KADİRİ YOLU

Kadiri Yolu
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

Nahl Sûresi 90-103. Ayetlerin Tefsiri

Nahl Sûresi 90-103. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


İkinci Kısım Birinci Grup


بِسْمِ ‬‮اللّٰهِ ‬‮الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم



اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ وَا۪يتَٓائِ ذِي الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِۚ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ


İnna(A)llâhe ye/muru bil’adli vel-ihsâni ve-îtâ-i żî-lkurbâ veyenhâ ‘ani-lfahşâ-i velmunkeri velbaġy(i)(c) ya’izukum le’allekum teżekkerûn(e)


90- "Muhakkak ki Allah, adaleti, ihsanı yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, münkeri ve taşkınlığı yasaklar. İyice dinleyip tutasınız diye size öğüt verir.”

Ayet-i Kerime, üç emir ve üç yasak ile toplumsal huzurun formülünü verir: "Adaletli davranma (El-Adl): Sadece mahkeme salonlarındaki hukuk değil, her şeyi yerli yerine koymaktır. Her hak sahibine hakkını vermek, ölçüde ve tartıda dürüst olmak, sevmediğin kişiye karşı bile tarafsız kalmaktır." 

Abdullah b. Abbas, buradaki Adaleti "Allahtan başka hiçbir ilah olmadığına şehadet etmektir." şeklinde izah etmiştir.

"İyilikte bulunma: İhsan: Adaletin bir adım ötesidir. Adalet "hakkını vermek" ise, ihsan "hakkından fazlasını vermek" veya "görevini en güzel şekilde, Allah'ı görüyormuşçasına yapmaktır." 

Süfyan b. Uyeyne’ye göre buradaki "İyilikte bulunmak"tan maksat, kişinin iç âleminin, dış görünüşünden daha güzel olmasıdır. Peygamber efendimiz (s.a.v.)’e Cibril Hadisinde İhsan (İyilikte bulunmak) nedir diye sorulduğunda, Senin, Allah’ı görüyormuş gibi ona ibadet etmendir. Sen onu görmesen de o seni görmektedir." diye cevap vermiştir

"Akrabaya yardımda bulunma: İyiliğin merkezden (aileden) çevreye yayılmasıdır. Sosyal dayanışmanın en sağlam temelidir." gibi üç temel esasın yerine getirilmesini istemekte, buna mukabil; 

Akrabaya yardımda bulunmak: Peygamber efendimiz (s.a.v.), akrabalık bağını koparan kişi hakkında bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurmaktadır: "Allah'ın, işleyenini, dünyadayken hemen cezalandırmasına en layık olan günahlar, azgınlık yapmak ve akrabalık bağını koparmak günahlarıdır. Allah, bunların işleyen için bir kısım cezaları âhirete bıraksa da...

Hayasızlık(Fuhuş): Her türlü aşırılık, edepsizlik ve özellikle cinsel ahlakın bozulmasıdır. Gizli saklı yapılan çirkinlikleri kapsar. Fuhuş’tan maksat, Zina etmektir. Allah teala şöyle buyuruyor: "Sakın zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, rezilliktir, kötü bir yoldur." 

Münker (Fenalık): Buradaki kötülükten maksat, Aklın ve dinin yasaklayıp kötü kabul ettiği, toplumun huzurunu bozan her türlü yanlıştır. 

Bağy (Azgınlık/Zulüm): İnsanların hukukuna tecavüz edip haksızlık yapmak, zorbalık yapma, böbürlenmek ve haddi aşmak gibi üç temel fenalığı da men etmektedir.

Sahabeden İbn Mesud (r.a.) şöyle demiştir: "Kur'an'da hayrı ve şerri bu ayetten daha iyi toplayan başka bir ayet yoktur." Eğer bir toplum sadece bu ayeti hayatına tatbik etse; mahkemelere iş düşmez, fakirlik azalır ve huzur kalıcı hale gelir.

Allah bu ayetin sonunda "Tutasınız diye size öğüt veriyor" der. Yani bu prensipler sadece teorik birer bilgi değil, hayatın her anında (ticarette, ailede, sosyal medyada) birer eylem planı olmalıdır.


وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْك۪يدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَف۪يلًاۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ


Veevfû bi’ahdi(A)llâhi iżâ ‘âhedtum velâ tenkudû-l-eymâne ba’de tevkîdihâ vekad ce’altumu(A)llâhe ‘aleykum kefîlâ(en)(c) inna(A)llâhe ya’lemu mâ tef’alûn(e)


91- "Ve ahidleştiğiniz zaman Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getirin. Pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Çünkü Allah’ı üzerinize kefil yapmışsınızdır. Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı bilir."

Ahitlerinin en büyüğü ve eksiksiz olması için, Resulullah (Sav)'e biat etmek, ondan sonra raşid halifelere ve adil imamlara biat etmektir. Ayeti kerimenin kapsamına Müslümanların bağlı kalmak durumunda oldukları her bir ahid girmektedir. Allah'ın adı ile onlara sağlamlık kazandırdıktan sonra ve tevsik (Belgeleye döktükten sonra) ettikten sonra yeminlerinizi bozmayın. 

Burada sözü geçen yeminler'den kasıt ahid ve anlaşmalara giren yeminlerdir. Yoksa bir takım işleri yapmaya teşvik veya engellemek maksadıyla yapılan yeminler değildir. 

Allah üzerinizde kefil, şahid ve gözeteci yapmışsınız. Zira kefil, kefalet altındakinin durumunu gözetir ve onun üzerinde egemen bulunur. 

Muhakkak ki Allah yaptıklarınızı bilir sizin yeminlerinize sadık kalmanız ve onları bozmanız da bunlar arasındadır ve ona göre o da size karşılık verir. Ancak herhangi bir kimsenin hak ve hukukla ilgili olmayan, mesela: “Vallahi yarın falan yere gideceğim.” gibi yeminleri, kefaret ödeyerek bozmak caizdir. 

Bu ayet bize şunu söyler: Dürüstlük sadece bir tercih değil, Allah'a verilmiş bir sözdür. Modern dünyada "imzalı kağıtlar" ne kadar önemliyse, bir Müslüman için de "Allah adına verilen söz" o kadar mukaddestir.


وَلَا تَكُونُوا كَالَّت۪ي نَقَضَتْ غَزْلَهَا مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ اَنْكَاثًاۜ تَتَّخِذُونَ اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ اَنْ تَكُونَ اُمَّةٌ هِيَ اَرْبٰى مِنْ اُمَّةٍۜ اِنَّمَا يَبْلُوكُمُ اللّٰهُ بِه۪ۜ وَلَيُبَيِّنَنَّ لَكُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ مَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ


Velâ tekûnû kelletî nekadat ġazlehâ min ba’di kuvvetin enkâśen tetteḣiżûne eymânekum deḣalen beynekum en tekûne ummetun hiye erbâ min umme(tin)(c) innemâ yeblûkumu(A)llâhu bih(i)(c) veleyubeyyinenne lekum yevme-lkiyâmeti mâ kuntum fîhi taḣtelifûn(e)


92- "İpliğini iyice eğirdikten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın. Bir ümmetin diğer bir ümmeten daha çok olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma aracı yapıyorsunuz. Allah onunla sizi imtihan eder. Kıyamet günü ihtilaf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir."


“İpliğini iyice eğirdikten sonra söküp bozan kadın gibi olmayın.” Yani yeminlerinizi, ahidlerinizi bozmakta; iyice büküp sağlamca eğirdikten sonra, yününü tel tel bozan kadın gibi olmayın. Ayette bahsi geçen kadının, Mekke'de yaşayan ve ördüğü ipleri akşama doğru tekrar çözen akıl sağlığı yerinde olmayan bir kadın (Rayta) olduğu rivayet edilir.

Andlaşma yaptıklarınız sizden kalabalık ise; kendisi ile akid yapmış olduğunuzun ümmetten bir başka ümmet sayıca daha çok, malı daha fazla olmasından ötürü yeminlerinizi aldatma, ile fesad ve hainlik aracı yapıyorsunuz, demektir. 

Mücahid şöyle diyor: “Onlar anlaşma yapar, ondan sonra anlaşma yaptıkları bu kimselerden daha çok ve güçlü kimseleri bulunca, bu sefer ilk anlaşmalıların anlaşmasını bozarlardı. İşte bu ayet-i kerime onlara bu davranışı yasaklamıştır.”

Allah onların, anlaşmalarınızdan daha güçlü olması ile sizi imtihan eder ki; durumunuzu çok iyi bilmekle birlikte Allah adına vermiş  olduğunuz ahidlere vefa gösterip göstermeyeceğinize, yeminlerinize bağlı kalıp kalmayacağınıza baksın ve sizi imtihan etsin. Bu anlaşmalara bağlı kalacaksınız, yoksa çokluk ve servete aldanıp anlaşmalarınızı mı bozacaksınız?

“Kıyamet günü” amellerinize karşılık olarak ecir ve cezalarınızı vererek; “ihtilaf ettiğiniz şeyleri elbette beyan edecektir.” o bakımdan Allah'ın dinine ve şeriatına aykırı hareket etmekten sakınınız.

Bu ayet, bize "istikrarın" ve "omurgalı duruşun" önemini anlatır. Rüzgara göre eğilen bir baş değil, fırtınalara rağmen Allah adına verdiği söze (ahde) sadık kalan bir karakter inşa etmemizi ister. 


وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَعَلَكُمْ اُمَّةً وَاحِدَةً وَلٰكِنْ يُضِلُّ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَلَتُسْـَٔلُنَّ عَمَّا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ


Velev şâa(A)llâhu lece’alekum ummeten vâhideten velâkin yudillu men yeşâu veyehdî men yeşâ/(u)(c) veletus-elunne ‘ammâ kuntum ta’melûn(e)


93- “Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Ama O, istediğini saptırır, istediğini doğru yola iletir, işlediklerinizden muhakkak sorumlu tutulacaksınız.”

Allah dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı hepiniz Hanif, Müslüman, birbirine karşı hiçbir kini, garezi bulunmayan bir ümmet yapardı. Yani birbirinizle uyum sağlar, birbirinize buğz etmez, aranızda kin bulunmazdı. Peki neden tek bir ümmet yapmadı? Çünkü o zaman "imtihan" (92. ayetteki vurgu: Allah onunla sizi imtihan eder.) ve "irade"nin bir anlamı kalmazdı. İnsan, kendi hür seçimiyle Allah'a yöneldiği için diğer mahlukattan üstün tutulmuştur. Farklı inançların ve yolların olması, insanın özgürlüğünün bir sonucudur.

Ama o İstediğini sapkınlığı tercih ile seçtiğini bildiği kimseyi saptırır istediğini hidayete seçeceğini bildiği Kimseyi de doğru yola iletir Bu bakımdan insanlar tek bir ümmet olmuyorlar. Bu durumları iyi ise aralarında anlaşmalarını, ahitleşmelerini ve bunu benzer bir takım ilişkilerin kurulmasını gerektirmiştir. Ve kıyamet gününde işlediklerinizden ne yaptıysanız sorulacak ve ne kadar basit ve önemsiz olursa olsun amellerinizin karşılığı verilecektir. 

Bu ayet bize şunu fısıldar: Seçimlerinden dolayı Allah'ı suçlama; çünkü O seni "otomat" bir kul değil, seçimleriyle değer kazanan bir "muhatap" olarak yarattı. Önümüzdeki yollar açık; hangi yola adım atarsak Allah o yolu bizim için kolaylaştıracaktır.

Daha sonra Yüce Allah yeminleri aralarında haksızlık sebebi edilme yasağını tekrarladığı ki bu işin ne kadar çirkin olduğunu açıkça ortaya koysun ve bu yasağı tehdit kazandırsın diye  bir sonraki ayette:


وَلَا تَتَّخِذُٓوا اَيْمَانَكُمْ دَخَلًا بَيْنَكُمْ فَتَزِلَّ قَدَمٌ بَعْدَ ثُبُوتِهَا وَتَذُوقُوا السُّٓوءَ بِمَا صَدَدْتُمْ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۚ وَلَكُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ


Velâ tetteḣiżû eymânekum deḣalen beynekum fetezille kademun ba’de śubûtihâ veteżûkû-ssû-e bimâ sadedtum ‘an sebîli(A)llâh(i)(s) velekum ‘ażâbun ‘azîm(un)



94- “Yeminlerinizi aranızda hile ve bozgun aracı yapmayın. Çünkü bu yüzden sağlamca yere basmakta olan ayak kayabilir. Allah yolundan alı koyduğunuz için de azabı tadarsınız ve sizin için büyük bir azab vardır.”

Ey insanlar yeminlerinizi aranızda birbirinizi aldatma vasıtası yapmayın hile ve bozgunculuk çıkarmayın. Çünkü bu yüzden sağlamca yere basmakta olan ayaklarınız kayabilir emniyette içen tehlikeye düşebilir helak olabilirsiniz İnsanların Allah'a ve peygamberine iman etmelerine engel olmanız yüzünden Allah'ın sizin için hazırlamış olduğu azabı tadarsınız. ahirette ise Size cehennem azabı vardır Allah yolundan alıkoyduğunuz için de dinden çıkmanız yahut da size uyduğu için ya da kafir olduğu için sizin bozgunculuğunuzu görerek, bunun dininizdeki bir bozgunculuktan kaynaklandığını zannedip, Allah'ın dinini terk ettiği için başkalarını dine girmekten alıkoymanın sebebiyle ahirette önce dünyada azabı kadar sonra da Yüce Allah ahirette size bunun karşılığını verir. Yüce Allah kullarına yeminlerini hile ve bozgunu aracı yapmamalarını hiçbir ayak sağlamca bastıktan sonra kaymasın diye sakındırmış bulunuyor. Bu istikamet üzere olup sonra sapan ve hidayet yolundan, Allah'ın yolundan alıkoymayı da kapsayan, bozulan anlaşmalar sebebiyle kayan ayaklar için bir örnektir. Çünkü kafir müminin kendisiyle ahirleştiğini, sonra da ahdini bozduğunu görecek olursa, bu dine karşı güveni kalmaz. Bu sebepten dolayı da İslam'a girmekten alıkonulmuş olur. O yüzden ayetin sonunda Sizin için ahirette büyük bir azap vardır demektir.

Bu ayet bize şunu hatırlatır: Attığın her yalan imza, bozduğun her söz; sadece senin şerefinle değil, temsil ettiğin değerlerin (İslam'ın) itibarıyla da oynamaktır. Müslüman, duruşuyla güven veren, ayağı yere sabit kimsedir.


وَلَا تَشْتَرُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَل۪يلًاۜ اِنَّمَا عِنْدَ اللّٰهِ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ اِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ


Velâ teşterû bi’ahdi(A)llâhi śemenen kalîlâ(en)(c) innemâ ‘inda(A)llâhi huve ḣayrun lekum in kuntum ta’lemûn(e)


95- “Allah’ın ahdini az bir pahaya satıp değişmeyin. Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır; eğer bilirseniz.”

Allah’ın ahdine karşılık, dünya hayatının süsünü basit menfaatlerini almayın. Çünkü bunlar çok azdır. Eğer her şeyiyle dünya Ademoğluna verilecek olsa, yine de Allah’ın katındaki mükafat bunlardan hayırlı olacaktır. Allah katında olan sizin için daha hayırlıdır sevap ve mükafat açısından daha fazla şeyi umanlar iman eden ve nefsini anlaşmalara bağlı tutan vadelidiği şeyleri elde etmek umuduyla ahdini muhafaza eden kimseler için daha hayırlıdır Bu bakımdan Yüce Allah Eğer bilirseniz diye buyurmuştur. 

Bu ayeti Kerime, bize "Fiyatın mı var, değerin mi?" diye sorar. Fiyatı olanlar "az bir karşılığa" satılabilir; ancak değeri olanlar (Allah katındakini bilenler) asla pazarlık konusu yapılamazlar.


مَا عِنْدَكُمْ يَنْفَدُ وَمَا عِنْدَ اللّٰهِ بَاقٍۜ وَلَنَجْزِيَنَّ الَّذ۪ينَ صَبَرُٓوا اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ


Mâ ‘indekum yenfed(u)(s) vemâ ‘inda(A)llâhi bâk(in)(k) velenecziyenne-lleżîne saberû ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya’melûn(e)


96- “Sizin yanınızdaki tükenir, Allah’ın katında olanlar ise kalıcıdır. Sabredenlere mükafatlarını yaptıklarının en güzeli ile vereceğiz.”


Ey insanlar sizin dünyada sahip olduğunuz şeyler ne kadar çok olursa olsun gelip geçicidir bir gün bitiverir. Allah'ın kendisine itaat eden kullarına Verdiği nimetler ise sonsuzdur, bitip tükenmez. O halde bitip tükenmeyen nimetleri kazanmaya çalışın gelip geçici olan nimetlere aldanmayın. Şüphesiz ki siz çeşitli darlık ve sıkıntılara karşı sabredenleri, yaptıklarının en güzeli ile mükafatlandıracağız. kötülüklerini ise bağışlayacağız.

Bu ayeti kerşme, bize modern dünyanın "tüketim" çılgınlığına karşı muazzam bir "üretim" reçetesi sunar. Tükenecek olanın peşinde tükenmek yerine, tüketilmeyecek olanı (Allah'ın rızasını) üretmeye davet eder. Ayet bize sorar: Eriyen bir buzun peşinden mi koşuyorsun, yoksa hiç sönmeyecek bir güneşin mi?


مَنْ عَمِلَ صَالِحًا مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَلَنُحْيِيَنَّهُ حَيٰوةً طَيِّبَةًۚ وَلَنَجْزِيَنَّهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ


Men ‘amile sâlihan min żekerin ev unśâ vehuve mu/minun felenuhyiyennehu hayâten tayyibe(ten)(s) velenecziyennehum ecrahum bi-ahseni mâ kânû ya’melûn(e)


97- “Kadın olsun, erkek olsun her kim mümin olarak iyi amel işlerse ona hoş bir hayat yaşatacağız. Mükafatlarını yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.

Bütünüyle Adem'in evlatlarından her kim mümin olarak kalbinden Allah ve resulüne iman etmiş olarak iyi ameller işlerse ayeti kerimede geçen salih amel Yüce Allah'ın kitabına ve Hz Peygamberin sünnetine uygun bir ameldir. Ona dünyada hoş bir (Güzel) hayat yaşatacağız. 

Burada zikredilen güzel hayat Abdullah bin Abbas tarafından “Helal rızık” Hz. Ali tarafından “Kanaat” Ali Bin Ebi Talha tarafından “Saadet” Mücahid ve Katade tarafından “Cennet” Dahhak tarafından “helal rızık ve ibadet” şeklinde izah edilmiştir. Görüldüğü gibi Salih amellerin mükafat görmesinin şartı iman ile birlikte olmasına bağlıdır. Çünkü kafirlerin amelleri hiç hükmündedir. İbni Kesir şöyle diyor: “Hoş bir hayat ise hangi yönden olursa olsun, rahatın şekillerini ve kapsamına almaktadır.”

Resulullah (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki Müslüman olan, ihtiyacı kadarıyla rızıklandırılan ve Allah'ın kendisine verdiği ile kanaat eden kimse kurtuluşa ermiştir.”


İkinci Kısım İkinci Grup


فَاِذَا قَرَأْتَ الْقُرْاٰنَ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ


Fe-iżâ kara/te-lkur-âne feste’iż bi(A)llâhi mine-şşeytâni-rracîm(i)


98- “Kur’an okuyacağın zaman hemen kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” 

Şeytanın asıl hedefi, insanın Allah ile olan bağını koparmaktır. Kur'an ise bu bağın en güçlü olduğu yerdir. O yüzden kur'an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan yani lanetlenmiş iblisten Allah'a sığın. Yüce Allah'ın Kur'an okumak istedikleri zaman taşlanmış olan şeytandan Allah'a sığınmaları için kullarına verdiği bir emirdir. bu Emir vacip değil, mendupdur. bu konuda icma ön bulunduğunu İbni cerir ve diğer ileri gelen ilim adamları zikretmişlerdir. 

Dikkat Dağıtma: Şeytan, Kur'an okuyan kişinin zihnine dünyevi telaşlar, şüpheler veya uykusuzluk vererek ayetlerin kalbe inmesini engellemeye çalışır. Yanlış Yorumlatma: Kişinin ayetleri kendi nefsi çıkarlarına göre anlaması veya hakikati çarpıtması için vesvese verir. Bu yüzden okumaya başlamadan önce yapılan "sığınma" (istiâze), manevi bir frekans ayarlaması gibidir.

Bu ayet bize şunu öğretir: En hayırlı işi yaparken bile (Kur'an okumak gibi), en büyük düşmanın pusuda olduğunu unutma. Doğru bilgiye ulaşmak sadece zeka işi değil, aynı zamanda temiz bir niyet ve ilahi koruma talebi işidir. Kapıyı çalmadan önce üzerimizdeki tozları silkelememiz istenir.


اِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ


İnnehu leyse lehu sultânun ‘alâ-lleżîne âmenû ve’alâ rabbihim yetevekkelûn(e)


99- “Doğrusu O’nun iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde, bir etkisi yoktur.”

Doğrusu onun şeytanın yani iman edenler ve yalnız rablerine güvenenler üzerinde Yani iman ve tevekkül sıfatlarını toplayan kimseler üzerinde bir etkisi tasavvufu veya velayeti yoktur. Çünkü Allah'a tevekkül eden Mümin şeytanın vesveselerini kabul etmez. 

Bu ayet bize muazzam bir özgüven aşılar. Şeytanın gücü, onun çok güçlü olmasından değil, bizim kendi kalemizi (imanımızı) ihmal etmemizden kaynaklanır. Eğer "Eûzü" (sığınıyorum) derken gerçekten Allah'a güveniyorsak, karşımızdaki tüm şer güçlerin "sultanlığı" sona ermiş demektir.


اِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذ۪ينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِه۪ مُشْرِكُونَ۟


İnnemâ sultânuhu ‘alâ-lleżîne yetevellevnehu velleżîne hum bihi muşrikûn(e)


100- “Onun etkisi sadece onu veli edinenler ve onu Allah’a şirk koşanlar üzerindedir.”

Gönüllü Yetki: Şeytan, bir insanın kalbine zorla girmez. İnsan, onun vesveselerini hoş karşıladığında, onun çizdiği hayat tarzını benimsediğinde ve onun fısıltılarını "kendi fikriymiş gibi" kabul ettiğinde ona velâyet (yönetim/dostluk) hakkı vermiş olur.

Arka Bahçe: Şeytanı dost edinen kişi, aslında kendi irade kalesinin anahtarını ona teslim etmiştir. Bu aşamadan sonra şeytan o kişi üzerinde "sultanlık" (hakimiyet) kurmaya başlar.

Ayetteki ikinci grup, "onun yüzünden Allah'a ortak koşanlar"dır. Şeytanın en büyük başarısı, insanı Allah'tan uzaklaştırıp sahte ilahlara (paraya, makama, nefse veya putlara) yöneltmesidir. İnsan Allah dışındaki bir gücü "mutlak" görmeye başladığı an, şeytanın tuzağına tam olarak düşmüş demektir. Bu durumda kişi, farkında olmadan şeytanın senaryosunda bir oyuncu haline gelir.

Bu ayet, suçun sadece şeytana atılmasına engel olur. Şeytan mahşerde şöyle diyecektir: "Benim sizin üzerinizde bir zorlayıcı gücüm yoktu; ben sadece sizi çağırdım, siz de bana koştunuz. O halde beni değil, kendinizi kınayın!" (İbrahim, 22). Nahl 100, bu acı gerçeğin dünyadaki ön uyarısıdır: Şeytanın kumandası, sadece o kumandayı ona uzatanların elindedir.

Bu ayet bize şunu hatırlatır: Hiç kimse "Şeytan beni yoldan çıkardı" diyerek sorumluluktan kaçamaz. Şeytan ancak "boş bırakılmış" ve "Allah'a güveni (tevekkülü) kesilmiş" kalplerde hüküm sürer. Kendi koruma duvarlarımızı (imanımızı) sağlam tuttuğumuz sürece, o sadece dışarıda gürültü yapan bir yabancıdır.


وَاِذَا بَدَّلْنَٓا اٰيَةً مَكَانَ اٰيَةٍۙ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يُنَزِّلُ قَالُٓوا اِنَّمَٓا اَنْتَ مُفْتَرٍۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ


Ve-iżâ beddelnâ âyeten mekâne âyetin(ﻻ) va(A)llâhu a’lemu bimâ yunezzilu kâlû innemâ ente mufter(in)(c) bel ekśeruhum lâ ya’lemûn(e)


101- “Bir ayetin yerine başka bir ayetle değiştirdiğimiz zaman, Allah ne indirdiğini gayet iyi bilirken onlar: “Sen sadece uyduruyorsun” derler. Hayır, onların çoğu bilmezler.

Kur'an, bir defada değil, 23 yıllık bir süreçte indirilmiştir. Bu süreçte bazı hükümler, toplumun hazır oluşuna veya değişen şartlara göre Allah tarafından güncellenmiştir (Örn: Kıblenin değişmesi veya içki yasağının aşamalı gelişi).

"Allah neyi indireceğini çok iyi bilir": Ayetteki bu ara cümle, değişimin bir "hata düzeltme" değil, bir "eğitim ve terbiye metodu" olduğunu vurgular. Doktorun, hastasının durumuna göre reçeteyi değiştirmesi gibi, Allah da kullarının maslahatına göre hükmünü yeniler.

Onlara göre Peygamber (sav), "Dün böyle diyordun, bugün böyle diyorsun; demek ki bunları kafandan uyduruyorsun" diyerek O’nu (sav) "müfteri" (iftiracı) olmakla suçladılar. Aslında bu, onların hakikati reddetmek için aradıkları bir bahaneydi. Kalplerindeki hastalık, ilahi pedagojiyi bir çelişki olarak görmelerine neden oluyordu.

Bu ayet, bize hakikatin bazen bir "süreç" olduğunu hatırlatır. Allah, insanı bir anda değiştirmek yerine, ona alışma ve sindirme süresi tanır. Müşriklerin bu rahmeti bir "açık" gibi görmeleri, bakış açılarındaki darlıkla ilgilidir. Ayet, "Allah neyi, ne zaman yapacağını en iyi bilendir" diyerek mümini tam bir teslimiyete davet eder.


قُلْ نَزَّلَهُ رُوحُ الْقُدُسِ مِنْ رَبِّكَ بِالْحَقِّ لِيُثَبِّتَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَهُدًى وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ


Kul nezzelehu rûhu-lkudusi min rabbike bilhakki liyuśebbite-lleżîne âmenû vehuden vebuşrâ lilmuslimîn(e)


102- “De ki: O’nu Ruhu’l-Kudüs, iman edenlere sebat vermek, müslümanlara hidayet ve müjde olmak üzere Rabbin katından hak ile indirmiştir.”

Ey Muhammed de ki: “Bu Kur'an'ı Cebrail(Ruhu’l-Kudüs), hak ve kitap olarak indirdi ki, iman edenlerin imanını sağlamlaştırsın da, imanları güçlensin. Müslümanlara doğru yolu gösteren bir rehber ve onlara ilahi nimetleri bildiren bir müjde olsun. Bu kur'an-ı Kerim bir taraftan iman ehline Sebat verirken Diğer taraftan onları doğru yola iletmekte ve müjdelemektedir. 

Bu ayet, bize Kur'an'la olan ilişkimizde "güven" esasını hatırlatır. Eğer okuduğumuz ayetler kalbimizi "sabit kılmıyor" ve bize bir "müjde" hissi vermiyorsa, vahyin kaynağıyla ilgili (haşa) değil, bizim o kaynağa bakışımızla ilgili bir sorun var demektir. Vahiy, insanı savurmak için değil, yerli yerine oturtmak (ispat etmek) için indirilmiştir.



وَلَقَدْ نَعْلَمُ اَنَّهُمْ يَقُولُونَ اِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌۜ لِسَانُ الَّذ۪ي يُلْحِدُونَ اِلَيْهِ اَعْجَمِيٌّ وَهٰذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُب۪ينٌ


Velekad na’lemu ennehum yekûlûne innemâ yu’allimuhu beşer(un)(k) lisânu-lleżî yulhidûne ileyhi a’cemiyyun vehâżâ lisânun ‘arabiyyun mubîn(un)


103- “Andolsun ki: “Ona elbette bir insan öğretiyor.” dediklerini biliyoruz. Kastettikleri kişinin dili yabancıdır; Bu Kur’an ise apaçık bir arapçadır..”

Müşrikler, Kur'an'ın bir insan zihninden çıkamayacak kadar muazzam olduğunu içten içe biliyorlardı. Ancak "ilahidir" demek yerine, bir açık arıyorlardı. O dönemde Mekke'de yaşayan, Tevrat ve İncil hakkında kulaktan dolma bilgileri olan yabancı bir köleyi (veya demirci ustasını) hedef gösterdiler. "Muhammed gidip ondan hikayeler öğreniyor, sonra bize anlatıyor" dediler. A’cemî: Arapça olmayan veya dili düzgün konuşamayan demektir. Hedef gösterilen kişi yabancıydı ve dili bozuktu. Bu kişi hakkında müfessirler çeşitli isimler zikretmişledir bunlardan bazıları; köle Bel’am, köle Ye’iş, Cebir isimli hıristiyan köle, Yesa ve Cerir adlı iki köle, bazılarına göre de bu kişinin Selmani, farisi olduğu söylensede bu zok zayıftır.  Dili bozuk olan veya Arapça bile bilmeyen bir "insan", nasıl olur da tarihin en kusursuz Arapça metnini bir başkasına öğretebilir? Bir yabancının, bir dilin zirve eserini yazdırması akla ve mantığa aykırıdır. 

Ayet şu gerçeği de vurgular: Bir bilgiyi duymuş olmak, o bilgiyi Kur'an gibi eşsiz bir nazımla, evrensel bir hukuk ve ahlak sistemi içinde sunmakla aynı şey değildir. Kur'an'ın asıl mucizesi sadece içindeki kıssalar değil, o kıssaların sunuluş biçimi ve taşıdığı ilahi ruhtur.

Bu ayet bize şunu öğretir: Hakikati kabul etmek istemeyenler, en komik ve mantıksız bahnelere sığınırlar. Dili bozuk bir yabancıdan, Arap edebiyatını diz çöktüren bir kitap çıkacağını iddia etmek, o günün müşriklerinin içine düştüğü çaresizliğin en büyük kanıtıdır. Kur'an, üslubuyla kendi kendinin ilahi olduğunu ispat eder.


5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

Daha yeni Daha eski

Öne Çıkanlar

Kadiri Yolu