KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

İsra Sûresi 70-88. Ayetlerin Tefsiri


İsra Sûresi 70-88. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


بِسْمِ ‬‮اللّٰهِ ‬‮الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم


Üçüncü Kesim 


وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَن۪ٓي اٰدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلٰى كَث۪يرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْض۪يلًا۟


Velekad kerramnâ benî âdeme vehamelnâhum fî-lberri velbahri verazaknâhum mine-ttayyibâti vefaddalnâhum ‘alâ keśîrin mimmen ḣalaknâ tafdîlâ(n)


70- “Hamdolsun ki biz Ademoğlunu mükerrem kıldık, onları karada ve denizde taşıdık, temiz nimetlerden onları rızıklandırdık ve yaratmış olduklarımızdan çoğuna onları üstün kıldık.”

Ayet, insanın değerinin sonradan kazanılan bir şey değil, bizzat Yaratan tarafından verilen bir "vergi" olduğunu belirtir. Akıl ve İrade: İnsanı "şerefli" kılan temel unsur; akıl, konuşma yeteneği (beyan) ve özgür iradedir. Diğer canlılar sadece içgüdüleriyle hareket ederken, insan tercih yapabilen tek varlıktır. Ruhani Boyut: İnsan, Allah’ın kendi ruhundan üflediği, meleklerin önünde secde ettiği (61. ayet) bir varlıktır. Bu şeref, insanın sadece biyolojik bir varlık (çamur) olmadığını kanıtlar. Tefsir alimleri bir soru ortaya atmaktadırlar: 

Melekler mi daha faziletlidir, insanlar mı? İlim adamlarının kabul ettiği görüşlerden birisi de cumhurun şu görüşüdür: Resuller gibi insanların havassı, meleklerin havasından  daha faziletlidir. İnsanların sıddıkları meleklerin avamından, meleklerin havassı, ise insanların avamından faziletlidir. Meleklerin avamı da sıddıkların ve benzerlerinin dışında kalan insanların avamından  daha faziletlidir. Dolayısıyla meleklerin fasık müslümanlardan daha faziletli olmaları, öncelikle sözkonusudur. Kafirler mahlukatın en kötüleridir. O halde meleklerden de üstün olan bir takım insanlar vardır. Bu bakımdan bazı tefsir alimleri şöyle demektedir: İnsan türü, Allah katında türlerin en değerlisidir. Nesefi şöyle diyor; “Akıl, konuşma, yazı, güzel şekil, mutedil boy-pos, dünya ve ahiret işlerini çekip çevirme, başka varlıkların üzerinde egemen olma, eşyanın ona musahhar kılınması, elleriyle yemek yemesi ile üstün kıldık.”

İnsanın fiziksel acizliğine rağmen dünyaya hükmetme yeteneği vurgulanır. Teknoloji ve Ulaşım: İnsan; binekleri, gemileri (66. ayet) ve araçları kullanarak doğanın zorluklarını aşar. Allah, tüm kâinatı insanın hizmetine (تسخير - teshîr) sunarak onun "şerefine" uygun bir zemin hazırlamıştır. Hareket Özgürlüğü: İnsanın dar bir alana sıkışıp kalmaması, yeryüzünün her köşesine ulaşabilmesi ona bahşedilen özel bir lütuftur. 

Allah, insanı sadece doyurmaz, ona "temiz ve kaliteli" olanı sunar. Estetik ve Lezzet: Diğer canlılar rızıklarını sadece hayatta kalmak için tüketirken; insan, rızkını pişirir, tatlandırır, çeşitlendirir ve estetik bir sofraya dönüştürür.Helal ve Haram: "Temiz rızık", sadece fiziksel temizlik değil, aynı zamanda ahlaki (helal) temizliği de kapsar. Bu, insanın ruhsal kalitesini koruması içindir.

Ayetin sonunda insanın diğer varlıklara karşı mutlak üstünlüğü (tafdîl) vurgulanır. Kat Kat Üstünlük: İnsan, meleklerden daha yüksek bir makama çıkma potansiyeline sahiptir (çünkü nefsiyle mücadele eder). Onur-Sorumluluk Dengesi: Üstünlük, bir kibir sebebi değil, bir sorumluluktur. 70. ayetteki bu onur, 71. ayetteki "hesap verme" gerçeğiyle dengelenir.

İsrâ 70, bize "kendimizi küçümsememeyi ama haddimizi de bilmeyi" öğretir. Sen, Allah'ın "Özel bir projem" dediği, kâinatın merkezine koyduğu ve onurlandırdığı bir varlıksın. Ayet şunu fısıldar: "Şeytan seni 'sadece çamur' olarak görse de (61. ayet), Rabbin seni 'mükerrem' kıldı. Bu onuru basit dünya hırsları, nankörlükler (67. ayet) veya şeytanın dizginine girerek (62. ayet) ayaklar altına alma. Sen, üzerinde Allah'ın imzası olan en değerli esersin."


يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْۚ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلًا


Yevme ned’û kulle unâsin bi-imâmihim(s) femen ûtiye kitâbehu biyemînihi feulâ-ike yakraûne kitâbehum velâ yuzlemûne fetîlâ(n)


71- “O gün bütün insanları imamları ile çağırırız. Kime kitabı sağından verilirse işte onlar, kitaplarını okuyacaklar ve onlara kıl kadar zulmedilmeyecektir.”

Ayeti kerimede geçen “İmamlar” kimler ve neler oldukları hakkında şunlar zikredilmiştir: Burada zikredilen “imamlar” Hidayet önderleri her ümmetin kendilerine gönderilmiş olan peygamberleri, salih zatlar ve hak yolun rehberleridir. Dalalet önderleride şeytanın dizginine takılanlar (62. ayet), zalim yöneticiler veya insanı Allah’tan uzaklaştıran ideolojilerin kurucularıdır. 

Bazılarıda ümmetin peygamberlerine verilen kitap yahut amel defterleri ya da her ümmetin dünyadaki kendilerine önder kabul ettiği liderlerdir. Bu dünyada kimin izinden gidiyorsan, kimin değerlerini referans alıyorsan, ahirette de onun sancağı altında toplanacaksın. Bu, "Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim" kuralının ebedi tescilidir. Buhari ve müslim'de yer alan bir rivayette şöyle denilmektedir: “Her ümmet neye ibadet ediyorsa onun peşinden gidecektir. tağutlara ibadet eden herkes onların arkasından gidecektir.” 

İmamlarıyla çağrılanlar, sonuçta bireysel bir hesapla yüzleşirler. Başarı Belgesi: Kitabın sağdan verilmesi, dünya imtihanının kazanıldığının evrensel sembolüdür. Bu kişiler, 70. ayette kendilerine verilen "onuru" (kerem) korumayı başaranlardır. Okuma Sevinci: Onlar kitaplarını "ikra'u" (okuyun) diyerek herkese göstermek isterler; çünkü içinde sadece Allah'ın rızası ve salih ameller vardır.

Ayette geçen "Fetîl" kelimesi, hurma çekirdeğinin arasındaki o incecik, kıl gibi ipliktir. Hassas Terazi: Allah, adaletin ne kadar ince işleyeceğini bu mikro örnekle anlatır. Hiç kimse, zerre kadar bir haksızlığa uğramayacaktır. Liyakat: 70. ayetteki "üstün kılınma" (tafdîl) bir imtiyaz değil, emeğin karşılığıdır. Kim ne kadar çabaladıysa, o "fetîl" kadar bile olsa karşılığını bulacaktır.

İsrâ 71, bize "hayatımızın pusulasını her gün kontrol etmeyi" öğretir. Şu an peşinden gittiğin "yol", seni mahşerde kimin sancağı altına götürüyor? Ayet şunu fısıldar: "Bu dünyada bedava sandığın 'hayranlıklar' ve 'takipler', ahiretteki konumunun belirleyicisidir. Popüler olanın değil, hakikat olanın peşinden git. Çünkü o büyük gün geldiğinde, sadece kendi kitabını değil, peşinden gittiğin liderin de akıbetini paylaşacaksın. Kitabını sağından almak istiyorsan, adımlarını sağduyunun ve vahyin rehberliğinde at."


وَمَنْ كَانَ ف۪ي هٰذِه۪ٓ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَب۪يلًا


Vemen kâne fî hâżihi a’mâ fehuve fî-l-âḣirati a’mâ veedallu sebîlâ(n)


72- “Kimde burada kör ise, ahirette de kördür. Yolca daha da sapıktır.”

Kim bu dünya hayatında Allah'ın delillerine ayet ve beyyinatına karşı kör olur ve öyle davranırsa ahirette de dünyada olduğu gibi kör olacaktır. Dünyada izlediği yoldan daha kötü ve daha berbat bir yol izlemiş olacaktır. Kafirler dünyada Allah'ın gösterdiği yolu asla bulamaz ahirette Hidayet bulmanın ona fayda sağlamayacağından dolayı Kıyamette daha bir kör ve sapıktır Çünkü kıyametin üzüntüsü ve kederleri onun körlüğünü arttıracaktır.

İsrâ 72, bize "görmenin sadece ışıkla değil, niyetle ilgili olduğunu" öğretir. Gözleri sağlam olup da hayatın anlamını ıskalayanlar, aslında en büyük engellilerdir. Ayet şunu fısıldar: "Şu an baktığın her şeyde Allah'ın imzasını (70. ayetteki onuru, 66. ayetteki rahmeti) göremiyorsan, ahiretin aydınlığına hazırlıksızsın demektir. Kalp gözünü dünya hırslarının tozuyla kapatma. Unutma; ahiretteki manzarayı, bugün dünyada hangi pencereden baktığın belirleyecektir."


وَاِنْ كَادُوا لَيَفْتِنُونَكَ عَنِ الَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ لِتَفْتَرِيَ عَلَيْنَا غَيْرَهُۗ وَاِذًا لَاتَّخَذُوكَ خَل۪يلًا


Ve-in kâdû leyeftinûneke ‘ani-lleżî evhaynâ ileyke litefteriye ‘aleynâ ġayrah(u)(s) ve-iżen letteḣażûke ḣalîlâ(n)


73- “Neredeyse sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi. O zaman seni dost edineceklerdi.”

Müşrikler, Resulullah (s.a.v.)’i dâvasından alıkoymak ve onu, üzerinde bulunduğu hak yoldan saptırmak için çeşitli yollara başvurmuşlardır. Bazen, Resûlullah’tan, müslüman olmaları için kendilerine mühlet vermesini ve bu sıra­da da putlarına tapmalarına ses çıkarmamasını istemişler, bazen, Resulullahın, onlara ait putları eleştirmekten vazgeçmesini, böylece İslâm’a ısınabileceklerini söylemişler, zaman olmuş, Resulullahın, kendi putlarına tapması halinde kendi­lerinin de Allah’a ibadet edeceklerini teklif etmişler, hattâ, mal ve kadın teklif ederek Peygamberlik iddiasından vazgeçmesini istemişler bazen de, Allah’a iman eden zayıf insanları yanından kovması halinde iman edeceklerini söyle­mişlerdir.

Bütün bu teklifler karşısında Allah teala Peygamberini uyarmak için âyetler indirmiştir. Bu hususta diğer âyetlerde şöyle Duyuruluyor. "De ki: Ey kâfirler, ben, sizin taptıklarınıza ibadet etmem. Siz de benim ibadet ettiğime ta­pacak değilsiniz.. "(Kafirun Suresi) Kâfirlerden bir kısmına verdiğimiz çeşitli dünya nimet­lerine heveslenip göz dikeyim deme. Onların akıbetlerine üzülme." (Hicr Suresi 88. ayet) “Sırf Allah'ın rızasını dileyerek sabah akşam rablerine dua edenleri huzurundan kov­ma…” (el-En'âm - 52

İsrâ 73, bize "popüler olmanın her zaman haklı olmak anlamına gelmediğini" öğretir. Bazen en büyük imtihan, düşmanın saldırısı değil, onun "sahte dostluk" teklifidir. Ayet şunu fısıldar: "İnsanların seni 'iyi, uyumlu, modern' biri olarak görmesi için inançlarından ve doğrularından bir parça feda ediyorsan, aslında kendi ipini (dizginini) onların eline veriyorsun demektir. Hakikatin hatırı, halkın hatırından üstündür. Unutma; Allah'ın 'kulum' dediği (65. ayet) kişi, insanların 'dostum' demesi için ilkelerinden vazgeçmeyen kişidir."


وَلَوْلَٓا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـًٔا قَل۪يلًاۗ

Velevlâ en śebbetnâke lekad kidte terkenu ileyhim şey-en kalîlâ(n)


74- “Şayet sana sebat vermemiş olsaydık, andolsun ki az da olsa onlara meyledecektin.”

O sinsi "uzlaşma ve taviz" baskısının ardından gelen, Peygamberimiz (sav) özelinde tüm insanlığa ilahi muhafaza ve davanın sarsılmazlığını anlatan sarsıcı bir "durak" noktasıdır. Allah, en seçkin kulu olan Resulü’nün bile insan olması hasebiyle maruz kaldığı o ağır psikolojik baskıyı ve bu baskıya karşı ancak "ilahi bir el" ile direnilebileceğini açıkça ilan eder: Sana sebat vermemiş, seni korumamış olsaydıki onların hile ve tuzaklarına az da olsa meyledecek olurdun.

Şeytan ve yandaşları (64. ayet) büyük bir sapma istemezler; sadece "birazcık" esneme beklerler. Çünkü biliyorlar ki, hakikatin kalesinde açılan o küçücük delik, zamanla tüm kalenin çökmesine neden olur. "Birazcık meyl", davanın özünden kopuşun başlangıcıdır. Ayet, "küçük tavizlerin büyük yıkımlara kapı açacağı" konusunda en yüksek perdeden bir uyarıdır. 

Kadede diyor ki: “Bu ayeti celile inince Hz Peygamber şöyle demiştir: “Ey Allah'ım sen beni bir an bile olsa kendi halime bırakma.” Amin

İsrâ 74, bize "en güçlü iradenin bile Allah'ın yardımına muhtaç olduğunu" öğretir. Peygamberimiz’in bile "az kalsın meyledecekti" diye uyarılması, bizim gibi sıradan insanlar için çok büyük bir derstir. Ayet şunu fısıldar: "Kendi dindarlığına ve bilgine fazla güvenme; zira her an 'azıcık' meyledebilirsin. Her gün namazlarda okuduğun 'Bizi dosdoğru yola ilet' (İhdinas-sırâtel müstakîm) duası, aslında bu 'sebat' talebidir. Unutma; hakikati savunanın en büyük koruması, kendi zekası değil, Allah’ın ona verdiği o sarsılmaz duruştur." 


اِذًا لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَص۪يرًا


İżen leeżaknâke di’fe-lhayâti vedi’fe-lmemâti śümme lâ tecidu leke ‘aleynâ nasîrâ(n)


75- “Ve o zaman Biz de sana hayatın kat kat azabını, ölümünde kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı sana yardımcı olacak birisini de olamazdın.”

Onlara asgari miktarda azıcık meyil gösterecek dahi olsan, dünya hayatında da ahirette de seni kat kat fazlası ile cezalandırırdık. Seni bizim azabımızdan koruyacak yardımcın da olmazdı.

İsrâ 75, bize "yükseldikçe rüzgârın daha sert eseceğini" öğretir. Allah'a yakınlık, bir imtiyaz kartı değil, en ince ayrıntısına kadar hesap verme bilincidir. Ayet şunu fısıldar: "İnsanların seni alkışlaması için hakikatten bir milim sapsan, Allah seni hem dünyada hem ahirette kendi haline bırakır. Seni bugün savunan o 'kalabalıklar', Allah seni hesaba çektiğinde ortadan kaybolacaktır. Unutma; Allah katında en ağır hesap, O’nu en iyi tanıyanların omuzlarındadır."


وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذًا لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ اِلَّا قَل۪يلًا


Ve-in kâdû leyestefizzûneke mine-l-ardi liyuḣricûke minhâ(s) ve-iżen lâ yelbeśûne ḣilâfeke illâ kalîlâ(n)


76- “Yakında seni memleketinden çıkartmak için rahatsız edeceklerdir. O zaman senin ardından onlar da ancak çok az kalabilirler.”

Müşrikler, Peygamber’i davasından döndüremeyince (73. ayet), onu Mekke'de yaşayamaz hale getirmek için sistematik bir baskı sürecine girdiler. Huzursuz Etme: Ayette geçen "istifzâz" kelimesi; yerinden oynatmak, kışkırtmak, rahatsız ederek kaçırmaya zorlamak demektir. Daraltma Politikası: Amaç, Peygamber’i sosyal ve ekonomik olarak kuşatıp, kendi rızasıyla şehri terk etmesini sağlamaktı. Bu, hakkın sesini "mekânsal olarak" susturma çabasıdır. İbni Kesir’in tercih ettiği görüşe göre Resulullahı yurdundan çıkarmak isteyenler, Kureyş müşrikleridir. Çıkarılması istenen yerde Mekke'dir. Katade ve Mücahid de bu görüştedirler. 

Resulullah (sav)’in Mekke'den hicret etmeye zorlayan müşriklerin liderleri, Resulullah'ın oradan hicret ederek ayrılmasından sonra Bedir Savaşı'nda öldürülmüşlerdir ve böylece ayet-i kerimenin ifade ettiği gibi onlar da orada az bir zaman kalabilmişlerdir ve Allah'ın peygamberlerine karşı gelenleri cezalandırma kanunu tahakkuk etmiştir.

İsrâ 76, bize "iyilerin bir yerden kovulmasının, o yerin felaketi olduğunu" öğretir. Eğer bir toplum adaleti, dürüstlüğü ve hakikati temsil edenleri "huzursuz" edip dışlıyorsa, o toplumun temelleri çürümeye başlamış demektir. Ayet şunu fısıldar: "Doğru yolda olduğun için bir yerden çıkarılıyorsan üzülme; Allah seni daha geniş bir imkân sahasına taşıyordur. Seni çıkaranlar ise aslında kendi 'son kullanma tarihlerini' imzalamışlardır. Unutma; güneş bir ufuktan batarken, başka bir ufukta doğmak için batar."


سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلًا۟


Sunnete men kad arselnâ kableke min rusulinâ(s) velâ tecidu lisunnetinâ tahvîlâ(n)


77- “Bu senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimize de bir sünnettir. Sen bizim sünnetimizde değişiklik bulamazsın.”

Kendilerine gönderilen Resulü aralarından çıkartan her kavme, Allah'ın uyguladığı sünnet, onları helak etmektir. Hz. Nuh’tan Hz. İsa’ya kadar tüm peygamberler aynı süreci yaşamıştır: Tebliğ, baskı, sürgün (hicret) ve ardından batılın çöküşü. Hatıra şöyle bir soru gelebilir: Bunlar Allah'ın Resulünü çıkarmadılar mı? cevap: o Rabbinin emriyle hicret edip Mekke'den çıktı. işte bu bakımdan onların kökünü kurutan azap gelmedi yahut da Bedir günü başlarına gelen onların fiillerine karşılık bir azap olmuştur. yahut da Arap toprakları bir toprak hükmündedir. Dolayısıyla Mekke'den Medine'ye geçmek, onun çıkartılması anlamında değildir.

İsrâ 77, bize "tarihin sadece rastlantılardan ibaret olmadığını" öğretir. Evrende tesadüfe yer yoktur; her şey Allah'ın koyduğu muazzam ve sarsılmaz yasalar çerçevesinde döner. Ayet şunu fısıldar: "Eğer haklıysan ve haksızlığa uğrayıp dışlanıyorsan, üzülme. Sen şu an 'Sünnetullah'ın en onurlu aşamasındasın. Seni sürenler aslında kendi sonlarını hızlandırıyorlar. Allah'ın yasası dün değişmedi, bugün de değişmeyecek. Sabret; çünkü sistem, eninde sonunda Hakkı üstün kılmak üzere programlanmıştır."


اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا


Ekimi-ssalâte lidulûki-şşemsi ilâ ġaseki-lleyli ve kur-âne-lfecr(i)(s) inne kur-âne-lfecri kâne meşhûdâ(n)


78- “Güneşin batıya yönelmesinden, gecenin kararmasına kadar namaz kıl! Sabah namazını da, çünkü sabah namazı tanık olan bir namazdır.”

Ayet, bir günün manevi haritasını çizer ve namaz vakitlerini günün döngüsüne bağlar. Müfessirlerin izahına göre bu ayeti kerime 5 vakit namazı açıklamaktadır. Güneşin tam tepe noktasından batıya doğru kaymasından başlayıp batması zamanına kadar öğle ikindi namazları kılınmaktadır. Güneşin batışından sabaha kadar ise Akşam ve yatsı namazı kılınmaktadır. Sabah namazı da ayrıca zikredilmektedir. sabah namazının şahit olduğu, yani meleklerin onda hazır bulunduğu ifade edilmektedir. Sabah namazının şahitli olması, müfessirlerin beyanına göre, gündüz melekleri ile gece meleklerinin nöbet değiştirirken bu namaza şahit olmalarıdır. 

Abdullah b. Mes’ud dedi ki: koruyucu melekler sabah namazında bir araya gelirler ve bunlar yükselip çıkarlar. İbrahim Nehai, Mücahid, Katade ve başkaları da bu ayeti kerimenin tefsiri hakkında böyle demişlerdir.

Ebu Hureyre der ki: Peygamber (sav) buyurmuştur ki: “Cemaatin kıldığı namazın kişinin kıldığı namaza göre 25 derece daha fazla fazileti vardır ve gece ile gündüzün Melekleri sabah namazında bir arada olurlar.” Ebu Hureyre der ki: Dilerseniz “sabah namazını da çünkü sabah namazı tanık olunan bir namazdır.” buyruğunu okuyunuz.

Buna göre bu ayeti kerimede emir beş vakit namazı vaktinde kılmak ile tefsir edilir. Resulullah (sav)’in fiil ve sözlerinden tevatür yolu ile sabit olan sünnet-i seniyye, bu vakitlerin etraflı bir şekilde açıklamasını ifade etmekte ve günümüz müslümanlarının namaz vakitlerinin sonrakilerin öncekilerden aldığı bu şekliyle olduğunu ortaya koymaktadır. Bu vakitlerin böyle oluşunu kafir olanlar dışında inkar eden olmaz.

İsrâ 78, bize "dışarıdaki savaşı kazanmanın yolunun, içerideki barıştan geçtiğini" öğretir. Müşriklerin tacizleri (76. ayet) ve dünyanın nankörlüğü (67. ayet) karşısında ayakta kalabilmenin tek yolu, Allah ile olan o kesintisiz bağdır. Ayet şunu fısıldar: "Zamanın sahibi olan Allah, seni günün belli saatlerinde huzuruna çağırarak aslında sana 'nefes' aldırıyor. Sabahın o eşsiz sükunetinde Kur'an ile buluştuğunda, meleklerin şahitliği altında yeryüzünün en 'şerefli' (70. ayet) varlığı olduğunu hatırla. Unutma; namazı dosdoğru kılanın, hayatı da dosdoğru olur."


وَمِنَ الَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَامًا مَحْمُودًا


Vemine-lleyli fetehecced bihi nâfileten leke ‘asâ en yeb’aśeke rabbuke makâmen mahmûdâ(n)


79- “Gecenin bir kısmında da sana bir nafile olmak üzere onunla teheccüd namazı kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama yüceltir.”

Bu ayetin, hem manevi yükseliş hem de ahiret müjdesi açısından sunduğu üç temel boyut vardır: Ayette geçen "teheccüd", uykuyu terk edip namaz için kalkmak demektir.

İrade Sınavı: Gecenin en tatlı yerinde, sıcak yatağı Allah’ın rızası için terk etmek, ihlasın en somut kanıtıdır. Bu, 70. ayette bahsedilen "onurlu insanın" (mükerrem), kendi nefis dizginlerini eline aldığı andır.

Gecenin Fethi: Gündüz herkesin gördüğü ibadetlerin aksine, teheccüd kul ile Rabbi arasındaki en gizli ve samimi bağdır. Gürültülerin dindiği bu vakit, kalbin vahiyle (78. ayetteki sabah okuması gibi) en saf buluşma anıdır.

Ayet, bu namazın Peygamberimiz (sav) için bir "ilave" (nafile) olduğunu belirtir.

Peygamberlik Ağırlığı: Peygamber'in taşıdığı o ağır sorumluluk (75-77. ayetler), ancak gecenin bu manevi enerjisiyle dengelenebilir.

Sorumluluk ve Derece: Bir önder ne kadar yüksek sorumluluk taşıyorsa, manevi antrenmanı (teheccüdü) da o kadar güçlü olmalıdır. Bu, hakikat yolcusuna "Yükün ağırsa, gecen aydınlık olmalı" mesajını verir.

Ayetin sonundaki müjde, Kur'an'ın en büyük ödüllerinden biridir.

Şefaat ve Onur: "Makam-ı Mahmud", tüm insanlığın gıpta edeceği, herkesin hayran kalacağı en yüksek şefaat ve övgü makamıdır.

Çaba ve Sonuç İlişkisi: Gece herkes uyurken kalkan (teheccüd), herkesin toplandığı mahşer meydanında en yüksek onura (71. ayetteki sancak altına) ulaşır. Bu, 70. ayetteki "üstün kılınma" (tafdîl) müjdesinin ahiretteki zirve noktasıdır. 

Geceleyin namaz kılmak, özellikle onun Hz Peygamber hakkında nafiledir. Çünkü onun geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmıştır. Onun dışında kalan ümmeti hakkında nafiledir. Ancak ümmetinden olan kimselerin işledikleri günahları, kılmış olduklarına nafile namazlar affettirir. 

İsrâ 79, bize "zirvelere giden yolun, herkesin uyuduğu patikalardan geçtiğini" öğretir. Eğer hayatında "Makam-ı Mahmud" gibi bir değer, bir başarı veya bir onur istiyorsan, konfor alanını (yatağını) terk etmeyi öğrenmelisindir. Ayet şunu fısıldar: "İnsanların seni övmesi için değil, Rabbini övmek için gece kalkarsan; Allah seni tüm alemlerin önünde övülecek bir makama ulaştırır. Teheccüd, ruhun gece karanlığında yakılan meşalesidir. Unutma; gecesini fethedemeyen, gündüzünü imar edemez."


وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَانًا نَص۪يرًا


Vekul rabbi edḣilnî mudḣale sidkin veaḣricnî muḣrace sidkin vec’al lî min ledunke sultânen nasîrâ(n)


80- “Ve dedi ki: “Rabbim, beni doğruluk girdirilişiyle girdir; Doğruluk çıkarılışı ile çıkar. Ve katından bana destekleyecek bir kuvvet ver.”

De ki: 'Rabbim! Gireceğim yere doğrulukla girmemi sağla; çıkacağım yerden de doğrulukla çıkmamı sağla. Bana katından yardımcı bir güç (sultânen nasîrâ) ver! 

Ayetteki en kilit kelime "Sıdk" (doğruluk/sadakat) ifadesidir.

Doğrulukla Girmek: Bir işe, bir makama veya bir şehre girerken niyetin saf olması, hileye başvurmamak ve gizli ajandalar taşımamaktır. Mekke'den çıkıp Medine'ye giren Peygamber için bu, yeni bir medeniyetin "doğruluk" temelleri üzerine kurulması demektir.

Doğrulukla Çıkmak: Bir görevi devrederken veya bir yerden ayrılırken arkada şaibe bırakmamak, ihanet etmemek ve emaneti ehliyle teslim etmektir. Önemli olan nasıl başladığın kadar, nasıl bitirdiğindir.

Peygamberimiz, müşriklerin tacizlerine (76. ayet) karşı sadece sabır değil, aynı zamanda "yardımcı bir güç" talep etmektedir.

Yönetim Gücü: Hakikati (70. ayetteki insan onurunu) ayakta tutabilmek için bazen sadece söz yetmez; adaleti tesis edecek bir siyasi ve askeri güce (sultân) ihtiyaç vardır.

İlahi Destek: Bu güç, zulme sapmayan, sadece Allah'tan beslenen ve "nasîr" (yardım eden) niteliği taşıyan meşru bir kuvvettir. Bazı alimler bu yardımcı kuvvetten kasıt, apaçık delildir demişlerdir. 

Bu ayet, Mekke’nin karanlığından Medine’nin aydınlığına geçişin pusulasıdır.

Mekke'den Çıkış: Müşriklerin sinsi tekliflerine (73. ayet) boyun eğmeden, izzetle ayrılmak.

Medine'ye Giriş: Yeni toplumu adalet ve dürüstlükle inşa etmek.

Ders: Eğer bir kapıdan doğrulukla girmezseniz, o kapıdan başarıyla çıkmanız mümkün değildir. Giriş ve çıkış arasındaki o "sıdk" köprüsü, başarının tek teminatıdır.

İsrâ 80, bize "niyetin sonucun aynası olduğunu" öğretir. Hayatındaki her yeni başlangıç (yeni bir iş, yeni bir ilişki, yeni bir şehir) bir "giriş"tir; her veda ise bir "çıkış". Ayet şunu fısıldar: "Bir yere girmeden önce 'Buradan nasıl kârlı çıkarım?' diye değil, 'Buradan nasıl doğrulukla çıkarım?' diye sor. Eğer sıdk (doğruluk) senin yol arkadaşın olursa, Allah sana kimsenin bükemeyeceği yardımcı bir güç (sultan) verir. Unutma; yanlış kapıdan doğrulukla girilmez, doğru kapıdan ise hileyle çıkılmaz."


وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا


Vekul câe-lhakku vezeheka-lbâtil(u)(c) inne-lbâtile kâne zehûkâ(n)


81- “De ki: “Hak geldi, batıl çekişe çekişe can verdi. Çünkü zaten batıl yok olucudur.”

Nesefi’nin de söylediği gibi; İslam geldi. Batıl da çekişe çekişe can verdi helak oldu gitti. Çünkü hak karşında batıl sebat edemez ve kalamaz. Çünkü batıl yok olmaya mahkumdur. Dolayısıyla batıl ile bir noktada bir araya gelmek, pazarlık yapmak söz konusu olamaz. Çünkü batıl bir yokluktur. Yokluk, varlığın karşında çekip gitmelidir. Hz. Peygamber (sav) Kâbe’ye girdiğinde elindeki asayla oradaki 360 putu birer birer devirirken bu ayeti okuyordu. Putlar (batıl), hakikatin karşısında duramayacak kadar kof ve dayanaksızdır.

İsrâ 81, bize "batılın gücünden değil, hakkın gelmemesinden korkmayı" öğretir. Karanlık, ancak ışık yanmadığı sürece bir hüküm sahibidir. Ayet şunu fısıldar: "Eğer hayatında batılın (haksızlığın, günahın veya umutsuzluğun) hüküm sürdüğünü düşünüyorsan, 'Hak' olanı (doğruluğu, zikri, adaleti) oraya davet et. Sen ışığı yakarsan, karanlık 'ben nerede duracağım?' diye sormaz, sadece yok olur. Unutma; batılın en büyük başarısı, senin 'hakikatin gelmeyeceğine' inanmandır."


وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَۙ وَلَا يَز۪يدُ الظَّالِم۪ينَ اِلَّا خَسَارًا


Venunezzilu mine-lkur-âni mâ huve şifâun verahmetun lilmu/minîne(ﻻ) velâ yezîdu-zzâlimîne illâ ḣasârâ(n)


82- “Kur'an'dan müminler için şifa ve rahmet olanı indiririz. Zalimlerin ise ancak hüsranını artırır.”

Kur’an-ı Kerim, manevî hastalıkların şifasıdır. İnsanları cehalet ve sa­pıklık karanlıklarından kurtarmak için tedavi eder. Hakkı görmeyen kör gözleri açar. Ayrıca Kur’an-ı Kerim, müminler için bir rahmet kaynağıdır. Zira ona iman eden müminler, onun hükümleriyle amel edip cenneti kazanırlar ve cehen­nemin azabından uzaklaşmış olurlar. Bundan daha büyük bir rahmet düşünüle­bilir mi Kur’an, onu inkar eden kâfirlerin ise ancak zararlarını artırır. Zira kâfirler, onu inkâr ederek emirlerini tutmazlar, yasaklarından kaçınmazlar. Böy­lece cehennemin azabını hak ederler.

Bir kısım âlimler, Kur’an-ı Kerimin, manevî hastalıklarla birlikte maddî hastalıklar için de şifa olduğunu söylemiş ve delil olarak da şu hadisi şerifi zikretmişlerdir:

Abdullah b. Mes’ud diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu; Siz, iki şifayı elden bırakmayın. Balı ve Kuranı.”

Hz. Ali (r.a.) diyor ki: "Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "İlaçların en hayırlısı Kur’an’dır.”

Dârimî, Abdülmelik b. Umeyr´in şöyle söylediğini rivayet ediyor: "Resulullah (s.a.v.) "Fatiha da her hastalığa şifa vardır" buyurdu.

İsrâ 82, bize "şifanın ilacın kendisinde değil, hastanın ilaca olan güveninde (imanında) olduğunu" öğretir. Kur'an, kapağı açılmayan bir kitap değil, hayata tatbik edilen bir "yaşam suyu"dur. Ayet şunu fısıldar: "Eğer kalbinde bir darlık, zihninde bir karışıklık hissediyorsan; 78. ayetteki 'fecr okumasına' sarıl. Kur'an seni sadece ahirete hazırlamaz, bugününü de tedavi eder. Unutma; güneş her yeri aydınlatır ama sadece toprağa hayat verir, taşı ise sertleştirir. Sen Kur'an karşısında toprak mısın, yoksa taş mı?"


وَاِذَٓا اَنْعَمْنَا عَلَى الْاِنْسَانِ اَعْرَضَ وَنَاٰ بِجَانِبِه۪ۚ وَاِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ كَانَ يَؤُ۫سًا


Ve-iżâ en’amnâ ‘alâ-l-insâni a’rada veneâ bicânibih(i)(s) ve-iżâ messehu-şşerru kâne yeûsâ(n)


83- “İnsana nimet verdiğimiz vakit yüz çevirir ve yan çizer. Ona bir kötülük dokundu mu da ümitsiz olur.”

Allah teala bu âyet-i Kerimede, kendisinin himayesine mazhar olan in­sanların nankörlük ettiklerini, kendilerine mal, sıhhat ve zafer gibi nimetler ve­rildiğinde Allah'a itaat ve ibadetten yüz çevirdiklerini ve yan çizdiklerini, buna mukabil, herhangi bir sıkıntıya düştüklerinde de ümitsizliğe kapıldıklarını, zira ümidin asıl kaynağının inanç olduğunu, inançsızın tutunacağı bir dal bulunma­dığını beyan ediyor.

Bu hususta başka âyetlerde de şöyle buyuruluyor: "Yemin olsun ki biz in­sana katımızdan bir rahmet verip sonra onu kendisinden alırsak şüphesiz ki insan, ümitsizliğe düşer ve nankörleşir" "Yemin olsun ki biz insana, uğradığı za­rardan sonra tekrar nimetler tanırsak "Kötülükler başımdan gitti" der. Şüphesiz ki insan, çok sevinen ve çok öğünendir." "Ancak sabredenler ve iyi amel işle­yenler bundan müstesnadır. İşte onlara, günahlarından bağışlanma ve büyük mükâfaat vardır.” (Hud/9-11)

İsrâ 83, bize "karakterin hava durumuna göre değişmemesi gerektiğini" öğretir. Gerçek şahsiyet, güneşli havada şımarmayan, fırtınalı havada ise havlu atmayandır. Ayet şunu fısıldar: "İşlerin yolundayken Rabbine omuz silkme ki, işlerin bozulduğunda tutunacak bir dalın olsun. Umutsuzluk, Allah’ın rahmetini (82. ayet) tanımamanın bir sonucudur. Unutma; senin değerin sahip olduğun nimetlerle artmaz, o nimetler karşısındaki duruşunla belirlenir."


قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِه۪ۜ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَب۪يلًا۟


Kul kullun ya’melu ‘alâ şâkiletihi ferabbukum a’lemu bimen huve ehdâ sebîlâ(n)


84- “De ki: “Herkes tabiatına göre hareket eder. Ve rabbiniz yolca kimin daha doğru olduğunu en iyi bilir.”

Bu âyet-i Kerime şu şekilde izah edilmiştir: "Herkes tuttuğu yola göre amel eder. Kimin yolunun daha doğru olduğunu ise rabbin daha iyi bilir." 

"Herkes kendi dinine göre amel eder. Kimin yolunun daha doğru olduğu­nu ise rabbin daha iyi bilir."

"Herkes kendi mizaç ve tabiatına göre hareket eder. Kimin yolunun daha doğru olduğunu ise rabbin daha iyi bilir."

İsrâ 84, bize "başkalarını yargılamadan önce kendi 'şâkile'mize (iç kalıbımıza) bakmamız gerektiğini" öğretir. Hayatın boyunca yaptığın her şey, aslında "senin kim olduğunun" bir dışavurumudur. Ayet şunu fısıldar: "Başkalarının ne yaptığına odaklanma; sen kendi karakterini hangi değerlerle inşa ediyorsun? İçindeki o yapıyı 'Kur'an şifası' (82) ile onarırsan, eylemlerin de güzelleşir. Unutma; Allah senin sadece ne yaptığınla değil, o işi 'hangi sen' olarak yaptığınla ilgilenir."


وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الرُّوحِۜ قُلِ الرُّوحُ مِنْ اَمْرِ رَبّ۪ي وَمَٓا اُو۫ت۪يتُمْ مِنَ الْعِلْمِ اِلَّا قَل۪يلًا


Veyes-elûneke ‘ani-rrûh(i)(s) kuli-rrûhu min emri rabbî vemâ ûtîtum mine-l’ilmi illâ kalîlâ(n)


85- “Sana ruhtan sorarlar. De ki: “Ruh, Rabbimin emrindendir ve size bilgiden ancak çok azı verilmiştir.”

Müşriklerin veya Yahudi alimlerin Peygamberimizi (sav) imtihan etmek için sordukları bu soruya, Allah bilginin sınırlarını hatırlatarak cevap verir. Ruh, insanın biyolojik yapısına (çamuruna) can veren ilahi nefestir. Onun nasıl çalıştığı, nereden gelip nereye gittiği insanın duyu organlarıyla tam olarak kavrayamayacağı "gaybi" bir konudur. Ruhun bilgisi Allah'ın katındadır. Bu, insanın kendi varlığı üzerinde bile mutlak bir bilgiye ve güce sahip olmadığını hatırlatır. 

Kur'an'da "Ruh" kelimesi bazen de "Vahiy" ve "Cebrail" anlamında kullanılır.

Abdullah b. Mesud, bu âyet-i Kerimenin nüzul sebebi hakkında şöyle diyor: "Bir gün ben, Resulullah (s.a.v.) ile birlikte ekinlerin içinde bulunuyor­dum. Resulullah, hurma dalından olan değneğine dayanıyordu. O anda oradan Yahudiler geçti. Birbirlerine: "Ona ruhun ne olduğunu sorun" dediler. Resulul­lah (s.a.v.) "Bu hususta sizi şüpheye düşüren nedir " diye sordu. Yahudilerden bazıları diğerlerine şöyle dediler: "Sonra o size, istemediğiniz bir cevapla karşı­lık vermiş olmasın". Sonra (Kendi aralarında kararlaştırıp) "Ona ruhun ne oldu­ğunu sorun" dediler. Ve sordular. Resulullah (s.a.v:) bir müddet sustu, onlara cevap vermedi. Ben anladım ki o anda vahiy geliyor. Olduğum yerde kaldım. Vahiy gelince Resulullah (s.a.v.) "Ey Muhammed, sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh, rabbimin bileceği bir şeydir. Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir" âyetini okudur. 

Müfessirîer, bu âyet-i Kerime’de zikredilen Ruhtan neyin kastedildiği hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir.

Bir görüşe göre buradaki Ruhtan maksat, insanoğlunun bedenindeki Ruhtur. Yahudiler, Resulullaha, "Allah tarafından, insanın bedenine konan Ruha nasıl azap edilir " şeklinde bir soru sormuşlar bunun üzerine bu âyet-i Kerime onlara cevap olarak nazil olmuştur.

Diğer bir görüşe göre ise buradaki Ruhtan maksat, Cebrail aleyhisselamdır. Başka bir görüşe göre de buradaki Ruhtan maksat, çok büyük bir Melektir.

Âyet-i Kerimenin sonunda "Size ancak az bir bilgi verilmiştir" buyurulmaktadır. Buradan anlaşılmaktadır ki, insanoğlu ilimden ne kadar payını alırsa alsın onun ilmi, her şeyi bilen Allah’ın ilmi yanında pek az bir şeydir.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) Hz. Musa'nın, Hızır aleyhisselam ile birlikte yaptıkları yolculuğu anlatırken şunu da zikretmektedir:

"...Musa Hızır’a ‘Sana öğretilen hikmetli ilimden bana da öğretmen için sana tâbi olabilir miyim dedi. Hızır da Musa'ya ‘Ey Musa, sen benimle arkadaşlık etmeye sabredemezsin. Zira ben, Allah'ın bana öğrettiği ve senin bilmediğin bir ilme sahibim. Sen de, Allah'ın sana öğrettiği ve benim bilmediğim bir ilme sahipsin" dedi. Musa da "İnşallah beni sabredenlerden ve herhangi bir hususta sana karşı gelmeyenlerden bulacaksın" dedi. Her kişi de denizin kenarında yürümeye başladılar. Binecekleri bir gemi yoktu. O sırada bir gemi geldi. Gemicilerden, kendilerini de almalarını istediler. Orada Hızırı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Bir ara bir serçe gelip geminin kenarına kondu ve denizden gagasıyla bir veya iki defa su aldı. Bunu gören Hızır aleyhisselam dedi ki: "Ey Musa, bu serçenin gagasıyla aldığı su denize nisbetle ne kadarsa senin ve benim ilmim de Allah'ın ilmine göre o kadardır. 

İsrâ 85, bize "her şeyi bilme hırsının bir yanılgı olduğunu" öğretir. İnsan, kendi içindeki "ben"in (ruhun) bile mahiyetini çözememişken, evrenin sahibiymiş gibi davranması (83. ayetteki yan çizme) büyük bir çelişkidir. Ayet şunu fısıldar: "Bilginin azlığı seni ümitsizliğe değil, hayrete ve secdeye (teheccüde-79) götürmelidir. Senin asıl meselen ruhun 'nasıl' olduğu değil, o ruhun emanetçisi olan 'Kudret'in senden ne istediğidir. Unutma; en büyük ilim, haddini bilmektir."


وَلَئِنْ شِئْنَا لَنَذْهَبَنَّ بِالَّذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ بِه۪ عَلَيْنَا وَك۪يلًاۙ


Vele-in şi/nâ leneżhebenne billeżî evhaynâ ileyke śümme lâ tecidu leke bihi ‘aleynâ vekîlâ(n)


86- “Eğer biz istemiş olsaydık, sana vahyetmiş olduğumuzu götürürdük. Sonra onun için bize karşı duracak bir vekil de bulamazdın.”

Dileseydik Kur'an'ı götürür kalplerden ve mushaflarından onu silerdik. Hiçbir etkisini de bırakmazdık. Biz Kur'an'ı alıp götürdükten sonra onu tekrar geri getirecek eski haline döndürecek yazılı olduğu yerlere iade edecek ve bu işi üstlenecek hiçbir kimseyi bulamazdın. Ancak rabbinden sana merhamet gelir ve bunu sana iade edebilir başka türlü olmazdı. 

İsrâ 86, bize "sahip olduğumuz hiçbir değerin tapusunun bizde olmadığını" öğretir. Zekamız, hafızamız ve inancımız, her an geri alınabilecek birer emanettir. Ayet şunu fısıldar: "Elinizdeki Kur'an'a ve kalbinizdeki imana 'garanti' gözüyle bakmayın. Onlar sizin zekanızın bir sonucu değil, Rabbimizin bir ikramıdır. Eğer bu ikrama karşı nankörlük ederseniz (83), Allah o nuru bir anda söndürebilir. Öyleyse bilgine değil, bilgiyi sana verene güven."


اِلَّا رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۜ اِنَّ فَضْلَهُ كَانَ عَلَيْكَ كَب۪يرًا


İllâ rahmeten min rabbik(e)(c) inne fadlehu kâne ‘aleyke kebîrâ(n)


87- “Ancak rabbinden bir rahmettir. Muhakkak ki onun sana olan lütfu pek büyüktür.”

Vahyin hafızalarda kalması, satırlarda korunması ve kalplere şifa (82. ayet) olmaya devam etmesi, teknik bir zorunluluk veya insan zekasının başarısı değil; Allah’ın her an yenilenen merhametinin bir sonucudur. Peygamber’in kalbine su serper bu ifade. "Evet, Biz dilesek alırız ama Bizim rahmetimiz buna engeldir ve seni bu hazineyle donatmaya devam edeceğiz" mesajını verir. Bu kur'an-ı Kerim'i indirmek ve gereğince korumak suretiyle sana Lütfü büyüktür. Buna göre kur'an-ı Kerim'in kaynağı beşeri değil, rabbanidir. Hatta Hz. Muhammed (sav) eğer Allah bu Kur'an'dan bir kısmını ondan almak isterse, hiçbir şey yapamaz. Bu kur'an-ı Kerim yalnızca Allah'tan indirilmiştir. İşte bu gerçeği vurgulamak üzere Allahu Teala Resulüne şöyle demesini emretmektedir: 

İsrâ 87, bize "hayatımızdaki güzelliklerin birer hak değil, birer ikram olduğunu" öğretir. Sahip olduğumuz inanç, bilgi ve imkânlar; Allah'ın "dilese alabileceği" ama merhametiyle bizde bıraktığı değerlerdir. Ayet şunu fısıldar: "Elinizdeki değerlere 'ben kazandım' diyerek değil, 'Rabbimin lütfudur' diyerek bakın. Allah’ın size olan lütfu (inancınız, sağlığınız, aklınız) gerçekten çok büyüktür. Bu büyük lütfu nankörlükle (83. ayet) ziyan etmeyin; aksine o büyük merhamete layık olmaya çalışın."


قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ الْاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰٓى اَنْ يَأْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لَا يَأْتُونَ بِمِثْلِه۪ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَه۪يرًا


Kul le-ini-cteme’ati-l-insu velcinnu ‘alâ en ye/tû bimiśli hâżâ-lkur-âni lâ ye/tûne bimiślihi velev kâne ba’duhum liba’din zahîrâ(n)


88- “De ki: “İnsanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek için toplansalardı, birbirlerine yardımcı da olsalar yine de onun bir benzerini getiremezlerdi.”

Onlar bu kur'an-ı Kerim'in belagatinde ve güzel anlatımında onun benzerini ortaya koymak için birbirlerine yardımcı olmak isteseler dahi bunu yapmaktan aciz kalırlar. güçlerini bir araya getirip toplasalar yine bunu gerçekleştiremezler. birbirlerine yardım edip destekleseler bile bu, altından kalkamayacakları bir iştir. yarattıkların sözü nasıl olur da benzersiz, misalsiz ve denge olmayan yaratıcının sözüne benzeyebilir? nasıl ki ruh, Allah'ın emrinden ise bu kur'an-ı Kerim'de Allah tarafındandır. Nasıl ki hiç bir kimse var etmek şöyle dursun ruhun sırtını idrak edemezse, aynı şekilde bu Kur'an'ın benzerini getirmekten acz içerisindedirler. isterse Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem olsun. Buna göre bu kesin içerisinde yer alan manaların sıralanışı aşağıdaki şekilde olur:

Nimetlerin hatırlatılması, teklif ve hesap konusuna götürür, ayrıca Yüce Allah'ın kullarını mükellef tuttuğu her şey üzerinde sebatın vücubunu da hatırlatır. Bundan sapanlar içinde tehdit söz konusudur. Bundan sonra ise davetçilerin karşı karşıya kalacaklar işkence ve baskı türlerinden birisi zikredilmektedir. Arkasından bu anlatım içerisinde davet sahibine yönetilen dört emir yer almakta, daha sonra da Bu kur'an-ı Kerim'in bir takım özelliklerinin sözkonusu edildiği, kafirlerin ona karşı takındıkları tavırların dile getirdiği gerçekler vurgulanmakta, bu tavırların sebebinden söz edilmekte, insanın kendisine en yakın şeylerden birisi olan bilmekten aciz olduğunu ve bilgisizliğini dile getirmektedir. Durum böyle olduğuna göre, o halde insan için Rabbani hidayet kaçınılmazdır. İşte bundan dolayı yüce Allah bu mucizevi Kur'an'ı indirmiştir. Kafirler eğer bunu reddedecek olurlarsa, bu ancak onların bilgizsizliklerinden kaynaklanabilir. O halde bu kesim kur'an-ı Kerim'e teslim olmak gerçeğine derinlik kazandırmaktadır.

İsrâ 88, bize "taklit edilemeyenin, sadece Allah'a ait olduğunu" öğretir. İnsan her şeyi kopyalayabilir; ancak "canı" (ruhu) kopyalayamaz. Kur’an da vahiydir, yani Allah'ın "emir aleminden" (85) gelen bir ruhtur. Ayet şunu fısıldar: "Eğer bu kitap bir insan sözü olsaydı, başka insanlar (veya cinler) daha iyisini yapabilirdi. Ama yapılamıyor olması, senin elindeki kitabın 87. ayetteki o 'Büyük Lütuf' olduğunun en nesnel kanıtıdır. Öyleyse başkalarının sözlerine değil, Sahibi'nin taklit edilemez sözüne kulak ver."



5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

Daha yeni Daha eski

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU