KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

Tâ-Hâ Sûresi 77-98. Ayetlerin Tefsiri

Tâ-Hâ Sûresi 77-98. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


Tâ-Hâ Sûresi İkinci Kesimin Tefsiri 

(77-98) 


وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إِلَىٰ مُوسَىٰ أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَرِيقًا فِي الْبَحْرِ يَبَسًا لَا تَخَافُ دَرَكًا وَلَا تَخْشَىٰ 

Ve lekad evhaynâ ilâ Mûsâ en esri bi'ibâdî fadrib lehum tarîkan fi'l-bahri yebesâ. Lâ tehâfu deraken ve lâ tahşâ. 

77- "Andolsun ki Mûsâ'ya şöyle vahyetmiştik: 'Kullarımı geceleyin yola çıkar; onlar için denizde kuru bir yol aç. Yakalanmaktan korkma, endişe de etme.'" 

Firavun'a yapılan davet tamamlanmış, sihirbazların imanı gerçekleşmiş, hak ile bâtılın farkı bütün halkın önünde ortaya konmuştur. Fakat Firavun yine de inkârında ve zulmünde ısrar etmiştir.

Bundan sonra Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ'ya artık yeni bir emir vermektedir: "Kullarımı çıkar." Böylece davet safhası sona ermekte, kurtuluş (hicret) safhası başlamaktadır. Allah’ın emri müminleri güvenli bir bölgeye taşımaktı. Neden geceleyin yola çıkıldı? Firavunun bütün tedbirlerine rağmen güçlü ordusunun hakim olmasına güvendi, Hz. Musa Allah’a tevekkül edip Hakka dayandı ve fark ettirmeden israiloğullarını Mısır’dan ayrılmalarını sağladı. 

Normalde yürüyerek deniz geçilemeyeceği için burada büyük bir mucize haberi verilmektedir. Size arkadan yetişip yakalanmaktan korkma çünkü arka tarafta Firavunun ordusu vardı. Allah daha mucize gerçekleşmeden önce ona güvence vermektedir. 

Allah, kuluna önce yolu değil; güveni verir. Sonra yolu açar. Bugün de mümin, Allah'ın emrine sarılıp üzerine düşeni yaptıktan sonra sonucu Rabbine bırakmalıdır. Çünkü Allah, bazen bizim önümüzde denizi değil; denizin içindeki yolu hazırlamaktadır.

Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ'ya müminleri gece yola çıkarmasını ve denizde açacağı kuru yoldan geçirmesini emretti. Bu ayet, Allah'ın yardımının en umutsuz görünen anlarda geldiğini, müminin önce Allah'ın emrine güvenerek adım atması gerektiğini ve gerçek tevekkülün sebeplere sarıldıktan sonra sonucu Allah'a bırakmak olduğunu öğretmektedir. İnsan için kapalı görünen yollar, Allah'ın "Ol" emriyle bir anda kurtuluş kapısına dönüşebilir.


فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ بِجُنُودِهِ فَغَشِيَهُمْ مِنَ الْيَمِّ مَا غَشِيَهُمْ 

Fe etbeahum Fir'avnü bi-cünûdihî fe-gaşiyehüm minel-yemmi mâ gaşiyehüm. 

78- “Firavun da ordularıyla onların peşine düştü; derken denizden onları kaplayan kapladı.'”

Askerleriyle birlikte peşlerine düştü. Deniz onları bir örtü gibi örttü. Deniz onları sadece vurmadı; kapladı. Firavun ordusunun kaçacak hiçbir yer bulamadığını ve ilâhî hükmün kesinleştiği anlaşılır. Nesefi der ki: “Yani denizden onları örtüp bürüyen bir musibet gelip çattı.….Yani onları içyüzünü ancak Allah’ın bildiği şeyler kaplayıp bürüdü demektedir.”

Mümin sebepleri görür ama sebeplere teslim olmaz; gücü görür ama gücün sahibini unutmaz. 


Firavun bütün ordusuyla Hz. Mûsâ ve iman edenlerin peşine düştü. Görünüşte büyük güç Firavun'un elindeydi; fakat Allah'ın yardımı karşısında bu güç hiçbir anlam ifade etmedi. Deniz, Firavun'un ordusu için helâk; Allah'a güvenenler için ise kurtuluş yolu oldu. Bu ayet bize, zulmün ve kibrin gücüne aldanmamayı, Allah'ın yardımından ümit kesmemeyi ve görünen şartlar ne kadar ağır olursa olsun Rabbimizin kudretini sebeplerin üzerinde tutmayı öğretmektedir.


وَأَضَلَّ فِرْعَوْنُ قَوْمَهُ وَمَا هَدَىٰ 

Ve edalle Fir'avnü kavmehu ve mâ hedâ. 

79- “Firavun kavmini saptırdı; onlara doğru yolu göstermedi.” 


Firavun kavmini doğruya ve hakka iletemedi. Firavun'un etkisi sadece kendi şahsıyla sınırlı değildi. Onun: iktidarı, propagandası, korkutması, sosyal baskısı, makamı toplum üzerinde etkiliydi. Kendi saptığı gibi kavmini de saptırdı. İnsan sadece kendi tercihinden değil, başkalarını etkilediği tercihlerden de sorumludur. 

Firavun yalnızca kendisi sapmadı; gücünü, makamını ve etkisini kullanarak kavmini de hakikatten uzaklaştırdı. Bu ayet, insanları yönlendiren herkesin büyük bir sorumluluk taşıdığını ve gerçek rehberliğin insanları kendisine değil, hakikate ve Allah'a yönlendirmek olduğunu öğretmektedir. Bugün de bir kişinin gücüne, şöhretine veya takipçi sayısına değil, bizi nereye götürdüğüne bakmalıyız. Çünkü her yol gösteren hidayet rehberi değildir. 


يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ قَدْ أَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوِّكُمْ وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِبَ الطُّورِ الْأَيْمَنَ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوَىٰ 

Yâ benî İsrâîle kad encaynâkum min adüvvikum ve vâadnâkum cânibet-tûril-eymen ve nezzelnâ aleykümül-menne ves-selvâ. 

80- “Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık; Tûr'un sağ tarafında sizinle sözleştik ve üzerinize kudret helvası ile bıldırcın eti indirdik.”

Allah, İsrailoğullarına geçmişte kendilerine verdiği nimetleri hatırlatıyor. İsrailoğulları: Firavundan kurtarıldılar. Tûr'da ilâhî buluşmaya ve ahde çağrıldılar. Bu ahitleşme yüce Allah’ın Hz. Musa'ya tevrat’ın levhalarını vermesi için olmuştur. Çölde helva ve bıldırcın ile rızıklandırıldılar. Yani Allah onların sadece hayatlarını kurtarmadı; hayatlarını yeniden inşa edecek imkânları da verdi.

Kul, Allah'a doğru yürüdükçe sadece düşmanlarından kurtulmaz; Allah onun yolculuğu için gerekli azığı da verir. Fakat nimet arttıkça şükür ve sorumluluk da artar.

Allah, İsrailoğulları'nı Firavun'un zulmünden kurtardı; ardından onları vahyin rehberliğine aldı ve çölde bile rızıklandırdı. Böylece Allah'ın nimeti sadece kurtuluş anında değil, kurtuluştan sonraki yolculukta da devam etti. Bu ayet bize, yaşadığımız her kurtuluşu ve nimeti hatırlamayı, nimetlerin sahibini unutmamayı ve her nimetin beraberinde bir şükür ve sorumluluk getirdiğini öğretmektedir.


كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ فَيَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي ۖ وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي فَقَدْ هَوَىٰ 

Kulû min tayyibâti mâ razaknâkum ve lâ tatgav fîhi fe-yahille aleyküm gadabî, ve men yahlil aleyhi gadabî fekad hevâ. 

81- “Size rızık olarak verdiklerimizin temiz ve helâl olanlarından yiyin; fakat bunda taşkınlık etmeyin, yoksa gazabıma uğrarsınız. Gazabıma uğrayan ise gerçekten helâk olur.”

Tih günleri (Sina yarımadasında bulunan çölün adıdır. Burada israiloğulları ceza olarak kırk yıl boyunca şaşkın olarak dolaşmışlardır.)  boyunca kudret helvasıyla bıldırcın nimetlerinden ve size verdiğimiz rızkın (helal) temizlerinden yemeniz size mübah kıldı. Daha sonra onları sakındırmak üzere rızkında aşırlığa saparak Allah'ın çizdiği sınırları aşıp nimetlerine karşı nankörlük etmeyin, şeriatten sapmayın, kimse kimseye zulmetmesin ki, gazabım size gelip çatmasın. 

Bakara suresi 61. ayette: "Biz bir tek çeşit yiyeceğe asla katlanamayacağız" diyerek bıkkınlık göstermeleri, sıradan bir bıkma duygusunun ötesinde nimetin kaynağına karşı bir saygısızlık ve nankörlük olarak değerlendirilmiştir. 

Kudret helvası ve bıldırcın etinin günlük tüketilmesi emredilmiş, "ertesi güne saklamayın" denmişti. İsrailoğulları ise aç kalma korkusuyla stokçuluk yaparak Allah'ın koyduğu sınırı (ölçüyü) aşmışlardır. 

O vakit size gazap ederim. Eğer azabım inerse helak olmuşsunuz demektir. Kendisini toparlayamayacağı bir şekilde düşmüş ve yok olmuş demektir. 

Allah, İsrailoğullarına nimetlerinden temiz ve helâl olanlarla beslenmelerini emretmiş; fakat nimetlerde taşkınlık yapmamaları konusunda uyarmıştır. Çünkü nimet insanı şükre götürdüğü gibi, yanlış kullanıldığında tuğyana da götürebilir. Müminin görevi nimeti terk etmek değil; nimeti Allah'tan bilmek, helâlinden faydalanmak, israf etmemek, paylaşmak ve nimetin kendisini değil Rabbini sevmektir.


وَإِنِّي لَغَفَّارٌ لِمَنْ تَابَ وَآمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا ثُمَّ اهْتَدَىٰ 

Ve innî le-gaffârun li-men tâbe ve âmene ve amile sâlihan sümme'htedâ. 

82- “Şüphesiz Ben, tevbe eden, iman eden, salih amel işleyen, sonra da doğru yolda devam eden kimse için çok bağışlayıcıyım.”

Küfürden şirkten masiyet veya nifaktan vazgeçeni iman edip kalbiyle tasdik ederek Salih amel işleyip aza ve organlarıyla iyi işler yapanın Allah'ın gönderdiği düzenin çerçevesi içerisinde kalıp Allah'a kavuşuncaya kadar bu yol üzerinde devam edeni muhakkak bağışlayacağım.

İnsanın hatası ne kadar büyük olursa olsun, samimi bir dönüşle Allah'ın mağfiretine yönelmesi mümkündür. "Tevbe eden bağışlanır." demiyor. Tevbenin yanında üç önemli aşama daha zikrediliyor: 1- Tevbe etmek 2- İman etmek 3- Salih amel işlemek 4- Sonra hidayet üzere devam etmek

Bu sıralama bize gerçek tevbenin yalnızca sözle: "Pişmanım." demekten ibaret olmadığını gösteriyor. Gerçek tevbe, insanın istikametini değiştirmesidir.

İbn Kesîr, bu ayette Allah'ın rahmetinin genişliğine dikkat çeker. Günah işleyen kişi, Allah'ın rahmetinden ümit kesmemeli; tevbe ederek  imanını ve amelini düzeltmelidir. Bu, kulun hatasıyla tanımlanmadığını; Allah'a dönüş imkânının her zaman bulunduğunu gösterir.

Allah'ın uyarısı kulunu ümitsizliğe düşürmek için değil, onu kendisine döndürmek içindir. Tâ-Hâ 82 bize gerçek tevbenin dört adımını öğretir: Yanlıştan dönmek, imanı yenilemek, salih amele yönelmek ve doğru yolda devam etmek. Allah "Gaffâr"dır; kulun düşmesini değil, düştüğü yerden kendisine dönmesini ister. Bu nedenle geçmişimiz ne kadar ağır olursa olsun, samimi tevbenin önüne kendi günahlarımızı engel koymamalıyız.


وَمَا أَعْجَلَكَ عَنْ قَوْمِكَ يَا مُوسَىٰ 

Ve mâ a'celeke an kavmike yâ Mûsâ. 

83- “Ey Mûsâ! Seni kavminden acele ederek ayıran nedir?”

Hz. Mûsâ’nın kavmini geride bırakması sorgulanmaktadır. Rabbine kavuşma ve O’nun vahyine ulaşma isteği kendisinde ağır bastığı görülmektedir. Şüphesiz ki Hz. Musa bu karşılaşma için duyduğu şey acele etmeye itiyor kendisini ve bu konuyuda İleri sürmekteydi. Bununla birlikte Yüce Allah onun acelesini uygun bulmadığını belirtti. Aynı şekilde bu buyruk şuna da delildir: Ümmeti, Allah'ın emri üzerine tutmak için, sıkıntılarla karşılaşmak pahasına da olsa ümmetin işlerini yakından görüp gözetmek en sağlıklı şekildir. Yoksa tek başına çekilip öne geçmek, salih bir niyet ile dahi olsa, en sağlıklı yol değildir.

Hz. Mûsâ, Rabbine olan şiddetli arzusu ve Allah'ın rızasına ulaşma isteğiyle kavminden önce Tûr'a yönelmişti. Allah ise ona "Seni kavminden aceleyle ayıran nedir?" diye sorarak peygamberlik görevinin sadece Allah'a yönelmekten ibaret olmadığını, beraberindeki insanların da gözetilmesi gerektiğini öğretti. Bu ayet bize, manevî yükselişimizin yanında ailemizi, çevremizi ve sorumluluklarımızı da unutmamamız gerektiğini; güzel bir niyetin doğru zaman, doğru yöntem ve sorumlulukla tamamlanması gerektiğini öğretmektedir.


قَالَ هُمْ أُولَاءِ عَلَىٰ أَثَرِي وَعَجِلْتُ إِلَيْكَ رَبِّ لِتَرْضَىٰ

Kâle hum ulâi alâ eserî ve aciltü ileyke rabbi li-terdâ. 

84- “Mûsâ: 'Onlar da benim ardımdan geliyorlar. Rabbim! Sen hoşnut olasın diye Sana aceleyle geldim.' dedi.'”

Rabbim kavmim arkamdan gelecek bana yetişecektir. benimle onlar arasında ancak kısa bir mesafe vardır. ibadet etmiş olduğun zamana benden daha çok razı olasın diye çabucak geldim. Yüce Allah'ın bu acelesi Dolayısıyla Hz Musa'yı cezalandırılması dikkatimizi çekmektedir. Çünkü Hz Musa içtihatta da bulunmuştu ve Salih bir niyet ile gelmişti. Böylelikle acele ediş sebebini kendisine sorduğu zaman mazeretini belirtmiş ve bu soru Onun da bu tutumuna uygun bir karşılık olmuştu. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bununla birlikte bu ifadelerden daha pek çok husus da anlaşılmaktadır. 

Hz Musa'nın acelesindeki hatanın bütünüyle ümmete yansıdığı bir anlam hissettirmiş oluyor. İşte bu ister önderler isterse de önderlerin arkasından gidenler olsunlar, iman ehlinin vahye harfiyen bağlı kalmaları gerektiği konusunda bir derstir.

Hz. Mûsâ, Rabbine olan güçlü arzusu sebebiyle Tûr'a aceleyle gelmişti. Fakat niyetinin merkezinde yalnızca kendi isteği değil, Allah'ın rızası vardı: "Rabbim! Sen hoşnut olasın diye..." Bu ayet bize amelin değerini belirleyen en önemli unsurlardan birinin niyet olduğunu öğretirken, "Onlar da benim ardımdan geliyorlar" sözüyle de önderin ve eğitimcinin arkasından gelenleri unutmaması gerektiğini hatırlatır. Allah'a doğru koşarken, bize emanet edilen insanları geride bırakmamak kulluğun önemli bir parçasıdır.


قَالَ فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَأَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ 

Kâle fe-innâ kad fetennâ kavmeke min ba'dike ve edallehumus-Sâmiriyyü. 

85- “Allah buyurdu: 'Biz senden sonra kavmini imtihan ettik ve Sâmirî onları saptırdı.'”

İsrailoğulları Firavun'dan kurtulmuşlardı. Dış düşman ortadan kalkmıştı. Fakat şimdi başka bir tehlike ortaya çıkıyordu: İçeriden gelen sapma. Senin onların arasından ayrılmasından sonra onları fitnenin içine attık. Samiri onları buzağıya tapmaya davet etti. Onlar onun bu çağrısını kabul edince de sapmış oldular. Bu çok önemli bir Kur'ânî ölçüdür. Bir toplumun dış düşmanını yenmesi, onun bütün imtihanlarının bittiği anlamına gelmez. Bazen: Dışarıdaki Firavun biter, içerideki Sâmirî başlar.

İsrailoğulları Firavun'un zulmünden kurtulmuştu; fakat kurtuluşları imtihanlarının sonu değildi. Hz. Mûsâ'nın Tûr'a gitmesiyle birlikte Allah onları başka bir imtihana tabi tuttu ve Sâmirî onları saptırdı. Bu ayet bize dış düşmandan kurtulmanın, iç tehlikelerden kurtulmak anlamına gelmediğini öğretir. Gerçek iman, rehberimiz yanımızdayken olduğu kadar o yokken de hakikate bağlı kalabilmektir.


فَرَجَعَ مُوسَىٰ إِلَىٰ قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ يَا قَوْمِ أَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا أَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ أَمْ أَرَدْتُمْ أَنْ يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَأَخْلَفْتُمْ مَوْعِدِي 

Fe-racea Mûsâ ilâ kavmihî gadbâne esifâ. Kâle yâ kavmi e-lem ya'idküm rabbüküm va'den hasenâ. E-fe-tâle aleykümül-ahdü em eradtüm en yahille aleyküm gadabün min rabbiküm fe-ahliftüm mev'idî. 

86- “Bunun üzerine Mûsâ, öfkeli ve üzgün bir hâlde kavmine döndü. Dedi ki: 'Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmamış mıydı? Yoksa bu sözün üzerinden uzun zaman mı geçti? Yoksa Rabbinizin gazabının üzerinize inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz söze karşı geldiniz?'”

Tur Dağı'nda Rabbine münacattan sonra son derece kızgın ve üzülmüş olarak kavmine geri döndü. nasıl kızıp üzülmesin ki, Onlar her akıl sahibinin yaptıklarının batıl olduğunu bileceği şekilde Allah'tan başkasına ibadet ettiler. Halbuki Hz Musa da onların işlerine alabildiğine önem veriyor, hidayet bulacakları ve şereflerini yükseltecek şeyleri Rabbimden almış bulunuyordu. 

İbni Kesir der ki: “Rabbiniz benim vasıta bile sizlere dünyada ve ahirette de her türlü hayrı ve güzel akıbeti vaat etmedi mi? Diğer taraftan sizler onun düşmanlarınıza karşı size yardımcı olmasını, onlara karşı size zafer vermesini ve Yüce Allah'ım buna benzer bir çok destek ve yardımını gözlerinizle görüp tanık olmadınız mı?” Allah'ın size olan vaadini bekleyişiniz uzun mu sürdü? Aradan geçen bu uzun zaman içerisinde daha önce gördüğünüz nimetleri unuttunuz mu? Halbuki bu ahitten bu yana fazla bir süre geçmiş değildir.

Sizler yaptığınız bu işlerle rabbinizden bir gazabın size gelmesini gerektirecek işler mi yapmak istediniz verdiğiniz sözden caydınız Allah'ı Tevhid etmek, emirlerini yerine getirmek konusunda ona verdiğiniz sözleri yerine getirmediniz?

Hz. Mûsâ kavmine öfkeli ve üzgün bir hâlde döndü. Fakat onun öfkesi nefsî bir intikam değildi; Allah'ın emrinin çiğnenmesine ve kavminin saptırılmasına karşı duyduğu sorumluluktu. Onları önce "Ey kavmim!" diye çağırdı, sonra Allah'ın vaatlerini ve kendi verdikleri sözü hatırlattı. Bu ayet bize, yanlış karşısında kayıtsız kalmamayı; fakat uyarırken insanı tamamen dışlamadan, onun hafızasına, vicdanına ve sorumluluk duygusuna hitap etmeyi öğretmektedir.


قَالُوا مَا أَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلَٰكِنَّا حُمِّلْنَا أَوْزَارًا مِنْ زِينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذَٰلِكَ أَلْقَى السَّامِرِيُّ 

Kâlû mâ ahleftenâ mev'ideke bi-melkinâ ve lâkinnâ hummilnâ evzâran min zînetil-kavmi fe-kazefnâhâ fe-kezâlike elkâs-Sâmiriyyü. 

87- “Dediler ki: 'Biz sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle dönmedik. Fakat o kavmin ziynet eşyalarından bize yüklenmişti; biz de onları ateşe attık. Sâmirî de böylece attı.”

Kendi güç ve tercihimizle sana verdiğimiz sözü bozmadık. Eğer bizler kendi işlerini kendisi yapan olsaydık, sana verdiğimiz sözümüzü bozmazdık. Yani bizler kendi başımıza bırakılmadık, kendi görüşümüz de kalsaydık, sana olan bu sözümüzden caymazdık. Ancak bu işi yapmak zorunda bırakıldık. Sonra da Samiri’nin hilelerine nasıl yenik düştüklerini açıkladılar. Çünkü o gayet haince bir mantıkla onlara yaklaşmış bulunuyor idi. 

Onlar Kıptilere ait süs eşyalarından ağır ağır yükler taşıdık. Bundan maksatları, bunların günahı gerektirecek, sorumluluğu gerektirecek şeyler olduğunu anlatmaktır. Çünkü onlar Mısır'dan çıkacakları gece, iğreti olarak onlardan almış bulunuyorlardı. Ve biz taşıdığımız ağır ağır yükleri attık samiri’de bu şekilde attı. Bu ağır ağır ziynet eşyalarının atılmasında Samirinin sinsice bir oyunu olduğu anlamına da gelmesi muhtemeldir. O israiloğullarını küfre götürmek için aslı olmayan bir vera ve takva gösterisinde bulunarak, bir takva mantığı ile yaklaşmaya çalıştı. Onlara şöyle dedi: Sizler önce iğreti olarak alıp sonra da yanınızda alıkoymakla mısırlılara hainlik ettiniz. Bu sizin için mübah değildir. Onlardan kurtulmanız gerekir. Halbuki aşağılık herif bu emri Hz. Musa'nın onlara ancak Allah'ın emri üzerine verdiğini ve helal ve haram kılanın sadece Allah olduğunu unuttu. Onun helal kıldığı şeyin helal, haram kıldığı şeyin de haram olduğunu hatırına getirmedi.

İsrailoğulları, Hz. Mûsâ'nın uyarısına karşı "Biz sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle dönmedik" diyerek kendilerini savundular. Ardından ellerindeki ziynetleri ateşe attıklarını ve Sâmirî'nin de böyle yaptığını anlattılar. Bu ayet bize, insanın hata karşısında hemen mazeret üretme eğilimini gösterirken, gerçek tevbenin önce sorumluluğu kabul etmekle başladığını öğretir. Ayrıca Sâmirî'nin toplumun elindeki maddî imkânları ve mevcut zaafları kullanması, fitnenin çoğu zaman dışarıdan tamamen yabancı bir şey getirmekten ziyade içeride bulunan zaafları kullanarak büyüdüğünü gösterir.


فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هَٰذَا إِلَٰهُكُمْ وَإِلَٰهُ مُوسَىٰ فَنَسِيَ 

Fe-aḫrace lehum ʿiclen ceseden lehû ḫuvâr. Fe-kâlû hâzâ ilâhuküm ve ilâhu Mûsâ fe-nesiye. 

88- “Bunun üzerine Sâmirî onlar için böğüren bir buzağı heykeli çıkardı. Bunun üzerine: 'İşte sizin de ilahınız, Mûsâ'nın da ilahı budur; fakat Mûsâ bunu unuttu.' dediler.”

İsrailoğulları Allah'ın kudretini sayısızca görmüş olmalarına rağmen denizin yarılması, firavunun helak edilmesi, firavun elinden kurtuluş, ilahi nimetler olan helva ve bıldırcınla ve çeşitli nimetlerle yardım görmüşlerdi. Fakat şimdi önlerinde ses çıkartan bir fitne vardı. Bu buzağı oldukça sanatkare yapılmıştı. Onların tabiatları da bu altına meyil etti. Zaten onlar da şirke karşı gizli bir eğilim de vardı. Bunun delili ise, onların- Yüce Allah'ın bizlere Araf suresinde anlattığı üzere- Hz Musa'dan kendilerine ait putlara tapan bir kavmin yanından geçtiklerinde kendilerine de bir ilah yapmasını istemeleri olayıdır. Samiriya uyanlar ve onun davranışını yerinde bulanlar, diğer insanlara; Bu sizin de ilahınızdır, Musa'nın da ilahıdır dediler.

Sâmirî, İsrailoğulları'nın önüne böğüren bir buzağı heykeli koydu ve onlara "İşte sizin ilahınız ve Mûsâ'nın ilahı budur" dedirtti. İnsanlar görünüş ve sesin etkisiyle cansız bir cismi ilâh zannettiler. Kur'ân bu olayla bize çok önemli bir ölçü verir: Bir şeyin görünür, etkileyici veya ses çıkarıyor olması onun hakikat olduğunu göstermez. Gerçek iman, görüntüye ve algıya değil; vahye, akla ve hakikate dayanır.


أَفَلَا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ قَوْلًا وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا 

E-fe-lâ yeravne ellâ يرجi'u ileyhim kavlen ve lâ yemliku lehum darran ve lâ nef'an. 

89- “Onun kendilerine hiçbir sözle karşılık veremediğini, kendilerine ne zarar vermeye ne de fayda sağlamaya gücünün yetmediğini görmüyorlar mıydı?'”

Samiri buzağının ilah olmayacağını unuttu o buzağı zarar ve fayda vermekten acizdir. nasıl olur da onu ilah edinebilirsiniz? yani ondan bir şey istediklerinde onlara cevap vermediğini, ona hitap ettiklerinde onlara bir söz söyleyemeyeceğini, dünyada ve ahirette onlara en ufak bir zarar veya fayda vermeyeceğini görmüyorlar mı?

İnsanlar buzağının görünüşünden ve çıkardığı sesten etkilenerek onu ilah kabul ettiler. Kur'ân ise hemen aklî bir soru soruyor: "Onun kendilerine cevap veremediğini, zarar veya fayda sağlamaya gücünün yetmediğini görmüyorlar mıydı?" Böylece bize gerçek ile görüntüyü birbirinden ayırmayı öğretiyor. Bir şeyin etkileyici görünmesi veya ses çıkarması onun hak olduğunu göstermez. İlah, mutlak kudret ve tasarruf sahibi olmalıdır. Bu ayet, iman eğitiminde çocuklara ve gençlere "Her gördüğüne ve duyduğuna inanma; delilini ara ve gücünü sorgula" prensibini kazandırmaktadır.


وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُونُ مِنْ قَبْلُ يَا قَوْمِ إِنَّمَا فُتِنْتُمْ بِهِ وَإِنَّ رَبَّكُمُ الرَّحْمَٰنُ فَاتَّبِعُونِي وَأَطِيعُوا أَمْرِي 

Ve lekad kâle lehum Hârûnu min kablü yâ kavmi innemâ futintum bihî ve inne rabbekumur-Rahmânu fettebiûnî ve etîû emrî. 

90- “Andolsun, Hârûn daha önce onlara şöyle demişti: 'Ey kavmim! Siz bununla ancak imtihan ediliyorsunuz. Sizin Rabbiniz Rahmân'dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin.'”

Hz Harun (as) Hz Musa onlara tur dağından geri dönmeden önce buzağı yapan kimselere bu yaptığınız ile imtihan edilmektesiniz. Sakın ona ibadet etmeyiniz. Bu sizin rabbiniz değildir. Sizin gerçek rabbiniz rahmandır. Benim hak olan dinim üzere olun ve emrime itaat edin. Söylediklerimi yerine getirin. Buzağıya tapmak gibi size yasakladığım şeyleri de terk edin. 

Hz. Hârûn, İsrailoğullarının buzağıya yöneldiğini gördüğünde sessiz kalmadı. Onlara bunun bir imtihan olduğunu, gerçek Rablerinin Rahmân olduğunu hatırlattı ve kendisine uymalarını istedi. Bu ayet bize, fitne karşısında önce yanlışın teşhis edilmesini, ardından Allah'ın ve O'nun rahmetinin hatırlatılmasını, doğru rehberliğin gösterilmesini ve bunun davranışa dönüştürülmesini öğretir. Aynı zamanda "Ey kavmim" hitabı, hakikati savunurken insanları dışlamadan, şefkatli fakat kararlı bir dille konuşmanın önemini gösterir.


قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ عَلَيْهِ عَاكِفِينَ حَتَّىٰ يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَىٰ 

Kâlû len nebraha aleyhi âkifîne hattâ yerci'a ileynâ Mûsâ. 

91- “Onlar: 'Mûsâ bize dönünceye kadar ona bağlı kalmaya devam edeceğiz.' dediler.”

Musa bizim yanımıza geri gelip de, bizim ona ibadet ettiğimiz gibi onun da ibadet edip etmeyeceğini, Samiriyi tasdik edip etmeyeceğini görünceye kadar buna ibadetten vazgeçmeyeceğiz. Bizler bu buzağının önünde dikilecek ve ona ibadet etmeye devam edeceğiz. Böylelikle bu konuda Hz. Harun'a muhalefet ettiler. Hz Harun Araf suresi 150. ayetinde: “Neredeyse beni öldüreceklerdi” dediğini anlatmaktadır. O halde israiloğullarının takındıkları tavır oldukça katı ve oldukça yüzsüzce idi.

İsrailoğulları, Hârûn Aleyhisselâm'ın açık uyarısına rağmen buzağıdan vazgeçmediler ve "Mûsâ bize dönünceye kadar ona bağlı kalacağız" dediler. Bu, yanlışın bazen bilgi eksikliğinden değil, alışkanlık ve ısrardan kaynaklandığını gösterir. İnsan doğruyu duyduğu hâlde "sonra vazgeçerim" diyerek yanlışını sürdürebilir. Ayet bize, hakikati öğrendiğimizde dönüşü ertelememeyi ve kalbimizi neye bağladığımızı sürekli sorgulamayı öğretmektedir.


قَالَ يَا هَارُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوا 

Kâle yâ Hârûnu mâ meneake iz raeytehum dallû. 

92- “Mûsâ: 'Ey Hârûn! Onların saptıklarını gördüğün zaman seni ne engelledi?' dedi.”

Hz Musa kardeşini ileri derecede sınamak suretiyle olaya hakim olmakla işe başladı. Hatta Hz Musa, Hz Harun'un kusurlu olduğunu düşündüğünden onu azarlamaya bile kalkışmış ve bunu Araf suresinde bize anlatıldığı gibi kardeşinin saçından sakalından yakalayıp Kendisine doğru Çekerek yapmaya kalkışmıştır. Nitekim Burada anlatılanlardan da bunu anlamaktayız: “Dedi ki ey Harun! Onların buzağıya taptığını gördüğünde onlara müdahale etmekten seni ne alıkoydu. 

Mûsâ Aleyhisselâm döndüğünde kavminin buzağıya yöneldiğini gördü ve Hârûn Aleyhisselâm'a: "Onların saptığını gördüğünde seni ne engelledi?" diye sordu. Bu soru, Hz. Hârûn'un mutlaka görevini yapmadığını göstermez; aksine onun nasıl hareket ettiğini ve neden böyle bir yöntem seçtiğini anlamaya yöneliktir. 90. ayette onun zaten kavmini uyardığını biliyoruz. Dolayısıyla ayet bize önemli bir adalet ve sorumluluk dersi verir: Bir olayın sonucunu gördüğümüzde hemen hüküm vermek yerine, olayın nasıl geliştiğini ve insanların hangi şartlarda hareket ettiğini anlamaya çalışmalıyız.


أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِي 

Ellâ tettebi‘anî, e-fe‘asayte emrî? 

93- “Benim ardımdan gelmekten? Yoksa emrime karşı mı geldin?”

Onlar senin sözünü kabul etmeyince benim arkamdan gelip bana yetişip durumu haberdar etmekten seni alıkoyan neydi? Veya Allah için gazap etmekte bana uymaktan seni alıkoyan nedir? Niçin iman edenlerle birlikte kafir olanlarla savaşmadın? Ne diye ben burada hazır bulunmuş olsaydım, ne yapacak idiysem sen de aynısını yapmadın? Yoksa benim emrime karşı mı geldi? 

Mûsâ Aleyhisselâm, kavminin buzağıya yöneldiğini görünce Hârûn Aleyhisselâm'a neden daha farklı müdahale etmediğini sordu ve "Emrime karşı mı geldin?" dedi. Bu ayet bize, bir olayın dış görünüşüne bakarak hemen hüküm vermemeyi; görev, emir, şartlar ve niyetleri birlikte değerlendirmeyi öğretir. Hârûn Aleyhisselâm'ın 90. ayette kavmini açıkça uyardığını biliyoruz. Dolayısıyla burada mesele onun tevhid davasından vazgeçmesi değil, verdiği görevle karşılaştığı şartlar arasındaki dengeyi nasıl kurduğudur. 


قَالَ يَا ابْنَ أُمَّ لَا تَأْخُذْ بِلِحْيَتِي وَلَا بِرَأْسِي إِنِّي خَشِيتُ أَنْ تَقُولَ فَرَّقْتَ بَيْنَ بَنِي إِسْرَائِيلَ وَلَمْ تَرْقُبْ قَوْلِي 

Kâle yebne ümme lâ te'huz bi-lihyetî ve lâ bi-ra'sî, innî haşîtü en tekûle ferrakte beyne benî İsrâîle ve lem terkub kavlî. 

94- “Hârûn: 'Ey annemin oğlu! Sakalımı ve başımı tutma. Ben, senin: "İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın ve benim sözümü gözetmedin" demenden korktum.' dedi.”

Bunun üzerine Hz Harun dedi ki ey anamın oğlu İbni Kesir anne ve baba bir kardeş olduğu halde, annesinin zikrederek, kendisine yumuşak davranmasını hatırlatmak istedi. çünkü burada ananın zikredilmesi, şefkat ve merhametini harekete geçirmek için daha beri ve daha yerinde bir ifadedir demiştir. Hz Musa'nın kızgınlığından Ve yaptığını benimsemediğinden ötürü kardeşinin başının saçını ve sakalını yakaladığının delilidir. Çünkü Allah uğrunda gayrete gelmek, bütünüyle Hz Musa'nın benliğini kaplamıştı. daha sonra Hz Harun buzağıya tapmayanlar ile birlikte buzağıya tapanlara karşı savaşmamaktaki mazeretini açıklamak üzere şöyle söyledi: Doğrusu ben seni yerime vekil tayin ederken sözümün gereğini yerine getirmedim diyeceğinden korktum. onu yerine vekil kayin ederken söylediği sözler ise Araf suresinde Az önce işaret ettiğimiz şekilde ıslahat şeklinde idi Hz Musa'nın Hz Harun'un davranışında tepki göstermesi, ümmetin birliğinin aleyhine dahi olsa, küfrün sonunu getirmenin bir saati ıslah olduğunun delilidir. yoksa küfür ile birlikte ümmetin birliğini korumaya çalışmak ıslak değildir.

Hârûn Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâm'ın sorusuna cevap verirken "Ey annemin oğlu!" diyerek önce kardeşlik bağını hatırlatıyor ve neden daha sert müdahale etmediğini açıklıyor: İsrailoğulları'nın tamamen parçalanmasından korkmuştu. Bu ayet bize, yanlışla mücadele ederken daha büyük bir fitneye sebep olmamayı, hakikatten taviz vermeden hikmetli davranmayı ve insanlarla olan bağı korumayı öğretir. Bir yanlışı düzeltmek kadar, o düzeltmenin nasıl yapılacağı da önemlidir.


قَالَ فَمَا خَطْبُكَ يَا سَامِرِيُّ 

Kâle fe-mâ hatbuke yâ Sâmiriyy? 

95- “Mûsâ: 'Peki senin meselen nedir ey Sâmirî?' dedi.”

Samirinin davranışını reddederek: “Senin zorun neydi” bu işleri yapmana sebep nedir? Neye dayanarak bu buzağıyı yaptın.

Mûsâ Aleyhisselâm, Hârûn Aleyhisselâm'ın açıklamasını dinledikten sonra Sâmirî'ye yönelerek "Senin meselen nedir?" diye sordu. Bu kısa soru bize çok önemli bir adalet ve muhakeme yöntemi öğretir: Bir olayda yalnızca sonucu görmekle yetinmemeli, davranışın arkasındaki düşünceyi ve gerekçeyi de araştırmalıyız. Fakat gerekçeyi anlamak, yanlışı onaylamak değildir. Hakikati ortaya çıkarmak için önce dinlemek, anlamak ve sonra hüküm vermek gerekir.


قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ أَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذَٰلِكَ سَوَّلَتْ لِي نَفْسِي 

Kâle basurtu bimâ lem yabsurû bihî fe-kabadtu kabdaten min eserir-rasûli fe-nebeztuhâ ve kezâlike sevvelet lî nefsî. 

96- “Sâmirî: 'Onların görmediğini gördüm. Elçinin izinden bir avuç aldım ve onu attım. Nefsim de bana bunu böyle hoş gösterdi.' dedi.”

İsrailoğullarının bilmediği bir şeyi bildim ve o elçinin bastığı yerden bir avuç aldım ve bunu erittiğimiz altınların içerisine bıraktım. Nefsim de böyle yapmayı bana güzel gösterdi. Hevamın peşinden gittim ve bu iş bana çok cazip bir şekilde göründüğü içinde yaptım. Bu hatayı itiraf etmek ve özür beyen etmektir. Ancak tevbe ve verilecek cezayı kabule hazır olduğunu ifade eden bir anlamı yoktur. 

Sâmirî, Mûsâ Aleyhisselâm'a kendisini diğer insanların görmediğini gören biri olarak tanıttı ve yaptığı işi "elçinin izinden aldığım bir avucu atmam" şeklinde açıkladı. Fakat ayetin sonunda çok önemli bir itirafta bulundu: "Nefsim bana bunu hoş gösterdi." Bu ifade bize, insanın sahip olduğunu düşündüğü bilgiye karşı bile nefsinin etkisinde kalabileceğini öğretir. Görmek, bilmek ve hissetmek tek başına hakikatin ölçüsü değildir. Bilginin vahiy, akıl ve doğru ölçülerle sınanması gerekir.


قَالَ فَاذْهَبْ فَإِنَّ لَكَ فِي الْحَيَاةِ أَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَ ۖ وَإِنَّ لَكَ مَوْعِدًا لَنْ تُخْلَفَهُ ۖ وَانْظُرْ إِلَىٰ إِلَٰهِكَ الَّذِي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفًا ۖ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفًا 

Kâle fezheb fe-inne leke fil-hayâti en tekûle lâ misâs. Ve inne leke mev‘iden len tuhlefeh. Venzur ilâ ilâhikellezî zalte aleyhi âkifâ. Le-nuharrikennehu sümme le-nenfisennehu fil-yemmi nesfâ. 

97- “Mûsâ dedi ki: 'Öyleyse git! Artık hayatın boyunca, "Bana dokunmayın!" diyeceksin. Ayrıca senin için asla kaçamayacağın bir buluşma vakti vardır. Şimdi kendisine bağlı kalıp durduğun ilâhına bak! Onu mutlaka yakacağız, sonra da onu denize savurup dağıtacağız.”

Hz Musa bizim yanımızdan uzaklaş git hayatta olduğun sürece senin durumunu bilmeyip de seninle birlikte olmak isteyen herkese bana dokunmayın Hiç Kimse bana dokunmasın ve ben de ona dokunmayacağım demenden başka yapacağın bir şey yoktur bir de senin için kurtulamayacağın bir vadin vardır Şirk ve yeryüzünde fesat çıkarttığın için Allah'ın sana mutlaka yerine getireceği Zamanı gelince gerçekleştireceği bir vaadi vardır ve onun bu Vadi bu dünya hayatında sana bu cezayı verdikten sonra ahirette de gerçekleşecektir.

Mabudun olan buzağıya iyi bak onu ateşte eriteceğiz sonra onu denize savuracağız. Bu ifade için bazı müfessirler onun törpü ve eğelerle ufatıldığını manasını anlamışlardır. 

Sâmirî'nin yaptığı fitne ortaya çıkınca Hz. Mûsâ ona toplumdan ayrılmasını bildirdi ve dünyadaki sonucunun yanında ahiretteki hesabı da hatırlattı. Ardından buzağıyı tamamen ortadan kaldırdı. Böylece Kur'ân bize, yanlış bir düşünceyi sadece reddetmenin değil, onu besleyen sembol ve sebepleri de ortadan kaldırmanın önemini gösterir. İnsan hayatında Allah'ın önüne geçen her şey bir "putlaşma" tehlikesi taşır. Asıl soru şudur: Kalbimde Allah'ın yerine koyduğum veya O'nun emrinin önüne geçirdiğim bir şey var mı? 


إِنَّمَا إِلَٰهُكُمُ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ ۚ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْمًا 

İnnemâ ilâhukumullâhullezî lâ ilâhe illâ hû. Vesi'a külle şey'in ilmâ. 

98- “Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.”

İsrailoğulları'na bu sizin ilahınızdır, Musa'nın ilahıdır sözleri ne karşılık Hz Musa: “Sizin ilahınız ancak ondan başka hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır” ondan başka ilah yoktur, O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. O'nun bilgisi her şeyi kuşattığı gibi O her şeye kadirdir. Buzağıya taptığınız vakit akıllarınız nereye gitmişti? Böylelikle Hazreti Musa fitneyi bastırdı, kavmini tekrar Tevhide geri döndürdü. İşte bunda her türlü sapmayı nasıl ortadan kaldıracağına dair bu ümmete verilmiş bir ders vardır. 

Buzağı yok edildikten sonra Hz. Mûsâ, İsrailoğulları'nın dikkatini yeniden hakiki ilaha yöneltiyor: "Sizin ilahınız ancak Allah'tır; O'ndan başka ilah yoktur." Böylece yanlış inanç ortadan kaldırılırken yerine doğru inanç yerleştiriliyor. Ayetin sonundaki "Allah'ın ilmi herşeyi kuşatmıştır" ifadesi ise insana sınırını hatırlatıyor: Biz ancak gördüğümüzü ve bildiğimizi anlayabiliriz; Allah ise görüneni ve görünmeyeni, geçmişi ve geleceği, insanın dışını ve içini bütünüyle bilir. Tevhid, insanın yalnızca dilindeki değil, hayatının merkezindeki hakikattir. 


5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

Daha yeni Daha eski

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU