KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

İsra Sûresi 41-55. Ayetlerin Tefsiri

İsra Sûresi 41-55. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


بِسْمِ ‬‮اللّٰهِ ‬‮الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم


İkinci Kesim Birinci Fırka


وَلَقَدْ صَرَّفْنَا ف۪ي هٰذَا الْقُرْاٰنِ لِيَذَّكَّرُواۜ وَمَا يَز۪يدُهُمْ اِلَّا نُفُورًا


Velekad sarrafnâ fî hâżâ-lkur-âni liyeżżekkerû vemâ yezîduhum illâ nufûrâ(n)

41- “Andolsun ki, biz ibret alsınlar diye bu Kur'an'da çeşit çeşit açıklamalar yaptık. Fakat bu onların ancak bırakıp uzaklaşmalarını bastırdı.”

İbret ve öğüt alsınlar diye Kur'an'da çeşit çeşit açıklamalar yaptık. Kuranı kerimde manaları defalarca tekrarlayıp durduk. Her bir tekrar ayrı bir üslupla yapıldı, ayrı bir yolla sunuldu. Her bir üslubun değişik bir ses tonu ve ses uyumu, değişik düzeni ve örnekleri vardır ki, beşer gücünün böylesini gerçekleştirmesine imkan yoktur ve bunu insanlar öğüt alsınlar diye yaptık. Eğer Kur'an'ın bir bölümünden öğüt almalarına sebep olmuyorsa, bir başka bölüm onlara öğüt verir. Bir süre vermezse bir başka süre. Süre öğüt almaları için yeterli olmazsa, süreler grubu veya Kur'an'ın bir kısmı onlara öğüt verir, ondan öğüt alsınlar. Yüce Allah'ın “ibret alsınlar diye” bu Kur'an-ı Kerim'in, eğer insan hasta değil ise kalbinde ve aklında fıtraten yer etmiş gerçekleri dile getirdiğini ifade etmektedir. 

Kur'an-ı Kerim kafirlerle zalimlerin haktan nefret edip kaçmalarını ve uzaklaşmalarını arttırdı; başka sonuç vermedi. Bunun sebebi ise kalplerinin, akıllarının, nefis ve ruhlarının hastalıkları, tasavvurlarının hakikatin aksine olması, şehvetlerinin baskın gelmesidir. 

İsrâ 41, bize "anlatma görevini en güzel şekilde yapsak bile, sonucun karşı tarafın kalbine bağlı olduğunu" öğretir. Allah bile hakikati "bin bir çeşit" yolla anlatırken, bazıları kaçmayı tercih ediyorsa; biz de tebliğimizde veya eğitim süreçlerimizde yöntemlerimizi çeşitlendirmeli ama sonuç için sabırlı olmalıyız. Ayet şunu fısıldar: "Işık her yere ulaşır; ancak sadece pencereleri açık olan evleri aydınlatır. Sen pencereni kapatmışsan, güneşin suçu nedir?"


قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلًا


Kul lev kâne me’ahu âlihetun kemâ yekûlûne iżen lebteġav ilâ żî-l’arşi sebîlâ(n)

42- “De ki: “Onların dedikleri gibi Allah ile beraber ilahlar bulunsaydı, o zaman hepsi arşın sahibine yakınlaşmak için bir yol ararlardı.”

Hakka uygun olmayan, inandıkları ve savundukları iddialar gibi, Allah ile birlikte başka ilahlar bulunsaydı; onlarda Allah’ın yüceliğini ve azametini takdir eder, ona yaklaşmak için bir yol ararlardı. O halde sizler, aracı kıldığınız putları bırakıp sadece Allah’a yönelin.

İsrâ 42, bize "düzenin olduğu her yerde tek bir iradenin imzası olduğunu" öğretir. Kaosun hakim olduğu yerlerde iradeler parçalanmıştır; huzurun hakim olduğu yerde ise merkez tektir. Ayet şunu fısıldar: "Kendi içinde bile birden fazla duygunun savaşı varken ne kadar zorlandığını gör. Trilyonlarca parçadan oluşan bu kâinatın nasıl böyle sükunetle aktığını düşün. Bu devasa saatin bir tek ustası olmasaydı, saniyeler birbirini asla takip edemezdi."


سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا


Subhânehu vete’âlâ ‘ammâ yekûlûne ‘uluvven kebîrâ(n)

43- “Onların söylediklerinden O münezzehtir, yücedir ve pek uludur.”

Allah teala kendisine ortak koşanları tekzip (yalanlama) ederek, kendisinden başka hiçbir ilahın bulunmadığını, onun böyle şeylerden münezzeh olduğunu ve her şeyin üstünde bir güç ve kudrete sahip olduğunu beyan ediyor. İlahlığına gölge düşürecek olan her türlü iddiaları reddediyor. 

Bu asılsız iddialarına göre Allah’a değil de ortak koştukları kimselere ibadet etmektedirler. O Sameddir, Hiç kimse O’na eş ve denk olamaz. 

İsrâ 43, bize "hayret makamını" öğretir. Allah'ı tanımak, O'nu tamamen "çözmek" değil; O'nun bizim idrakimizin ne kadar ötesinde olduğunu fark etmektir. Ayet şunu fısıldar: "Zihnindeki tüm kalıpları kır. Allah, senin düşünebildiğin her şeyden daha büyük ve daha başkadır. O'nu kendi küçük dünyana sığdırmaya çalışma; aksine sen O'nun sonsuz rahmetine ve azametine sığın. O'nu yücelttiğin kadar kendi ruhunu da yüceltmiş olursun."


تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا


Tusebbihu lehu-ssemâvâtu-sseb’u vel-ardu vemen fîhin(ne)(c) ve-in min şey-in illâ yusebbihu bihamdihi velâkin lâ tefkahûne tesbîhahum(k) innehu kâne halîmen ġafûrâ(n)

44- “Yedi Gök, yer ve içlerinde bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Muhakkak ki O Halim, Gafur olandır.”

Bir kısım âlimler burada, Allah'ı tesbih eden bütün varlıklardan maksadın, ruh sahibi varlıklar olduklarını söylemişler, diğerleri ise canlı ve cansız bütün varlıkların Allah'ı tesbih ettiklerini söylemişler ve delil olarak ta şunları söylemişlerdir:

Abdullah b. Mesud diyor ki: "Ben, Resulullahın parmaklarının arasından su kaynadığını gördüm. Şüphesiz ki bizler, yenirken yemeğin tesbih ettiğini işittik.”

Cabir b. Abdullah diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) önceleri bir hurma kütüğünün üzerine çıkarak hutbe okuyordu. Ensardan bir kadının, Resulullaha bir minber yapılmasını teklif etmesi üzerine Resulullaha minber yapıldı. Cuma günü olunca Resulullah minberin üzerine çıktı. Hurma kütüğü, çocuğun ağlaması gibi ağlamaya başladı. Resulullah (s.a.v.) minberden aşağı inip onu kucakladı. Kütük hâlâ çocuğun inlemesi gibi inliyordu. Resulullah ise onu teskin etmek istiyordu. 

Bu Hadis-i Şerif birçok sahabi tarafından rivayet edilmiştir ve mütevatir hadislerdendir.

Bütün mevcudatın kendi lisanlarıyla ve kendi halleriyle Allah'ı tesbih ettikleri gibi hayvanlar da kendi lisanıyla Allah'ı tesbih ederler. Kendi hal dilleriyle “Sübhanallahi ve bihamdihi” der. Çünkü her bir şey, kendisini dikkatle inceleyen Allah’ın şirken münezzeh olduğunu göstermektedir. Hayra delalet eden ise onu yapan gibidir. Ancak bu konuda tercih edilen görüş, eşyanın kal diliyle Allah’ı tesbih ettiği görüşüdür. 

İsrâ 44, bize "yalnız olmadığımızı" öğretir. Sen dua ederken, çalışırken veya dürüstçe yaşarken aslında trilyonlarca varlığın dahil olduğu dev bir orkestranın parçası oluyorsun. Ayet şunu fısıldar: "Etrafındaki her taş, her yaprak ve her yıldız kendi lisanıyla 'Sübhânallah' derken, sen neden bu koronun dışında kalasın? Kâinatın o sessiz ama görkemli ritmine ayak uydur; çünkü sadece o ritimle uyum sağladığında gerçek huzuru bulabilirsin."


وَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ حِجَابًا مَسْتُورًاۙ


Ve-iżâ kara/te-lkur-âne ce’alnâ beyneke vebeyne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati hicâben mestûrâ(n)

45- “Kur'an okuduğun zaman seninle ahirete inanmayanların arasına gizli bir perde koyarız.”

Allah teala bu âyet-i Kerimede Resulullah (s.a.v.)’e hitaben: "Ey Muhammed, Sen, Allah'a ortak koşan müşriklere, onların iddialarını çürüten Kuranı okuduğun zaman biz, seninle onların arasına, sizleri birbirinizden ayıran bir perde çekeriz." buyuruyor.

Katade ve İbn-i Zeyd, bu perdenin, şu âyet-i kerimede zikredilen perde olduğunu söylemişlerdir: "Kâfirler, Peygambere şöyle dediler: "Bizi davet ettiğin dine karşı kalplerimizde bir kapalılık, kulaklarımızda bir ağırlık ve bizimle senin aranda anlaşmamıza engel bir perde vardır. Sen, istediğini yap, biz de istediğimizi yapacağız.” Fussilet / 5. ayet

Gizleyici bir perde yahut da görünmeyen örtülü bir perde koyulur. Bunların kulakları işitir, amma kalpleri işitmez. Çünkü perde, Kur’an’ın oraya ulaşmasını engeller. Kur’an’ın onlara söylemek istediği şeylerin kalplerine ulaşmasını engeller. “örtüler” veya “perdeler” hakkında iki görüş vardır: 

İbni Cerir buradaki perdenin, örtülerden ayrı olarak var olduğunu görüşünü tercih etmektedir. Dolayısıyla bu görünmeyen bir örtüdür. Gözler onu görmez ve bu örtü, onlar arasında bir engel teşkil eder. Ayeti kerimede onların niçin böyle bir perde çekilmeye müstehak olduklarına ahirette inkar etmelerinin sebep olduğunu bildirmektedir. O halde ahiretin inkarı, Allah'ın kendilerine vermiş olduğu bu cezanın sebebidir. Bu sebeple bu Kur'an ile onlar arasında gizli bir perde çekilmiştir. 

İsrâ 45, bize "duymanın sadece kulakla ilgili olmadığını" öğretir. Gerçek duyuş, kalbin önündeki o "benlik perdelerini" kaldırmakla başlar. Ayet şunu fısıldar: "Eğer hakikati duyamıyorsan, sorun hakikatin sesinde değil; senin onunla arana koyduğun o gizli bariyerdedir. Önce niyetini ve ahiret bilincini yokla; çünkü sadece sorumluluk alanlar, sesin ötesindeki manayı kavrayabilirler."


وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْرًاۜ وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُورًا


Vece’alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âżânihim vakrâ(an)(c) ve-iżâ żekerte rabbeke fî-lkur-âni vahdehu vellev ‘alâ edbârihim nufûrâ(n)

46- “Onu anlarlar diye kalplerine örtüler koyduk. Kulaklarına da ağırlık. Kur'an'da Rabbini tek olarak zikrettiğin zaman da ondan nefret ederek arkalarına döner giderler.”

Resulullah (sav) Kur'an-ı Kerim okurken “la ilahe illallah” deyince çevresinde bulunan müşrikler Allah'ın bir olduğu ifadesini duymayı gururlarına yediremiyorlar ve oradan uzaklaşıyorlardı. Bir kısım müfessirler de Kur'an okunurken oradan kaçan varlıkların şeytanlar olduğunu söylemişlerdir. 

Aynı şekilde Kur'an'ı Kerim'in bir zikir olduğunun ve tevhidin ilanı olduğu bir delilidir. Aynı şekilde Kur'an'ı tevhidin ahirete iman etmeyen kimseler tarafından kabul edilmeyeceğini ona tahammül edilemeyeceğini de göstermektedir. Faraza Ahirete iman etmeyen bir kişi herhangi bir şekilde bu Kur'an'a yönelecek olursa, kurani tevhidi işitmesi ile gerisin geriye dönüp kaçması bir olur.

Aziz ve Celil olan Allah onları perdeler ve örtülerle cezalandırmış olduğunu ve bunu da; onların Kur'an'ı dinledikleri zaman, dinleyiş metotlarını hallerini, desise ve tuzaklarını en iyi bilen kendisi olduğu için koyduğunu açıklar. Kur'an burada muazzam bir psikolojik tespitte bulunur: Bilgi kulaktan girse de "anlam" kalpte oluşur. Eğer kalbin girişinde bu "kılıflar" varsa, veri işlenemez ve hakikat bir gürültüden ibaret kalır.

İsrâ 46, bize "en büyük hapishanenin insanın kendi zihni olduğunu" öğretir. Allah, kulunun kalbine bu perdeleri kulun kendi ısrarlı reddi sonucu (bir ceza ve doğal kanun olarak) koyar. Ayet şunu fısıldar: "Hakikati duyamıyorsan, önce kalbinin etrafındaki o kılıfları ve önyargıları sorgula. Eğer Allah'ın 'tekliği' seni huzursuz ediyorsa, hayatında Allah'a ortak koştuğun hangi sahte ilahların (makam, para, ego) sarsılmasından korkuyorsun? Unutma; arkasını dönüp giden, güneşin varlığını değil, sadece kendi karanlığını onaylamış olur."


نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَسْتَمِعُونَ بِه۪ٓ اِذْ يَسْتَمِعُونَ اِلَيْكَ وَاِذْ هُمْ نَجْوٰٓى اِذْ يَقُولُ الظَّالِمُونَ اِنْ تَتَّبِعُونَ اِلَّا رَجُلًا مَسْحُورًا


Nahnu a’lemu bimâ yestemi’ûne bihi iż yestemi’ûne ileyke ve-iż hum necvâ iż yekûlu-zzâlimûne in tettebi’ûne illâ raculen meshûrâ(n)

47- “Biz seni dinledikleri zaman ve gizli toplandıkları zaman neye kulak verdiklerini çok iyi biliriz. Hani zalimler diyorlardaki: “Siz sadece büyülenmiş bir adama tabi oluyorsunuz.”

Kendi aralarında gizlice fısıldaşıp konuştukları zaman müşrikler Darun Nedve’de onların bu Kur'an'ı dinledikleri şekli ve durumu en iyi bilen Allah'tır. Güya onlar Kur'an'ı dinlemek için kulak verdikleri zaman hangi yol ve keyfiyet de dinlediklerini en iyi bilen Allah'tır ki, onlar Resulullah (Sav)'e işaretlerde bulunuyorlar, Onun bir deli veya sihirbaz yani şair olduğu iddiasını ileri sürüyorlardı işte ayet-i kerime bunlara işaret de etmektedir. Kuranı dinlemeleri sosyolojik etkinin nasıl olduğunu ölçmek için dinliyorlardı. Kalabalıkların akışı orada yer bulması kendi otoritelerini sarsacak konuma gelmesi onlarında bir strateji oluşturmasına neden oluyor ve yalana dolana başvuruyorlardı. Kurandaki edebi mucize ve kalpler üzerinde derin etkisi karşısında bu beşer sözüdür diyemedikleri için bu sihir/büyü kavramlarının ardına sığınmışlardır. Bu kuran mesajı ile baş edemeyenlerin yaptığı şey ilahi mesajı itibarsızlaştırmak ve söylenenlerin ciddiye alınmamasını sağlamaya çalışmak olmuştur. 

İsrâ 47, bize "niyetin bilginin önünde olduğunu" öğretir. Eğer bir insan bir şeyi "anlamamak" veya "çürütmek" için dinliyorsa, önüne hangi mucize gelirse gelsin onu bir "büyü" veya "yanılsama" olarak adlandıracaktır. Ayet şunu fısıldar: "Başkalarının senin hakkındaki gizli fısıltılarından veya sana taktıkları asılsız etiketlerden korkma. Allah senin niyetini ve onların kalbindeki karanlığı biliyor. Önemli olan başkalarının seni nasıl tanımladığı değil, senin Hakikat karşısında hangi niyetle durduğundur."


اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلًا


Unzur keyfe darabû leke-l-emśâle fedallû felâ yestatî’ûne sebîlâ(n)

48- “Bak, sana nasıl misaller veriyorlar da delalete düşüyorlar. Ve bir daha yol bulamamaktadırlar.”

Ey Muhammed, kalp gözüyle bak ve ibret al. Onlar sana nasıl misaller verdiler kimi zaman seni şair, kimi zaman sihirbaz, kimi zaman deli ve bu seferinde de büyülenmiş olarak nitelendirdiler. Böylece söyledikleri sözleriyle yoldan saptılar sırf bu sebepten yahut da bütün bu sebeplerden dolayı çöle gidecek yol arayan, fakat bir türlü bulamayan, ne yapacağını şaşırmış, nereye gideceğini bilmeyen, yolunu kaybetmiş birisinin sapışı gibi saptılar. Bundan dolayı bir daha yol bulamamaktadırlar Hakk'a doğru gidemiyor ona yönelemiyorlar onlar içinde bulundukları inkarcılıktan çıkıp iman etmeye muvaffak olamazlar.

İsrâ 48, bize "hakikate karşı direnenlerin eninde sonunda kendi yalanlarında boğulacağını" öğretir. Bir yalanı sürdürmek için binlerce yeni yalana ihtiyaç vardır ve bu süreç zihni bir "çıkmaz sokağa" hapseder. Ayet şunu fısıldar: "Düşmanlarının sana taktığı isimlere veya uydurduğu sıfatlara takılma. Onlar seni tanımlamaya çalışırken aslında kendi cehaletlerini ve çaresizliklerini tanımlıyorlar. Sen yolda olduğun sürece, yolunu kaybedenlerin bağırtıları sadece onların 'yol bulamayışlarının' bir kanıtıdır."


وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا وَرُفَاتًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقًا جَد۪يدًا


Ve kâlû e-iżâ kunnâ ‘izâmen verufâten e-innâ lemeb’ûśûne ḣalkan cedîdâ(n)

49- “Ve dediler ki: “Biz kemik ve ufalanmış toprak olduğumuzda mı, cidden biz yeni bir yaratılışta diriltilecek miyiz?”

Allahu Teala bu ayeti kerimede öldükten sonra dirilmeyi inkar eden kafirlerin ne gibi iddialar ileri sürdüklerini beyan ederek buyuruyor ki; çürümüş kemik, toz toprak olduğumuzda mı cidden biz kıyamet günü yeni bir yaratılışta diriltileceğiz? Çürüyüp yok olduktan sonra yeniden mi yaratılacağız? Sorusunu soruyorlardı. Böylelikle onlar toz haline gelip dağıldıktan sonra yeniden yaratılmayı uzak bir ihtimal olarak gördükleri için öldükten sonra dirilmeyi inkar etmiş oluyorlar. Onların delilleri alışageldikleri şeydir; yoksa Allah'ın kudretine bakıp da meselenin hakikatini anlayıp, bu noktadan hareketle delil getirmiş değillerdir. 

Toprağa düşen bir tohumun çürüyüp yok olması değil, aslında yeni bir formda (filiz) hayata dönmesi gibi; ayet, insanın "ufalanmış toprak" olmasını bir son değil, bir "dönüşüm aşaması" olarak görmeye davet eder.

İsrâ 49, bize "bakmakla görmenin farkını" öğretir. İnkârcı, mezara baktığında sadece "ufalanmış kemik" görür; mümin ise o toprağın altında bir gün "yeni bir yaratılışla" uyanacak olan o muazzam potansiyeli görür. Ayet şunu fısıldar: "Seni yoktan var eden, parçalarını bir araya getiren kudret için, dağılmış parçaları yeniden toplamak neden zor olsun? Kendi acziyetini Yaratıcı'nın sınırsız gücüne ölçü yapma. Unutma; sanatkâr için ikinci kez yapmak, her zaman ilkinden daha kolaydır (insani mantıkla bile)."


قُلْ كُونُوا حِجَارَةً اَوْ حَد۪يدًاۙ

Kul kûnû hicâraten ev hadîdâ(n)

50- “De ki: “İster taş veya demir olsun.”

İnkârcılar, kemiğin "yumuşaklığına" ve "ufalanabilirliğine" bakarak dirilişi imkânsız görüyorlardı. Allah ise onlara şöyle seslenir: "Siz çürümeyi dert ediyorsunuz; hadi diyelim ki hiç çürümeyen, doğadaki en sert maddeler olan taşa veya demire dönüştünüz. Benim için fark etmez." Yaratıcı için tozun toprağın atomlarını bir araya getirmekle, sert bir demirin moleküllerini canlandırmak arasında hiçbir "zorluk" farkı yoktur. Çünkü her iki durumda da emri veren aynıdır: "Ol!" Kalpleri taşlaşmış olanların bu katı hallerine karşı bir mesaj vardır. 

İsrâ 50, bize "yaratılışın maddeden değil, iradeden kaynaklandığını" öğretir. İnsan, "nasıl olur?" diye sorduğunda sadece elindeki malzemeye (kemiğe, toprağa) bakar. Allah ise "ne olduğun önemli değil, Benim 'Kün' (Ol) emrim karşısında her şey boyun eğer" der. Ayet şunu fısıldar: "Kendini maddeyle sınırlama; çünkü sen taştan veya demirden bile olsan, seni var eden iradenin kapsama alanı dışına kaçamazsın."


اَوْ خَلْقًا مِمَّا يَكْبُرُ ف۪ي صُدُورِكُمْۚ فَسَيَقُولُونَ مَنْ يُع۪يدُنَاۜ قُلِ الَّذ۪ي فَطَرَكُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۚ فَسَيُنْغِضُونَ اِلَيْكَ رُؤُ۫سَهُمْ وَيَقُولُونَ مَتٰى هُوَۜ قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ قَر۪يبًا

Ev ḣalkan mimmâ yekburu fî sudûrikum(c) feseyekûlûne men yu’îdunâ(s) kuli-lleżî fatarakum evvele merra(tin)(c) feseyunġidûne ileyke ruûsehum veyekûlûne metâ hu(ve)(s) kul ‘asâ en yekûne karîbâ(n)

51- “Veya gözünüzde büyüttüğünüz herhangi bir yaratık olun.” Diyecekler ki: “Bizi tekrar kim diriltir? De ki: “Sizi ilk defa yaratmış olan.” Sana başlarına sallayacaklar ve: “Ne zaman o? diyecekler. De ki: “Yakın olması umulur.”

Hayatı kabul etme ihtimali en uzak olan şey sizin düşüncenize göre ise, veya öldükten sonra göklerde ve yerde hayat bulma ihtimali en uzak, hayata dönme imkanı en az olan bir şey olunuz. “Diyeceklerdir ki bizi tekrar kim diriltecektir” Yani mesela taş, demir yahut da dirilmeye karşı güçlü bir yaratık olursak bizi diriltecek olan kimdir? “De ki sizi ilk defa yaratmış olan” Siz hiçbir şey değilken sizi yaratmış olan kimse; ikinci defa sizi tekrar diriltecek olan da odur. 

Mana şöyle olur: Allah'ın sizi yeniden yaratmasını uzak bir ihtimal olarak görüyorsunuz. Kurumuş ve çürümüş kemikler haline geldikten sonra tekrar hayata döndürülmeyi imkansız kabul ediyorsunuz. Halbuki kemikler, ölenin parçaları idi. Hatta cesedin diğer kısımlarının etrafında kümelendiği, hilkatinin temel direği idi. Onları kudretiyle ilk şekline döndürmek, Allah için olmayacak bir şey değildir. Fakat sizler, hayat bulma ihtimali en uzak bir taş olsanız; -nitekim fiilen bazı cisimler gerçekten taşlaşmakta ve demir olmaktadır dahi, sizi tekrar hayata döndürmeye kadirdir. Sizler sizi ilk defa yaratanın O olduğunu görmüyor musunuz? 

“Sana başlarına sallayacaklar” yani onlar alaylı ve hayrete düşmüş bir şekilde başlarını sallayacak onun reddederek ve uzak bir ihtimal sayarak öldükten sonra dirilmenin zamanını soracaklar de ki yakın olması umulur o yakındır bundan sakınınız mutlaka size gelecektir. 

İsrâ 51, bize "imkânsız kelimesinin sadece yaratılanlar için geçerli olduğunu" öğretir. İnsanın "nasıl?" ve "ne zaman?" soruları aslında kendi sınırlı zaman ve mekan algısının sonucudur. Ayet şunu fısıldar: "Kendi başlangıcına (ilk yaratılışına) bakarsan, sonunun (yeniden dirilişin) ne kadar makul olduğunu anlarsın. Hakikati alaycı bir kafa sallamayla geçiştirmek, gerçeği değiştirmez; sadece senin o gerçeğe hazırlıksız yakalanmana neden olur."


يَوْمَ يَدْعُوكُمْ فَتَسْتَج۪يبُونَ بِحَمْدِه۪ وَتَظُنُّونَ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا قَل۪يلًا۟

Yevme yed’ûkum fetestecîbûne bihamdihi vetezunnûne in lebiśtum illâ kalîlâ(n)

52- “O sizi çağırdığı gün hamdederek davetine uyarsınız. Ve çok az kalmış olduğunuzu zannedersiniz.”

Rabbimizin kıyamet gününde kabirlerinizden kalmanız için çağıracak sizlerde onu tanıyacak ve ona boyun eğerek kabirleriniz kalkıp emrine uyarsınız, iradesine itaat ederek hamd ile gelirseniz. Kabirlerinizden kalkacağınız günü dünyada veya kabirde “çok az” bir zaman “kalmış olduğunuzu zannedersiniz.” 

İsrâ 52, bize "hayatın kısalığını anlamak için sonun gelmesini beklememek gerektiğini" öğretir. Bugün "uzak" görünen ölüm ve ötesi, aslında sadece bir nefes kadar yakındır. Ayet şunu fısıldar: "Ebediyet sabahında uyandığında, şu an hırsla sarıldığın dünya hayatı sana sadece bir rüya gibi gelecek. Mademki o gün 'ne kadar az kalmışız' diyeceksin, o halde o kısacık zamanı sonsuz bir huzuru inşa etmek için kullan. Çağrı gelmeden önce, sen kendi iradenle O'nun sesine kulak ver."


وَقُلْ لِعِبَاد۪ي يَقُولُوا الَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُوًّا مُب۪ينًا

Vekul li’ibâdî yekûlû-lletî hiye ahsenu inne-şşeytâne yenzeġu beynehum(c) inne-şşeytâne kâne lil-insâni ‘aduvven mubînâ(n)

53- “Kullarıma de: “En güzel olanı söylesinler.” Doğrusu şeytan aralarını açmak ister. Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmanıdır.”

Allahu Teala Bu ayeti kerimede Resulullah'a müminlere söyle birbirleriyle konuşurken sözlerin en güzelini söylesinler arkasından yüce Allah bu Emir de en önemli olan yönü gerekçe olarak göstermiştir ki bu da müminlere en güzel sözü söylemek ile ilgilidir doğrusu şeytan aralarını açmak ister karşılıklı konuşmalarında en güzel sözü söylemeyecek olurlarsa, şeytan aralarında bozgunculuk çıkarır, onları birbirlerine karşı kışkırtır. Bundan maksadı ise aralarında anlaşmazlık çıkartmak, aralarını bozmaktır. şeytan karşılıklı düşmanlık ve çarpışmalar yoluyla araya kötülük bırakır. Öyleyse Müminler birbirlerine Allah senden razı olsun şeklinde güzel sözler söylemeyi şiar edinmelidir.

Allahu Teala müminlerin tam bir kaynaşma içinde bulunmalarını, dostluklarına gölge düşürecek her türlü Davranıştan kaçınmalarını emretmektedir. Rasulullah (Sav) bir hadis-i şerifte şöyle buyuruyor: “Sizden biriniz Mümin kardeşine karşı silah doğrultmasın. Çünkü o bilemez. belki şeytan, onun eline vurur da (o silahı mümin kardeşine marşı kullanır) Böylece cehennemin çukurlarından birine düşmüş olur.”

İsrâ 53, bize "dili muhafaza etmenin, toplumu muhafaza etmek olduğunu" öğretir. Çoğu zaman büyük kavgalar büyük fikir ayrılıklarından değil, küçük ve kaba kelimelerden çıkar. Ayet şunu fısıldar: "Haklı olduğun bir konuda bile üslubunu bozarsan, hakikate değil şeytanın ekmeğine yağ sürmüş olursun. Sözünü seçerken titiz davran; çünkü senin ağzından çıkan bir kelime ya bir gönle köprü kurar ya da bir kardeşi senden ebediyen koparır."


رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِكُمْۜ اِنْ يَشَأْ يَرْحَمْكُمْ اَوْ اِنْ يَشَأْ يُعَذِّبْكُمْۜ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ عَلَيْهِمْ وَك۪يلًا

Rabbukum a’lemu bikum in yeşe/ yerhamkum ev in yeşe/ yu’ażżibkum(c) vemâ erselnâke ‘aleyhim vekîlâ(n)

54- “Rabbiniz sizi daha iyi bilir. İsterse size merhamet eder, isterse azab. Biz seni onların üzerine vekil olarak göndermedik.”

Ey insanlar! O sizden kimin hidayete layık olduğunu, kiminde olmadığını çok iyi bilendir kendisine itaat etmeye ve kendisine dönmeye sizi muvaffak kılmak sebebiyle ister. Size merhamet eder isterse azap eder eğer azap yolunu seçerseniz O da size azap eder. Bununla birlikte Ya Muhammed! Biz seni onların üzerine vekil olarak göndermedik. Amellerinin bekçisi olarak ve işleri sana havale edilmiş olarak göndermedik. Biz seni sadece bir uyaran olarak gönderdik. Sana itaat eden cennete gider, uymayan da cehenneme gider.

İsrâ 54, bize "haddini bilmeyi" öğretir. Bir başkasının manevi durumu hakkında kesin yargılarda bulunmak, aslında Allah’ın yetki alanına girmektir. Ayet şunu fısıldar: "Sen kendi hesabına odaklan; başkalarının kalbini yarmaya veya onları ebedi azaba mahkûm etmeye çalışma. Unutma ki, senin bugün hor gördüğün biri, Allah’ın gizli bir merhametiyle senden daha yüce bir makama ulaşabilir. Sen vekil değil, sadece bir yol arkadaşısın."


وَرَبُّكَ اَعْلَمُ بِمَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ النَّبِيّ۪نَ عَلٰى بَعْضٍ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُورًا

Verabbuke a’lemu bimen fî-ssemâvâti vel-ard(i)(k) velekad faddalnâ ba’da-nnebiyyîne ‘alâ ba’d(in)(s) veâteynâ dâvûde zebûrâ(n)

55- “Rabbim göklerde ve yerde olanları daha iyi bilendir. Andolsun ki biz peygamberlerden bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Davud'a da Zeburu verdik.”

Ey Muhammed göklerde ve yerde bulunanları ve onlar için neyin daha hayırlı olduğunu Rabbim daha iyi bilir. Onlardan kimin tevbe edip Allah'ın lütfuna layık olduğunu, kimin de inkarında ısrar edip gazaba müstehak olduğunu Rabbin daha iyi bilir. Zira onları yaratan, onları rızıklandıran, O’dur.

İlmimizin gereği olarak insanları birbirinden üstün kıldığımız gibi, peygamberlerin de bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Neden özellikle Hz. Davud ve Zebur hatırlatılır? Hz. Davud hem bir hükümdar (siyasi güç sahibi) hem de kendisine kutsal kitap (Zebur) verilen bir peygamberdir. Yahudiler ve müşrikler peygamberliğin sadece fakirlik veya zayıflıkla geleceğini sanıyorlardı. Allah, Davud (as) örneğiyle peygamberliğin hem büyük bir mülk hem de büyük bir manevi miras (Zebur) ile birleşebileceğini hatırlatır. 

Zebur'un Mahiyeti: Zebur, içinde ilahiler ve hikmetli dualar barındıran bir kitaptır. Bu, nübüvvetin sadece "yasa" (şeriat) değil, aynı zamanda derin bir "gönül ve zikir" yolu olduğunu da vurgular.

Allahu Teala bu ayeti kerimede peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün olduğunu açıkça beyan etmektedir. “Ulül Azim” olan peygamberler diğerlerinden daha üstündürler. Bunlar Hz Muhammed (sav), Hz İbrahim (as), Hz Musa (as), Hazreti İsa (as) ve Hz Nuh (as) dır.

İsrâ 55, bize "herkesin bir derecesi ve bir görevi olduğunu" öğretir. Kâinatta hiçbir şey tesadüfen bir konumda değildir. Allah peygamberleri bile kendi içinde derecelendirmişse, bizlerin de kendi yeteneklerimiz ve imkanlarımız dahilinde birer "derecemiz" ve sorumluluğumuz vardır. Ayet şunu fısıldar: "Başkasına verilen lütfu sorgulama; çünkü Rabbin kimin neyi hak ettiğini ve neyi taşıyabileceğini en iyi bilendir. Sen sana verilen 'Zebur'un (ilmin, yeteneğin, imkanın) hakkını vermeye bak; çünkü her üstünlük, aynı zamanda daha büyük bir sorumluluktur."


5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

Daha yeni Daha eski

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU