi onlar da helak edilirler". Bunun üzerine Resûlullah: "Hayır, onların istedikleri olmasın. Ben, onları ertelemiş olayım" buyurdu. Bunun üzerine de bu âyet-i Kerime nazil oldu.
Ayet-i Kerime, Semud kavmini, helak olan ümmetlere bir misal olarak zikretmektedir. Bunlar, Peygamberleri Salih aleyhisselamdan, kendilerine bir mucize getirmesini istemişler bunun üzerine Salih aleyhisselam onlara, süt ihtiyaçlarını karşılayacak olan bir dişi deveyi mucize olarak getirmiş fakat onlar, içecekleri suya ortak olan deveye tahammül edememiş ve onu öldürmüşler Allah teala da onları, bir çığlık ve yer sarsıntısıyla gelen büyük bir felaketle helak etmiştir.
İsrâ 59, bize "görmek ile bilmek arasındaki o ince çizgiyi" öğretir. İnanmak istemeyen bir zihin için hiçbir mucize yeterli değildir; inanmak isteyen bir kalp içinse kâinattaki her zerre (55. ayet) zaten bir mucizedir. Ayet şunu fısıldar: "Allah’tan sürekli 'olağanüstü' şeyler bekleyerek kendini kandırma. En büyük mucize, öncekilerin başına gelenlerden ders çıkarıp tövbe etmendir. Sana büyük bir mucizenin gelmemesi, Rabbinden sana verilmiş bir yaşama ve telafi etme fırsatıdır."
وَاِذْ قُلْنَا لَكَ اِنَّ رَبَّكَ اَحَاطَ بِالنَّاسِۜ وَمَا جَعَلْنَا الرُّءْيَا الَّت۪ٓي اَرَيْنَاكَ اِلَّا فِتْنَةً لِلنَّاسِ وَالشَّجَرَةَ الْمَلْعُونَةَ فِي الْقُرْاٰنِۜ وَنُخَوِّفُهُمْۙ فَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا طُغْيَانًا كَب۪يرًا۟
Ve-iż kulnâ leke inne rabbeke ehâta bi-nnâs(i)(c) vemâ ce’alnâ-rru/yâ-lletî eraynâke illâ fitneten linnâsi ve-şşecerate-lmel’ûnete fî-lkur-ân(i)(c) venuḣavvifuhum femâ yezîduhum illâ tuġyânen kebîrâ(n)
60- “Hani sana demiştik ki: Rabbın gerçekten insanları kuşatmıştır. Sana göstermiş olduğumuz rüyayı sadece insanlar için bir imtihan kıldık. Kur'an'da lanetlenmiş olan ağacı da. Biz onları korkutuyoruz ama bu onlara büyük bir azgınlık vermekten başka bir şeyi artırmıyor.”
Ey Muhammed, hatırla, bir zaman, sana: Şüphesiz ki biz, insanları çepeçevre kuşatmışızdır. Seni onlardan koruruz. Peygamberliği tebliğ ederken onlardan çekinme" demiştik. Miraç gecesinde sana gösterdiğimiz çeşitli ibret ve deliller ise ancak insanları imtihan etmek içindi. Zira bir kısım insanlar, dinlerinden çıkıp mürted oldular. Müşrikler de seninle alay etmeye kalktılar. Kuranda zikredilen ve lanetlendiği ifade edilen zakkum ağacını da insanları imtihan etmek için bir vasıta yaptık. Zira kâfirler: "Odunları yakıp bitiren ateşin içinde nasıl ağaç bitecektir" diyerek alay etmeye başladılar.
Âyet-i Kerime, Peygamber efendimizin Miraç hadisesinin ve Kur’an-ı Kerim’de zikredilen Zakkum ağacının, insanlar için bir imtihan olduğunu beyan ediyor. Zalimlerin bu imtihandan ibret almaları yerine, azgınlıklarını daha da artıracağım beyan ediyor.
İsra ve Miraç hadisesi, sûrenin başında izah edilmiştir. Zakkum ağacı hakkında ise şu âyetler bizi aydınlatmaktadır: "İkram olarak bu mu daha hayırlıdır Yoksa Zakkum ağacı mı " Şüphesiz biz onu zalimler için bir belâ kıldık. O, cehennem dibinden çıkan bir ağaçtır. Onun tomurcukları Şeytanların başları gibidir. Cehennemlikler bunlardan yerler ve karınlarını bunlarla doldururlar. Sonra onlara, Zakkum ağacının üzerine içecekleri kaynar su karıştırılmış içkiler vardır. Sonra onların dönüp varacakları yer, mutlaka cehennemdir.
İsrâ 60, bize "gerçeğin bazen akla aykırı (absürt) görünebileceğini" öğretir. Allah, bazı hakikatleri insanın alışık olduğu kalıpların dışında sunarak, insanın "aklına mı" yoksa "Hakikatin Sahibine mi" güvendiğini test eder. Ayet şunu fısıldar: "Zihnin, Allah'ın sınırsız kudretini kendi dar tecrübelerine sığdıramadığın da hemen reddetme. Alay ettiğin şeyler aslında senin samimiyetini ölçen birer aynadır. Unutma; güneş, gözü açık olana ışık, kapalı olana ise sadece hararet verir."
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ قَالَ ءَاَسْجُدُ لِمَنْ خَلَقْتَ ط۪ينًاۚ
Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse kâle e-escudu limen ḣalakte tînâ(n)
61- “Hani meleklere: “Adem'e secde edin!” demiştik de onlar İblis müstesna secde etmişlerdi. “Çamurdan yaratmış olduğuna mı secde edeceğim? demişti.”
Allah teala bu âyet-i Kerimede, Hz. Âdemi yarattıktan sonra, Meleklerin ona saygı secdesinde bulunmalarını emrettiğini, Meleklerin, Allah'ın emrine itaat ederek Hz. Adem'e saygı secdesinde bulunduklarını fakat îblisin kibirlenerek ve Hz. Ademi kıskanarak ona secde etmediğini: "Çamurdan yarattığın bir varlığa mı secde edeceğim" dediğini beyan ediyor. Böylece, inkârlarında inat eden müşriklerin, İblise benzediklerine ve ona uyduklarına işaret ediyor.
İsrâ 61, bize "önyargının ilahi emri bile nasıl çarpıtabileceğini" öğretir. İblis, hakikati bilmediği için değil, bildiği hakikati kendi kibriyle "yorumladığı" için saptı. Ayet şunu fısıldar: "Birine bakarken sadece onun 'çamurunu' (hatalarını, eksiklerini, kökenini) görüyorsan, İblis’in düştüğü o karanlık kuyuya yaklaşıyorsun demektir. İnsanın onuru maddesinde değil, kendisine üflenen ruhtadır. Birini aşağıladığında aslında onu yaratan Sanatkâr'ın tercihini sorgulamış olursun."
قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذ۪ي كَرَّمْتَ عَلَيَّۘ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُٓ اِلَّا قَل۪يلًا
Kâle eraeyteke hâżâ-lleżî kerramte ‘aleyye le-in aḣḣarteni ilâ yevmi-lkiyâmeti leahtenikenne żurriyyetehu illâ kalîlâ(n)
62- “Benden üstün kıldığın şu kişiyi görüyor musun? Eğer beni kıyamet gününe kadar tehir edersen, pek azı müstesna mutlaka onun soyunu emrim altına alırım.” demişti.”
İblis’in 61. ayetteki "itirazından" sonra başlattığı o büyük stratejik saldırının ve insanlık tarihinin en kadim "psikolojik savaşının" ilanıdır. Şeytan, sadece secde etmemekle kalmaz; kibrini bir intikam planına dönüştürerek Allah’a meydan okur:
"Bana haber ver/Görüyor musun?" anlamına gelir ama buradaki ton tam bir hor görmedir. İblis, Allah'ın "kerem" (onur) verdiği varlığı (Âdem'i) parmağıyla işaret ederek, "Bunun neresi benden üstün?" der gibi bir tavır takınır. Şeytan, Allah'ın takdirini (seçimini) kendi dar mantığıyla eleştirmektedir. Bu, "ilahi adaleti" kendi nefsinin terazisinde tartma cüretidir.
Şeytan, insanı sadece kandıracağını söylemiyor; onu bir binek hayvanı gibi dizginleyip kendi istediği yöne sürükleyeceğini, yani insanın "iradesini" elinden alacağını iddia ediyor. Dizgin takmak bir süreçtir. Şeytan, insanı aniden değil, küçük alışkanlıklar ve vesveselerle kendine bağımlı hale getirerek "yularını" eline almayı planlar.
"Pek azı hariç" diyerek, ihlaslı kullar üzerinde hiçbir otoritesinin olamayacağını aslında peşinen itiraf eder. Şeytan, insan neslinin çoğunun nankörlüğe ve nefsine düşkün olduğunu (67. ayette gördüğümüz gibi) çok iyi analiz etmiştir. Onun gücü, insanın kendi zaaflarından beslenir.
İsrâ 62, bize "irademize sahip çıkmanın bir beka meselesi olduğunu" öğretir. Şeytanın en büyük başarısı, insana kendi dizginini onun eline verdiğini fark ettirmemesidir. Ayet şunu fısıldar: "Sen onurlu (mükerrem) bir varlıksın; ruhun ve aklın seni yüceltmek için verildi. Eğer iradeni Allah’ın ipine (Urvetü’l-Vüskâ) bağlamazsan, bir başkasının 'dizginine' takılman kaçınılmazdır. Şeytanın 'pek azı hariç' dediği o 'azlıktan' olmak, sürekli uyanık bir bilinçle (takva) mümkündür."
قَالَ اذْهَبْ فَمَنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ فَاِنَّ جَهَنَّمَ جَزَٓاؤُ۬كُمْ جَزَٓاءً مَوْفُورًا
Kâle-żheb femen tebi’ake minhum fe-inne cehenneme cezâukum cezâen mevfûrâ(n)
63- “Buyurmuştur ki: “Haydi git! Onlardan her kim sana uyarsa muhakkak Cehennem sizin cezanızdır, hem de tam bir ceza.”
Allah teala îblise "Haydi git. Seni kıyamete kadar erteledim. Sana kim itaat ederse kendisine zarar vermiş olur. Zira senin de onların da cezanız cehennem olacaktır. Cehennem azabı yeterli bir azaptır ondan birşey eksiltilmeyecektir. Bundan başka bir azaba gerek yoktur" buyurdu.
İsrâ 63, bize "mazeretlerin ilahi huzurda geçersiz olduğunu" öğretir. İnsan, "Şeytan beni kandırdı" diyerek sorumluluktan kaçamaz; çünkü Allah ona "Git!" derken, insana da "Ona uyma!" demiştir. Ayet şunu fısıldar: "Şeytanın varlığı senin için bir mazeret değil, aksine kaliteni ortaya koyan bir ölçüdür. Kendi dizginini onun eline teslim ettiğinde, sonucun 'eksiksiz bir ceza' olacağını bilmelisin. Unutma; cehennem sadece şeytanın mekanı değil, ona kendi rızasıyla arkadaşlık edenlerin de son durağıdır."
وَاسْتَفْزِزْ مَنِ اسْتَطَعْتَ مِنْهُمْ بِصَوْتِكَ وَاَجْلِبْ عَلَيْهِمْ بِخَيْلِكَ وَرَجِلِكَ وَشَارِكْهُمْ فِي الْاَمْوَالِ وَالْاَوْلَادِ وَعِدْهُمْۜ وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ اِلَّا غُرُورًا
Vestefziz meni-steta’te minhum bisavtike ve eclib ‘aleyhim biḣaylike veraclike veşârik-hum fî-l-emvâli vel-evlâdi ve’idhum(c) vemâ ye’iduhumu-şşeytânu illâ ġurûrâ(n)
64- “Sesinle onlardan gücünün yettiği kimseleri yerinden oynat. Atlılarınla ve yayalarınla onlara karşı haykırarak yürü. Mallarda ve çocuklarda onlara ortak olma ve vaadde bulun kendilerine.” Fakat şeytan onlara aldanıştan başka ne vaad eder?”
Ey İblis, insanlardan, kendilerine güç yetirebildiklerini bana isyan etmeye çağırarak kışkırt. Onları yoldan çıkarmak için elinden geleni yap. Binekli olan veya yaya olan bütün askerlerini de yardımına çağır. Onların, haram yollardan kazandıkları mallarına ve zina mahsulü olan çocuklarına ortak ol. Sen onlara, düşmanlarına galip geleceklerine dair vaatlerde bulun. Sen, sana uyanlara ancak bâtıl ve aldatıcı şeyleri vaad edersin. Bundan başka bir şey yapamazsın.
Şeytanın, kendisine tâbi olanların mallarına nasıl ortak olacağı hususunda şu görüşler zikredilmektedir:
Şeytan, kendisine uyanların, mallarını Allah’a isyan yolunda kullandırır ve onlara haram yollardan mal kazandırır. Böylece onların mallarına ortak olmuş olur.
Allah’a isyan yolunda kullanılan mallar, müşriklerin putlara adadıkları veya, Şeytana uyarak kendilerine haram kıldıkları yahut günah işleme yolunda harcadıkları mallardır. Haram yoldan kazandıkları mallar ise faizden elde ettikleri, gasp ettikleri, başkalarını kandırarak aldıkları mallardır. Şeytanların, kendilerine uyanların çocuklarına ortak olmaları ise, zina mahsulü olan çocuklara, diri diri toprağa gömdükleri veya geçim korkusuyla Öldürdükleri çocuklara, putlara nisbet edilerek kendilerine ad takılan çocuklara ve kâfir olarak yetiştirilen çocuklara ortak olmalarıdır.
İsrâ 64, bize "düşmanın silahlarını tanımayı" öğretir. Şeytanın en büyük gücü, görünmezliği değil, yöntemlerinin çeşitliliğidir. Sesine, ordusuna ve vaatlerine karşı uyanık olmayan bir zihin, farkında olmadan onun "ortağı" haline gelebilir. Ayet şunu fısıldar: "Kulağına gelen her sese, kalabalıkların gittiği her yöne, hırsla biriktirdiğin her kuruşa dikkat et. Şeytanın senin hayatındaki hissesini azaltmak istiyorsan, onun 'aldatıcı vaatlerini' Allah'ın 'gerçek vaadiyle' (ahiretle) kıyasla. Unutma; o sadece fısıldar, ama imzayı atan sensin."
اِنَّ عِبَاد۪ي لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ وَك۪يلًا
İnne ‘ibâdî leyse leke ‘aleyhim sultân(un)(c) vekefâ birabbike vekîlâ(n)
65- “Muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin bir hakimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.”
Allah teala îblise diyor ki: "Ey İblis, bana itaat eden, benim emrimi tutan ve sana uymayan kullarım üzerinde senin hiçbir otoriten yoktur". Fakat isyanı onlara güzel göstermen mümkündür.
Ey Muhammed, koruyucu ve destekleyici olarak O yeterlidir. Müminler O’na tevekkül eder. O’ da onları korur. Şanı yüce Allah’a gerçekten ubudiyyet (ihlasla bağlanan ve O’na ibadet eden) ile bağlanan bir kimse, şeytanın egemenliğinden kurtulmuş olur. Rabbin, sana emrettiği hususlarda senin için kâfidir. O, sana yeter. O halde sen O’nun emrine boyun eğ ve Peygamberliğini şu müşriklere tebliğ et. Onların hiçbirisinden korkma.
İsrâ 65, bize "şeytandan korkmak yerine Allah’a yaklaşmanın" gerçek çözüm olduğunu öğretir. Karanlıktan kurtulmanın yolu karanlıkla savaşmak değil, ışığı (zikri ve ihlası) açmaktır. Ayet şunu fısıldar: "Şeytanın sesi ne kadar gür çıkarsa çıksın, senin kalbindeki 'Vekil'in sesi ondan daha güçlüdür. Sen O'na 'Rabbim' diyerek sığındığında, şeytanın tüm süvarileri bir toz bulutu gibi dağılır. Unutma; şeytan seni ancak sen Allah’ı unuttuğunda dizginleyebilir (62. ayet). O’nu hatırladığın an, dizginler parçalanır."
رَبُّكُمُ الَّذ۪ي يُزْج۪ي لَكُمُ الْفُلْكَ فِي الْبَحْرِ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ كَانَ بِكُمْ رَح۪يمًا
Rabbukumu-lleżî yuzcî lekumu-lfulke fî-lbahri litebteġû min fadlih(i)(c) innehu kâne bikum rahîmâ(n)
66- “Rabbiniz O’dur ki, lütfundan elde edesiniz diye gemileri sizin için denizlerde yüzdürür. Muhakkak ki O sizin için Rahim olandır.”
Allah teala bu âyet-i Kerimede, kullarına verdiği nimetlerden biri olan, gemileri denizde yürütme lütfunu beyan etmektedir. Hepsi O’nun yaratması iledir. O sizin için bunu size olan lütfu, rahmeti dolayısıyla yapmıştır. Bu sizin Allah’a şükretmenizi, O’na teslim olmanızı gerektirmektedir. Kafir olup nankörlük ve isyan etmenizi değil.
İsrâ 66, bize "hayatın her anının bir mucize olduğunu" öğretir. Çoğu zaman alışkanlık perdesiyle baktığımız "gemilerin yüzmesi" gibi doğal olaylar, aslında Allah’ın bizim için işlettiği muazzam birer rahmet operasyonudur. Ayet şunu fısıldar: "Denizin ortasında gemiyi yüzdüren kudrete güven de, hayatın fırtınalı denizinde kendi gemini (ruhunu) sahil-i selamete ulaştır. Rızkını ararken kibre kapılma; çünkü o gemiyi suyun üzerinde tutan senin zekan değil, O'nun sana olan merhametidir."
وَاِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ اِلَّٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا نَجّٰيكُمْ اِلَى الْبَرِّ اَعْرَضْتُمْۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ كَفُورًا
Ve-iżâ messekumu-ddurru fî-lbahri dalle men ted’ûne illâ iyyâh(u)(s) felemmâ neccâkum ilâ-lberri a’radtum(c) vekâne-l-insânu kefûrâ(n)
67- “Denizde size bir sıkıntı dokununca -o müstesna- yalvardıklarınızın hepsi kaybolur. Ama o sizi karaya çıkarıp kurtarınca yüz çevirirsiniz. İnsan zaten pek nankördür.”
İnsan, denizde batıp boğulacak bir durumla karşılaşınca veya başka herhangi bir kimsenin yardımını temin edemeyeceği durumlarda sıkışıp kalınca hemen Allah'a yalvarmaya başlar, ona sığınır. Taptığınız her şey kaybolup gider. Denizde fırtınaya yakalanan insanlar da bunun bir misalidir. Denizde ölüm tehlikesiyle karşılaşan insan, Allah'a yalvarır fakat oradan kurtulup karaya çıkınca geçirmiş olduğu tehlikeyi unutarak, kendisini kurtaran rabbinden yüz çevirir. Bu haliyle insan seciyesi budur; nimetleri unutur ve inkar eder. Allah’ın koruduğu kimseler müstesna, insan gerçekten nankör bir varlıktır.
İsrâ 67, bize "imanın sadece fırtınalı denizlerde değil, güneşli kıyılarda da korunması gerektiğini" öğretir. Gerçek dindarlık, çaresizken edilen dua değil, güçlüyken gösterilen sadakattir. Ayet şunu fısıldar: "Seni denizde kurtaran Kudret, karada da seni izlemektedir. Karayı denizin devamı, sağlığı hastalığın şifası, bolluğu ise darlığın bir emaneti olarak gör. Denizde bulduğun o saf 'Ben'ini karanın kalabalığında kaybetme. Unutma; fırtınada Allah'ı çağıran dillerin, güneşli havada O'nu unutması en büyük ruhsal sefalettir."
اَفَاَمِنْتُمْ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ اَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِبًا ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ وَك۪يلًاۙ
Efeemintum en yaḣsife bikum cânibe-lberri ev yursile ‘aleykum hâsiben śümme lâ tecidû lekum vekîlâ(n)
68- “Kara tarafında sizi yere batırmasından veya başınıza taş yağdırmasından emin mi oldunuz? Sonra kendiniz için bir vekil de bulamazsınız.”
Ey insanlar denizde geçirmiş olduğunuz tehlikeden uzaklaşıp karaya çıkınca size başka bir felaketin gelmeyeceğinden emin misiniz? Allah’ın sizi, karada olduğunuz halde yerin dibine geçirmeyeceğinden veya üzerinize gökten taş yağdırmayacağından emin misiniz? Bundan emin olmayın ve bilin ki sizi Allah’ın azabından kurtaracak bir yardımcı da bulamazsınız.
İsrâ 68, bize "huzurun mekânda değil, Allah ile olan bağda olduğunu" öğretir. Deprem kuşağında yaşayan veya ansızın bir fırtınaya tutulan herkes bilir ki; kara parçası da deniz kadar değişkendir. Ayet şunu fısıldar: "Bastığın toprağın sertliğine güvenip gökteki ve yerdeki Rabbini unutma. Karada olman seni O’ndan uzaklaştırmaz, sadece O’nun başka bir yasasına emanet eder. Gerçek güvenlik, nerede olduğunla değil, Kiminle olduğunla ilgilidir."
اَمْ اَمِنْتُمْ اَنْ يُع۪يدَكُمْ ف۪يهِ تَارَةً اُخْرٰى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفًا مِنَ الرّ۪يحِ فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْۙ ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ عَلَيْنَا بِه۪ تَب۪يعًا
Em emintum en yu’îdekum fîhi târaten uḣrâ feyursile ‘aleykum kâsifen mine-rrîhi feyuġrikakum bimâ kefertum śümme lâ tecidû lekum ‘aleynâ bihi tebî’â(n)
69- “Yoksa sizi tekrar bir kere daha oraya döndürüp üzerinize ortaklığı yıkan bir fırtına göndererek küfretmiş olmanızdan dolayı sizi suda boğmasından emin mi oldunuz? Sonra bize karşı onun öcünü almak isteyecek birini de bulamazsınız.”
Denizde tehlikeyle karşılaştığınızda Allah’ın birliğini ikrar edip sonra karaya çıkınca da ondan yüz çeviren insanlar, Allah'ın, kendilerini tekrar denize döndürüp üzerlerine helak edici rüzgârlar göndermeyeceğinden ve onları, inkârları yüzünden denizde boğmayacağından emin midirler? Allah bunu yaparsa onu hesaba çekecek biri mi bulunacaktır. Elbette ki hayır. Böyle bir kimsenin bulunması mümkün değildir. Allah bunlara yapacağını yapar, sonra da yaptıklarımızdan dolayı bizden intikam almak ve onlara yardımcı olmak maksadıyla bizden bir şeyler istemeye kalkışabilecek hiç kimse bulamaz. O halde bu insanlar, Şeytanın aldatmasından nelere güvenip te Allah'a isyan ederler.
İsrâ 69, bize "limanın bile fırtınanın bir parçası olabileceğini" öğretir. İnsan, hayat yolculuğunda sadece kriz anlarında değil, en huzurlu olduğu anlarda da aynı Kudret'e muhtaçtır. Ayet şunu fısıldar: "Karaya çıktığında gemiyi yakma; çünkü o denize tekrar dönebilirsin. Seni denizde kurtaran el, karada da üzerindedir. Güvenini mekâna veya imkânlara değil, her iki durumda da seni gören 'Göz'e yasla."

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...