“Yüzü Karartan Düşünce”
Hak dostlarının büyüklerinden Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerinin talebelerinden biri olan Ebu Âmr İbn Alvan şöyle anlatır:
Bir gün namazda kıyamda duruyordum... Dil Kur'an okuyordu... Beden kıbleye dönüktü... Ama bir an gaflet kapısı aralandı. Kalbime nefsânî ve şehevî bir düşünce geldi. O anda sanki yıldırım çarpmış gibi oldum. Namaz bitmeden yere yığıldım. İçimde öyle bir utanç doğdu ki anlatamam… Çünkü insanın günah işlemesi ayrı, Allah'ın huzurunda iken gaflete düşmesi ayrıdır. Kalkıp aynaya baktığımda dehşete düştüm.
Vücudum kararmıştı… Sanki içimdeki karanlık dışıma vurmuştu. Sabunlarla yıkandım... Tekrar tekrar temizlenmeye çalıştım… Ama nafile… Bir türlü o kararma gitmiyordu. Tam üç gün boyunca bu hâl devam etti. Üç gün sonra yavaş yavaş eski hâlime döndüm. Lakin gönlümdeki korku geçmemişti. Çünkü veliler bilir ey can: Bazı lekeler suyla değil, tevbe ile temizlenir.
İşte Kadirî yolunun en ince sırlarından biri burada gizlidir: Günahın büyüklüğü bazen işlenmesinde değil, kalpte yer bulmasındadır. İnsanların çoğu günahı sadece bedenle işlenen şeyler sanır. Oysa hak dostları kalplerine gelen düşünceleri bile hesaba çekerler. Çünkü onlar için gönül, Rahman'ın nazar ettiği yerdir.
Bu hâlin ardından Ebu Âmr İbn Alvan bulunduğu Rikka şehirden manen mürşidine yöneldi. Kalbiyle Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerini düşündü. O sırada kendisi uzak bir beldede, mürşidi ise Bağdat'taydı. Derken içinden bir çağrı hissetti. Sanki gönlüne: "Bağdat'a gel..." denilmişti.
Hiç vakit kaybetmeden yola çıktı. Günler süren yolculuktan sonra Bağdat'a ulaştı. Ve mürşidinin huzuruna girdi.
Fakat o gün Cüneyd Hazretleri'nin yüzünde alışılmış tebessüm yoktu. Yüzünde heybet vardı. Bakışlarında celâl parlıyordu. Daha Ebu Âmr konuşamadan buyurdu:
— "Be adam! Allah'tan utanmadın mı?" Ebu Âmir başını öne eğdi. Hazret devam etti:
— "Rabbinin huzurunda dururken nasıl nefsine kapıldın?" Mecliste derin bir sessizlik oldu. Sonra buyurdu:
— "Eğer senin için Allah'a yalvarıp bağışlanmanı dilemeseydim, yüzü kara bir hâlde Rabbinin huzuruna giderdin." Bu sözleri duyunca Ebu Âmir'in dizlerinin bağı çözüldü. Çünkü yaşadığı hâli kimseye anlatmamıştı. Ne kararmayı söylemişti… Ne namazdaki hâlini… Kendisi başka şehirdeydi. Mürşidi ise yüzlerce kilometre ötede…
Peki bunu nasıl bilmişti?
İşte burada tasavvufun ince bir sırrı tecelli eder ey can. Hak dostları gaybı bilmezler. Gaybı yalnız Allah bilir. Fakat Allah dilerse bazı kullarına bazı hâlleri sezdirir, bazı durumları bildirir, bazı hikmetleri gösterir.
Keramet dedikleri şey de budur: Velinin gücü değil, Allah'ın ikramıdır.
İşte Yesevî hikmeti burada dile gelir:
Ahmed Yesevi yolu der ki: "Nefsin kapısından giren bir düşünceyi küçümseme; bazen bir kıvılcım koca ormanı yakar."
Bu yüzden büyükler sadece amellerini değil, hatıralarını, niyetlerini, düşüncelerini de murakabe etmişlerdir.
Gönül Hanesine Hikmetli Notlar
— Namazın Edebi: Namaz sadece bedenin kıbleye dönmesi değil, kalbin de Allah'a yönelmesidir.
— Hatırların Muhasebesi: Tasavvuf ehli, kalbe gelen düşünceleri önemser; çünkü davranışların tohumu çoğu zaman düşüncedir.
— Keramet Anlayışı: Keramet, velinin kudreti değil; Allah'ın kuluna verdiği bir ikramdır.
— Tevbenin Gücü: Kalbi kirleten şeyler bazen suyla değil, gözyaşıyla temizlenir.
"Büyük günahlar küçük tevbelere sığmaz; ama samimi bir tevbe, dağlar kadar günahı eritebilir."
Bu menkıbe bize şunu fısıldıyor ey can: Belki de insanın en büyük muhasebesi, insanların görmediği yerdeki hâlini Allah'ın gördüğünü unutmamasıdır...

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...