Kehf Sûresi 100-110. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Kehf Suresi Altıncı Kesim
(100-110)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
وَعَرَضْنَا جَهَنَّمَ يَوْمَئِذٍ لِلْكَافِر۪ينَ عَرْضًا
Ve aradnâ cehenneme yevmeizin lilkâfirîne ardâ(n).
100 - “O gün cehennemi kâfirlere açıkça göstereceğiz.”
Bir önceki ayette mahşer sahnesi anlatılmıştı: “Sûr’a üflenir ve onların hepsini bir araya toplarız.” Şimdi ise o büyük toplanmanın ardından insanları bekleyen akıbetlerden biri gösteriliyor: “Cehennemi kâfirlere açıkça arz edeceğiz.” Kur’an burada sadece cehennemin varlığını haber vermiyor; onun gözler önüne serileceğini bildiriyor.
Müfessirler, ayetteki: "Aradnâ" “Göstereceğiz, ortaya koyacağız” ifadesinin, cehennemin bütün dehşetiyle görünür hâle getirilmesi anlamına geldiğini söylemişlerdir.
Dünyada inkâr edenler: Ahireti görmeden yaşadılar. Hesabı yok saydılar. Azabı uzak bir ihtimal sandılar. Fakat o gün artık iman konusu olan şeyler gözle görülür bir hakikate dönüşecektir.
Nitekim başka ayetlerde: "O gün insan yaptıklarını hatırlayacak ve cehennem görenlerin önüne getirilecektir." buyrulur. Artık haber dönemi bitmiş, müşahede dönemi başlamıştır.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Dünyada gayba iman etmeyenler, ahirette hakikati gözleriyle göreceklerdir; fakat o zaman imanın faydası kalmayacaktır.
Dikkat edilirse ayet: "Kâfirlere göstereceğiz" buyuruyor. Çünkü dünyada Allah'ın ayetlerine gözlerini kapatanlar, o gün kaçamayacakları bir gerçekle yüzleşeceklerdir.
Bu durum bize Kehf Suresi'nin başından beri anlatılan ortak temayı hatırlatır:
Ashab-ı Kehf'te iman eden gençler görünmeyen hakikate güvendiler. Bahçe sahibi gördüğü mala güvendi, görünmeyen hesabı unuttu. Musa ile Hızır kıssasında görünmeyenin ardındaki hikmet anlatıldı. Zülkarneyn kıssasında görünmeyen ilahî destek ve rahmet gösterildi. Şimdi ise bütün gayb perdeleri kaldırılıyor. Hakikat bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor.
Ayetteki en sarsıcı taraf şudur: Cehenneme ilk girişten söz edilmiyor. Önce onun gösterilmesinden söz ediliyor. Çünkü bazen yaklaşan sonu görmek, sonun kendisi kadar ağır olabilir. Dünyada: “Bunlar masaldır.” diyenler, o gün inkâr ettikleri şeyin karşılarında durduğunu göreceklerdir. Fakat artık dönüş imkânı kalmamıştır.
İbn Kesîr'in de işaret ettiği üzere burada cehennemin bütün şiddetiyle ortaya çıkarılması ve inkârcıların onunla yüzleştirilmesi anlatılmaktadır. Artık şüphe, inkâr ve mazeret perdesi tamamen kalkmıştır.
Kehf 100 bize şunu öğretir: Ahirette hakikat gizli olmayacaktır; asıl mesele onu dünyadayken kabul edebilmektir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bugün görmeden iman etme imkânın var. Yarın ise herkes görecek. Fakat hakikati görmek başka, ona zamanında teslim olmak başkadır. Akıllı insan, perdeler kalkmadan önce Rabbine yönelen insandır.”
اَلَّذ۪ينَ كَانَتْ اَعْيُنُهُمْ ف۪ي غِطَٓاءٍ عَنْ ذِكْر۪ي وَكَانُوا لَا يَسْتَط۪يعُونَ سَمْعًا
Ellezîne kânet a'yunuhum fî gıtâin an zikrî ve kânû lâ yestetîûne sem'â(n).
101- “Onlar, gözleri benim zikrimden perde içinde olan ve (hakikati) işitmeye de tahammül edemeyen kimselerdi.”
Bir önceki ayette Allah Teâlâ: “O gün cehennemi kâfirlere açıkça göstereceğiz.” buyurmuştu. Bu ayette ise cehennemin kimlere gösterileceği açıklanıyor. Bunlar sıradan insanlar değil; hakikate karşı bilinçli bir körlük geliştiren kimselerdir.
Ayette iki önemli özellik zikrediliyor:
1. Gözleri Allah'ın zikrine kapalıydı
"Kânet a'yunuhum fî gıtâin an zikrî" “Gözleri benim zikrimden bir perde içindeydi.” Buradaki körlük fiziksel bir körlük değildir. Çünkü nice insan gözleriyle görür ama hakikati göremez. Nice insan da gözleri görmediği halde kalbiyle hakikati fark eder.
Müfessirler burada geçen: "Zikrî" ifadesinin; Kur'an, Allah'ın ayetleri, tevhid delilleri, ilahî uyarılar anlamlarını kapsadığını belirtmişlerdir. Yani sorun delilin olmaması değildir. Sorun, insanın görmek istememesidir. Güneş ortadadır ama perdeyi insan kendisi çekmiştir.
2. Hakikati duymaya da tahammül edemiyorlardı
Ayetin devamında: "Ve kânû lâ yestetîûne sem'â." “İşitmeye de güç yetiremiyorlardı.” buyruluyor. Burada da fiziksel işitme değil, kalbin dinlemesi kastedilmektedir. Çünkü onlar kulaklarıyla sesi duyuyorlardı. Kur'an okununca işitiyorlardı. Peygamberin sözlerini duyuyorlardı. Fakat kabul etmek istemiyorlardı.
Bu yüzden Kur'an bazen: "Sağırdırlar." der. Ama kastedilen kulak değil, gönüldür.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Hakikatten mahrum kalmanın sebebi delil eksikliği değil, kalbin kapanmasıdır.
Dikkat edilirse ayette: "Gözleri görmüyordu." denmiyor. "Perde içindeydi." buyruluyor. Perde, hakikatin yokluğunu değil; hakikatin üzerinin örtülmesini ifade eder. Yani hakikat oradadır. Fakat insan onu görmek istememektedir. Bu yüzden Kur'an'da inkâr çoğu zaman bilgisizlikten çok, yüz çevirmek olarak anlatılır. Bugünün insanı için de bu ayet son derece canlıdır.
Çünkü bazen insan: gerçeği öğrenmek istemez, yanlışını duymak istemez, nefsine dokunan öğütlerden rahatsız olur. Böylece zamanla kalbi hakikate kapanmaya başlar. İlk başta duymazdan gelir. Sonra önemsemez. Sonra rahatsız olur. Sonunda ise hakikati işitmek istemez hâle gelir. İşte ayetin anlattığı tehlike budur.
Ayetteki en derin taraf şudur: Allah insanları cehenneme delil göstermeden göndermiyor. Önce ayetlerini gösteriyor. Önce uyarıyor. Önce hakikati duyuruyor. Fakat insan kendi eliyle gözlerine perde çekip kulaklarını kapatırsa, sonunda bunun sonucuyla karşılaşıyor.
Kehf 101 bize şunu öğretir: Hakikati görmek için göz yeterli değildir; açık bir kalp gerekir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Hakikatten uzaklaştıran şey çoğu zaman karanlık değil, insanın kendi çektiği perdedir. Allah'ın ayetlerine karşı kalbini açık tut. Çünkü gözün görmediği yerde kalp görebilir; fakat kalp kapanırsa gözün gördüğü de fayda vermez.”
Resulullah (s.a.v.) diğer bir Hadis-i Şerifinde de şöyle buyurmuştur: "Ben kendimi nasıl rahat hissedebilirim Sur sahibi Suru ağzına almış, alnını eğmiş, kulağını Allah’ın emrine vermiş ona üflemek için "Üfle" emrini beklemektedir. "Resulullah’ın bu sözlerinden etkilenen müslümanlar "Ey Allah’ın Resulü, biz ne diyelim " diye sorunca Resulullah: "Hasbünallahü ve nimel vekil Tevekkelna Alellahi rabbina (Allah bize yeter o ne güzel vekildir. Biz, rabbimiz olan Allah'a tevekkül ettik" deyin buyurmuştur.
اَفَحَسِبَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنْ يَتَّخِذُوا عِبَاد۪ي مِنْ دُون۪ٓي اَوْلِيَٓاءَۜ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ نُزُلًا
E fe hasibellezîne keferû en yettehizû ibâdî min dûnî evliyâe? İnnâ a‘tednâ cehenneme lilkâfirîne nüzülâ(n).
102- “İnkâr edenler, beni bırakıp kullarımı dostlar ve veliler edinmelerinin kendilerine fayda vereceğini mi sandılar? Şüphesiz biz cehennemi kâfirler için bir konaklama yeri olarak hazırladık.”
Bu hitabın iki manaya gelme ihtimali vardır.
Birincişi şudur: Kafirler benim kullarımı yani Melekleri İsa'yı ve başkalarını beni bırakıp Veli edinmelerinin kendilerine fayda sağlayacağını sanmasınlar.
İkincisi ise: İslam'a girmeyi reddedip şeytanın adımlarına uyan iman edenlerle alay eden kafirler, benim gerçek kullarımın kendilerine veli olacağını sanmasınlar. Çünkü gerçek kulları, kafirlerin velisi olmazlar. İslam'a girmeyi reddettikleri halde müminler onları nasıl veli edinebilirler? Böyle bir hitabın burada önemi büyüktür. Çünkü bu şekilde tabi olmak, dünya hayatının ziynetinden bir parçadır. Aziz ve Celil olan Allah ise, müminlere kafirleri veli edinmelerini haram kılmıştır. Bu ifade ile iman ehlinin aleyhine kafirlerin bir yetki ve otorite sahibi olmalarından yana ümitleri kesilmektedir. Kafirleri veli edinenden daha sapık kim olabilir?
Biz cehennemi kafirlere ilk konaklayacakları ziyafet yeri olarak hazırladık. Onların dünya hayatındaki cezaları, iman ehlinin onları veli edinmeleri, ahiretteki cezaları ise ateştir. Onların yaşayışlarının ve dünya hayatını sevmelerinin iman ehli ile alay edip İslam'a girmeyi reddetmelerinin, şeytanın adımlarına uymalarının da bir cezasıdır.
Ayetteki en derin taraf şudur: İnsan hayatı boyunca mutlaka bir şeye dayanır. Soru şudur: Dayandığın şey Allah mı, yoksa Allah'ın kullarından biri mi? Çünkü kıyamet günü: putlar kaybolacak, liderler terk edecek, mallar yok olacak, güçler sona erecek, ama Allah kalacaktır.
Kehf 102 bize şunu öğretir: İnsanın gerçek velisi ve dayanağı yalnız Allah'tır. Allah'tan bağımsız kurtarıcılar aramak, insanı kurtuluşa değil hüsrana götürür.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Kalbinde Allah'ın yerine geçen her şeyi gözden geçir. Çünkü kıyamet günü seni ne malın, ne makamın, ne insanlar kurtaracaktır. İnsan için en sağlam dayanak, Rabbine olan bağlılığıdır.”
قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْاَخْسَر۪ينَ اَعْمَالًا
Kul hel nunebbiukum bil ahserîne a‘mâlâ(n).
103- “De ki: Size ameller bakımından en çok hüsrana uğrayanları haber vereyim mi?”
Bu ayet, Kehf Suresi'nin en sarsıcı sorularından biriyle başlar. Çünkü insanın aklına ilk olarak şu gelir: En büyük kaybedenler kimlerdir? Günahkârlar mı? Zalimler mi? Kâfirler mi? Fakat Kur'an'ın vereceği cevap, insanı derinden düşündürmektedir.
Ayet: "El-ahserîn a‘mâlâ" “Ameller bakımından en çok kaybedenler” ifadesini kullanır. Dikkat edilirse burada sadece kaybetmekten değil, en büyük kayıptan söz edilmektedir. Çünkü bazı insanlar yanlış yaptıklarını bilirler.
Bazıları ise yanlış yolda olduklarını fark etmeden ömür tüketirler. İkinci grup çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıyadır.
Müfessirler bu ayetin bir sonraki ayetle birlikte okunması gerektiğini belirtmişlerdir. Çünkü burada soru sorulmakta, sonraki ayette cevap açıklanmaktadır.
Bununla birlikte ayetin girişindeki soru üslubu son derece dikkat çekicidir: "Size haber vereyim mi?" Kur'an bu yöntemle insanı düşünmeye sevk ediyor. Çünkü insan çoğu zaman zararı yanlış yerde arar. Mesela: Malını kaybedince kaybettiğini düşünür. Makamını kaybedince kaybettiğini düşünür. Sağlığını kaybedince kaybettiğini düşünür. Oysa Kur'an'a göre en büyük kayıp bunlar değildir. Asıl kayıp: Ömrü kaybetmektir. Ahireti kaybetmektir. Allah'ın rızasını kaybetmektir.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Her çalışan kazanmaz. Önemli olan çok çalışmak değil, doğru yolda çalışmaktır. Bugünün insanı da sürekli bir koşuşturma içindedir. İnsanlar: kariyer için çalışıyor, servet için çalışıyor, şöhret için çalışıyor, hedefler için çalışıyor. Fakat Kur'an burada çok temel bir soru soruyor: "Peki bütün bu emekler seni nereye götürüyor?" Çünkü yanlış istikamette koşan bir insanın hızı arttıkça hedefe değil, hedeften uzaklaşmaya başladığı gibi; yanlış bir hayat anlayışıyla yapılan emek de insanı kurtuluşa değil hüsrana götürebilir.
Ayetteki en derin taraf şudur: Kur'an burada günahkârlardan değil, amel sahiplerinden söz ediyor. Yani çalışan, uğraşan, emek veren insanlardan… Bu da yaklaşan uyarının ne kadar ciddi olduğunu göstermektedir. Çünkü biraz sonra öğreneceğiz ki insan bazen bütün ömrünü harcayabilir; fakat sonunda yanlış yere yatırım yaptığını anlayabilir.
Kehf 103 bize şunu öğretir: Bir işin büyüklüğünden önce, yönünün doğru olup olmadığına bakmak gerekir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Hayatında ne kadar yol aldığını değil, hangi yolda yürüdüğünü sorgula. Çünkü insanı kurtaran çok emek vermesi değil, emeklerini Allah'ın rızasına yöneltmesidir.”
اَلَّذ۪ينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا
Ellezîne dalle sa‘yuhum fil hayâtid dünyâ ve hum yahsebûne ennehum yuhsinûne sun‘â(n).
104- “Onlar, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmiş olduğu hâlde, kendilerinin güzel işler yaptıklarını sanan kimselerdir.”
Bir önceki ayette Allah Teâlâ: “Size ameller bakımından en çok hüsrana uğrayanları haber vereyim mi?” buyurmuştu. İşte şimdi o sorunun cevabı veriliyor. En büyük kaybedenler, çalışmayanlar değildir. En büyük kaybedenler, yanlış yolda yürüdükleri hâlde doğru yolda olduklarını sananlardır. Bu yüzden ayet son derece sarsıcıdır. Çünkü insan bazen günah işlediğini bilir. Hata yaptığını fark eder. Yanlış yaptığını kabul eder. Bunların dönüş yolu vardır. Fakat burada anlatılan insanlar farklıdır: "Kendilerini iyi iş yapıyor sanıyorlardı." İşte tehlikenin büyüklüğü buradadır. Müfessirler ayette geçen: "Dalle sa‘yuhum" “Çabaları boşa gitti” ifadesinin, amellerinin Allah katında geçerli bir değer taşımaması anlamına geldiğini belirtmişlerdir.
Yani çok çalışmış olabilirler. Çok emek vermiş olabilirler. Büyük fedakârlıklar yapmış olabilirler. Fakat temel yanlış sebebiyle bütün emekler hedefe ulaşmamıştır. Tıpkı yanlış adrese gönderilen bir mektup gibi… Mektup hazırlanmıştır. Emek verilmiştir. Yola çıkarılmıştır. Ama adres yanlış olduğu için yerine ulaşmamıştır.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Samimiyet tek başına yeterli değildir; samimiyetin hakikatle buluşması gerekir. Bu ayet hakkında İbn Abbas, Taberî, Kurtubî ve diğer müfessirler farklı örnekler zikretmişlerdir: Putperestler, Allah'ın dinini reddedenler, Hak yoldan ayrılanlar, Bid'at ve sapkınlık içinde hakikati terk edenler… Ancak müfessirlerin çoğu ayetin belirli bir grupla sınırlı olmadığını belirtmiştir. Çünkü ayetin ölçüsü evrenseldir: Hakikatten uzaklaşıp kendini hak üzere zannetmek. Bu tehlike her çağda vardır. Bugünün insanı için de ayet son derece canlıdır.
İnsan: Dini Allah için değil, insanlar için yaşayabilir. İyilik yaptığını sanırken kibir üretebilir. Hizmet ettiğini sanırken nefsine hizmet ediyor olabilir. Hakkı savunduğunu düşünürken kendi görüşünü kutsuyor olabilir. Bu yüzden müminler bu ayeti okuduklarında başkalarından önce kendilerini sorgulamışlardır.
Hasan-ı Basrî'nin şu manaya gelen sözü meşhurdur: "Mümin korku ile amel eder; münafık ise kendini güvende hisseder." Çünkü mümin daima: "Acaba amelim kabul oldu mu?" diye düşünür.
Ayetteki en derin taraf şudur: Burada anlatılan insanların sorunu cehalet değil, aldanmadır. Şeytanın en büyük başarısı da budur. İnsana kötülüğü iyilik gibi göstermek… Yanlışı doğru gibi göstermek… Sapmayı hidayet gibi göstermek… Bu yüzden Kur'an sadece amel etmeyi değil, amelin Allah'ın gösterdiği istikamette olmasını ister.
Kehf 104 bize şunu öğretir: İnsanın en büyük tehlikelerinden biri, yanlış yolda olduğu hâlde doğru yolda olduğunu zannetmesidir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Yalnızca ne yaptığını değil, neden yaptığını da sorgula. Çünkü insanı kurtaran çok çalışması değil; Allah'ın razı olduğu yolda çalışmasıdır. En büyük hüsran, kaybettiğini bilmeden kaybetmektir.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِاٰيَاتِ رَبِّهِمْ وَلِقَٓائِه۪ فَحَبِطَتْ اَعْمَالُهُمْ فَلَا نُق۪يمُ لَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَزْنًا
Ulâikellezîne keferû bi âyâti rabbihim ve likâihî fe habitat a‘mâluhum felâ nukîmu lehum yevmel kıyâmeti veznâ(n).
105- “İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr eden kimselerdir. Bu yüzden amelleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü onlar için hiçbir tartı kurmayacağız.”
Allah'ın vahdaniyetine dair, resullerin doğruluklarına dair ortaya koymuş oldukları delil ve burhanları inkar ederek ahiret yurdunu yalanlayan kimselerdir. Küfürleri sebebiyle bu yaptıkları boşa çıkacaktır. Onların kıyamet gününde yanımızda bir ağırlıkları, bir miktarı olmayacak. Yani amellerinde hayır namına bir şeyleri olmayacağı için terazileri ağır basmayacaktır.
Ayetteki en derin taraf şudur: Dünyada insanlar birbirlerini makamla, servetle, şöhretle ölçerler. Allah ise kalpteki imanla ve amelin ihlasıyla ölçer. Bu yüzden dünyada büyük görünen nice insan, ahirette değersiz olabilir. Dünyada bilinmeyen nice insan da Allah katında çok büyük olabilir.
Kehf 105 bize şunu öğretir: Amelin değeri sadece büyüklüğünde değil, hangi inanç ve niyet üzerine kurulduğundadır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Yalnızca ne yaptığını değil, onu hangi kalple yaptığını da düşün. Çünkü Allah katında amellerin ağırlığını belirleyen şey gösteriş değil; iman, ihlas ve Rabbine kavuşma bilincidir.”
ذٰلِكَ جَزَٓاؤُهُمْ جَهَنَّمُ بِمَا كَفَرُوا وَاتَّخَذُٓوا اٰيَات۪ي وَرُسُل۪ي هُزُوًا
Zâlike cezâuhum cehennemü bimâ keferû vettehazû âyâtî ve rusulî huzuvâ(n).
106- “İşte onların cezası cehennemdir. Çünkü inkâr ettiler, ayetlerimi ve peygamberlerimi alay konusu edindiler.”
Ey Muhammed, seninle tartışan ve bâtıl şeyleri ileri sürerek seni uğraştırmak isteyen Yahudi ve Hıristiyanlara de ki: "Ben sizlere, yapmış oldukları amellerden fayda elde edeceklerini sandıkları halde en çok zarara uğrayanların kimler olduklarını haber vereyim mi? Onlar, dünya hayatında yaptıkları doğru olmayan bu sebeple de amelleri boşa giden kimselerdir. Onlar, bu amelleri işlerken Allah’a itaat ettiklerini ve böylece güzel şeyler yaptıklarını sanıyorlardı. Yaptıkları ameller sebebiyle en çok zarara uğrayanlar, rablerinin âyet ve delillerini ve onun huzuruna çıkıp hesap vereceklerini inkâr edenlerdir. Bu yüzden onların amelleri iptal edilmiş, âhirette kendilerine fayda verecek bir sevapları kalmamıştır. Kıyamet gününde biz onların yaptıkları amellere hiçbir kıymet vermeyeceğiz. Onların amellerinin sevap bakımından hiçbir ağırlığı yoktur. İşte bunların Allah’ı inkâr etmeleri ve onun âyetlerini ve Peygamberlerini alaya almaları yüzünden varacakları yer cehennemdir.
Âyet-i Kerimede "Amelleri yönünden en çok zarara uğrayanlar" zikredilmiş ve bunların bazı sıfatları beyan edilmiştir. Bazı müfessirler bu insanlardan maksadın papazlar ve ruhbanlar olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise bunlardan maksadın Yahudi ve Hıristiyanlar olduklarını söylemişlerdir. Taberi ise: "Bu insanlardan maksat, iyi amel işlediğini sandığı halde yaptığı amel ile Allah tealayı gazaplandıran herkestir. Bu kimse ister papaz olsun ister Haham olsun isterse sapık bir müctehid olsun isterse halktan biri farketmez" demiştir.
Hz. Ali (r.a.) ise bu âyeti kerime’nin izahını kendisinden soran Haricîlere: "Bunlar sizlersiniz ey Hariciler." demiştir.
Ayetteki en sarsıcı taraf şudur: Kur'an inkârı anlatırken çoğu zaman cehaletten değil, alaydan söz eder. Çünkü insan bazen bir gerçeğe karşı çıkarken aslında onun yanlışlığını değil, kendi nefsinin rahatsızlığını ortaya koyar. Hakikat karşısında tevazu gösteren insan öğrenmeye yaklaşır. Alaya başvuran insan ise çoğu zaman kalbinin kapısını kapatmış olur. Bugünün dünyasında da bu ayetin mesajı canlıdır. İnsan bir ayeti anlamayabilir. Bir meseleyi araştırabilir. Bir konuda soru sorabilir. Fakat hakikati araştırmak başka, onu küçümsemek başkadır. Kur'an'ın eleştirdiği tavır işte bu ikinci tavırdır.
Kehf 106 bize şunu öğretir: İnkârın en tehlikeli hâli, hakikati reddetmekle yetinmeyip onu küçümsemeye başlamaktır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bilmediğin şeyi öğrenmeye çalış. Anlamadığın şeyi araştır. Fakat hakikate karşı kalbinde saygıyı kaybetme. Çünkü insanı hidayete yaklaştıran şey tevazu; ondan uzaklaştıran şey ise kibir ve alaydır.”
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَانَتْ لَهُمْ جَنَّاتُ الْفِرْدَوْسِ نُزُلًا
İnnellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti kânet lehum cennâtül firdevsi nüzülâ(n).
107- “Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler için Firdevs cennetleri bir konaklama yeri olacaktır.”
Kur'an'ın terbiyesi daima denge üzerinedir: Tehditten sonra müjde, Korkudan sonra ümit, Azaptan sonra rahmet… İşte bu ayet iman edenler içindir. İman onlarda kök salmıştır. Salih amelleri meyvedir. Kökü olmayanın meyvesi olmaz.
Firdevs “cennette bir tepedir, onun ortasıdır ve en güzel yeridir.” hadislerde bu şekilde haber varid olmuştur. Cennet istendiğinde firdevs istenmesi tavsiye edilmiştir. Bu onu istemekle değildir bu Allah’ın hak eden kuluna bu yer ikramıdır. Allah'ın rahmeti, iman ve salih amelle O'na yönelen kullarını zayi etmez.
Kehf Suresi boyunca bunun örneklerini gördük:
— Ashab-ı Kehf imanlarını korudular, Allah onları korudu.
— Bahçe sahibi kaybetti, fakat mümin arkadaşı kazandı.
— Musa sabredemediği olayların sonunda ilahî hikmeti gördü.
— Zülkarneyn gücünü Allah için kullandı ve övüldü.
Şimdi bütün bu kıssaların sonunda Kur'an şu hakikati ilan ediyor: İman ve salih amel sonunda kaybettirmez. Dünyada bazen mümin zarar etmiş gibi görünebilir. Bazen fedakârlık yaptığı için eksilmiş gibi durabilir. Bazen sabrettiği için geride kalmış gibi hissedebilir. Fakat Kur'an, sonuca ahiretten bakmayı öğretmektedir. Çünkü gerçek kazanç, dünyanın sonunda değil; hesabın sonunda belli olacaktır.
Ayetteki en derin taraf şudur: Allah burada sadece "cennet" demiyor. "Firdevs cennetleri" buyuruyor. Bu da Allah'ın kullarına vermek istediği nimetin sıradan değil, en güzel karşılık olduğunu göstermektedir.
Kehf 107 bize şunu öğretir: İman ve salih amel, insanı geçici dünyanın ötesindeki ebedî güzelliklere ulaştırır.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “İyiliğin karşılığını hemen göremediğin zaman ümitsiz olma. Allah hiçbir imanı ve hiçbir salih ameli kaybetmez. Dünyada küçük görünen nice iyilik, ahirette Firdevs'e açılan bir kapı olabilir.”
خَالِد۪ينَ ف۪يهَا لَا يَبْغُونَ عَنْهَا حِوَلًا
Hâlidîne fîhâ lâ yebğûne anhâ hivelâ(n).
108- “Orada ebedî kalacaklar ve oradan ayrılmak istemeyeceklerdir.”
Bir önceki ayette Allah Teâlâ, iman edip salih amel işleyenler için Firdevs cennetlerini hazırladığını müjdelemişti. Bu ayet ise o nimetin en büyük özelliklerinden birini açıklıyor: "Orada ebedî kalacaklar."
Dünyadaki bütün güzelliklerin ortak bir kusuru vardır: Geçicidirler. İnsan en güzel eve sahip olur, bir gün ayrılır. En sevdiği insanlarla yaşar, bir gün ayrılır. En mutlu anlarını yaşar, zaman geçer. Dünya nimetlerinin üzerine daima fanilik gölgesi düşer. Fakat cennet böyle değildir. Kur'an'ın en büyük müjdelerinden biri şudur: "Hâlidîne fîhâ" “Orada sonsuza kadar kalacaklar.” Artık ölüm yoktur. Ayrılık yoktur. Kaybetme korkusu yoktur. Bitme endişesi yoktur.
Müfessirler, cennet nimetlerinin lezzetini artıran en önemli şeylerden birinin bu ebediyet duygusu olduğunu söylemişlerdir. Çünkü insanın dünyadaki birçok mutluluğunu bozan şey, onun geçici olduğunu bilmesidir. Cennette ise bu korku tamamen kaldırılmıştır. Fakat ayetin ikinci kısmı daha da dikkat çekicidir: "Lâ yebğûne anhâ hivelâ." “Oradan ayrılmak istemezler.” Bu ifade ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Çünkü insan dünyada bir süre sonra her şeyden sıkılabilir. En güzel manzara bile zamanla sıradanlaşabilir. En sevilen şeyler bile alışkanlığa dönüşebilir. Fakat cennet dünyaya benzemez.
İbn Abbas, Mücahid, Katâde ve diğer müfessirler bu ayetin şu manaya geldiğini söylemişlerdir: Cennet ehli orada o kadar büyük bir nimet, huzur ve mutluluk içindedir ki başka bir yere gitmeyi akıllarından bile geçirmezler. Çünkü cennette: eksiklik yoktur, kusur yoktur, usanç yoktur, bıkkınlık yoktur. Dünyada insanın canını sıkan her şey cennetten kaldırılmıştır.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Dünyadaki mutluluklar eksik ve geçicidir; cennet ise tam ve ebedîdir.
Kehf Suresi boyunca insanın bağlandığı birçok şey anlatıldı:
— Ashab-ı Kehf gençliklerini bıraktılar.
— Bahçe sahibi servetine bağlandı.
— Musa bilgi peşinde yolculuk yaptı.
— Zülkarneyn büyük bir güç elde etti.
Fakat surenin son bölümü bize şunu gösteriyor: Dünyada insanın aradığı bütün huzur ve tatminin kusursuz hâli cennettedir. Çünkü insanın ruhu sonsuzluk ister. Geçici şeyler ise sonsuzluk arzusunu doyuramaz.
Ayetteki en derin taraf şudur: İnsan dünyada sürekli değişiklik arar. Yeni yerler, yeni insanlar, yeni hedefler… Çünkü hiçbir şey kalbini tam olarak dolduramaz. Cennette ise insan ilk defa eksiksiz bir doyuma ulaşacaktır. Bu yüzden ayrılmayı istemeyecektir.
Kehf 108 bize şunu öğretir: Allah'ın müminlere hazırladığı nimet sadece büyük değil, aynı zamanda ebedî ve kusursuzdur.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Dünyada hiçbir mutluluğun tam olmamasına şaşırma. Çünkü kalbin sonsuzluk için yaratıldı. Gerçek huzur, kaybetme korkusunun olmadığı yurtta; Allah'ın razı olduğu kullar için hazırladığı ebedî cennettedir.”
قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًا
Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî lenefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci'nâ bi mislihî mededâ(n).
109- “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce deniz tükenirdi. Hatta ona bir o kadar daha eklesek yine yetmezdi.”
Ey Muhammed de ki: “Şayet denizin suyu, rabbimin sözlerini, hikmetlerini ve kudretini gösteren ayetlerini yazan kalemin mürekkebi olsa, Rabbimin sözleri bitmeden önce o denizin suyu biter. O sular bittikçe bir o kadar ilave yapılsa dahi o da biter. “
“Bu hususta diğer bir rivayette şöyle buyrulmaktadır: “Yeryüzündeki ağaçlar kalem denizde mürekkep olsa ve yedi deniz de katılsa da yazılsa Allah'ın kelimeleri bitmezdi. Şüphesiz ki Allah her şeye galiptir hüküm ve hikmet sahibidir.”
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: İnsan bilgisi sınırlıdır; Allah'ın ilmi ise sonsuzdur. Bu ayet Kehf Suresi'nin bütün kıssalarıyla da mükemmel bir uyum içindedir.
— Ashab-ı Kehf kıssasında insanlar zamanın hakikatini bilmiyorlardı.
— Bahçe sahibi geleceği bilmiyordu.
— Musa (a.s.) Hızır'ın bildiği hikmetleri bilmiyordu.
— Zülkarneyn sahip olduğu güce rağmen her şeyi bilmiyordu.
Surenin sonunda ise şu sonuç ortaya çıkıyor: İnsan ne kadar bilirse bilsin, Allah'ın ilmine göre bilgisi bir damla gibidir. Nitekim Musa ile Hızır kıssasında kuşun denizden aldığı bir damla su misali verilmişti. Bu ayet adeta o dersin son cümlesidir. Bugünün insanı bilgi çağında yaşadığını düşünüyor.
Kütüphaneler dolusu kitaplar, milyarlarca veri, yapay zekâlar, araştırmalar… Fakat bütün insanlığın bildiği şeyler toplansa bile Allah'ın ilmine nispetle son derece sınırlıdır. Bu yüzden ilim insanı kibre değil, tevazuya götürmelidir. Gerçek âlim: "Ne kadar çok şey bilmediğimi öğrendim." diyebilen insandır.
Ayetteki en derin taraf şudur: Allah burada insanı bilgisizliğiyle küçültmüyor. Bilakis Rabbinin büyüklüğünü tanıtmaktadır. Çünkü kul, Allah'ın sonsuz ilmini kavradıkça O'na daha çok güvenir. Anlayamadığı kaderlerde, çözemediği hikmetlerde, cevabını bulamadığı olaylarda...
Şunu bilir: Benim bilgim sınırlı olabilir. Ama Rabbimin ilmi sonsuzdur. İşte Musa ile Hızır kıssasının da özü buydu.
Kehf 109 bize şunu öğretir: İnsan bilgisinin sınırını bilmek, Allah'ın sonsuz ilmine teslim olmanın kapısını açar.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Her şeyi anlayamadığında ümitsiz olma. Çünkü sen sınırlı bir akılla bakıyorsun, Allah ise her şeyi kuşatan bir ilimle hükmediyor. Denizler tükenir, kitaplar biter, insanlar yorulur; fakat Rabbinin ilmi, hikmeti ve kudreti asla tükenmez.”
قُلْ اِنَّمَٓا اَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُمْ يُوحٰٓى اِلَيَّ اَنَّمَٓا اِلٰهُكُمْ اِلٰهٌ وَاحِدٌۚ فَمَنْ كَانَ يَرْجُوا لِقَٓاءَ رَبِّه۪ فَلْيَعْمَلْ عَمَلًا صَالِحًا وَلَا يُشْرِكْ بِعِبَادَةِ رَبِّه۪ٓ اَحَدًا
Kul innemâ ene beşerun mislukum yûhâ ileyye ennemâ ilâhukum ilâhun vâhid. Femen kâne yercû likâe rabbihî felya‘mel amelen sâlihan ve lâ yüşrik bi ibâdeti rabbihî ehadâ(n).
110- “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana vahyediliyor ki ilahınız ancak bir tek ilahtır. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amel işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.”
Benim yalancı olduğumu ileri süren kişiyi, benim getirdiğim bir benzerini getirsin. ben gaybı bilmiyorum Ve ben sizin sormuş olduğunuz ashab-ı Kehf kıssası, zülkarneyn'in haberini gerçeğe uygun şekilde, eğer Allah beni Muttali kılmamış olsaydı, bildiremezdim. Ben sadece bir insanım. şu kadar var ki Allah bana özel olarak risaleti vermiş, vahiyle Benim Mükerrem kılmıştır.
Sizden ayrı olarak Allah'ın verdiği şerefi ve bundan dolayı bana tabi olmak da sizi mükellef kıldığı husus şudur size yapmış olduğum bu davetin de bana yapılan Vahyin de ekseni tek ilah olduğunu bildirmesidir.
Artık kim Rabbi ile güzel bir şekilde karşılaşmayı ve onunla karşılayacağı zaman kendisinden razı olmuş olarak karşına çıkmaya arzuluyorsa, Yani Allah'ın sevabını ve güzel mükafatını umuyor ise; Allah'ın şeriatına uygun işler yapıp Salih ameller işlesin ve Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın ondan başkasının rızasını gütmesin ve ona hiçbir şeyi şirk koşmasın yalnız ona ibadet etsin.
Ayetin merkezinde şu gerçek vardır: Allah katında kabul edilen amel, doğru olan ve yalnız Allah için yapılan ameldir.
Kehf Suresi boyunca anlatılan dört büyük kıssanın ortak özeti de budur:
— Ashab-ı Kehf → İmanını koru.
— Bahçe sahibi → Mala güvenme.
— Musa-Hızır → Allah'ın hikmetine teslim ol.
— Zülkarneyn → Gücü Allah'tan bil.
Son ayet ise bütün bunları tek cümlede topluyor: "Rabbine kavuşmayı umuyorsan salih amel işle ve O'na hiçbir şeyi ortak koşma."
Ayetteki en derin taraf şudur: Kehf Suresi cennet tasviriyle değil, "Rabbine kavuşma" ifadesiyle sona eriyor. Çünkü mümin için en büyük nimet yalnızca cennet değil, Allah'ın rızasıdır. En büyük kazanç yalnızca kurtulmak değil, Rabbine yüz akıyla kavuşabilmektir.
Kehf 110 bize şunu öğretir: Kurtuluşun yolu tevhid, ihlas ve salih ameldir.
Bu ayet bugün sana şöyle fısıldar: “Bir gün Rabbinin huzuruna çıkacaksın. O gün yanında ne malın kalacak, ne makamın, ne de insanların övgüsü. Seninle gelecek olan şey; Allah için inanmış bir kalp, ihlasla yapılmış ameller ve şirkten korunmuş bir kulluk olacaktır.”
Kehf Suresi'nin Son Mesajı
Kehf Suresi'nin başında hamd ile başlayan yolculuk, sonunda kulluk ile bitmektedir. Surenin özü tek cümlede şöyledir: "Fitnelerle dolu bir dünyada kurtuluş; Allah'a sağlam iman etmek, O'nun hikmetine güvenmek, nimetleri O'ndan bilmek ve yalnız O'nun rızası için yaşamaktır."
Allah Teâlâ bizleri Kehf Suresi'nin mesajını anlayan, yaşayan ve Rabbine yüz akıyla kavuşan kullarından eylesin. Âmin.

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...