Tâ-Hâ Sûresi 56-76. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Tâ-Hâ Sûresi İkinci Kesimin Tefsiri
(56-76)
وَلَقَدْ أَرَيْنَاهُ آيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَأَبَىٰ
Ve lekad ereynâhu âyâtinâ küllehâ fekezzebe ve ebâ.
56- "Andolsun ki biz ona (Firavun'a) bütün ayetlerimizi gösterdik; fakat o onları yalanladı ve kabul etmekten kaçındı."
Burada ona gösterilen ayetler zikredilmemiştir. Fakat anlatılanlardan bu delillerin, burhan ve mucizeler ise değneğin yılana dönüşmesi, Hz. Musa'nın elinin herhangi bir rahatsızlık söz konusu olmaksızın bembeyaz çıkmasıdır.
Bundan önce tevhid esasları, akli ve kevni delillerle Firavun ve ileri gelenlerine sunulmuş bu şekilde davet safhası tamamlanmıştı. Artık davetin ikinci safhasının başladığı haber verilmektedir. Artık Allah'ın Hz Musa'ya verdiği mucizeler ve devreye girecektir. Asanın yılana dönüşmesi elin beyaz çıkması ve daha sonra mısır halkına gösterilecek ilahi ayetler firavunun gözleri önünde gerçekleşecektir. Buna rağmen firavunun tavrı değişmez. Çünkü problem delilin eksikliği değil kalbin hakikate kapanmış olmasıdır.
İbn Kesîr, Firavunun inkârının bilgisizlikten kaynaklanmadığını belirtir. O, mucizeleri görmüş; fakat saltanatını ve otoritesini kaybetme korkusuyla onları reddetmiştir.
Râzî, bu ayet için “....Kalbi kibirle mühürlenmiş kimse, en büyük mucizeyi bile sıradan göstermeye çalışır.” demektedir.
Resûlullah (ﷺ) şöyle buyurmuştur: "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete giremez." (Müslim, Îmân, 147)
Bu hadis, Firavun'un tavrının temel sebebini anlamamıza yardımcı olur. Kibir, insanı hakikati kabul etmekten alıkoyan en büyük perdelerden biridir.
Tasavvuf büyükleri, insanın içindeki kibir ve benlik duygusu kalbte varken kalbe gelen ilâhî ikazlar, nasihatleri ve ibretleri o kalbin görmesi ve ona teslim olması zordur. Nefis, bunları kabul etmek istemediğinde çeşitli mazeretler üretir.
Bu sebeple mutasavvıflar şöyle derler: "Hakikati görmek zor değildir; ona teslim olmak zordur." Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise Firavun'un Allah'ın apaçık mucizelerini bile bile reddetmesini anlatmaktadır.
Bu ayet, insanın en büyük probleminin bazen delil eksikliği değil, teslimiyet eksikliği olduğunu öğretir.
Bugün de birçok insan Allah'ın varlığını gösteren sayısız delille karşı karşıyadır. Kâinat, vicdan, Kur'ân ve peygamberlerin sünneti hakikati göstermektedir. Ancak kibir, menfaat, alışkanlık veya nefsin arzuları, insanın bu hakikate teslim olmasına engel olabilir.
Mümin, Firavun'un düştüğü hataya düşmemek için sadece "Hakikati biliyor muyum?" diye değil, "Bildiğim hakikate teslim oluyor muyum?" diye de kendini sorgulamalıdır.
İman, gerçeği görmekle başlar; fakat onu hayatın merkezine koyup yaşamaya başladığında olgunlaşır.
Allah Teâlâ, Firavun'a hakikati gösterecek bütün delilleri sunmuştur. Fakat Firavun, kibri ve makam hırsı sebebiyle onları yalanlamış ve kabul etmemiştir. Bu ayet, hakikati reddetmenin çoğu zaman bilgi eksikliğinden değil; nefsin ve kibrin hâkimiyetinden kaynaklandığını öğretmektedir. Gerçek kurtuluş ise delilleri görmek kadar, onlara teslim olabilmektir.
قَالَ أَجِئْتَنَا لِتُخْرِجَنَا مِنْ أَرْضِنَا بِسِحْرِكَ يَا مُوسَىٰ
Kâle eci'tenâ li-tuhricenâ min ardinâ bi-sihrike yâ Mûsâ.
57- “(Firavun) dedi ki: 'Ey Mûsâ! Sen sihri kinle bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi bize geldin?'”
Firavun'a bütün delillerin gösterildiği halde bunları yalanlayıp kabul etmedi. Firavun Hz. Mûsâ'nın getirdiği mesajı tartışmak yerine, onun niyetini sorguluyor ve halkın zihnini bulandırmaya çalışıyor. Artık tartışma hakikat ekseninden çıkarılıp siyasi ve toplumsal korkular eksenine taşınmaktadır. Bu, tarih boyunca hak davetçilerine karşı kullanılan en eski yöntemlerden biridir.
İbni Kesir; Bu ayeti kerime hakkında şunları söylemektedir: “Burada Yüce Allah Hz Musa'nın büyük mucizeyi firavuna göstermesi üzerine onun Hz Musa'ya neler söylediğini bildirmektedir. Söz konusu büyük mucize; musa’nın, sopasını yere bırakınca büyük bir yılan olması elini koltuğunun altından çıkarırken herhangi bir rahatsızlık söz konusu olmaksızın, bembeyaz çıkmasıdır. Firavun bunları görünce, “Bu senin yaptığın bir büyüdür, bizi büyüleyerek, insanların üzerine egemenlik kurmak ve böylelikle sana tabi olmalarını sağlamak ve bize karşı çoğunluk teşkil etmek istiyorsun. Ancak sen, bunu yapamazsın. Çünkü bizim de, senin büyüğünü andıran büyüğümüz vardır. Sakın içinde bulunduğun bu durum seni aldatmasın.” demiştir.
Seyyid Kutub, Firavun'un artık ilmî tartışmayı bıraktığını ve kamuoyunu yönlendirmeye çalıştığını belirtir. Çünkü hakikate cevap veremeyen zorba yönetimler, çoğu zaman korku dili ve propaganda ile ayakta kalmaya çalışırlar.
Tasavvuf büyükleri, Firavun'un "Seni istemiyoruz." tavrını, nefsin hakikate karşı direnişi olarak da değerlendirmişlerdir. Nefis, kendisini değiştirecek her hakikati önce küçümser, sonra suçlar, en sonunda da ondan kaçmaya çalışır. Bu sebeple mücadele sadece dışarıdaki Firavun'la değil; insanın içindeki kibir, benlik ve dünya sevgisiyle de sürmektedir. Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise Firavun'un Hz. Mûsâ'yı halkın gözünde itibarsızlaştırmaya çalışmasını anlatmaktadır.
Bu ayet, hakikate karşı çıkanların çoğu zaman delillere cevap vermek yerine algı oluşturmaya çalıştığını öğretmektedir. Bugün de doğru söz söyleyen insanlar bazen fikirleriyle değil, kişilikleri üzerinden yargılanır. Onlara çeşitli yaftalar yapıştırılır; niyetleri sorgulanır ve toplum nezdinde güven kaybetmeleri amaçlanır.
Mümin, böyle durumlarda duygularla değil; delillerle hareket etmelidir. Bir iddianın doğruluğu, onu söyleyen hakkında üretilen propagandayla değil; ortaya koyduğu hakikatle değerlendirilmelidir.
Firavun'un yöntemi, insanları düşündürmek değil; korkutmaktı. Kur'ân'ın yöntemi ise korku üretmek değil; aklı ve vicdanı uyandırmaktır.
Firavun, Hz. Mûsâ'nın getirdiği ilâhî mesajı çürütemeyince onu "sihirbaz" olmakla ve halkı yurdundan çıkarmaya çalışmakla suçladı. Böylece hakikati tartışmak yerine algı oluşturmayı tercih etti. Bu ayet, mümine her dönemde propagandayla hakikati birbirinden ayırmayı, iddiaları delillerle değerlendirmeyi ve doğruluğu kişilere değil, Allah'ın ölçülerine göre aramayı öğretmektedir.
فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِدًا لَا نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَا أَنْتَ مَكَانًا سُوًى
Feleneti-yenneke bi-sihrin mislihî fec'al beynenâ ve beyneke mev'iden lâ nuhlifuhû nahnu ve lâ ente mekânen suven.
58- “Öyleyse biz de sana bunun benzeri bir sihir getireceğiz. Sen bizimle kendi aranda, ne bizim ne de senin caymayacağımız bir buluşma zamanı belirle; uygun ve açık bir yerde olsun.”
Senin sihrini andıran bir sihirle sana karşı koyacağız. Bir önceki ayette firavun Hz. Musa'yı sihirbaz olmak da suçlamış ve onun amacını çarpıtmaya çalışmıştı. İşte Firavun bu şekilde meseleyi çarpıtarak kimliğinden soyutlayarak ona siyasi ve ulusal bir nitelik vermeye çalıştı. Hak ehline karşı zalimlerin yaptıkları uygulama budur. Hak ehli olanlara öğüt verdikleri, uyardıkları emir ve nehiyleri bildirdiklerinde onlar, hak ehlinin niyetlerini (kötü olmakla) itham ederler. Toplumda, onlara karşı türlü duyguların harekete geçmesi için çalışırlar. Daha sonra firavun Hz Musa'ya şöyle dedi: “Bizim de senin aranda bir vakit tayin et o gün karşılaşalım. Senin getirdiklerine karşı bizde sihrimizi ortaya koyalım. Bunun için vakit ve yer tayin edelim ki, sen de biz de düz bir yerde buluşalım, caymayalım yapılan hiçbir şeyi başka bir şeyin engellemesi olmadan görünecek bir ortamda olsun. Bütün insanlar bu yapılanları görsünler.
Firavun, mucizenin ilâhî bir ayet olduğunu kabul etmek yerine, Hz. Musa’yı kendi alanına çekerek bir sihir yarışmasına dönüştürmek istiyor. Böylece hak ile batıl mücadelesini halkın gözünün önünde gerçekleşecek şekilde büyük bir gösteriye çevirmeyi planlamıştır.
Taberî, "mekânen suven" ifadesini insanların kolayca toplanabileceği, açık ve geniş bir yer olarak açıklar. Firavun, bu karşılaşmanın halk üzerinde etkili olmasını istemektedir.
İbn Kesîr'e göre Firavun, Mısır'ın en güçlü sihirbazlarını toplayarak Hz. Mûsâ'yı halkın önünde mağlup etmeyi hedeflemiştir. Böylece otoritesini koruyacağını düşünmüştür.
Râzî, Firavun'un bu teklifinde önemli bir psikolojik yön bulunduğunu belirtir. O, meseleyi vahiy ve tevhid tartışması olmaktan çıkarıp, uzmanların yarıştığı teknik bir alana çekmek istemektedir. Böylece halkın dikkatini asıl hakikatten uzaklaştırmayı amaçlamaktadır.
Seyyid Kutub'a göre Firavun, propaganda savaşını kamuoyu önünde kazanmak istemektedir. Çünkü zorba yönetimler, gerçeği bastırmak için çoğu zaman gösteri, kalabalık ve psikolojik üstünlük yöntemlerine başvururlar.
Tasavvuf ehli, Firavun'un "açık bir meydan" istemesini, nefsin hakikatle yüzleşmek zorunda kaldığı onlara benzetmiştir. İnsan bazen iç dünyasında hak ile bâtılı gizlemeye çalışır; fakat Allah öyle anlar yaratır ki kalpteki gerçek ortaya çıkar. Sihirbazların sonunda secdeye kapanması da, gösterişle başlayan bir yolculuğun hakikate teslimiyetle bitebileceğini gösteren önemli bir işarettir. Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise Firavun'un Hz. Mûsâ ile kamuoyu önünde bir karşılaşma düzenlemek istemesidir.
Bu ayet, bâtılın çoğu zaman gösteri, kalabalık ve psikolojik üstünlük ile ayakta durmaya çalıştığını öğretir. Hakikat bazen yalnız görünür; bâtıl ise güçlü, örgütlü ve etkileyici görünebilir. Fakat mümin için ölçü kalabalık değil, Allah'ın desteğidir.
Firavun'un en büyük hatası, mucizeyi sihir sanması değil; hakikati kendi güç ölçüleriyle değerlendirmesiydi. O, Allah'ın ayetini insan becerisiyle kıyasladı. Bugün de insanlar bazen hakkı; medya gücüyle, çoğunlukla, şöhretle veya dünyevî başarıyla ölçebilmektedir. Kur'ân ise bize şunu öğretir: Hakikat, insanların alkışına değil; Allah'ın tasdikine dayanır.
Firavun, Hz. Mûsâ'nın mucizesini ilâhî bir ayet olarak kabul etmek yerine onu bir sihir gösterisi seviyesine indirmeye çalıştı ve halkın önünde büyük bir karşılaşma düzenlemeyi teklif etti. Böylece hakikati tartışmak yerine kamuoyu üstünlüğü kurmayı hedefledi. Bu ayet, mümine kalabalıkların ve gösterilerin değil, Allah'ın desteklediği hakikatin sonunda galip geleceğini öğretmektedir.
قَالَ مَوْعِدُكُمْ يَوْمُ الزِّينَةِ وَأَنْ يُحْشَرَ النَّاسُ ضُحًى
Kâle mev'idukum yevmü'z-zîneti ve en yuhşera'n-nâsu duhâ.
59- “Mûsâ dedi ki: 'Buluşma zamanımız sizin bayram gününüzde olsun. İnsanlar da kuşluk vaktinde toplansın.”
Hz Musa bunun üzerine buluşma zamanını onların bayram gününe seçti. Bunun sebebi, herkesin Allah'ın kudretini ve peygamberlerin mucizelerini görmesini sağlamak diğer yandan da insanların harikulade olaylara karşı sihrin tutarsızlığını, Allah'ın dilediği şekilde anlamalarına yardımcı olmaktır. Böylece herkese tebliğ edilmiş olacak ve karşı delil de getirilmiş olacaktır. Kuşluk vaktini seçmesinin sebebi ise; günün ilk saatleri olduğu için bol vakit vardır ve onlar etrafa yayılacak, insanlar, günün geri kalan kısmında mümkün olan en uzun süre bunu müzakere edecekler, bu olay kalplerinde yer edecektir. Böylece O, daha açık, daha net, daha parlak ve şüpheden uzak bir biçimde hakkı, mümkün olan en ileri seviyede ortaya koyabilecektir.
İbni Kesir şöyle diyor: “İşte peygamberlerin durumu budur. Onların her şeyleri gayet açıktır. Hiçbir gizliliği ve gerçeğe aykırı propagandası yoktur. Bu bakımdan, karşılaşma zamanımız geceleyin olsun demedi. Aksine gündüzün kuşluk vaktinde olmasını teklif etti.”
İşte bu Allah'ın dinine hizmet etmek maksadıyla insanlara sunmayı arzuladıkları şeye en uygun zamanı seçmeleri için, davetçilere bir derstir.
Tasavvuf ehli, "kuşluk vakti"ni kalbin aydınlanmasına benzetmiştir. Gece nasıl karanlığın zamanı ise, kuşluk da ışığın hâkim olduğu zamandır. Hakikat de böyledir. Kalpteki cehalet, kibir ve gaflet perdeleri kalktığında insan, daha önce göremediği hakikatleri açıkça görmeye başlar.
Bu sebeple mutasavvıflar, "Marifetin güneşi doğunca şüphelerin gecesi sona erer." diyerek bu manaya işaret etmişlerdir. Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise karşılaşmanın herkesin gözü önünde, gündüz vakti yapılacağını bildirmektedir.
Bu ayet, hakikatin şeffaflıktan korkmayacağını öğretmektedir. Yalan, karanlıkta ve gizlilikte güç bulur; hakikat ise açıklıkta ve delille kuvvet kazanır.
Hz. Mûsâ'nın tavrı, mümin için önemli bir örnektir. O, "Acaba insanlar ne der?" endişesiyle hareket etmedi. Çünkü Allah'ın yardımına güvenen kimse, çoğunluğun alkışına değil, Rabbinin rızasına bakar.
Bugün de mümin, doğru bildiği bir hakikati ifade ederken korkuya, baskıya veya çoğunluğun oluşturduğu psikolojik atmosfere teslim olmamalıdır. Elbette bunu hikmet, güzel üslup ve adaletle yapmalıdır. Hakikat, sağlam delillerle ortaya konulduğunda insanlar için bir hidayet vesilesi olur.
Bu ayet aynı zamanda bize şunu da öğretir: Allah'ın yardımı, hakka güvenerek cesaret gösteren kullarına gelir. Hz. Mûsâ'nın cesareti, kendi gücünden değil; Rabbine olan teslimiyetinden doğmuştur.
Hz. Mûsâ, Firavun'un teklifinden kaçmamış; aksine karşılaşmanın en kalabalık günde ve herkesin açıkça görebileceği kuşluk vaktinde yapılmasını istemiştir. Çünkü hakikat gizlenmeye değil, ortaya çıkmaya muhtaçtır. Mümin de doğruluğuna inandığı davayı korkuyla değil; hikmet, açıklık, güven ve Allah'a tevekkülle temsil etmelidir. Hak, sonunda mutlaka ortaya çıkar; çünkü onu destekleyen Allah'tır.
فَتَوَلَّىٰ فِرْعَوْنُ فَجَمَعَ كَيْدَهُ ثُمَّ أَتَىٰ
Fe tevellâ Fir'avnu fe ceme'a keydehû sümme etâ.
60- “Bunun üzerine Firavun ayrıldı; bütün hile ve planlarını topladı, sonra (kararlaştırılan yere) geldi.”
Hz. Mûsâ, karşılaşmanın bayram günü, kuşluk vakti ve halkın huzurunda yapılmasını kabul etmişti. Böylece hak ile bâtılın mücadelesi gizli bir tartışma olmaktan çıkıp bütün toplumun şahit olacağı büyük bir imtihana dönüştü.
Bu ayette ise gözler tekrar Firavun'a çevrilmektedir. Firavun, artık hakikati araştıran biri gibi değil; kaybetmemek için her yolu deneyen bir hükümdar gibi hareket etmektedir. Çünkü artık mesele yalnızca Hz. Mûsâ'yı susturmak değil; yıllardır kurduğu otoriteyi ve ilâhlık iddiasını korumaktır. Firavun ülkesinin bir şehrine döndü. Amacı sihirbazların bir araya gelmesini sağlamaktı hemen işe koyuldu onları topladı her türlü desise ile sihirbazların gelmesini sağladı.
Taberî'ye göre Firavun, ülkenin her tarafına haber göndererek en maharetli sihirbazları toplattı. Maksadı, Hz. Mûsâ'nın mucizesini halkın gözünde etkisiz bırakmaktı. Bazı rivayetlerde sihirbazların sayısıyla ilgili farklı rakamlar zikredilmişse de Kur'ân bunların sayısını değil, bir araya getirilmelerini ön plana çıkarmaktadır.
İbn Kesîr, Firavun'un bütün hazırlığını tek hedef üzerine kurduğunu ifade eder: Hz. Mûsâ'yı halkın gözünde mağlup ederek kendi otoritesini devam ettirmek. Bu sebeple karşılaşmayı sıradan bir olay değil, devlet meselesi hâline getirmiştir.
Seyyid Kutub, bu ayetin zalim sistemlerin çalışma biçimini özetlediğini söyler. Firavun sadece bir kişi değildir. Arkasında; yönetim gücü, propaganda, uzman kadrolar, ekonomik imkânlar, halk psikolojisini yönlendiren bir sistem bulunmaktadır. Buna rağmen Kur'ân bütün bu yapıyı yalnızca iki kelimeyle özetler: "Keydini topladı." Bu ifade, Allah katında bütün bu organizasyonun geçici olduğunu göstermektedir.
Tasavvuf büyükleri, Firavun'un "bütün planlarını toplamasını", nefsin hakikate karşı bütün savunmalarını devreye sokmasına benzetmişlerdir.
İnsan, nefsini değiştirmek istemediğinde; bahaneler üretir, günahını küçümser, doğruları erteler, çevresinden destek arar. Böylece iç dünyasında da bir "Firavun düzeni" kurmaya çalışır. Fakat kalp Allah'a yöneldiğinde, bu planların tamamı boşa çıkar. Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise Firavunun sihirbazları ve bütün imkânlarını toplayarak Hz. Mûsâ'ya karşı hazırlanmasını anlatmaktadır.
Bu ayet, bâtılın organize olabileceğini; fakat bunun hakikati değiştiremeyeceğini öğretmektedir. Hayatın farklı alanlarında bazen yanlışın çok güçlü, doğru olanın ise yalnız kaldığı görülebilir. Güçlü kurumlar, büyük imkânlar, kalabalık destekler ve etkili propaganda, bâtılı geçici olarak güçlü gösterebilir. Ancak Kur'ân'ın verdiği ölçü şudur: Haklı olmak ile güçlü görünmek aynı şey değildir.
Firavun bütün gücünü topladı; Hz. Mûsâ ise yalnızca Rabbine güvendi. Mümin de zorluklarla karşılaştığında insanların hazırlıklarından önce Allah'ın kudretini hatırlamalıdır. Çünkü tarih boyunca nice büyük planlar, Allah'ın bir tek emriyle bozulmuştur.
Firavun, Hz. Mûsâ'yı yenebilmek için bütün imkânlarını, sihirbazlarını ve propaganda gücünü bir araya getirdi. Kur'ân ise bu büyük hazırlığı sadece birkaç kelimeyle anlatarak, bâtılın planlarının Allah katında ne kadar değersiz olduğunu göstermektedir. Mümin, karşısındaki engeller ne kadar büyük görünürse görünsün, Allah'ın kudretinin bütün planların üzerinde olduğunu unutmamalıdır.
قَالَ لَهُمْ مُوسَىٰ وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللَّهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍ ۖ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرَىٰ
Kāle lehum Mûsâ veylekum lâ tefterû alallâhi kezibâ, fe yushitekum bi'azâb, ve kad hâbe menifterâ.
61- “Mûsâ onlara dedi ki: 'Yazıklar olsun size! Allah'a karşı yalan uydurmayın. Sonra O sizi bir azapla kökünüzü kazıyacak şekilde helâk eder. Allah'a iftira eden ise mutlaka hüsrana uğramıştır.'”
Firavun bütün hazırlıklarını tamamlamış, ülkenin en maharetli sihirbazlarını toplamıştı. Meydan dolmuş, halk toplanmış ve herkes nefesini tutmuştu. Böyle bir atmosferde ilk sözü Hz. Mûsâ alıyor. Fakat dikkat çekici olan şudur:
Hz. Mûsâ, önce mucizesini göstermiyor. Önce kalplere hitap ediyor. Çünkü peygamberlerin amacı rakibini yenmek değil, insanları hidayete ulaştırmaktır. Sihirbazlar henüz düşman değil; hakikati tanımamış insanlardır. Bu sebeple Hz. Mûsâ, onları önce samimiyetle uyarıyor. Allah’ın ayet ve mucizelerine sihirdir demeyin veyahut da yapamacağınız işlerle insanlara gerçeği olmayan şeyleri, oluyormuş gibi göstermeyin. O vakit, Allah’a karşı iftira etmiş olursunuz. Sizi öyle bir cezalandırır ki, iziniz bile kalmaz. Allah'a karşı yalan uyduran zarar eder. Hz Musa'nın Sözlerinde, davetçilere oldukça anlamlı bir ders vardır. Onlar her halükarda öğüt vermekten geri kalmamalıdırlar. Hatta zalimlerin en güçlü yardımcı ve destekçilerine karşı bile bunu uygulamalıdırlar. işte Firavun'un Musa aleyhisselama karşı toprağı getirdiği sihirbazlar. Hz Musa onlara öğüt verdi. Boyut yerine iki defa faydalı oldu. Evvela onların saflarını, birliklerini bozdu; İkinci olarak da toptan islama girmelerine sebep oldu. O bakımdan Müslüman, her şartta her durumda davetine ara vermemelidir, davette bulunmayı terk etmemelidir.
Bu ayet, bir davetçinin en gergin anlarda bile merhametini ve tebliğ sorumluluğunu kaybetmemesi gerektiğini göstermektedir.
İbn Kesîr, Hz. Mûsâ'nın sihirbazları tehdit etmek için değil, kurtarmak için konuştuğunu ifade eder. Nitekim biraz sonra aynı sihirbazlar iman edecek ve secdeye kapanacaklardır. Bu da samimi bir nasihatin kalplerde nasıl büyük değişimler meydana getirebileceğini göstermektedir.
Tasavvuf büyükleri, bu ayeti insanın kendi nefsiyle yaptığı mücadele açısından da değerlendirmişlerdir. İnsan bazen kendi yanlışlarını meşrulaştırarak adeta Allah adına konuşmaya başlar. Günahına mazeret üretir. Nefsinin arzusunu hakikat gibi gösterir. Hevasını ölçü hâline getirir. İşte bu da bir çeşit "Allah'a iftira" tehlikesidir. Hak yolunun yolcusu ise önce kendi nefsine: "Allah adına konuşurken dikkat et!" demelidir. Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise Hz. Mûsâ'nın sihirbazları Allah adına yalan söylemekten sakındırmasıdır.
Bu ayet, hakikati temsil eden kimsenin önce insanları kazanmaya çalışması gerektiğini öğretmektedir. Bugün insanlar arasında tartışmalar çoğu zaman öfke, hakaret ve üstün gelme arzusu üzerine kurulmaktadır. Oysa Hz. Mûsâ'nın yöntemi farklıdır. En büyük düşmanlarının yanında bile ilk cümlesi bir hakaret değil; bir kurtuluş çağrısıdır.
Bu ayet bize şunu öğretmektedir: Bir insanın görevi, karşısındakini susturmak değil; ona hakikati ulaştırmaktır. İnsan bazen tek bir samimi nasihatle yıllardır kapalı olan bir kalbin açılmasına vesile olabilir. Nitekim biraz sonra secdeye kapanacak olan sihirbazlar, önce Hz. Mûsâ'nın bu ihlâslı uyarısını dinlemişlerdir. Demek ki mümin, sonucu Allah'a bırakmalı; vazifesini ise hikmet, merhamet ve doğrulukla yerine getirmelidir.
Hz. Mûsâ, büyük karşılaşma başlamadan önce sihirbazları son kez uyardı. Çünkü peygamberlerin amacı insanları yenmek değil, kurtarmaktır. Allah'a karşı yalan söylemenin en büyük zulüm olduğunu hatırlattı ve onları tövbeye davet etti. Bu ayet, mümine hakikati anlatırken öfkeyi değil merhameti, tartışmayı değil samimi nasihati esas almayı öğretmektedir. Nice kalpler, sert sözlerle değil; ihlâsla söylenmiş bir hakikat sayesinde hidayete ulaşır.
فَتَنَازَعُوا أَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ وَأَسَرُّوا النَّجْوَىٰ
Fe tenâzeû emrehum beynehum ve eserrû'n-necvâ.
62- “Bunun üzerine onlar kendi aralarında durumu tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular.”
Hz. Mûsâ, sihirbazlara mucize göstermeden önce çok önemli bir uyarıda bulunmuştu bir önce ki ayette: "Allah'a karşı yalan uydurmayın..." Bu söz, beklenmedik bir etki meydana getirdi. Kur'ân burada çok dikkat çekici bir ayrıntıyı haber verir: Sihirbazlar hemen gösteriye başlamadılar. Önce kendi aralarında tartışmaya başladılar. Bu tartışmanın muhtevası hakkında kesinlik arz eden bilgi yoktur. Bazı müfessirler onların Hz. Musa hakkında ihtilafa düşmüş olabileceklerini söylemektedirler. Acaba o da, kendileri gibi sihirbaz mıdır değil midir diye. Görüldüğü kadarıyla onlarda, bu konuda farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen, bunu gizli tuttular, açığa çıkarmamaya çalıştılar.
Bu, Hz. Mûsâ'nın sözünün onların vicdanına ulaştığını göstermektedir. Demek ki hak söz, samimiyetle söylendiğinde en katı görünen kalplerde bile bir sarsıntı meydana getirebilir.
Vicdanlara ulaşan ve samimiyetle söylenen sözler kalplerde iz bırakmaktadır. İnsanlar değişmez ön yargısından kurtulmak gerekir. İnsanın dış görünüşüne bakarak onun kalp ikliminde ne yaşadığını bilemeyiz. Bize düşen hakikati güzel bir üslupla anlatmaktır. Kalpleri değiştirmek El-Hadi olan Allah’a aittir.
Hz. Mûsâ'nın samimi uyarısı, sihirbazların vicdanında derin bir etki meydana getirdi. Onlar gösteriye başlamadan önce kendi aralarında gizlice konuşup durumu değerlendirdiler. Bu ayet, hak sözün önce kalbe ulaştığını, hidayetin çoğu zaman sessiz bir iç muhasebe ile başladığını ve samimiyetle söylenen bir nasihatin beklenmedik gönülleri bile değiştirebileceğini öğretmektedir.
قَالُوا إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَنْ يُخْرِجَاكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمُ الْمُثْلَى
Kālû in hâzâni le-sâhirâni yurîdâni en yuhricâkum min ardikum bi sihrihimâ ve yezhebâ bi tarîkatikumu'l-muslâ.
63- “Dediler ki: 'Şüphesiz bu ikisi (Mûsâ ve Hârûn) iki sihirbazdır. Sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve üstün olan düzeninizi (dininizi, hayat tarzınızı) ortadan kaldırmak istiyorlar.'”
Karşınızdaki şu iki rakip (Musa ve Harun) iki sihirbazdır. Bunlar, bugün sizleri mağlup ederek kavminizle birlikte Mısır topraklarından çıkararak insanlara egemen olmak ve herkesin kendilerine tabi olmasını istiyorlar. Firavuna ve onun askerlerine karşı savaşarak, zafer elde etmek, sizi de toprağınızdan çıkarıp, şu en üstün ve mükemmel olan dininizi ve şeriatınızı da ortadan kaldırmak istiyorlar.
Gizli konuşmalara rağmen korku ve tereddüt onlara hakim oldu ve firavunun safında kendilerini tutmaya çalıştılar. İbn Kesîr'e göre bu sözler, Firavun'un yıllardır oluşturduğu propagandanın etkisini göstermektedir. Ancak aynı sihirbazlar mucizeyi görünce gerçeği hemen anlayacak ve daha önce söyledikleri bu sözlerden vazgeçeceklerdir.
Bu ayet, algı yönetiminin hakikatin önüne geçirilmemesi gerektiğini öğretmektedir. Tarih boyunca hak davetçilerinin karşısına çoğu zaman aynı iddialar çıkarılmıştır: Düzeni bozuyorlar. İnsanları kandırıyorlar. Gelenekleri yıkıyorlar. Toplumu bölüyorlar. Kur'ân ise mümine şu ölçüyü verir: Bir iddiayı, onu dile getirenlerin korkularına göre değil; delillerine göre değerlendir.
Aynı zamanda bu ayet, insanın değişim karşısındaki psikolojisini de anlatmaktadır. Hakikati kabul etmek bazen eski alışkanlıklardan vazgeçmeyi gerektirir. Nefis bundan hoşlanmaz. Fakat Allah'a teslim olan kimse, alışkanlıklarını değil, hakikati ölçü alır.
Sihirbazlar, Hz. Mûsâ'nın sözlerinden etkilenmelerine rağmen, önce Firavun'un propagandasını tekrar ederek birbirlerini cesaretlendirmeye çalıştılar. Bu ayet, hakikat karşısında insanın yaşayabileceği iç çatışmayı ve korku siyasetinin nasıl işlediğini göstermektedir. Mümin, propaganda ve korkuların peşinden değil; delilin ve hakikatin peşinden gitmelidir. Çünkü sonunda galip gelecek olan, insanların oluşturduğu algılar değil, Allah'ın hakikatidir.
فَأَجْمِعُوا كَيْدَكُمْ ثُمَّ ائْتُوا صَفًّا ۚ وَقَدْ أَفْلَحَ الْيَوْمَ مَنِ اسْتَعْلَىٰ
Fe ecmiû keydeküm sümme'tû saffâ, ve kad efleha'l-yevme meniste'lâ.
64- “Öyleyse bütün planlarınızı bir araya getirin; sonra tek saf hâlinde meydana çıkın. Bugün üstün gelen, gerçekten başarıya ulaşacaktır.”
Musa'ya karşı yapacaklarınız sağlam olsun ve onu sıkı yapın ve bu el birliği ile olması daha güçlü olmanızı sağlar. Sonra saf halinde gelin onların bu ilke üzerinde ittifak etmelerinin sebebi birlikteliklerini açıkça göstererek görenleri daha fazla etkilemek içindir. Galip gelen istediği sonucu elde eder. İşte batılın ve sapkınlığın peşinden gidenlerin durumu böyledir. Onlar görünürde birlik içindeler, ama gerçekten birbirleriyle itilaf ve çelişkileri vardır. Çünkü Hz. Musa’nın onlarla yaptığı konuşmanın samimi uyarı, sihirbazların vicdanlarında bir sarsıntı meydana getirmişti. Onlar kendi aralarında gizlice konuşmuş, hak ile bâtıl arasında kısa süreli bir muhasebe yaşamışlardı. Sihirbazlar ortak bir karar aldılar: "Tereddüdü bırakalım. Bütün gücümüzü birleştirelim."
Sapkınlığa çalışan diğer yoldan çıkmış menfaatperestler bir şeyi açık ederken başka türlüsünü gizlerler. Onlar gösterilere, dışa yansıyan görünür duruma, yürüyüşlere düşkündürler ‘Taberi bunu heybetli bir görüntü oluşturmaları şeklinde açıklar. Amaç, hem Hz. Mûsâ'yı psikolojik olarak etkilemek hem de halkın güvenini kazanmaktır.’ Böylelikle, ruhi zaaflarını örtmekle isterler.
Bu ayet, günümüz insanına önemli bir ölçü vermektedir: Birlik olmak her zaman haklı olmak anlamına gelmez. Bir topluluk çok kalabalık olabilir. Çok güçlü olabilir. Çok iyi organize olabilir. Fakat eğer hakikatten uzaksa, bütün bu birlik onu kurtaramaz. Diğer taraftan hak üzere olan bir mümin, bazen tek başına görünse de Allah'ın yardımıyla en güçlü topluluklardan daha sağlam olabilir.
Bir başka önemli ders de şudur: İnsanlar çoğu zaman "başarı"yı rakibini yenmek olarak tanımlar. Kur'ân ise başarıyı; Allah'ın rızasını kazanmak, hakikate teslim olmak, iman üzere yaşayabilmek olarak tarif eder. Nitekim biraz sonra "üstün gelmek" isteyen sihirbazlar, yarışmayı değil imanı kazanacak, asıl kurtuluşu orada bulacaklardır.
Sihirbazlar bütün planlarını birleştirip tek saf hâlinde meydana çıktılar ve üstün gelmenin başarı olduğuna inandılar. Ancak Kur'ân, gerçek başarının rakibi yenmek değil; hakikate teslim olmak olduğunu gösterecektir. Bu ayet, mümine gücün kalabalıkta değil Allah'ta olduğunu, birlikten önce haklılığın önemli olduğunu ve gerçek zaferin imanla kazanıldığını öğretmektedir.
قَالُوا يَا مُوسَىٰ إِمَّا أَنْ تُلْقِيَ وَإِمَّا أَنْ نَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَلْقَىٰ
Kālû yâ Mûsâ immâ en tulkiye ve immâ en nekûne evvele men elkâ.
65- “Onlar dediler ki: 'Ey Mûsâ! Ya sen at, yahut ilk atanlar biz olalım.”
Sihirbazlar bütün hazırlıklarını tamamlamışlar aralarında birlik sağlamışlar ve meydana tek saf halinde çıkmışlar artık söz değil uygulama zamanı gelmişti ve Musa'ya dönerek dediler ki ey Musa! Ya sen önce asanı at. Ya da ilk atanlar biz olalım. Yani önce atma, konusunda tercih sana aittir. Onları Hz. Musa'ya seçme hakkı tanımaları ona karşı takındıkları güzel bir edebin ifadesidir. Bu edeplerinin bereketini de elde ettiler. Çünkü bundan sonra islam'a girdiler.
Bu ayet, mümine önemli bir ahlâkî ilke öğretmektedir: Haklı olan kimse, acele ederek üstünlük kurmaya çalışmaz.
Bugün insanlar çoğu zaman ilk konuşanın, ilk paylaşanın veya ilk tepki verenin kazandığını düşünmektedir. Oysa Kur'ân, Hz. Mûsâ'nın tavrıyla farklı bir ölçü ortaya koyar. Hak üzere olan insan, sabırlıdır. Çünkü bilir ki hakikat, zamana değil Allah'ın yardımına dayanır. Ayrıca bu ayet, hayatın birçok alanında karşılaştığımız imtihanları da hatırlatır. Bazen yanlış olan önce sahneye çıkar. Önce alkış alır. Önce dikkat çeker. Fakat bu, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Mümin, hakikatin ortaya çıkması için acele etmez; üzerine düşeni yaptıktan sonra sonucu Allah'a bırakır.
Sihirbazlar, mücadele başlamadan önce Hz. Mûsâ'ya ilk hamleyi kimin yapacağını sordular. Hz. Mûsâ'nın tavrı, hakka güvenen insanın telaş ve panik içinde olmadığını gösterir. Bu ayet, mümine doğruluk üzere olanın aceleci davranmayacağını, psikolojik üstünlük peşinde koşmayacağını ve gerçek güvenin Allah'a tevekkülde olduğunu öğretmektedir.
قَالَ بَلْ أَلْقُوا ۖ فَإِذَا حِبَالُهُمْ وَعِصِيُّهُمْ يُخَيَّلُ إِلَيْهِ مِنْ سِحْرِهِمْ أَنَّهَا تَسْعَىٰ
Kāle bel elkû fe izâ hibâluhum ve asiyyuhum yuhayyelu ileyhi min sihrihim ennehâ tes‘â.
66- “Mûsâ dedi ki: 'Hayır, önce siz atın.' Bir de ne görsün! Sihirleri sebebiyle ipleri ve değnekleri ona gerçekten koşuyormuş gibi gösteriliyordu.”
Hz. Mûsâ ise büyük bir teslimiyet ve güvenle: "Hayır, önce siz atın." buyurdu. Bu cevap, sadece bir sıra belirlemesi değildir; Allah'a güvenen bir peygamberin sarsılmaz vakarını ortaya koymaktadır.
Ardından sihirbazlar bütün maharetlerini ortaya koydular. Meydan bir anda hareket eden ipler ve değneklerle doldu. Halk hayrete düştü. Kur'ân ise önemli bir ayrıntıyı özellikle vurgular: "Yuhayyelü ileyhi..." "Öyle hayal ettiriliyordu." Yani görünen şey, hakikat değil; algının değiştirilmesiydi.
O ipler ve değnekler Hz. Musa’ya doğru yürüyorlarmış gibi göründü. Bu zahirde, Hz Musa'nın mucizesini andırmaktadır. Onların büyülerinin oldukça güçlü olduğu görülmektedir.
Bu ayet, modern insan için de çok önemli bir ölçü vermektedir: Her etkileyici görüntü hakikat değildir.
Bugün insanlar; medya, reklam, sosyal medya, propaganda, yapay görüntüler, manipülatif söylemler ile çoğu zaman gerçeğin kendisine değil, oluşturulan algıya maruz kalmaktadır.
Kur'ân ise bize şu soruyu sordurur: "Gördüğüm şey gerçekten doğru mu; yoksa bana doğru gibi mi gösteriliyor?" Mümin, yalnızca gözüyle değil; aklı, vahyi ve vicdanıyla da değerlendirme yapmalıdır.
Hz. Mûsâ'nın yaşadığı sahne, bütün çağların insanına şu dersi vermektedir: Bâtıl, çoğu zaman gürültülü ve etkileyici görünür. Hak ise bazen sessizdir; fakat sonunda gerçeği ortaya çıkaran odur.
Sihirbazlar bütün maharetlerini ortaya koydular. İpler ve değnekler hareket ediyormuş gibi göründü, insanlar hayrete düştü. Fakat Kur'ân tek bir kelimeyle gerçeği açıkladı: 'Öyle hayal ettiriliyordu.' Böylece sihir ile mucize arasındaki fark ortaya konuldu. Mümin, gördüğü her görüntüye aldanmamalı; hakikati vahyin ölçüsüyle değerlendirmelidir. Çünkü bâtıl, algıyı etkileyebilir; fakat gerçeği değiştiremez.
فَأَوْجَسَ فِي نَفْسِهِ خِيفَةً مُوسَىٰ
Fe evcese fî nefsihî hîfeten Mûsâ.
67- “Bunun üzerine Mûsâ, içinde bir korku hissetti.”
Sihirbazlar bütün maharetlerini ortaya koymuşlardı. Meydan, hareket ediyormuş gibi görünen ipler ve değneklerle dolmuş, halk büyük bir hayret ve korkuya kapılmıştı.
Bu sırada Kur'ân, hiç kimsenin beklemediği bir gerçeği haber verir: "Mûsâ içinde bir korku hissetti."
Kur'ân peygamberleri kusursuz birer efsane kahramanı olarak değil, Allah'a teslim olmuş gerçek insanlar olarak anlatır. Hz. Mûsâ'nın hissettiği bu korku, iman eksikliğinin değil, insan tabiatının bir tezahürüdür. Ancak bu korku, onu geri çekmemiş; bilakis Allah'ın desteğine daha fazla yöneltmiştir.
Hz. Mûsâ'nın korkusu için müfessirler önemli açıklamalar yapmışlardır: Kendi canı için değildi. Peygamberliğinden şüphe ettiği için değildi. Allah'ın yardımından ümidini kestiği için değildi. Asıl korkusu şuydu: "Ya insanlar bu büyük gösteriden etkilenip hakikati göremezlerse?" Yani korku, şahsı adına değil; tebliğin insanlar tarafından yanlış anlaşılması endişesiydi. Bu da peygamberlerin ümmetlerine duydukları merhametin bir göstergesidir.
Hz Musa'nın kendisinin korkmasında eksiltici bir taraf yoktur. Aksine, bir örnek olması için meyletme ifadesidir. Çünkü aslolan korkuyu hissetmek değildir. Mesele, korkuyu hissetmekle birlikte ona teslim olmamaktır. Meydanda görülen manzara olağanüstüydü. Allah Teâlâ ise hemen ardından Hz. Mûsâ'yı teselli ederek korkusunu gidermiştir.
Tasavvuf ehli bu ayeti, seyr u sülûkun önemli makamlarından biri olarak değerlendirmiştir. Kul, hak yolunda yürürken bazen: yalnız kalır, imtihanlar büyür, bâtıl çok güçlü görünür. İşte o anda kalpte kısa süreli bir ürperti oluşabilir. Fakat arkasından gelen ilâhî hitap: "Korkma..." kalbi yeniden diriltir. Nitekim gerçek tevekkül, korkunun hiç olmaması değil; korkuyu Allah'a teslim edebilmektir. Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise, Hz. Mûsâ'nın sihirbazların gösterisi karşısında kısa süreli bir iç endişe hissetmesidir.
Bu ayet, iman eğitiminde çok önemli bir yanlışı düzeltmektedir. Bazıları, iman eden kişinin hiç korkmaması gerektiğini zanneder. Oysa Kur'ân, peygamberlerin bile zaman zaman korku hissettiklerini haber verir. Demek ki mesele korkunun varlığı değil; korkunun bizi yönetip yönetmediğidir. Bugün bir mümin; ailesi için, geçimi için, hastalığı için, geleceği için, tebliğ vazifesi için endişe duyabilir. Bu onu zayıf yapmaz. Asıl mesele, bu korkuların bizi Allah'ın emrinden uzaklaştırmamasıdır. Hz. Mûsâ'nın korkusu birkaç saniye sürdü; fakat tevekkülü ömür boyu devam etti. Biz de korkularımızı büyütmek yerine, Allah'ın yardımına güvenmeyi öğrenmeliyiz.
Hz. Mûsâ, sihirbazların büyük gösterisi karşısında kısa süreli bir endişe hissetti. Bu korku, iman eksikliğinden değil; insan olmasının ve hakikatin insanlar tarafından reddedilmesi endişesinin bir sonucuydu. Allah ise onu hemen teselli etti. Bu ayet bize, korkmanın değil; korkuya teslim olmanın tehlikeli olduğunu öğretir. Mümin, en zor anlarda bile Rabbine yönelir ve bilir ki ilâhî yardım, çoğu zaman imtihanın en çetin anında gelir.
قُلْنَا لَا تَخَفْ إِنَّكَ أَنْتَ الْأَعْلَىٰ
Kulnâ lâ tehaf inneke ente'l-a'lâ.
68- “Biz dedik ki: 'Korkma! Çünkü üstün gelecek olan mutlaka sensin.'”
Bir önceki ayette Hz. Mûsâ'nın kalbinde kısa süreli bir endişe meydana gelmişti. Meydan, hareket ediyormuş gibi görünen ipler ve değneklerle dolmuş, insanlar büyülenmişti.
İşte tam bu anda, göklerden gelen ilâhî hitap bütün korkuları dağıttı: "Korkma!" Bu hitap sadece Hz. Mûsâ'ya değil, hak yolunda mücadele eden bütün müminlere verilmiş ilâhî bir güven mesajıdır.
Kur'ân bize şunu öğretmektedir: İnsan korkabilir; fakat Allah'ın sözü geldiğinde korkunun yerini güven almalıdır.
Allah'ın bu hitabının Hz. Mûsâ'nın kalbindeki endişeyi tamamen giderdiğini nakleder. Seyyid Kutub bu ayeti şöyle özetler: "Hak, kalabalık olduğu için değil; Allah'ın yanında olduğu için üstündür." Bu yüzden müminin gücü, sahip olduğu imkânlardan önce Rabbine olan bağlılığındadır.
Tasavvuf büyükleri derler ki: Kulun seyr u sülûkunda iki ses vardır. Birincisi nefsin sesidir: "Başaramayacaksın." İkincisi Rabbinin hitabıdır: "Korkma." Hak yolunda ilerleyen kişi, hangi sesi dinlerse hayatı o yöne döner. Gerçek tevekkül, korkunun sesini susturup Allah'ın hitabını kalbe yerleştirebilmektir. Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise Allah'ın Hz. Mûsâ'yı teselli ederek zafer müjdesi vermesidir.
Bu ayet, sadece Hz. Mûsâ'ya değil; hayatın zorlukları karşısında bunalan her mümine seslenmektedir.
İnsan bazen; hastalıkla, yalnızlıkla, haksızlıkla, ekonomik sıkıntıyla, ailesiyle ilgili imtihanlarla karşılaşabilir. O anlarda dış şartlar, sihirbazların ipleri gibi gözümüzde büyüyebilir. Kur'ân ise tam o anda kalbe şu sözü indirir: "Korkma!" Bu, tedbir almayı bırakmak değil; tedbirin yanında tevekkülü kaybetmemektir. Ayrıca "Sen üstünsün." ifadesi bize şunu öğretir: Gerçek üstünlük; daha güçlü görünmekte değil, daha çok alkış almakta değil, daha fazla imkâna sahip olmakta değil, Allah'ın yanında olmaktadır.
Hak üzere olan insan, bazen dünyada yalnız kalabilir; fakat Allah'ın desteğiyle manen daima üstündür.
Kur'ân, korkuyu inkâr etmez; korkuyu imanla yönetmeyi öğretir.
Hz. Mûsâ'nın kalbinde oluşan kısa süreli endişe, Allah'ın "Korkma!" hitabıyla yerini güvene bıraktı. Bu ayet, mümine korkunun fıtrî olduğunu; fakat Allah'a güvenen kalbin korkuya teslim olmayacağını öğretmektedir. Gerçek üstünlük kalabalıkta, makamda ve güçte değil; hak üzere olmakta ve Allah'ın yardımına dayanmakta gizlidir. Allah'ın desteği geldiğinde, en büyük görünen engeller bile aşılır.
وَأَلْقِ مَا فِي يَمِينِكَ تَلْقَفْ مَا صَنَعُوا ۖ إِنَّمَا صَنَعُوا كَيْدُ سَاحِرٍ ۖ وَلَا يُفْلِحُ السَّاحِرُ حَيْثُ أَتَى
Ve elkı mâ fî yemînike telkaf mâ sanaû. İnnemâ sanaû keydu sâhir. Ve lâ yuflihu's-sâhiru haysü etâ.
69- “Sağ elindekini at! O, onların yaptıklarını yutacaktır. Çünkü onların yaptıkları, ancak bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nereden gelirse gelsin asla başarıya ulaşamaz.”
Onların gerçeğe aykırı olarak yaptıkları bu gösteri ve uydurmaları elindeki asanı yere atarak onları ortadan kaldırsın o ipler ve değnekler onun tarafından yutulacaktır. Onların yaptıkları göz boyamak sihir hilesinden başka bir şey değildir. Sihirbaz hilesinin ise hiçbir değeri yoktur. Çünkü her nerede bulunursa bulunsun sihirbaz asla başarı kazanamaz.
Câmiʿu’l-Beyân’da; Taberî, Hz. Mûsâ'nın asasının Allah'ın izniyle büyük bir yılana dönüştüğünü ve sihirbazların ortaya koyduğu bütün ip ve değnekleri yuttuğunu nakleder. Böylece sihirbazlar bunun kendi sanatlarıyla açıklanamayacak ilâhî bir mucize olduğunu anladılar.
Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm’de; İbn Kesîr, sihirbazların mesleklerinin uzmanı oldukları için, gördüklerinin sihir değil mucize olduğunu ilk anlayanların onlar olduğunu ifade eder. Bu yüzden biraz sonra hiç tereddüt etmeden secdeye kapanacaklardır.
Seyyid Kutub, bu ayette Allah'ın müminlere önemli bir eğitim verdiğini söyler: Mümin, bâtılın büyüklüğüne değil; Allah'ın emrine odaklanmalıdır. Çünkü zafer, imkânların çokluğundan değil; ilâhî yardımın gelmesinden doğar.
Tasavvuf ehli, "Sağ elindekini at." emrini şöyle yorumlamıştır: Kul, Allah yolunda ilerlemek istiyorsa önce elindekini Allah için ortaya koymalıdır. Hz. Mûsâ asasını bıraktı. Hz. İbrahim oğlunu kurban etmeye hazır oldu. Ashâb mallarını ve canlarını Allah yolunda ortaya koydu. Kul elindekini Allah'a teslim ettiğinde, Allah da onu ummadığı şekilde bereketlendirir.
Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise Hz. Mûsâ'nın asasını Allah'ın emriyle atması ve mucizenin gerçekleşmesidir.
Hakikate dayanmayan hiçbir güç, sonunda gerçek başarıya ulaşamaz.
Allah, Hz. Mûsâ'ya "Asanı at." emrini verdi ve sıradan bir asa, ilâhî kudretin tecellisiyle bâtılın bütün gösterisini ortadan kaldırdı. Bu ayet, mümine korkudan sonra harekete geçmeyi, elindeki imkânı Allah yolunda kullanmayı ve hakikatin sonunda mutlaka galip geleceğine güvenmeyi öğretmektedir. Gerçek zafer, insanın gücünden değil; Allah'ın yardımından doğar.
فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سُجَّدًا قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ هَارُونَ وَمُوسَىٰ
Fe ulkiye's-seharatu succeden, kâlû âmennâ bi Rabbi Hârûne ve Mûsâ.
70- “Bunun üzerine sihirbazlar secdeye kapandılar ve: 'Biz Hârûn'un ve Mûsâ'nın Rabbine iman ettik.' dediler.”
Sihirbazlar Musa Aleyhisselam'ın asasını yere bırakınca onların yaptıklarını yuttu gördükleri mucizenin azameti karşısında secdeye kapandılar. nesefi şöyle demektedir: “ onların işleri gerçekten hayret vericidir. küfür ve inkar adına iplerini ve değneklerini bıraktılar, Kısa bir süre sonra ise şükür ve secde etmek maksadıyla başlarını bıraktılar. her iki bırakış arasında fark ne kadar büyüktür.”
Taberî, sihirbazların mesleklerinin ehli oldukları için gördüklerinin sihir olmadığını hemen anladıklarını aktarır. İnsan eliyle yapılan bir gösteri ile Allah'ın yarattığı mucize arasındaki farkı en iyi onlar biliyorlardı.
İbn Kesîr, sabahleyin Firavun'un huzuruna ödül almak için gelen sihirbazların, gün bitmeden şehit olmayı göze alan müminlere dönüşmesini Kur'ân'ın en büyük ibretlerinden biri olarak değerlendirir.
Seyyid Kutub'a göre bu sahne, Firavun'un gerçek yenilgisidir. Asa, ipleri yutmuştur; fakat asıl büyük mucize, kalplerin bâtıldan kurtulmasıdır.
Tasavvuf ehli der ki: İnsanın ömründeki en büyük secde, alnını yere koyduğu an değil; nefsini Allah'ın huzurunda yere bıraktığı andır. Sihirbazlar sadece bedenleriyle secde etmediler. Kibirleri secde etti. Makam hırsları secde etti. Dünyalık beklentileri secde etti. İşte gerçek kulluk da budur. Bu yorum ayetin işârî yönüdür. Ayetin açık anlamı ise sihirbazların mucizeyi görünce iman ederek Allah'a secde etmeleridir.
Bu ayet, iman yolculuğunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Sabah evinden ödül almak için çıkan insanlar, akşam Allah yolunda can vermeye hazır müminler hâline geldiler.
Sihirbazlar mucizeyi görünce vakit kaybetmeden secdeye kapandılar ve iman ettiklerini ilan ettiler. Onları değiştiren şey, sadece olağanüstü bir olay görmek değil; hakikati kibirsiz bir kalple kabul etmeleriydi. Bu ayet, mümine ilmin samimiyetle birleştiğinde hidayete ulaştıracağını, gerçek imanın insanın bütün hayatını değiştireceğini ve Allah'ın dilediği kalbi bir anda nurlandırabileceğini öğretmektedir.
قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ ۖ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ ۖ فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ فِي جُذُوعِ النَّخْلِ ۖ وَلَتَعْلَمُنَّ أَيُّنَا أَشَدُّ عَذَابًا وَأَبْقَىٰ
Kâle âmentum lehû kable en âzene lekum. İnnehû le kebîrukumu'l-lezî allemekumu's-sihr. Feleukatti'anne eydiyekum ve erculekum min hilâf, ve leusallibennekum fî cüzû'i'n-nahl, ve le ta'lemunne eyyunâ eşeddu azâben ve ebkâ.
71- “Firavun dedi ki: 'Ben size izin vermeden ona iman mı ettiniz? Şüphesiz o, size sihri öğreten büyüğünüzdür. Andolsun ki ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim; sizi hurma kütüklerine astıracağım. O zaman hangimizin azabının daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu mutlaka anlayacaksınız.”
Firavun dedi ki demek ki siz Musa'yı tasdik ettiniz. Halbuki ben size böyle bir şey emretmedim. Siz bu konuda hiç beni takmadınız. firavun onlara egemenlik mantığı ile itaat etmelerini emretti. Emirlere bağlı kalmalarını ve bunların dışında çıkmamalarını, izinsiz olarak herhangi bir iş yapmamalarını istedi. Çünkü o kendi saltanatının üzerinde Allah'ın egemenliğini idrak etmiyordu. Allah'ın emrinin onun emri üzerinde olduğunun farkında değildi. Bundan sonra da kendisinin de sihirbazların da, bütün mahlukatın da yalan ve iftira olduğunu çok iyi bildikleri bir söz söylemeye kalkıştı: “Doğrusu o size büyüyü öğreten büyüğünüzdür.” Sizin büyük üstadınız ve öğreteninizdir. Onu benim halkıma karşı üstün getirmek için onunla ittifak ettiniz. Arkasından firavun Terör ve tehdit silahını kullanmaya başladı bu zalimleri kullandıkları son silahtır.
Câmiʿu’l-Beyân’da; Taberî, Firavun'un sihirbazların imanını kabul edemediği için Hz. Mûsâ ile önceden anlaştıklarını iddia ettiğini aktarır. Böylece yenilgisini gizleyip halkın desteğini korumaya çalışmıştır.
Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm’da; İbn Kesîr, bu tehdidin sihirbazların imanını sarsmadığını, aksine onların imanlarının sağlamlığını ortaya çıkardığını belirtir. Bir sonraki ayetlerde bunu açıkça göreceğiz.
Fi Zılali’l-Kur’an’da; Seyyid Kutub, Firavun'un en büyük korkusunun sihirbazların iman etmesi olduğunu söyler. Çünkü bir rejimi ayakta tutan yalnızca güç değil; insanların ona olan inancıdır. Sihirbazlar iman edince Firavun'un otoritesi halkın gözünde sarsılmaya başlamıştır.
Resûlullah (ﷺ) buyurmuştur: "İnsanların en ağır imtihanlara uğrayanları peygamberlerdir; sonra onlara en çok benzeyenlerdir." (Tirmizî, Zühd, 57; İbn Mâce, Fiten, 23) Hak yolda olmak, her zaman kolaylık değil; bazen sabır ve bedel gerektirir.
Bu ayet, hak ile bâtıl mücadelesinin değişmeyen bir kanununu öğretmektedir. Bâtıl, güçlü olduğu sürece kendinden emindir. Fakat hakikat ortaya çıkınca önce iftira, sonra tehdit, ardından şiddet yoluna başvurur. Bugün de insan, doğru olanı söylediğinde bazen dışlanabilir, baskı görebilir veya çeşitli kayıplarla karşılaşabilir.
Bu ayet, mümine şu gerçeği hatırlatır: İmanın değeri, rahat zamanlarda değil; baskı altında da hakikatten vazgeçmemekle anlaşılır.
Firavun'un tehdidi, sihirbazların imanını söndüremedi. Çünkü Allah'ı tanıyan kalp, artık sadece insanlardan değil, öncelikle Rabbinden korkar.
Kibir, insanın delili görmesini değil; gördüğü delili inkâr etmesini sağlar.
Firavun, deliller karşısında yenilince hakikati inkâr etmek yerine iman edenleri tehdit etmeye başladı. Bu ayet, bâtılın delille baş edemediğinde zorbalığa yöneldiğini gösterir. Mümin için asıl güç, baskının olmadığı zamanlarda değil; baskı altında da hakikate bağlı kalabilmektir. İman, bedel ödemeyi göze alabildiğinde gerçek olgunluğa ulaşır.
قَالُوا لَنْ نُؤْثِرَكَ عَلَىٰ مَا جَاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذِي فَطَرَنَا ۖ فَاقْضِ مَا أَنْتَ قَاضٍ ۖ إِنَّمَا تَقْضِي هَٰذِهِ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا
Kâlû len nü'sirake alâ mâ câenâ mine'l-beyyinâti vellezî fataranâ. Fakdı mâ ente kâd. İnnamâ takdî hâzihil hayâted-dünyâ.
72- “Onlar dediler ki: 'Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana karşı seni asla tercih etmeyiz. Sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya hayatı hakkında hüküm verebilirsin.'”
Bunun üzerine sihirbazlar dedile ki seni gelen bu apaçık delillere musanın doğruluğunu ortaya koyan kesin delillere ve bizi yaratana tercih etmeyiz. O’nu bırakıp seni seçmeyiz. Ne hüküm vereceksen ver. İstediğin hükmü ver. Ne istersen yap. İstersen öldür veya as. Elinden geleni ardına koyma. Çünkü sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Senin hükmün ancak bu dünya hayatında geçerli olabilir. Yani biz hayatta olduğumuz sürece bize bir hüküm uygulabilirsin.
Bu ayet, her çağdaki mümin için bir ölçü koymaktadır: Hayatta insanın önüne bazen iki tercih çıkar: Hak mı, menfaat mi? Vicdan mı, makam mı? Allah'ın rızası mı, insanların onayı mı? Sihirbazlar bu tercihi bir anda yaptılar. Onlar için artık mesele canlarını kurtarmak değil, imanlarını korumaktı.
Bugün de mümin, doğruluk uğruna küçük veya büyük bedeller ödeyebilir. Bu ayet, geçici dünya kayıplarının ebedî hakikatin önüne geçirilemeyeceğini öğretmektedir. Firavun'un hükmü dünyayla sınırlıydı; Allah'ın hükmü ise dünya ve ahireti kuşatmaktadır.
İman eden sihirbazlar, Firavun'un tehditleri karşısında geri adım atmadılar. Çünkü onlar, apaçık delilleri gördükten sonra hiçbir gücü Allah'ın önüne koymamaya karar vermişlerdi. Bu ayet, mümine hakikatin menfaatten üstün olduğunu, zalimlerin gücünün geçici kaldığını ve gerçek özgürlüğün yalnızca Allah'a kul olmakla kazanıldığını öğretmektedir.
إِنَّا آمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِرَ لَنَا خَطَايَانَا وَمَا أَكْرَهْتَنَا عَلَيْهِ مِنَ السِّحْرِ ۗ وَاللَّهُ خَيْرٌ وَأَبْقَىٰ
İnnâ âmennâ bi Rabbinâ li yağfire lenâ hatâyânâ ve mâ ekrahtenâ aleyhi mine's-sihr. Vallâhu hayrun ve ebkâ.
73- “Şüphesiz biz Rabbimize iman ettik ki O, günahlarımızı ve senin bizi zorladığın sihir suçunu bağışlasın. Allah ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
Firavun sihirbazları tehdit etmişti, akabinde onlar kokmadan cevap verdiler ve bu ayette de imanlarının gerçek sebebini açıkladılar. Onlar verdikleri bu cevapla firavuna meydan okumak için değil Allah'ın affına kavuşmak için iman ettiklerini ilan ettiler. Çünkü bizi zorladığın bu sihir yapma hususunda biz pişmanız bundan dolayı bizi bağışlamasını rabbimizden istiyoruz. Çünkü peygamberinin mucizesine karşı çıkmak için sihir yapmaya zorlandığımız için ve bu sihirin günahının bağışlanması için biz rabbimize iman ettik. Allah bizim için senden veya onun kendisine itaat edenlere vereceği ecir ve sevabı daha hayırlı ve kendisine isyan eden kimselere cezası da daha bakidir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: "De ki: Ey kendilerine zulmeden kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar." (Zümer, 39/53)
Resûlullah (ﷺ) buyurmuştur: "İslam, kendisinden önceki günahları siler." (Müslim, Îmân) Sihirbazların duası da bu hakikatin fiilî bir yansımasıdır. İman, geçmişi silen yeni bir başlangıçtır.
Kalp Allah'a yaklaştıkça, nefis başkalarını değil kendisini hesaba çeker.
İman eden insan, hatalarını inkâr etmez; Allah'ın affına sığınır. Dünya kazancı ile ahiret kazancı karşı karşıya geldiğinde, mümin kalıcı olanı tercih eder. Firavun'un tehdidi devam etmektedir; fakat sihirbazların kalbi artık korkuyla değil, Allah'ın rahmetiyle doludur.
Bugün de insan geçmişindeki günahlar sebebiyle ümitsizliğe düşmemelidir. Kur'ân'ın verdiği mesaj açıktır: Samimi bir dönüş, karanlık bir geçmişi aydınlık bir geleceğe çevirebilir.
Sihirbazlar iman ettikten sonra ilk olarak Allah'ın bağışlamasını istediler ve geçici dünya menfaatlerini değil, Allah'ın ebedî rızasını tercih ettiler. Bu ayet, gerçek tevbenin geçmişi inkâr etmek değil, Allah'ın affına sığınmak olduğunu; gerçek kazancın ise geçici dünya nimetleri değil, Allah'ın kalıcı mükâfatı olduğunu öğretmektedir.
إِنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبَّهُ مُجْرِمًا فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّمَ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ
İnnehu men ye'ti Rabbehu mücrimen fe inne lehu cehennem. Lâ yemûtu fîhâ ve lâ yahyâ.
74- “Şüphesiz kim Rabbinin huzuruna suçlu olarak gelirse, onun için cehennem vardır. Orada ne ölür ne de yaşar.”
İbni Kesir; Görüldüğü kadarıyla firavun sihirbazları öldürmekte kararlıydı ve gerçekten de bunu yaptı. Bu bakımdan İbn Abbas ve seleften ondan başka kimseler de şöyle demiştir: onlar sabahleyin sihirbaz dediler, Akşamleyin de şehit oldular.” daha sonra firavuna hem öğüt vererek, hem Allah'ın intikamından, ebedi ve sürekli azabından sakındırarak, Allah'ın ebedi ecrini elde etmesi için de teşvik ederek, aynı zamanda iman etmelerinin de gerekçesini açıklayarak şöyle dediler: Kim Rabbine suçlu ve kafir olarak gelirse şüphesiz ki Cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ölümle rahat bulur, ne de yaşar faydalanabileceği bir hayat bulur. Kim de ona iman üzere ölmek suretiyle ve salih ameller işlemişse O’nun katında üstün dereceler vardır.
Bu ayet, insana şu soruyu sordurur: "Ben bugün nasıl yaşıyorum?" Fakat daha önemli olan soru şudur: "Rabbimin huzuruna hangi hâlde çıkacağım?" Kur'ân, mümini sadece dünyadaki başarıya değil, ahiretteki kurtuluşa odaklandırır. Bugün insanlar makam, servet ve şöhret için büyük mücadeleler verebilir.
Fakat bu ayet, bunların hiçbirinin Allah'ın huzurunda tek başına değer taşımayacağını hatırlatmaktadır. Asıl önemli olan, tevbe etmiş, affedilmiş ve imanını korumuş bir kul olarak Rabbine kavuşmaktır.
Firavun'un tehdidi dünyayla sınırlıydı; Allah ise bu ayette ebedî hayatın sonucunu haber vermektedir. İnsan için en büyük tehlike, Rabbinin huzuruna inkâr ve günah üzere çıkmaktır. Bu ayet, bizi dünyadaki geçici hesaplardan önce ahiretteki büyük hesaba hazırlanmaya, tevbe kapısı açıkken Rabbimize yönelmeye ve imanımızı koruyarak yaşamaya davet etmektedir.
وَمَنْ يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَاتِ فَأُولَٰئِكَ لَهُمُ الدَّرَجَاتُ الْعُلَىٰ
Ve men ye'tihi mü'minen kad amile's-sâlihâti feülâike lehümü'd-deracâtü'l-ulâ.
75- “Kim de O'nun huzuruna iman etmiş ve salih ameller işlemiş olarak gelirse, işte onlar için en yüce dereceler vardır.”
İman etmiş olarak ölmek suretiyle ve hayatlarını salih amellerle sakınarak yaşayan kimseler bu halleri ile gelirlerse, işte onlara en üstün dereceler vardır. Bu ayet tek cümlede kurtuluşun üç temel şartını ortaya koymaktadır: İman etmek. Salih amel işlemek. Bu hâl üzere Allah'ın huzuruna çıkmak. Demek ki önemli olan sadece iyi bir başlangıç yapmak değil; imanı ve salih ameli ömür boyu koruyabilmektir.
Seyyid Kutub'a göre bu ayet, Firavun'un vaat ettiği makamlarla Allah'ın vaat ettiği dereceler arasındaki farkı göstermektedir. Firavun dünya makamı vaat ediyordu. Allah ise ebedî dereceler vaat etmektedir. Akıllı insan, geçici olanı değil; kalıcı olanı tercih eder.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Kim mümin olarak salih amel işlerse, işte onlar cennete girecekler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmayacaklardır." (Nisâ, 4/124) Tâ-Hâ Sûresi'ndeki bu ayet, Kur'ân'ın genel mesajıyla tam bir uyum içindedir.
Tasavvuf büyükleri derler ki: Cennetin dereceleri olduğu gibi, dünyada da Allah'a yakınlığın dereceleri vardır. İhlâs arttıkça… Muhabbet arttıkça… Marifet arttıkça… Kulun kalbi de Allah'a yaklaşır. Fakat bu yakınlık, Allah'ın zatına yaklaşmak değil; O'nun rızasına ve rahmetine yakınlık anlamındadır. Bu yorum ayetin işârî yönünü ifade eder. Ayetin açık anlamı ise ahirette iman ve salih amel sahiplerine verilecek yüksek cennet dereceleridir.
Bu ayet, kurtuluşun sadece bir duyguya değil; imanla desteklenen bir hayata bağlı olduğunu öğretmektedir. Bugün insanlar başarıyı makam, servet veya şöhretle ölçebilir. Kur'ân ise başarı ölçüsünü değiştirir: Başarı, Allah'ın huzuruna imanla ve salih amellerle çıkabilmektir. Her samimi namaz… Her içten dua… Her dürüst davranış… Her yetime uzanan el… Her güzel söz… Allah katında kulun derecesini yükselten bir salih amel olabilir.
Bu yüzden mümin, büyük işler yapmayı beklemeden, her günü salih amellerle değerlendirmeye çalışmalıdır.
Allah Teâlâ, Rabbinin huzuruna iman etmiş ve salih ameller işlemiş olarak gelen kullarına en yüksek dereceleri vaat etmektedir. Bu ayet, imanın davranışlarla desteklenmesi gerektiğini, dünya makamlarının geçici; Allah'ın vereceği derecelerin ise ebedî olduğunu öğretmektedir. Gerçek başarı, insanların alkışını kazanmak değil; Allah'ın huzuruna imanını koruyarak ve faydalı bir hayat yaşayarak çıkabilmektir.
جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ۚ وَذَٰلِكَ جَزَاءُ مَنْ تَزَكَّىٰ
Cennâtü Adnin tecrî min tahtihel-enhâr, hâlidîne fîhâ, ve zâlike cezâu men tezekkâ.
76- “Onlar için altlarından ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada ebedî kalacaklardır. İşte bu, arınan kimsenin mükâfatıdır.”
Kur'ân, mükâfatı soyut bırakmaz; müminin kalbine umut vermek için onu tasvir eder. Fakat dikkat edilirse ayetin asıl amacı cennetin güzelliklerini anlatmaktan çok, o cennete götüren insan modelini tanıtmaktır. Bu yüzden ayet şu cümleyle sona erer: "İşte bu, arınan kimsenin mükâfatıdır."
Bu ayet bize şunu öğretmektedir: Cennetin kapısını açan anahtar sadece bilgi değil; imanla birlikte nefsi arındıran bir hayattır. Kur'ân, kurtuluşun üç basamağını göstermektedir: İman, Salih amel, Tezekkî (arınma). İşte insanı "ed-derecâtü'l-ulâ"ya ulaştıran yol budur.
Câmiʿu’l-Beyân’da; Taberî, "Adn cennetleri"ni müminlerin sürekli kalacakları ebedî ikamet yurdu olarak açıklar. "Tezekkâ" ifadesini ise şirkten, küfürden ve günahlardan arınarak Allah'a yönelmek şeklinde yorumlar.
Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm’de; İbn Kesîr, bu ayetin iman edip salih amel işleyen kulların ebedî mükâfatını anlattığını ve burada zikredilen arınmanın hem iman hem de salih amellerle gerçekleştiğini ifade eder.
Mefâtîhu’l-Gayb’da; Râzî, ayetin sonunda özellikle "tezekkâ" kelimesinin kullanılmasına dikkat çeker. Çünkü insanın gerçek yükselişi dış görünüşüyle değil; iç dünyasının temizlenmesiyle mümkündür. Allah katındaki dereceler de buna göre verilecektir.
Fî Zılâli’l-Kur’ân’da; Seyyid Kutub'a göre bu ayet, Firavun'un sarayındaki geçici ihtişam ile Allah'ın hazırladığı ebedî yurt arasındaki büyük farkı göstermektedir. Firavun'un sarayı zamanla yok olmuştur. Allah'ın cennetleri ise sonsuza kadar devam edecektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "İman edip salih amel işleyenlere, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetlerini müjdele." (Kehf, 18/31)
Başka bir ayette ise: "Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara altlarından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaat etmiştir. Allah'ın rızası ise bunların hepsinden daha büyüktür." (Tevbe, 9/72)
Bu ikinci ayet çok önemli bir denge kurar: Cennetin en büyük nimeti sadece bahçeler değil; Allah'ın rızasıdır.
Resûlullah (ﷺ) buyurmuştur: "Allah buyurdu ki: Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırına gelmeyen nimetler hazırladım." (Buhârî, Bed'ü'l-Halk; Müslim, Cennet) Bu hadis, cennet tasvirlerinin sadece insanın anlayabileceği kadarını anlattığını göstermektedir. Gerçek nimetler, tasavvurumuzun çok ötesindedir.
Tasavvuf büyükleri "tezekkâ" kelimesi üzerinde özellikle durmuşlardır. Onlara göre insanın yolculuğu; nefsini tanımak, kusurlarını görmek, kötü ahlâkı terk etmek, güzel ahlâkla süslenmek şeklinde devam eder.
Fakat unutulmamalıdır ki bu arınma, insanın kendi gücüyle değil; Allah'ın yardımı, Kur'ân'ın rehberliği, Peygamber Efendimizin (ﷺ) sünneti ile mümkün olur. Bu yorum ayetin işârî yönünü açıklar. Ayetin açık anlamı ise iman edip salih amellerle arınan kullara vaat edilen ebedî cennet mükâfatıdır.
Bu ayet, mümine hayatının gerçek hedefini göstermektedir. İnsan sadece dünyada başarılı olmak için yaratılmamıştır. Asıl hedef; kalbini arındırmak, imanını korumak, salih amellerle yaşamak, Allah'ın rızasını kazanmaktır. Bugün insanlar evlerini güzelleştirmek için yıllarca çalışırlar. Kur'ân ise insana, ebedî yurdunu güzelleştirmesini öğretmektedir. Her samimi tevbe… Her ihlâslı ibadet… Her güzel ahlâk… Her helâl lokma… Her affediş… Kalbin arınmasına ve cennetteki derecelerin yükselmesine vesile olabilir.
En dikkat çekici nokta ise ayetin son cümlesidir: "İşte bu, arınan kimsenin mükâfatıdır." Demek ki Kur'ân'ın hedefi sadece bilgi sahibi insanlar yetiştirmek değil; kalbi temiz, ahlâkı güzel ve Allah'a yönelmiş insanlar yetiştirmektir.
Allah Teâlâ, iman edip salih amellerle hayatını güzelleştiren ve nefsini arındırmaya çalışan kullarına, altlarından ırmaklar akan Adn cennetlerini vaat etmektedir. Bu ayet, gerçek başarının dünya serveti değil; Allah'ın rızasını kazanmak, kalbi temizlemek ve ebedî yurda hazırlık yapmak olduğunu öğretmektedir. Arınan bir kalbin mükâfatı, geçici dünya nimetleri değil; bitmeyecek huzur ve Allah'ın hoşnutluğudur.

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...