Tâ-Hâ Sûresi 115-135. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Tâ-Hâ Sûresi Dördüncü Kesim Ayet Grubu Tefsiri
(115-127)
وَلَقَدْ عَهِدْنَٓا اِلٰٓى اٰدَمَ مِنْ قَبْلُ فَنَسِيَ وَلَمْ نَجِدْ لَهُ عَزْمًا۟
Velekad ‘ahidnâ ilâ âdeme min kablu fenesiye velem necid lehu ‘azmâ(n)
115- “Andolsun ki, Biz daha önce Adem’e de ahid vermiştik. Fakat o unuttu. Ve biz onda bir azim bulmadık.”
Ayet-i kerimeye, yemin ederek başlanıyor ve bütün Peygamberlerden önce Hz. Adem'den, emirlerine uyacağına, cennette bulunan ağaca yaklaşmaması gerektiği ve yasaklarından sakınacağına dair söz alınıp kendisine bir sorumluluk yükledi. Fakat Hz. Âdem’in, beşer olması hasebiyle bu sözü unuttuğunu ve kendisine yasaklanan ağacın meyvesinden yediğini beyan ediyor. Âyetin sonunda da: "Biz onda azim görmedik." buyuruyor.
Bu son ifadeden neyin kastedildiği farklı şekillerde izah edilmiştir. Taberi, Katadenin "Azimden maksat, sabırlılıktır." dediğini,
Atıyye, İbn-i Abbas ve İbn-i Zeyd’in ise "Azimden maksat, verilen sözü muhafaza etmektir." dediklerini rivayet etmektedir. Buna göre âyetin mânâsı şöyle izah edilir: "Biz Âdem’den, daha önce söz aldık. Fakat biz onu, verdiği söze karşı sabırlı ve onu muhafaza eden bîr kimse olarak görmedik."
Bu izah şekli, Hz. Âdem’in, kendisine Peygamberlik gelmeden önce verdiği sözü tutamadığı görüşüne uygundur. Veya Hz. Âdem’in, bu davranışı, Peygamberlerin masumiyetine gölge düşürmeyen bir zelle’dir.
Başka bir izaha göre de bu âyet-i Kerimenin mânâsı şöyledir: "Biz Âdem’den daha önce söz almıştık. Fakat, o verdiği sözü unuttu. Ama biz onu hatada ısrarcı biri bulmadık. O, yaptığı hataya bir daha dönmedi." Bu izah tarzı, Peygamberlerin masum olması ve bu sebeple günah işlememesi esasına daha uygundur.
Tâ-Hâ 115. ayet, insanın yaratılışından beri devam eden imtihanın temel unsurlarından ikisini ortaya koyar: unutmak ve azim. Hz. Âdem (As)'a verilen ilahî emrin hatırlatılması, insanın hakikati bildiği hâlde gaflete düşebileceğini gösterir. Ayetin 114. ayetteki “Rabbim! İlmimi artır” duasının hemen ardından gelmesi ise ilmin tek başına yeterli olmadığını; insanın bildiği hakikat üzerinde sebat edebilmesi için azim ve iradeye de muhtaç olduğunu öğretir.
وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰٓئِكَةِ اسْجُدُوا لِاٰدَمَ فَسَجَدُٓوا اِلَّٓا اِبْل۪يسَۜ اَبٰى
Ve-iż kulnâ lilmelâ-iketi-scudû li-âdeme fesecedû illâ iblîse ebâ
116- “Hani meleklere demiştik ki: “Adem’e secde edin.” Hepsi secde etmişti. İblis müstesna. O dayatmıştı.”
Hz. Adem ve İblis kıssası Kur'an-ı Kerim'in çeşitli surelerinde farklı yönleri ile zikredilmektedir. Mesela Bakara, A’raf, Kehf, Sa’d ve diğer sürelerde de bu mevcuttur. Bu surede de zikredilmektedir. İblisin Hz. Adem'i kıskanmasından dolayı gurura kapılıp ona saygı secdesinde bulunmadığı beyan edilmekte ve bundan sonra gelen ayetlerde de şeytanın, Hz Adem'e nasıl vesvese vererek onu Cennetten çıkardı bildirilmektedir.
“Âdem'in yolu hata ettiğinde Rabbine dönmek; İblîs'in yolu ise hata ettiğinde kendini haklı çıkarmaktır. Sâlikin kurtuluşu, nefsini haklı çıkarmakta değil, Rabbine teslim olmakta ve her düştüğünde yeniden O'na dönmektedir.”
Tâ-Hâ 116. ayet, Hz. Âdem (As)'ın kıssasının hemen ardından İblîs'in tavrını getirerek insanın iki farklı düşüş biçimini gösterir. Âdem (As)’ın imtihanında unutma ve hata; İblîs'in imtihanında ise kibir, itiraz ve emre karşı direnme öne çıkar. İnsan için asıl tehlike hata etmekten çok, hatasında nefsini haklı görerek Allah'ın emrine karşı direnmesidir.
فَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اِنَّ هٰذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقٰى
Fekulnâ yâ âdemu inne hâżâ ‘aduvvun leke velizevcike felâ yuḣricennekumâ mine-lcenneti feteşkâ
117- “Bunun üzerine, ‘Ey Âdem! Şüphesiz bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın; yoksa sıkıntıya düşersin.’ dedik.”
Sana secde etmediği ve senin faziletini kabul etmediği için sana da, eşin Havva’ya da düşmandır. Sizi cennetten çıkmanıza sebep olacak şeyleri yaptırmasın. Rızkını aramakta türlü türlü eziyetlerle karşılaşırsın. Halbuki sen burada çok rahat bir hayat sürüyorsun ve herhangi bir sıkıntında yoktur. Bir külfet veya meşakkatle de karşılaşmıyorsun. Yüce Allah’ın; “İkiniz bedbaht olursunuz” demeyip “bedbaht olursun” demesi, ayetlerin başkalarına riayet olsun diye söylenmiştir. Bunda erkeğini, hanımın ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olduğuna işaret vardır.
“Sâlik yalnızca menzili değil, yol üzerindeki düşmanı da tanımalıdır; çünkü şeytanın hedefi insanı bir anda uçuruma atmak değil, küçük adımlarla Rabbinden uzaklaştırmaktır.”
Ve ayetin kalbe bıraktığı en önemli ders: “Sana düşman olanı dost zannetme; seni Allah'tan uzaklaştıran her vesveseye karşı uyanık ol. Çünkü korunması gereken yalnızca kazandığın nimetler değil, o nimetleri sana kazandıran istikamettir.”
Tâ-Hâ 117. ayet, insanın önündeki en büyük düşmanlardan birinin İblîs olduğunu bildirerek kulluğun yalnızca Allah'ın emirlerini bilmekten ibaret olmadığını, bu emirleri yaşarken düşmanın tuzaklarına karşı uyanık olmak gerektiğini öğretir. Şeytanın hedefi insanı yalnızca günaha sokmak değil; Allah'ın verdiği iman, huzur, ibadet ve istikamet nimetlerinden uzaklaştırmaktır.
اِنَّ لَكَ اَلَّا تَجُوعَ ف۪يهَا وَلَا تَعْرٰىۙ
İnne leke ellâ tecû’a fîhâ velâ ta’râ
118- “Zira Cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın.”
Cennette açlık yoktur. Orada acıkmayacağın gibi elbisesiz de kalmazsın.
Tâ-Hâ 118. ayet, Hz. Âdem ve eşinin cennetteki temel nimetlerinden ikisini hatırlatır: açlık ve çıplaklık yoktur. Ayet, Allah'ın insanın bütün ihtiyaçlarını bildiğini ve onu nimetlerle kuşattığını gösterir. 117. ayetle birlikte düşünüldüğünde ise insanın bu nimetleri koruması ve şeytanın onu Allah'ın nimetlerinden uzaklaştırmasına izin vermemesi gerektiği anlaşılır. İşârî açıdan açlık, kalbin hakikate olan ihtiyacını; örtü ise takvânın insanı manevî tehlikelerden korumasını hatırlatır.
وَاَنَّكَ لَا تَظْمَؤُ۬ا ف۪يهَا وَلَا تَضْحٰى
Veenneke lâ tazmeu fîhâ velâ tadhâ
119- “Orada ne susarsın, ne de güneşin sıcağında kalırsın.”
Orada içecek her şey bulunduğu için susamayacağın gibi güneşin sıcağı sana isabet etmez. Çünkü orada güneş yoktur. Cennet ehli uzayıp giden gölgelerde barınırlar.
Açlık ve çıplaklığın bir arada zikredilmesi, açlığın insanın içinin sıkıntısı, çıplaklığın ise dışının zillet ve sıkıntısı olmasındandır. İnsanın içindeki sıcaklık olan susuzluk ile dışarıdaki sıcaklığın ifadesi olan güneş sıcaklığı da birlikte zikredilmektedir.
Bu şuna delildir: insan yemeye, içmeye, giymeye ve bir barınağa bir eve muhtaçtır. İşte bütün bunlar, herhangi bir çaba ve yorulma söz konusu olmaksızın Hz. Adem ve onun zevcesi için sağlanmış bulunuyordu. Fakat onlar isyan ettiler. O bakımdan cennetten çıkarıldılar. Artık sıkıntı çekmeksizin rahatlıkla bu nimetleri elde edemezler. Bu bakımdan onların bu bedbahtlığı, muhalefetin bir neticesi olmuştur.
Şu anda bu insan yeryüzünde yaşamaktadır. Şanı Yüce Allah ona herhangi bir vahiy indirdiği takdirde bu onu mutlu kılmak içindir, bedbaht kılmak için değildir. Onu tekrar mutluluk yurduna yani cennete iade etmesi içindir, başkası için değildir. İnsan ise dünya hayatında Allah'ın vahyinden yüz çevirmekle bedbahtlığını, mutsuzluğunu arttırır. Bundan sonra ise ahiret yurdunda Allah'ın vahyinden yüz çevirdiği için varıp barınacağı yer cehennem olacaktır.
“Ey insan! Karnını doyuranı, susuzluğunu gidereni ve seni sıcaktan koruyanı unutma. Çünkü sen her an O'na muhtaçsın. Dünyanın nimetlerine sahip olduğunda nimetin sahibini, sıkıntıya düştüğünde ise seni sıkıntıdan kurtaracak olan Rabbini hatırla.”
Tâ-Hâ 119. ayet, cennette Hz. Âdem'in susuzluk ve güneş sıcağı gibi sıkıntılardan korunacağını bildirir. 118. ayetle birlikte insanın temel bedensel ihtiyaçları zikredilir ve Allah'ın kulunu her yönden nimetlendirdiği gösterilir. İşârî açıdan ise susuzluk, kalbin Allah'a ve hakikate duyduğu ihtiyacı; sıcaktan korunmak ise Allah'ın rahmetine ve himayesine sığınmayı hatırlatır.
فَوَسْوَسَ اِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَٓا اٰدَمُ هَلْ اَدُلُّكَ عَلٰى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لَا يَبْلٰى
Fevesvese ileyhi-şşeytânu kâle yâ âdemu hel edulluke ‘alâ şecerati-lḣuldi vemulkin lâ yeblâ
120- “Derken şeytan ona vesvese verdi. ‘Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacını ve yok olup gitmeyecek bir hükümranlığı göstereyim mi?’ dedi.”
Şeytan zorlayarak değil vesvese vererek ebediliği, çünkü onun iddiasına göre o ağaçtan yiyen ebedi kalır ve ölmezmiş. Yok olmayan, sonu gelmeyen bir mülkü sana göstereyim mi? Bu buyruk şunu göstermektedir: Ebedilik ve mülk arzusu beşer tabiatından oldukça derin iki arzudur. Şeytan bunları insanı Allah'ın emrinden saptırmak için kötüye kullanmıştır. Bu iki duygu şu ana kadar şeytan tarafından insanı Allah'ın vahyinden ve kitaplarından uzaklaştırmak maksadıyla kullanılmaktadır.
Yalan yere iddia edilen ebedilik için birçok önder ve liderin hakkın aleyhine birçok batıllar yaptığını görmekteyiz. Yine mülk için çoğu kimsenin adaleti namı hesabına ve aleyhine kullanmak üzere birçok büyük suçlar işlediklerini görmekteyiz. Halbuki Allah’ın emirlerine bağlanmaksızın ebedilik de söz konusu olmaz. İşte hakiki mülk odur, hakiki ebedilik de odur. Rahman olan Allah insana gerçek mülkün ve gerçek ebediliğin yolunu göstermektedir. Şeytan ise uydurma ve hakikati olmayan mülk ve ebedilik yollarına iletmektedir.
Tâ-Hâ 120. ayet, şeytanın insanı nasıl aldattığını gösteren çok önemli bir ayettir. Allah Teâlâ bir önceki ayetlerde İblîs'in düşman olduğunu bildirmişken, burada onun Hz. Âdem'e doğrudan zor kullanmak yerine vesvese verdiğini anlatır. Şeytan, Âdem (As)'ın mevcut nimetlerini hatırlatmak yerine ona “ebedîlik” ve “yok olmayacak hükümranlık” vaadinde bulunmuştur. Böylece insanın en güçlü arzularından olan kalıcılık, sahip olma ve güç elde etme duygularını kullanmıştır.
فَاَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِۘ وَعَصٰٓى اٰدَمُ رَبَّهُ فَغَوٰىۖ
Feekelâ minhâ febedet lehumâ sev-âtuhumâ vetafikâ yaḣsifâni ‘aleyhimâ min veraki-lcenne(ti)(c) ve’asâ âdemu rabbehu feġavâ
121- “Bunun üzerine ikisi de o ağaçtan yediler. Derken avret yerleri kendilerine göründü ve üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Âdem Rabbine karşı geldi ve böylece yolunu şaşırdı.”
Hz Adem ve Havva iblisin vesvesesine kapılarak kendilerine yasaklanan ağacın meyvesinden yediler. Bunun üzerine daha önce gözleriyle görmedikleri edep yerleri kendilerine gözükür oldu. Bunun üzerine Adem ve Havva edep yerlerini Cennetten koparttıkları yapraklarla kapatmaya çalıştılar. Böylece Adem Rabbinin emrine karşı gelmiş oldu ve kendisine konan yasak sınırını aştı.
Tesettür Allah'ın emirlerine uygulamak için vazgeçilmez bir esastır. Şu anda beşeriyet Allah'ın emrine muhalefet konusunda şeytana itaat etmektedir. Görülmemiş çılgınlıkta bir çıplaklık alışılmış bir hayat tarzı olmuş durumdadır. Şeytan halidaha kendisine itaat edenlerle tamamıyla onları çıplaklaştırıncaya, elbiseden uzaklaştırıncaya kadar uğraşmaya devam etmektedir.
Masum bir peygambere düştüğü bir yanılgı dolayısıyla bu derece ağır bir şekilde nasıl sitem edildiğine bakınız, görünüz ibret alınız! Siz de büyük günahlar şöyle dursun, küçük günahları dahi işleseniz kusurlarınızı hiçbir zaman küçümsemeyiniz.
“Şeytan sana kazanç vaat ederken sonucunu gizler; Allah ise seni sonuca karşı uyarır. Öyleyse her arzunun peşinden gitme. Bir hata yaptığında da ümitsizliğe düşme; örtünü kaybettiğini fark ettiğin anda Rabbine dön, hayâ ile tevbe et ve yeniden ayağa kalk.”
Tâ-Hâ 121. ayet, şeytanın vesvesesinin Hz. Âdem ve eşinin fiiline dönüştüğünü ve bunun hemen ardından örtülerinin açıldığını bildirir. Ayet, şeytanın vaadi ile ortaya çıkan sonuç arasındaki büyük çelişkiyi gösterir: Şeytan “ebedîlik ve yok olmayacak mülk” vaat etmiş, fakat sonuç mahremiyetin açılması ve sıkıntı olmuştur. Bununla birlikte ayet, insanın hata edebileceğini; fakat hatanın insanı Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe sürüklememesi gerektiğini de öğretir. Çünkü Kur'an'ın devamında Hz. Âdem'in tevbesi ve Allah'ın onu seçip bağışlaması anlatılacaktır.
ثُمَّ اجْتَبٰيهُ رَبُّهُ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدٰى
Śumme-ctebâhu rabbuhu fetâbe ‘aleyhi vehedâ
122- “Sonra Rabbi onu seçti, tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.”
Hz. Adem emre aykırı davrandığı, hatasının farkına vardığını ve ardından örtünmeye çalıştığı anlaşılmakta sonrasında Allah teala onu seçtiğini buyuruyor. Yakınlaştırdı ve üstün kıldı. Onu özür dileme ve mağfiret isteme yoluna iletti.
“Ey kul! Bir hata yaptığında ‘Artık bitti’ deme. Rabbine dön. Çünkü senin düştüğün yere bakıp seni terk eden değil, tevbe ile O'na döndüğünde seni yeniden seçen bir Rabbin vardır. Tevbe geçmişini temizler; hidayet ise önündeki yolu aydınlatır.”
Tâ-Hâ 122. ayet, Hz. Âdem'in kıssasının yalnızca bir hata ve düşüş kıssası olmadığını, asıl olarak tevbe, ilâhî rahmet ve hidayet kıssası olduğunu gösterir. Allah Teâlâ onun hatasından sonra “onu seçmiş”, tevbesini kabul etmiş ve ona hidayet vermiştir. Bu, insan için büyük bir ümit mesajıdır. Kul hata edebilir; fakat hatasından sonra Rabbine samimiyetle dönerse Allah'ın rahmeti onu yeniden ayağa kaldırabilir.
قَالَ اهْبِطَا مِنْهَا جَم۪يعًا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّۚ فَاِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ مِنّ۪ي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقٰى
Kâle-hbitâ minhâ cemî’an ba’dukum liba’din ‘aduvv(un)(s) fe-immâ ye/tiyennekum minnî huden femeni-ttebe’a hudâye felâ yadillu velâ yeşkâ
123- “Allah buyurdu ki: “Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Size benden bir hidayet geldiğinde benim hidayetime uyan ne sapar, ne de bedbaht olur.”
Adem ve Havva birlikte inin. Bu şuna delildir: Masiyetin hemen peşinden tövbe gelse dahi ve bu tevbe Allah tarafından kabul edilse dahi bir çeşit cezasız geçiştirilemez. Yüce Allah'tan bize lütfuyla muamele etmesini dileriz. Adem'in zürriyetine hitaben birbirinize düşman olarak denilmesinden kasıt ise, dünya hayatında birbirinizi kıskanarak, din konusunda farklı inançlara sahip olarak, nefsi hastalıklar sebebiyle birbirinize karşı haksızlık yaparak birbirinize düşman olur. İşte bu bedbahtlığın kendisidir. Allah'ın şeriatleri ise insanı bu bedbahtlıktan kurtarmak için gelmiştir. Vahye tabi olmakla bedbahtlık söz konusu değildir. Asıl bedbahtlık ondan yüz çevirmekle olur.
Kitap ve şeriat yahut da genel olarak vahiy geldiğinde İbn Abbas derki: Dünya hayatında sapmaz, ahirette de bedbaht olmaz.
Nesefi de şöyle demektedir: “Bu şu demektir: Ahiretteki bedbahtlık dünya hayatındaki dinin gösterdiği yoldan sapanın karşılaşacağı cezadır. Allah'ın kitabına uyup, emirlerine riayet eden, yasaklarından kaçınan kimse, satmaktan ve bu sapıklığın cezasından kendisini kurtarmış olur.”
“Dünya yolculuğunda insanı kurtaran kendi aklının ve nefsinin gösterdiği yol değil, Rabbinden gelen hidayete teslim olup onu hayatının istikameti hâline getirmesidir.”
“Ey yolcu! Dünyaya geldin; burada düşmanın da var, imtihanın da var. Fakat Rabbin seni rehbersiz bırakmadı. Sana hidayet gönderdi. O hidayetin peşinden git; çünkü yolunu Allah'ın gösterdiği insan kaybolmaz. Önüne sıkıntılar çıksa bile hakiki bedbahtlığa düşmez. Yeter ki yönünü Rabbinden çevirmesin.”
Tâ-Hâ 123. ayet, insanın dünya hayatına gönderilişini ve bu hayattaki temel yol haritasını ortaya koymaktadır. İnsan dünyaya imtihan için gelir; şeytan onun düşmanıdır ve nefsî arzularla mücadele eder. Fakat Allah insanı rehbersiz bırakmamıştır. “Benden size bir hidayet geldiğinde” ifadesiyle vahiy ve ilâhî rehberlik bildirilmiş; bu hidayete uyan kişinin sapmayacağı ve hakiki şekavete düşmeyeceği müjdelenmiştir.
وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى
Vemen a’rada ‘an żikrî fe-inne lehu ma’îşeten dankân venahşuruhu yevme-lkiyâmeti a’mâ(n)
124- “Kim de, Benim zikrimden yüz çevirirse, bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve kıyamet gününde Biz onu kör olarak haşrederiz.”
Kim benim zikrimden yüz çevirirse emirlerimi dinlemez, resullerime indirdiklerime aykırı hareket ederse, beni hatırlamaz ve hidayeti başka kaynaktan almaya çalışırsa, dünya hayatında da sıkıntılı bir geçimi olur.
İbn Kesir derken: “Onun ne rahat ve huzuru olur, ne kalbinde genişlik ve ferahlık olur. aksine kalbi daralır, sıkıntı çeker. Bunun sebebi ise dalalet içinde olmasıdır. zahiren nimetler içinde görünse, dilediğini giyinse, dilediğini yese, dilediği meskende kalsa bile bu böyledir. onun kalbinde yakin, hidayet ve ihlas bulunmadıkça her zaman huzursuzluk, hayret ve şüphe içerisindedir. Tereddütten, kuşkulardan kendisini kurtaramaz. İşte bütün bunlar manşetin, geçimin, darlığın ve sıkıntının olmasıdır.
Âyet-i Kerimede "Kim benim zikrimden yüz çevirirse." buyurulmaktadır. Burada "Zikir" kelimesinin maksat, bir önceki âyette geçen "Hidayet" dir. Veya "Allah'ın şeriatı" yahut "Kuran-ı Kerim" ve diğer bütün semavi kitaplar olduğu açıklanmaktadır.
Yine âyet-i Kerimede, Allah'ın zikrinden yüz çevirenlere zor bir hayat olduğu beyan edilmektedir. Bu meşakkatli zor hayatın, dünyada mı kabirde mi yoksa âhirette mi olacağı konusunda farklı görüşler vardır.
İkrime, Dahhak ve Abdullah b. Abbas’tan rivayet edilen bir görüşe göre Allah'ın zikrinden yüz çevirenin yaşayacağı meşakkatli ve zor hayat, dünya hayatıdır. Zira Allah'ın zikrinden yüz çevirenin kazancı haramlarla karışıktır. Haram olarak kazanılan mal miktar olarak çok olsa dahi onu kazanan için sıkıntı ve meşakkate sebep olur. Ayrıca mümin kul, Allah yolunda her harcadığının karşılığını alacağına inandığından, kendisini geniş bir yaşantı içinde hisseder. Kâfirde böyle bir inanç olmadığından ne kadar bolluk içinde olsa da hayat onu sıkar ve cimriliği artar. Dünya hırsı gözlerini bürür, kendisini daima sıkıntı içinde hisseder.
Ebu Saîd el-Hudrî, Süddî ve bir kısım âlimlere göre ise Allah'ın zikrinden yüz çevirenlerin yaşayacakları meşakkatli ve zor hayat, kabir hayatıdır. Zira kâfirlerin kabirde görecekleri azap, kaburgalarım birbirine geçirecek kadar sıkıntılı olacaktır.
Peygamber efendimiz bir Hadis-i Şerifinde kabir hayatını şöyle tasvir ediyor: "Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçedir veya ateş çukurlarından bir çukurdur. Taberi de yukarıda izah edilen görüşü tercih etmiştir.
Hasan-i Basrî İbn-i Zeyd ve Katade’den nakledilen bir görüşe göre Allah'ın zikrinden yüz çevirenin yaşayacağı sıkıntılı hayattan maksat, âhiret hayatıdır. Zira en sıkıntılı hayat oradadır. Cehennemlikler, zakkum ağacından, dikenlerden yiyecekler, yanan insanlardan akan kan ve irini içeceklerdir.
Ayet-i Kerimenin son bölümünde, Allah Teala´nın zikrinden yüz çeviren hakkında "Biz onu kör olarak haşredeceğiz." buyurulmaktadır. Buradaki körlükten maksat, ya "Delil getirmekten âciz." veya "Gözü kör." demektir. Taberi, her iki bakımdan da kör olacakları görüşündedir
“Ey kul! Dünyanın sana vereceği hiçbir şey kalbinin Allah'a olan ihtiyacını gideremez. Rabbini unutursan nimetlerin içinde bile daralabilirsin; fakat O'nu hatırlarsan darlıkların içinde bile gönlün genişleyebilir. Öyleyse zikri yalnız dilinde değil, hayatının merkezinde taşı.”
Tâ-Hâ 124. ayet, 123. ayette bildirilen hidayet yolunun karşısındaki tehlikeyi açıklar. Allah'ın hidayetine uymak insanı sapmaktan ve hakiki şekavetten korurken, Allah'ın zikrinden yüz çevirmek insanın iç dünyasında “maîşeten dankâ”, yani dar ve sıkıntılı bir hayat meydana getirebilir. Bu sıkıntı yalnızca maddî yoksulluk değildir; kalbin huzursuzluğu, doyumsuzluk, anlamsızlık, korku ve gaflet gibi manevî darlıkları da kapsar. Ayetin sonunda ahiretteki körlük zikredilerek, dünyada hakikate gözlerini kapatan insanın ahirette bunun ağır sonucuyla karşılaşacağı bildirilir.
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَص۪يرًا
Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ vekad kuntu basîrâ(n)
125- “Der ki: “Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben gören biriydim.”
Dünya hayatında kendisine verilen eksiksiz bir yapıyla her şeyi gören bir göze, idrak eden bir akla sahiptim.
“Gözün gördüğü şeyleri herkes görür; basiret ise görünenlerin ardındaki hakikati fark etmektir. Sâlikin yolculuğu, gözün görüşünden kalbin görüşüne; suretten mânâya ve eserden müessire doğru yapılan bir uyanış yolculuğudur.”
“Ey insan! Dünyada gözlerinin açık olması seni aldatmasın. Asıl mesele neye baktığın değil, baktığında neyi gördüğündür. Kâinata bakıp Rabbini, nimete bakıp nimet sahibini, günaha bakıp nefsini, ölüme bakıp ahireti görebiliyorsan kalbin görüyordur. Öyleyse gözlerini değil, önce kalbinin basiretini koru.”
Tâ-Hâ 125. ayet, 124. ayette bildirilen “kör olarak haşredilme” durumunun insanın kıyamet günündeki şaşkınlığıyla nasıl ortaya çıkacağını anlatır. İnsan dünyada gözleriyle gördüğünü hatırlatarak “Rabbim, beni neden kör olarak haşrettin?” diye soracaktır. Buradaki büyük işaret, gözlerin görmesi ile kalbin görmesinin aynı olmadığıdır. İnsan dünyada gözleri açık olduğu hâlde Allah'ın ayetlerine, nimetlerine ve hakikate karşı körleşebilir. Tasavvufî açıdan bunun karşıtı basirettir: görünenin ötesindeki ilâhî hakikati fark edebilmek.
قَالَ كَذٰلِكَ اَتَتْكَ اٰيَاتُنَا فَنَس۪يتَهَاۚ وَكَذٰلِكَ الْيَوْمَ تُنْسٰى
Kâle keżâlike etetke âyâtunâ fenesîtehâ(s) vekeżâlike-lyevme tunsâ
126- “Buyurdu ki “İşte böyle! Sana ayetlerimiz gelmişti de, sen onları unutmuştun. Bugün de sen böyle unutulursun.”
Yani sen de dünya hayatındayken işte bunun gibi yapmıştın. Dünya hayatındayken Hakka karşı kör olmuştun. Sana ayetlerimiz gelmişti de sen onları unuttun. Halbuki ayetlerimiz sana gayet açık bir şekilde gelmişti. Sen onlara ibret gözüyle bakmadın. Onları terk ettin onlara karşı körler gibi hareket ettin. İşte bugün biz de seni bu körlüğün üzerine terk ederiz. Gözünden perdelerini kaldırmayız. Çünkü ceza, işlenen amelin türünden olur. yani Allah'ın ayetlerinden yüz çevirip, onları unutup, onlara karşı gafil davranıp, kendisine ulaştıktan ve tebliğden sonra hatırlamayan kişinin muamelesini onlara karşı yaptığın için bugün de bizler sana unutulan bir kimseye karşı gösterilen davranışı gösteririz.
“Sâlikin en büyük mücadelesi yalnızca günahla savaşmak değil, Rabbiyle arasındaki bağı unutturmayan bir kalp inşa etmektir; çünkü gaflet ayetleri unutturur, zikir ise ayetleri yeniden kalbin önüne getirir.”
“Ey insan! Allah'ın ayetlerini yalnızca okumakla yetinme; onları unutma. Çünkü hakikati bilmek başka, onu hayatında taşımak başkadır. Bugün sana yapılan ilâhî hatırlatmayı yarına bırakma. Zira kalbin unuttukça gaflet büyür; hatırladıkça basiret açılır. Rabbini unutma ki O'nun gösterdiği yolu da unutmayasın.”
Tâ-Hâ 126. ayet, 125. ayette sorulan “Rabbim, beni neden kör haşrettin?” sorusuna ilâhî cevabı verir: “Sana ayetlerimiz geldi, fakat sen onları unuttun.” Buradaki unutma sıradan bir hafıza unutması değil, Allah'ın ayetlerini bilerek önemsememek, onlardan yüz çevirmek ve hayatın dışında bırakmaktır. Ayet, insanın dünyada hakikate karşı geliştirdiği gafletin ahirette ağır bir mahrumiyete dönüşeceğini bildirir. Allah'ın “unutması” ise hâşâ gerçek bir unutma değil, kişinin ilâhî rahmet ve lütuftan mahrum bırakılması anlamındadır.
وَكَذٰلِكَ نَجْز۪ي مَنْ اَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِاٰيَاتِ رَبِّه۪ۜ وَلَعَذَابُ الْاٰخِرَةِ اَشَدُّ وَاَبْقٰى
Vekeżâlike neczî men esrafe velem yu/min bi-âyâti rabbih(i)(c) vele’ażâbu-l-âḣirati eşeddu veebkâ
127- “İşte haddi aşanları rabbinin ayetlerine inanmayanları böyle cezalandıracağız. Ahiretin azabı ise hem daha çetin, hem daha süreklidir.”
Allah'ın ayetlerini yalanlayan, haddini aşan kimseleri dünyada ve ahirette işte böyle cezalandırırız. Dünya azabından daha ağırdır ahiret azabı, hem daha da sürekli, devamlı ve kalıcıdır.
“Sâlik için israf yalnızca malı boş yere tüketmek değildir; Allah'ın kendisine emanet ettiği ömrü, vakti, bedeni, aklı ve kalbi asıl gayesinden uzaklaştıracak şekilde tüketmek de israftır. Zühd ise nimeti terk etmek değil, nimetin içinde ölçüyü ve emanet bilincini korumaktır.”
“Ey insan! Sana verilen hiçbir şey gerçekten senin mülkün değildir; hepsi bir emanettir. Ömrünü tüketmeden, vaktini kaybetmeden, nimetleri ölçüsüzce harcamadan ve kalbini dünya ile doldurmadan önce düşün: Sana verilenleri hangi amaç için kullanıyorsun? Çünkü dünya geçicidir; fakat yaptığın tercihler kalıcı bir sonuca doğru ilerlemektedir.”
Tâ-Hâ 127. ayet, önceki ayetlerde anlatılan gaflet ve unutmanın sonucunu açıklamaktadır. Allah'ın ayetlerini unutan ve Rabbine iman etmeyen insanın “israf” içinde olduğu bildirilir. Buradaki israf yalnızca malı gereksiz yere harcamak değildir; ömrü, zamanı, nimetleri, duyguları ve Allah'ın verdiği imkânları ölçüsüz biçimde tüketmek de bu kavramın kapsamına girer. Ayet, dünya hayatındaki sonuçların geçici; ahiret hayatındaki sonuçların ise daha şiddetli ve kalıcı olduğunu hatırlatarak insanı dünya nimetlerini amaç değil emanet olarak görmeye çağırır.
Tâ-Hâ Sûresinin Sonuç Kısmı Ayet Tefsiri
(128-135)
اَفَلَمْ يَهْدِ لَهُمْ كَمْ اَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ يَمْشُونَ ف۪ي مَسَاكِنِهِمْۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِاُو۬لِي النُّهٰى۟
Efelem yehdi lehum kem ehleknâ kablehum mine-lkurûni yemşûne fî mesâkinihim(k) inne fî żâlike leâyâtin li-ulî-nnuhâ
128- “Meskenlerin de gezdikleri, kendilerinden önce gelip geçmiş nice nesilleri yok edişimiz hala onları yola getirmedi mi? Doğrusu akıl sahipleri için bunda ayetler vardır.”
Onlar Tefekkür ettikleri takdirde geçmişlerin kökten helak edilmelerinin sebebinin kafir olmaları olduğunu anlayacaklardı. O bakımdan onların yaptıkları gibi yapmasınlar.
Katade diyor ki: “Kureyşliler ticaret için Şam'a gittiklerinde, daha önce helak edilmiş olan at ve Semud kavminin yerlerinden geçiyorlar ve onların neye uğradıklarını görüyorlardı. İşte bu ayeti kerime bu gibi olaylara işaret etmektedir.”
“Sâlik için tarih, geçmişte kalmış olayların arşivi değil; nefsin tekrar eden hatalarını gösteren bir aynadır. Akıl sahibi, başkasının düşüşünü seyretmek ile yetinmez; o düşüşte kendi nefsinin düşebileceği yeri görür ve daha düşmeden tedbir alır.”
“Ey insan! Geçmişin harabelerinden geçerken yalnızca taşlara bakma; onların sana anlattığı hakikati dinle. Bir zamanlar o evlerde yaşayanlar da senin gibi umut kurdular, plan yaptılar, dünyayı kendilerine ait sandılar. Bugün onlardan geriye yalnızca izler kaldı. Öyleyse aklını kullan, ibret al ve sana verilen ömrü kalıcı olan yurdun için değerlendir.”
Tâ-Hâ 128. ayet, insanı geçmiş milletlerin akıbeti üzerinde düşünmeye çağırmaktadır. Nice güçlü ve büyük toplumların ortadan kalkması, onların yaşadığı yerlerin bugün insanların önünden geçip gittiği harabelere dönüşmesi, akıl sahipleri için açık birer ibrettir. Ayet, tarihin sadece bilgi edinmek için değil, hidayete ulaşmak ve yanlışlardan sakınmak için okunmasını öğretir.
وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَكَانَ لِزَامًا وَاَجَلٌ مُسَمًّىۜ
Velevlâ kelimetun sebekat min rabbike lekâne lizâmen veecelun musemmâ(n)
129- “Şayet Rabbinin verilmiş bir sözü ve tayin ettiği bir vakit olmasaydı hemen azaba uğrarlardı.”
Ey Muhammed şayet Rabbinin: “Hiç kimse uyarılmadıkça azap edilmeyecek.” ve “herkes için belli bir ecel vardır. Ondan önce ölmeyecektir.”Sözleri olmasaydı bu inkarcılara azap aniden gelip onları yakalayı verirdi.”
Ayeti kerimede geçen “geçmişteki söz” ve “tayin edilmiş vade” ifadelerinden neyin kastedildiği açıkça zikredilmemiştir. Bu bakımdan müfessirler bu ifadeleri çeşitli şekillerde izah etmeye çalışmışlardır.
Taberi’ye göre geçmişteki sözden maksat hiçbir kimsenin kendisi için takdir edilmiş eceli değiştiremeyeceğidir. Tayin edilmiş süreden maksat ise levh-i mahfuz’da herkes için takdir edilen vadedir.
Mücahid’e göre tayin edilen süreden maksat dünyanın var olacağız süredir.
Katade’ye göre ise bu süreden maksat kıyamettir.
İbn-i Kesir'e göre ise geçmişteki sözden maksat, Allahu Teala'nın hiçbir kimseye uyarıcı göndermeden azap etmemesidir. Tayin edilen süreden maksat ise Allahu Teala'nın kafirlere azap etme zamanına kadar tayin ettiği süredir demiştir.
“Sâlik, kendisine verilen mühleti Allah'ın kendisinden vazgeçtiğinin değil, henüz dönüş kapısının açık olduğunun işareti olarak görür. Fakat mühletin sonsuz olmadığını bildiği için tevbeyi yarına bırakmaz; bugünü Rabbine dönüş günü bilir.”
“Ey insan! Hâlâ nefes alıyor, hâlâ tevbe edebiliyor ve hâlâ Rabbine dönebiliyorsan, bil ki sana bir mühlet verilmiştir. Fakat bu mühleti güvence sanma. Ecelin gizli, vaktin sınırlıdır. Allah'ın sana açtığı dönüş kapısından ‘sonra’ demeden bugün geç.”
Tâ-Hâ 129. ayet, Allah'ın günah ve inkâr karşısında hemen cezalandırmamasının, kullara verilen belirlenmiş bir mühlet ve ilâhî hüküm sebebiyle olduğunu bildirir. Bu mühlet, Allah'ın yapılanları onayladığı anlamına gelmez; aksine insanın tevbe etmesi, kendisini düzeltmesi ve hakikate dönmesi için tanınmış bir fırsattır. Ancak her mühletin bir sonu, her ömrün bir eceli vardır. Bu nedenle mümin, “sonra” diyerek tevbesini ve kulluğunu ertelememelidir.
فَاصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ غُرُوبِهَاۚ وَمِنْ اٰنَٓائِ الَّيْلِ فَسَبِّحْ وَاَطْرَافَ النَّهَارِ لَعَلَّكَ تَرْضٰى
Fasbir ‘alâ mâ yekûlûne vesebbih bihamdi rabbike kable tulû’i-şşemsi vekable ġurûbihâ(s) vemin ânâ-i-lleyli fesebbih veatrâfe-nnehâri le’alleke terdâ
130- “Onların söylediklerine sabret ve güneşin doğmasından önce de, batmasından önce de Rabbini hamd ile tesbih et ki, rabbin seni rızaya erdirsin.”
Onların söylediklerine sabret hakikat tasavvurularını dile getiren sözleri ve yalanlamalarına karşı sebat et sabah namazı kılarak, ikindi namazını kılarak gecenin bazı zamanlarında Teheccüd kıl. Bazı müfessirler bunu akşam da yatsı şeklinde açıklamışlardır. Gündüzleri tesbih et gece zamanları karşılığında gündüzün de tesbihte bulun bazıları da bunu öyle ve ikindi namazları diye açıklamışlardır. çünkü öyle ve ikindi namazları güneşin zevali ile batışı arasında kalan zamanın ikinci yarısındadır. Bütün bunlar ayeti kerimede geçen tesbih kelimesinin namaz tesbihi olduğunu kabul etmemiz halindedir. şayet bu kelimeyi ister namazda ister namazın dışında olsun mutlak olarak tesbih şeklinde anlayacak olursak o zaman bu yüce Allah'ın sürekli olarak zikretmeye dair bir emir olur. Bu da gece ve gündüz güneşin doğuşundan önce ve sonra batışından önce ve sonra gecenin bütün saatlerinde günün bütün vakitlerinde namaz ve başka şekillerde Allah'ı hamd ile teşvik etmekle gerçekleşir. ki Rabbin seni rızaya erdirsin.
Nesefi der ki: “Yani yüce Allah'dan nefsinin razı olacağı, kalbinin de mutluluk bulacağı mükafatlara nail olmak umuduyla bu vakitlerde Allah'ı zikret.”
Bu buyruk burada yer alan ilk emirdir. Sabır ile birlikte yüce Allah'ı teşvik etmenin, kafirlerin muhtelif sözlerine karşı direnmek üzere Müslümanın takınacağı edep olduğunu ifade etmektedir. Küfür ehlinin söyledikleri sözler ise, ne kadar çok ve ne kadar ağırdır. Yüce Allah'ı hamd ile tesbih etmek müslümanın dünya ve ahirette saadeti elde etmesinin de vesilesidir. İşte bu Allah'ı hamd ile tesbihe devam eden kimselere yapmış olduğu bir vaaddir.
“Ey Rabbine yürümek isteyen kul! İnsanların sözleri seni yolundan çevirmesin. Sana söylenenlere sabret; fakat sabrı yalnız başına taşımaya çalışma. Kalbini tesbih ve hamd ile Rabbine bağla. Sabah O'nu hatırla, akşam O'nu hatırla, gecenin sessizliğinde O'na yönel, günün içinde O'nu unutma. Çünkü kalp Allah'ı hatırladıkça sıkıntının altında ezilmek yerine hikmeti aramayı öğrenir. Sabır zamanla sükûna, sükûn teslimiyete, teslimiyet ise rızaya dönüşür.”
“Sâlikin sabrı, yalnızca sıkıntıya katlanmak değil; sıkıntının içinde Rabbini unutmamaktır. Zikirle beslenen sabır kalbi şikâyetten arındırır; kalp Rabbine güvenmeyi öğrendikçe sabır rızaya doğru yükselir.”
وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ اِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِه۪ٓ اَزْوَاجًا مِنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا لِنَفْتِنَهُمْ ف۪يهِۜ وَرِزْقُ رَبِّكَ خَيْرٌ وَاَبْقٰى
Velâ temuddenne ‘ayneyke ilâ mâ metta’nâ bihi ezvâcen minhum zehrate-lhayâti-ddunyâ lineftinehum fîh(i)(c) verizku rabbike ḣayrun veebkâ
131- “Onlardan bazılarına onları denemek için verdiğimiz dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha devamlıdır.”
Ey Muhammed rablerinin ayetlerinden yüz çeviren bir kısım kafirlere kendilerini imtihan etmemiz için vermiş olduğumuz dünya hayatının gelip geçeceği nimetlerinde sakın gözün kalmasın. Zira Rabbinin sana vermeyi vaat ettiği, ahiretteki rızıklar ve sevap dünya hayatının gelip geçeceği geçimliklerinden daha hayırlıdır ve daha devamlıdır. Zira ahiret nimetleri sonsuzdur.
El-hasan der ki: “Fasıkların bineklerinin çalımlı ve hızlı yürüyüşleri esnasında çıkardıkları seslere bakmayınız. Sizler bu kişilerin boyunlarındaki günah ve isyan zilletinin nasıl göründüğüne dikkat ediniz.” çünkü bu gibi kimseler bu şeyleri gösteriş için edilmişlerdir. onlara bakan kimse de onların maksatlarının gerçekleşmesine bir bakıma sebep teşkil eder ve onların bu arzularının gerçekleşmesi çabalarına adeta teşvik etmiş olurlar. mana şudur: Bu gibi mutref ve benzerlerinin içinde bulundukları nimetlere bakmayınız. bu nimetler gelip geçici bir süs ve perde durumunda olan nimetlerdir. bunları bunlar vasıtasıyla imtihan edelim diye verdik onlara. Kullarım arasında şükreden çok azdır. İşte bu bakımdan onlardan bazılarına Verdiğimiz dünya hayatının süsüne cazibesine parlaklığına gözlerini dikme.
Ebu Rafi diyor ki: “Resulullah (sav) beni bir şey ödünç almak için bir yahudiye gönderdi. Yahudi, rehin almadan ödünç vermeyeceğini söyledi. Resulullah bundan dolayı çok üzüldü. Bunun üzerine Allahu Teala bu ayeti kerimeyi indirdi.
Bu hususta diğer bir ayette de şöyle buyrulmaktadır: “ kafirlerin bir kısmına verdiğimiz çeşitli dünya nimetlerine heveslenip göz dikeyim deme. onların akıbetlerine üzülme. müminlere Merhamet kanatlarını indir.” Hicr suresi/88
Resulullah (sav) her türlü imkana sahip olduğu zamanlarda bile mütevazi bir hayat yaşamış, Kendi şahsı için mal biriktirmeyi hiçbir zaman düşünmemiştir. o bir zaman, hanımlarına öfkelenip özel bir odaya çekildiğinde kendisini ziyaret eden Hz. Ömer (Ra) şunları anlatmıştır: “Ben orada resulullah'ı kuru bir hasır üzerinde gördüm. hasırın üzerinde hiçbir şey yoktu. Başının altında içi hurma lifleriyle dolu deri bir yastık vardı. Ayaklarının ucunda Ağaç yaprakları dağılmıştı. Başucunda da duvara asılı bir namaz postu vardı. Ben hasırın Resulullah'ın bir tarafında iş yaptığını gördüm ve ağladım. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem “Niye ağlıyorsun” diye sordu. Ben de “Ey Allah'ın resulü, Kisra, Gayzer içinde bulundukları bol mallarla yaşarlarken sen Allah'ın resulü bu haldesin.” dedim. Bunun üzerine Resulullah (sav) şu cevabı verdi: “Dünyanın onların ahiret de bizim olmasını istemez misin.” Buhari-Müslim
“Sâlikin gözü insanların elindeki nimete takıldığında kalbi eksiklik hisseder; gözünü nimetin sahibine çevirdiğinde ise şükür ve kanaat doğar. Dünya süsüne bakışı azaltmak, kalbi Rabbin rızkına çevirmektir.”
“Ey insan! Başkasına verilen dünya süsüne gözlerini dikme. Gördüğün her nimet bir üstünlük değil, bir imtihandır. Sana verilmeyen şeyin peşinde kalbini yorma; sana verileni küçümseyerek şükrünü kaybetme. Çünkü insanların elindeki dünya nimeti çiçek gibi açıp solar; Rabbinin sana verdiği iman, hidayet, marifet ve ahiret rızkı ise daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
وَأْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَاۜ لَا نَسْـَٔلُكَ رِزْقًاۜ نَحْنُ نَرْزُقُكَۜ وَالْعَاقِبَةُ لِلتَّقْوٰى
Ve/mur ehleke bi-ssalâti vastabir ‘aleyhâ(s) lâ nes-eluke rizkâ(an)(s) nahnu nerzukuk(e)(k) vel’âkibetu littakvâ
132- “Ehline namaz kılmalarını emret. Kendin de ona sebat göster biz senden rızık istemiyoruz. Sana biz rızık veririz. Akıbet takvaya erenlerindir.”
Ev halkına ve ümmetine namaz kılmalarını emret onları Allah'ın azabından kurtarmaya çalış. Kendin de ona devam etmek suretiyle namaz kılmaya sabırla devam et. Kendi kendine ve ailenin halkına rızık vermeni senden biz istemiyoruz. Sana biz rızık veririz. Onları da rızıklandıran bizleriz. O bakımdan rızık için tasalanma. Kalbinde ahiret düşüncesinden başka bir şey bulunmasın. Güzel sonuç takva ehli olan kimselerindir. İşte bu ayeti kerimede insanı rızıktan yana rahatlama beyanı vardır. hal bu ki rızık konusu insanların çoğunu düşündüren bir konudur. namaz emri ve namaz kılmayı başkalarına emretmek emri de vardır. Çünkü namazı kılmak insana tam bir huzur verir. müminin kalbinde mutluluğun ilk ekseni odur. namazın aile halkına emredilmesi ile insana hidayetin yayılması ve özellikle de Aile halkı çevresinde bulunan sağlanması konusunda bir etken olmasını öğretmek içindir.
İşte bu şekilde sabır, tesbih, zühd, namaz ve namaz kılmayı emretmek ile müslüman bu hayattaki yönünü takip eder. Küfrün ve küfrün aldatıcı unsurlarının karşısında küfür ehlini iddiaları karşısında metanetle dikilir, hidayet ve Allah'ın şeriatı üzerine yoluna devam eder.
“Sâlik, namazını koruyarak Allah'a yönelir, sabırla bu yönelişte sebat eder, rızık endişesini Rabbine teslim eder ve takvâyı hayatının ölçüsü hâline getirirse, dünyanın peşinde koşan nefsin değil, Rabbinin rızasını arayan kalbin yolunda yürümeye başlar.”
“Ey kul! Rızık kaygısıyla Rabbinden uzaklaşma. Seni rızıklandıran, senden kulluk dışında bir şey istemiyor. Sen O'nun huzuruna yönel, namazını koru, aileni de bu nurun etrafında topla ve bütün bunlarda sabır göster. İnsanların elindeki dünyaya bakıp kalbini yorma. Çünkü senin nasibin onların elinde değil, Rabbinin katındadır. Dünya nimeti geçer; fakat takvâ ile kazanılan akıbet kalır.”
وَقَالُوا لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُولٰى
Ve kâlû levlâ ye/tînâ bi-âyetin min rabbih(i)(c) eve lem te/tihim beyyinetu mâ fî-ssuhufi-l-ûlâ
133- “Rabbimden bize bir mucize getirseydi ya” derler. Onlara önceki kitaplarda apaçık deliller gelmedi mi?”
Müşrikler Resulullah'a karşı çıkarak şöyle diyorlardı: “Salih Peygamber'e dişi deve, İsa peygambere ölüleri diriltme ve bunun gibi Mucizeler verildiği gibi Muhammed'e de bizlere bu tür mucizeleri getirse ya.” bunun üzerine Allahu Teala onlara cevaben: “Onlara önceki kitaplardaki açıklama gelmedi mi” buyurdu. Yani önceki ümmetlerde bunlar gibi mucizeler işlemişler diye. Kendilerine mucizeler geldikten sonra onlara iman etmeyince helak edilmişlerdi. Bunlara da istedikleri mucizeler geldiği halde iman etmezlerse aynı akıbete uğrarlar. Bundan ibret alsınlar.
“Sâlik, yolunda sürekli olağanüstü işaretler aramak yerine elindeki hakikatin gereğini yaşamaya yönelmelidir; çünkü gerçek ilerleme, daha çok işaret görmekte değil, gördüğü hakikat karşısında daha çok teslim olmaktadır.”
“Ey kalbim! Her defasında yeni bir işaret bekleme. Sana ulaşan her ayeti, duyduğun her hakikat sözünü ve içine doğan her tevbe çağrısını küçümseme. Belki aradığın delil zaten önündedir; fakat sen ondan sonra ne yapacağını düşünmek yerine daha fazlasını istemektesindir. Hakikat sana yalnızca gözünü açmak için değil, yolunu değiştirmek için gelir. Öyleyse yeni bir mucize beklemek yerine, elindeki ayetin seni nereye çağırdığını dinle.”
وَلَوْ اَنَّٓا اَهْلَكْنَاهُمْ بِعَذَابٍ مِنْ قَبْلِه۪ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَٓا اَرْسَلْتَ اِلَيْنَا رَسُولًا فَنَتَّبِعَ اٰيَاتِكَ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَذِلَّ وَنَخْزٰى
Velev ennâ ehleknâhum bi’ażâbin min kablihi lekâlû rabbenâ levlâ erselte ileynâ rasûlen fenettebi’a âyâtike min kabli en neżille venaḣzâ
134- “Eğer onları daha evvel azaba uğratarak helak etseydik: “Rabbimiz, bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmazdan önce ayetlerine uysaydık olmaz mıydı?” diyeceklerdi.”
Şayet biz mucize isteyen bu müşrikleri Kur'an'ı indirmeden önce veya Muhammed'i peygamber göndermeden önce indireceğimiz bir azapla helak etmiş olsaydık bu defa kıyamet gününde kendilerine azap etmeyi dilediğimizde: “ Rabbimiz, bize sana ibadet etmeye davet eden bir peygamber gönderseydin de biz Rezil olmadan, senin peygamberine ve ayetlerine tabi olsaydık.” derlerdi.
Allahu Teala ayet-i Kerime de kafirlerin inatçı olduklarını, iman etmekte direttiklerini, kendilerini imana davet eden peygamberlerin gönderilmelerine rağmen tutarsız gerekçeler ileri sürdüklerini beyan etmektedir.
“Sâlik, hidayetin kendisine gelmesini beklemek yerine elindeki ayetin çağrısına bugün cevap vermeli; çünkü seyr-i sülûk, daha fazla işaret aramak değil, bilinen hakikate adım adım uymaktır.”
“Ey kalbim! Yarın yaparım diyerek bugünün çağrısını erteleme. Sana ulaşan ayet belki de beklediğin işarettir. Daha fazla delil, daha uygun şartlar, daha sakin bir zaman bekleme. Çünkü insanın en büyük kaybı hakikati bilmemek değil, bildiği hâlde onu sonraya bırakmaktır. Bugün tevbe edebiliyorsan bugün et; bugün namaza dönebiliyorsan bugün dön; bugün bir ayetin gereğini yaşayabiliyorsan bugün yaşa. Zira yarının kapısının sana açılacağının garantisi yoktur.”
قُلْ كُلٌّ مُتَرَبِّصٌ فَتَرَبَّصُواۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ اَصْحَابُ الصِّرَاطِ السَّوِيِّ وَمَنِ اهْتَدٰى
Kul kullun muterabbisun feterabbesû(s) feseta’lemûne men as-hâbu-ssirâti-sseviyyi vemeni-htedâ
135- “Deki: “Herkes gözlemektedir. Siz de gözleyin. Şüphesiz kimlerin dosdoğru bir yolun sahipleri olduğunu ve kimlerin hidayete ermiş bulunduğunu bileceksiniz.”
Allahu Teala Bu ayeti kerimede müşrikleri tehdit etmek de ve Resulullah'ın maneviyatını güçlendirmektedir. müşriklerin akıbetleri yakında göreceklerini ve pişman olacaklarını ve bu pişmanlığın kendilerine fayda vermeyeceğini beyan etmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de bu şekilde uyarıda bulunan ayeti kerimeler çoktur. Bu ayetlerde duyuruluyor ki: “ onlar yarın kimin çok yalancı ve küstah olduğunu bileceklerdir.” Kamer/26 “Eğer putlara inanmada ısrar edip sabretmeseydik, neredeyse bizi ilahlarımızdan sapıtacaktı.” derler. Onlar azabı gördükleri zaman yolu sapık olan kimmiş bileceklerdi.” Furkan suresi 42
“Sâlik, yolun sonucunu hemen görmek istemek yerine istikametini korumalı; çünkü seyr-i sülûkta asıl başarı, menzile ne kadar çabuk ulaştığında değil, yürüdüğü yolun Allah'ın razı olduğu yol olup olmadığında gizlidir.”
“Ey kalbim! Sonucu hemen görmek için acele etme. Sen bugün doğru yerde durmaya, bugün Rabbine yönelmeye, bugün nefsine karşı koymaya devam et. Başkalarının ne söylediği, kaç kişinin hangi yolu seçtiği seni şaşırtmasın. Herkes kendi yolunun sonucunu bekliyor. Sen ise dosdoğru yolda kalmaya çalış. Çünkü bir gün sözler susacak, iddialar bitecek ve kimin hidayet üzere olduğu açıkça ortaya çıkacaktır.”
Tâ-Hâ Sûresi Hakkında Son Söz
Tâ-Hâ Sûresi, başından sonuna kadar insanı vahyin huzurunda durmaya, nefsin ve dünyanın aldatıcı çağrılarına karşı uyanık olmaya ve Allah'a teslimiyet içinde yaşamaya davet eden büyük bir hakikat ve terbiye sûresidir.
Sûre, daha ilk ayetlerinde: “Biz sana Kur'an'ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik.” buyurarak Kur'an'ın insanı ezmek için değil, onu karanlıktan aydınlığa çıkarmak, kalbine hayat vermek ve Rabbine ulaştırmak için gönderildiğini bildirir.
Hz. Mûsâ'nın kıssası ise sûrenin merkezinde adeta bir seyr-i sülûk haritası gibi önümüze serilir. Mûsâ'nın korkudan güvene, yalnızlıktan ilâhî yardıma, Firavun'un karşısında acziyet hissinden Allah'ın kudretine dayanışa doğru ilerleyişi, kulun Rabbine doğru yaptığı iç yolculuğun canlı bir örneğidir.
Firavun ise yalnızca tarihî bir şahıs olarak kalmaz. Onun: “Ben sizin en yüce rabbinizim.” diyen tavrı, insanın kendi nefsini merkeze koymasının sembolü hâline gelir. Bu bakımdan Firavun dışarıda aranacak bir düşmandan önce, insanın içinde: “Ben” diyen nefsin tehlikesini hatırlatır.
Sâmirî'nin fitnesi ise insanın hakikatten uzaklaştığında görünen şekillere, sahte güvenlere ve nefsin hoşuna giden şeylere bağlanabileceğini gösterir.
Hz. Âdem'in kıssası bize: insanın unutabileceğini, yanılabileceğini fakat tevbe kapısının açık olduğunu öğretir.
Sûrenin tekrar tekrar üzerinde durduğu namaz, zikir, sabır, takvâ, tevekkül ve Allah'ın zikrinden yüz çevirmeme ise bütün bu kıssaların insanda meydana getirmesi gereken hâli gösterir.
Özellikle sûrenin sonlarına doğru gelen: “Ailene namazı emret ve kendin de ona sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz; seni Biz rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç takvâ sahiplerinindir.” (Tâ-Hâ, 20/132) ayeti, sûrenin terbiyesini adeta tek bir cümlede toplar: Kulluğunu koru, aileni de kulluğa çağır, sabret, rızık endişesiyle Rabbinden uzaklaşma ve sonucu takvâda ara.
Tâ-Hâ Sûresinin Bize Öğrettiği Büyük Yol
Sûreyi baştan sona düşündüğümüzde insanın önüne şöyle bir yol haritası çıkıyor: Vahyi dinle → Allah'ı tanı → nefsini tanı → Firavunlaşma → şeytanın vesvesesine karşı uyanık ol → hata edersen tevbe et → namazı koru → zikrini diri tut → sabret → rızkını Allah'tan bil → dünyaya aldanma → takvâ ile yaşa → istikametten ayrılma. Bu yol: bilgiden amele, amelden hâle, hâlden ihlâsa, ihlâstan Allah'ın rızasına doğru bir yürüyüştür. İşte seyr-i sülûk de özünde budur.
Tâ-Hâ Sûresinin Kalbe Söylediği
Sûre bize sanki şöyle seslenmektedir: “Ey insan! Kendini yalnız sanma; Rabbin seninledir. Korktuğunda O'na dayan. Şaşırdığında O'nun kitabına dön. Nefsinin seni büyütmesine izin verme. Dünyanın süsüne göz dikme. Rızık korkusuyla kulluğunu terk etme. Günaha düştüğünde ümitsizliğe kapılma; Âdem gibi Rabbine dön. Firavun gibi kendini büyütme. Sâmirî gibi hakikatin yerine sahte olanı koyma. Mûsâ gibi Rabbine güven. Harun gibi kardeşine destek ol. Ve yolun sonunda kazancın mal değil, makam değil, şöhret değil; Allah'ın rızası ve takvâ olsun.”
TÂ-HÂ SÛRESİ Anlama – Kavrama – Tefekkür ve Muhasebe Testi
I. BÖLÜM – AYETİ ANLAMA
1. Tâ-Hâ Sûresi'nin başlangıcındaki “Biz sana Kur'an'ı sıkıntıya düşesin diye indirmedik” mesajı bize öncelikle neyi öğretir?
A) Kur'an'ın yalnızca bilgi kitabı olduğunu
B) Kur'an'ın insanı zorlamak için değil, hidayete ve kulluğa yöneltmek için gönderildiğini
C) Kur'an'ın sadece peygamberlere hitap ettiğini
D) Kur'an'ın dünya hayatıyla ilgilenmediğini
2. Hz. Mûsâ'nın Firavun karşısında söylediği ve Tâ-Hâ Sûresi'nin en güçlü mesajlarından biri olan:
“Korkmayın, şüphesiz Ben sizinle beraberim; işitiyor ve görüyorum.”
ifadesi kulun hangi hâlini güçlendirmektedir?
A) Kendine güvenmesini
B) İnsanlardan yardım beklemesini
C) Allah'ın yardımına ve gözetimine güvenmesini
D) Dünyadan tamamen uzaklaşmasını
3. Firavun'un Tâ-Hâ Sûresi'ndeki tavrı tasavvufî açıdan en çok neyi temsil eder?
A) Sabır ve tevekkülü
B) Nefsin büyüklük iddiasını ve ilâhlık taslamasını
C) Tevbe ve pişmanlığı
D) Allah'a teslimiyeti
4. Sihirbazların Hz. Mûsâ'nın mucizesini gördükten sonra iman etmeleri bize neyi öğretir?
A) Hakikati gördüğü hâlde insanın ona karşı direnmesi gerektiğini
B) Hakikati fark eden insanın makam ve menfaati kaybetme pahasına teslim olabilmesi gerektiğini
C) Sadece mucizeleri görenlerin iman edebileceğini
D) Dünyadan tamamen el çekmek gerektiğini
5. Sâmirî'nin buzağı hadisesindeki tavrı bize hangi tehlikeyi gösterir?
A) İlme fazla önem vermeyi
B) Hakikatin yerine nefsin hoşuna giden sahte şeyleri koymayı
C) Çok ibadet etmeyi
D) Dünyada çalışmayı
II. BÖLÜM – DERİN ANLAMA
6. Hz. Âdem'in kıssasından çıkarılabilecek en önemli derslerden biri aşağıdakilerden hangisidir?
A) İnsan hiç hata yapmamalıdır.
B) Hata yapan insan artık Allah'a dönemez.
C) İnsan unutabilir ve hata edebilir; fakat tevbe ederek Rabbine dönebilir.
D) Şeytanın gücü insanın gücünden üstündür.
7. Tâ-Hâ Sûresi'nde namaz ve zikir neden bu kadar önemlidir?
A) Sadece belirli bir topluluğa ait ibadetler olduğu için
B) İnsanın Allah ile bağını canlı tutması ve kalbin gaflete düşmesini önlemesi için
C) Dünyadaki başarının garantisi olduğu için
D) İnsanların kendisini dindar görmesi için
8. 131–132. ayetler birlikte düşünüldüğünde aşağıdaki ifadelerden hangisi sûrenin mesajına en uygundur?
A) Rızık için ibadet ikinci plana bırakılabilir.
B) Dünya nimetleri insanın asıl hedefi olmalıdır.
C) İnsan çalışmalı fakat rızkın gerçek sahibinin Allah olduğunu bilmeli; dünya nimetleri uğruna kulluğunu terk etmemelidir.
D) Mümin çalışmayı tamamen bırakmalıdır.
9. Tâ-Hâ Sûresi'nde “Firavun” ve “Sâmirî” üzerinden yapılan tasavvufî okumada insanın içinde bulunabilecek iki tehlike hangi seçenekte doğru verilmiştir?
A) Cehalet ve fakirlik
B) Nefsin büyüklük iddiası ve hakikatin yerine sahte olanı koyma
C) Sabır ve tevekkül
D) İlim ve ibadet
10. Tâ-Hâ Sûresi'nin seyr-i sülûk açısından okunmasında aşağıdakilerden hangisi en doğru yaklaşımdır?
A) Sadece olağanüstü hâller ve kerametler aranmalıdır.
B) Sâlik sürekli yeni işaretler beklemelidir.
C) Kul, ayetleri bilmekle yetinmeyip onların gereğini yaşayarak nefsini terbiye etmeli ve Allah'a yönelmelidir.
D) Sâlik dünyadaki bütün sorumluluklarını terk etmelidir.
III. BÖLÜM – KALBE VE HAYATA DOKUNAN SORULAR
11. Tâ-Hâ Sûresi'nin:
“Ailene namazı emret ve kendin de ona sabırla devam et.”
ayetinden aile hayatımız açısından hangi ders çıkarılabilir?
A) İbadet yalnızca kişinin kendisini ilgilendirir.
B) Aile içinde kulluk teşvik edilmeli ve bu konuda sabırla örnek olunmalıdır.
C) Çocuklara ibadet zorla yaptırılmalıdır.
D) Aile hayatı ile ibadet birbirinden tamamen ayrıdır.
12. Tâ-Hâ Sûresi'nde rızık konusu işlendiğinde kuldan beklenen doğru tavır hangisidir?
A) Hiç çalışmadan rızık beklemek
B) Rızık korkusuyla harama yönelmek
C) Sebeplere sarılmak, çalışmak fakat kalben rızkın Allah'tan geldiğini bilmek
D) Dünyadaki bütün nimetleri terk etmek
13. Aşağıdakilerden hangisi Tâ-Hâ Sûresi'nin bize öğrettiği “hakikati erteleme” anlayışına en uygun örnektir?
A) “Bugün bir ayeti öğrendim, hayatımda uygulamaya başlayayım.”
B) “Günahımın yanlış olduğunu biliyorum, tevbe edeyim.”
C) “Şimdi değişmek için şartlar uygun değil; ileride namaza, tevbeye ve kulluğa başlarım.”
D) “Eksiklerime rağmen Rabbime döneyim.”
14. Tâ-Hâ Sûresi'ni okuyan bir insan kendi nefsini muhasebe ederken aşağıdakilerden hangisini sormalıdır?
A) “Başkaları benden daha mı iyi?”
B) “Kaç sayfa okudum?”
C) “Bu sûrede anlatılan Firavun, Sâmirî, Âdem ve Mûsâ'nın hâllerinden hangisi bugün benim hayatımda görülüyor?”
D) “Bu sûreden ne kadar bilgi ezberledim?”
IV. BÖLÜM – SON MUHASEBE
15. Tâ-Hâ Sûresi'nin bütününden tek bir ana mesaj çıkarmanız istenseydi, aşağıdakilerden hangisini seçerdiniz?
A) Dünya hayatında güçlü olmak gerekir.
B) İnsan her şeyden uzaklaşıp yalnız yaşamalıdır.
C) Allah'ı tanı, O'na güven, nefsine karşı uyanık ol, hata ettiğinde tevbe et, namazını ve zikrini koru ve dosdoğru yolda sabırla yürü.
D) İnsan sadece ilim öğrenerek kurtuluşa ulaşır.
CEVAP ANAHTARI
1-B
2-C
3-B
4-B
5-B
6-C
7-B
8-C
9-B
10-C
11-B
12-C
13-C
14-C
15-C
DEĞERLENDİRME
13–15 Doğru → “Mesaj Kavranmış”
Tâ-Hâ Sûresi'nin yalnızca bilgileri değil, ana mesajları ve terbiye yönü de büyük ölçüde anlaşılmıştır.
10–12 Doğru → “İyi Kavranmış, Biraz Daha Tefekkür Gerekli”
Ana çerçeve anlaşılmıştır; fakat bazı ayetlerin kalp, nefis ve seyr-i sülûk boyutları üzerinde biraz daha durulabilir.
7–9 Doğru → “Bilgi Var, Derinlik Eksik”
Sûrenin olayları ve temel mesajları anlaşılmış; ancak ayetlerin hayata ve kalbe bakan yönleri henüz yeterince yerleşmemiş olabilir.
0–6 Doğru → “Baştan Bir Tefekkür Yolculuğu Gerekli”
Bu durumda sûrenin tekrar okunması ve özellikle Mûsâ–Firavun, Sâmirî, Âdem, namaz, zikir, rızık, takvâ ve seyr-i sülûk bağlantılarının yeniden ele alınması faydalı olur.

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...