Peygamberimizin Yemek Yiyişi ve Sofra Edebi
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatında yemek ve içmek de diğer bütün davranışları gibi ölçü, kanaat, şükür ve edep üzereydi. O, önüne gelen nimeti küçümsemez, bulunmayan bir yiyeceğin peşine düşmezdi. Hoşuna giden bir yiyecek olursa yer, iştahı yoksa yemezdi. Bir yiyeceği sevmediğinde ise onu kötülemez, başkalarına da haram kılmazdı.
Nitekim alışık olmadığı için keler etini yememiş; fakat onu ümmetine haram kılmamıştır. Sahabelerin yanında keler yenildiğinde bunu engellememiştir. Böylece kendi zevk ve alışkanlığı ile Allah’ın helal kıldığı şeyleri birbirinden ayırmış; bir yiyeceği sevmemeyi, onu haram saymanın gerekçesi hâline getirmemiştir.
Hz. Peygamber (s.a.v.) çeşitli yiyeceklerden yemiştir. Helva ve balı sever, deve, koyun ve tavuk eti yerdi. Yaban hayvanlarının helal olanlarından, tavşan ve yaban eşeği etinden, deniz ürünlerinden ve kebaptan da yemiştir. Yaş ve kuru hurma, süt, peynir, zeytin yağı, sirke, ekmek ve çeşitli yemekler sofrasında bulunmuştur.
Bazen hurmayı başka yiyeceklerle birlikte yerdi. Hıyarı yaş hurmayla, kavunu yine yaş hurmayla yemiş; kuru hurmayı tereyağıyla yemiş ve bunu sevmiştir. Ekmeği bazen sirkeye, bazen zeytinyağına banarak yerdi. Etli yemekler, serîd (Tirit), hazîre(Un ve sütle yapılan çorba), haşlama, ciğer kebabı, kabak yemeği ve çeşitli sütlü yiyecekler de yediği yiyecekler arasındaydı. Kabak yemeğini özellikle sevdiği rivayet edilmiştir.
Ancak bütün bunlarda dikkat çeken husus, onun yiyeceklerin peşine düşmemesidir. Lezzetli ve güzel olanı geri çevirmez; fakat onu elde etmek için özel bir çaba içerisine de girmezdi. Önüne ne gelirse onunla yetinir, bulunmadığında ise sabrederdi.
Onun hayatında kanaat, sadece bir söz değil, yaşanan bir hâldi. Bazen açlıktan karnına taş bağladığı olurdu. Ayların geçtiği, evinde yemek pişirmek için ateş yakılmadığı zamanlar yaşanırdı. Buna rağmen şikâyet etmez, sahip olmadığı nimetleri arzulayarak gönlünü meşgul etmezdi.
Çoğu zaman yemeğini yere serilen bir sofra üzerinde yerdi. Yemeğe başlamadan önce besmele çeker, yemeğini bitirdiğinde ise Allah’a hamd ederdi. Böylece yemek onun için yalnızca bedeni doyuran bir ihtiyaç değil, nimetin sahibini hatırlatan bir kulluk vesilesiydi.
Yemeğin Edebi
Hz. Peygamber (s.a.v.) çoğunlukla üç parmağıyla yemek yer ve yemeğini bitirdikten sonra parmaklarını yalardı. Bu davranış, nimeti küçümsememek ve sofrada israf etmemek anlayışının bir parçasıydı.
Yemek yerken kibirli ve gösterişli bir tavır sergilemezdi. Dayanarak yemek yemeyi de tercih etmezdi. Yana yaslanmak, bağdaş kurarak geriye doğru dayanmak veya bir eline dayanıp diğer eliyle yemek gibi şekillerin, rahatlık ve gösterişi öne çıkaran tutumlar olduğu belirtilmiştir.
Onun sofra anlayışında sadelik hâkimdi. Yemek, insanın kendisini göstereceği veya üstünlüğünü ortaya koyacağı bir alan değildi. Kul, önüne konulan nimetin Allah’tan geldiğini bilmeli; nimetin kendisiyle değil, nimeti verenle gönül bağını güçlendirmeliydi.
Yemeğin Sonunda Şükür
Hz. Peygamber (s.a.v.) yemeğini bitirdiğinde Allah’a hamd ederdi. Rivayet edilen dualardan birinde şöyle buyururdu: “Ey Rabbimiz! Sana, hoş ve mübarek, kendisine karşılık verilemeyen ve terk edilemeyen bir hamd ile çokça hamdederiz.”
Başka bir duasında ise: “Bizi yediren, fakat kendisi yedirilmeye muhtaç olmayan; bize lütfeden ve bizi doğru yola ulaştıran Allah’a hamdolsun.”
Yine şöyle dua ettiği rivayet edilmiştir: “Bize yemek yediren, su içiren, bizi giydiren ve bizi doğru yola ulaştıran Allah’a hamdolsun.”
Bir başka rivayette: “Yediren, içiren, kolaylıkla boğazdan geçiren ve onun için bir çıkış yolu yaratan Allah’a hamdolsun.” buyurduğu nakledilmiştir.
Bu duaların ortak noktası, nimeti doğrudan Allah’a nispet etmeleridir. İnsan yemeği hazırlayanı, suyu getireni, ekmeği pişireni görebilir; fakat bütün bunların arkasındaki ilahî nimeti ve kudreti görmezden gelmemelidir. Mümin için sofra, nimetten Mün'im'e; yani verilen şeyden onu verene ulaşmanın vesilesidir.
Su İçme Edebi
Hz. Peygamber (s.a.v.) çoğunlukla oturarak su içerdi. Ayakta içmekten sakındırdığına dair hadisler bulunmaktadır. Bununla birlikte kendisinin bazı durumlarda ayakta su içtiği de rivayet edilmiştir.
Nitekim Zemzem kuyusuna geldiğinde kuyudan su çekildiğini görmüş, kovayı alarak ayakta zemzem içmiştir.
Âlimler bu rivayetleri birlikte değerlendirmişlerdir. Buna göre oturarak içmek sünnete daha uygun olan edep; ayakta içmek ise mutlak olarak haram kabul edilen bir davranış değildir. Hz. Peygamber’in ayakta içtiğine dair sahih rivayetler, bunun caiz olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla burada asıl dikkat edilmesi gereken husus, sünneti bir şekle indirgememektir. Hz. Peygamber’in hayatında hem oturarak içmenin hem de bazı durumlarda ayakta içmenin örneği bulunmaktadır. Mümin, bu rivayetleri bir bütün olarak değerlendirerek sünnetin ölçüsünü anlamaya çalışmalıdır.
Sofrada Öncelik ve Edep
Hz. Peygamber (s.a.v.) kendisine içecek ikram edildiğinde, yanında bulunanlara ikram sırasına da dikkat ederdi. Bir defasında sağ tarafında bulunan kişiye içeceği vermiş, solunda daha büyük yaşta bir kimse bulunmasına rağmen hakkın sağdaki kişiye ait olduğunu gözetmiştir.
Bu davranış, onun sofra ve ikram adabında yaş, makam ve mevki gibi ölçülerden önce sünnetin belirlediği hakkı gözettiğini göstermektedir.
Peygamberî Sofranın Bize Öğrettiği
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) yemek ve içmekteki hayatına bakıldığında karşımıza son derece sade fakat derin bir anlayış çıkar.
O, nimeti reddetmezdi; fakat nimetin esiri de olmazdı. Güzel yiyeceği yerdi; fakat onu elde etmek için hayatını tüketmezdi. Bir yiyeceği sevmediğinde onu kötülemezdi. Bulduğunda şükreder, bulamadığında sabrederdi. Yemekten önce Allah’ın adını anar, yemekten sonra O’na hamdederdi.
Böylece yemek, yalnızca bedenin ihtiyacını karşılayan bir faaliyet olmaktan çıkar; şükür, kanaat, edep ve kulluk eğitiminin bir parçası hâline gelirdi.
Bugün insanın sofra ile kurduğu ilişki çoğu zaman ihtiyacın ötesine geçmektedir. Çeşit, gösteriş, israf ve sürekli daha fazlasını istemek, yemeği bir ihtiyaç olmaktan çıkarıp arzuların peşinden koşulan bir alana dönüştürebilmektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sofrası ise bize başka bir ölçü öğretir:
Nimeti küçümseme, israf etme, helali haramlaştırma, sevmediğini kötüleme, bulduğuna şükret, bulamadığına sabret ve her nimetin sahibini hatırla.
Peygamberimizin sofra sünnetinin özü de burada ortaya çıkar: Kul, nimeti yerken nimetin kendisinde kalmamalı; nimetten Mün'im'e, yani nimeti verene ulaşmalıdır.

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...