KADİRİ YOLU

KADİRİ YOLU
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

Enbiya Sûresi 78-91. Ayetlerin Tefsiri

Enbiya Sûresi 78-91. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. Salât ve selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed Mustafa'ya ﷺ, aline, ashabına ve kıyamete kadar onun izinden giden bütün müminlerin üzerine olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


Enbiya Sûresi Yedinci Grup 

(78-91) 


وَدَاوُودَ وَسُلَيْمَانَ إِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ إِذْ نَفَشَتْ فِيهِ غَنَمُ الْقَوْمِ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِدِينَ 

Ve dâvûde ve suleymâne iz yahkumâni fîl harsı iz nefeşet fîhi ganemul kavm(i), ve kunnâ li hukmihim şâhidîn.


78- “Dâvûd ile Süleyman’ı da an. Hani bir topluluğun koyunlarının geceleyin girip otladığı bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı; biz de onların verdikleri bu hükme şahit idik.”

Hz. Nûh kıssasının ardından İsrailoğulları tarihinin en ihtişamlı iki hükümdar peygamberi olan Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman’ın adaleti, derin fıkhi muhakemeyi ve ilahi gözetimi anlatan o meşhur "ekin tarlası ve koyunlar" davasını aktarır. 

Davud ve Süleyman’ı hatırla. İkisine selam olsun. Hani kavminin koyunlarının yayıldığı ve geceleyin girip telef ettiği ekinler veya Bal hakkında hüküm veriyorlardı. Bizde onların hükmüne yani Davud, Süleyman ve onların hükümlerine başvuran davalılar arasındaki hükme şahittik. İlmimizle buna tanık idik ve biz bunu görüyorduk. 

Hz. Dâvûd’un hükmü düz bir adalet (hak geçmesin) içerirken, Hz. Süleyman’ın getireceği hüküm (bir sonraki ayette açılacağı üzere) hem hakkı sahibine teslim eden hem de kusurlu tarafın üretim gücünü yok etmeyen daha esnek, üretken ve maslahata uygun bir aklî derinlik barındırır. 

Enbiyâ Sûresi 78. ayet; Geceleyin çobansız kalarak bir başkasının ekinini telef eden koyun sürüsü davasında Hz. Dâvûd ve oğlu Hz. Süleyman’ın hakemlik kürsüsüne oturması, dinin sadece soyut inançlarla değil, hayatın ve hukukun tam merkezinde yer aldığının tarihi ispatıdır. 

Bu yargılama sahnesi, adaleti sadece kuru bir cezalandırma olarak görmeyip, toplumsal maslahatı ve tarafların üretim dengesini gözeten üstün bir akıl ve fıkhi derinlik geliştirmenin evrensel hukuk metodudur. 

Tasavvufi boyutta ise bu sarsıcı dava; gaflet gecelerinde nefsin kontrolsüz arzuları (koyunlar) tarafından istila edilip telef edilen kalbi amellerin ve manevi hasatların (ekinlerin), ruhun mahkemesinde hikmet ve şeriat terazisiyle yeniden muhasebe edilmesi, egonun yıkıcı gücünün terbiye edilerek ilahi şahitliğin nuruyla arındırılması sürecidir. 

Netice itibariyle ayet; yeryüzünde adaletle hükmedenlerin kararlarındaki inceliği resmederken, hayata ve hukuka dair verilen her adil hükmün arkasında mutlak bir ilahi tasvibin ve şahitliğin bulunduğunu bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمَانَ ۚ وَكُلًّا آتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًا ۚ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُودَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَ ۚ وَكُنَّا فَاعِلِينَ 

Fe fehhemnâhâ suleymân(a), ve kullen âteynâ hukmen ve ilmâ(n), ve sahhernâ mea dâvûdel cibâle yusebbıhne vet tayr(a), ve kunnâ fâılîn. 


79- “Böylece bu olayın çözümünü Süleyman’a kavrattık. Aslında biz her birine hüküm ve ilim vermiştik. Dağları ve kuşları da Dâvûd’la beraber tesbih etsinler diye onun emrine verdik. Bunları yapan bizdik.”

"Koyunların ekine yayılma kıssası şudur: Geceleyin bazı çobansız koyunlar ekine girmiş ve bunu bozmuşlardı. Bu bakımdan taraflar Hz. Dâvûd'un hükmüne başvurdular. O da koyunların ekin sahibine ait olduğu hükmünü vermişti. Çünkü koyunların değeri ile ekinden zayi olmaya sebep teşkil ettikleri değer birbirine eşitti. Bunun üzerine Hz. Süleyman -henüz daha on bir yaşında iken- şöyle dedi: Başka bir hüküm her iki taraf için de daha merhametlicedir. Bunun üzerine Hz. Dâvûd, Hz. Süleyman'a hükmünü vermesi için ısrar edince şöyle dedi: Benim görüşüm şudur: Koyunları ekin sahiplerine veriniz, onların sütleriyle, yavrularıyla, yünleriyle yararlansınlar. Ekinide koyun sahiplerine ekini ıslah edip bozulduğu günkü haline gelene kadar veriniz, ondan sonra koyun sahipleri koyunlarını, ekin sahipleri de ekinini alsın. Hz. Dâvûd hüküm senin dediğin gibidir, deyip bu şekilde hükmetti.

Her ikisinin hükmü de kendi ictihadlarına dayalı idi ve bu, onların şeriatlerinde böyleydi. 

Bizim şeriatimizde ise; Ebû Hanife ve arkadaşlarına göre, ister gece ister gündüz yapılmış olsun tazminat yoktur. Ancak hayvanlarla birlikte onları arkadan süren veya önden götüren bir kimsenin olması hali müstesnâdır. Şâfiî'ye göre ise geceleyin olursa tazminat gerekir, demektedir. el-Cessâs ise şöyle der: Onların tazminat ödemelerinin sebebi koyunları kendilerinin göndermiş olmaları idi. Peygamber (s.a) şu sözüyle bu gibi durumlarda tazminat ödemeyi neshetmiştir: "Başıboş hayvanın verdiği zarar hederdir." Mücâhid der ki: Bu, aralarında sulh yoluyla olmuştu. Hz. Dâvûd'un uygulaması ise bir hükümdü. Sulh ise daha hayırlıdır.

Rivayetlere göre kısaca; Hz. Süleyman, koyunları geçici olarak tarla sahibine vermiş, tarla sahibi koyunların sütünden, yününden ve dölünden faydalanırken; koyunların sahibi de telef olan tarlayı eski haline gelene kadar ekip biçmiştir. Tarla eski verimli haline döndüğünde, herkes kendi öz malını (koyunları ve tarlayı) geri almıştır. Böylece iki taraf da kalıcı bir zarara uğramamıştır.

Biz bu hükmü veya fetvayı hemen Süleyman’a kavratıvermiştik. Davud ve Süleymana da nübüvvet ve hükmün gereğini bilmeyi verdik. Davud'un tesbihiyle tesbih etsinler diye dağları ve kuşları boyun eğdirdik. Kuşlardan önce dağların zikredilmesinin sebebi, onların musahhar kılmalarının ve tesbih etmelerinin -cansız olduklarından dolayı- daha hayret verici, daha garip ve icazı daha açık bir şekilde ortaya koyucu olması bakımındandır. Sizin için bu hayret edilecek bir şey olsa dahi peygamberlere bunları yapanlar bizlerdik veya bunu yaratanlar bizlerdik, demektir. 

Enbiyâ Sûresi 79. ayet; Telef olan ekin tarlası davasında Hz. Süleyman’ın üretimi durdurmayan, iki tarafın da hakkını geçici bir rotasyonla koruyan o adil ve yapıcı çözümü, ilahi bir fehimle tescillenmiş peygamberane bir dehanın tarihi mirasıdır. 

Ayet, bir kararın diğerinden daha isabetli olabileceğini kabul ederken, her iki peygamberin de "hüküm ve ilimle" donatıldığını belirterek içtihat özgürlüğünün ve entelektüel adaletin sarsılmaz yasasını koyar. 

Tasavvufi boyutta ise bu nurani dönüşüm; kesbi ilimleri aşan ledünni bir kavrayışla (fehimle) nefsin enerjisini kalbin imarı için seferber etmek, iç dünyasındaki zikir ve aşk potansiyelini o kadar büyütmektir ki, en katı varlıkların (dağların) ve en uçucu heveslerin (kuşların) bile ruhun ilahi melodisine eşlik ederek tek bir tevhid ekseninde erimesidir. 

Netice itibariyle ayet; adaleti sadece cezalandırmak değil ihya etmek olarak gören zihniyetleri överken, Rabbine kalpten yönelen bir kulun sesiyle tüm tabiatın nasıl bir zikir meclisine dönüştürüleceğini bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


وَعَلَّمْنَاهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَكُمْ لِتُحْصِنَكُمْ مِنْ بَأْسِكُمْ ۖ فَهَلْ أَنْتُمْ شَاكِرُونَ 

Ve allemnâhu san’ate lebûsin lekum li tuhsınakum min be’sıkum, fe hel entum şâkirûn. 

80- “Bir de ona, savaşlarınızın şiddetinden sizi koruması için zırh yapma sanatını öğrettik. Artık şükredecek misiniz?”

Rivayet ekolü (Taberî, İbn Kesir), Allah’ın Hz. Dâvûd’a ihsan ettiği bu mucizevi sanatın teknik yönüne ve tarihsel arka planına odaklanır. Nakledilen rivayetlere göre, Hz. Dâvûd’dan önce zırhlar ağır, yekpare levhalar halinde yapılır ve askeri çok çabuk yorar, hareketini kısıtlardı. Allah, Sebe' Sûresi'nde de geçtiği üzere demiri Hz. Dâvûd'un elinde hamur gibi eritmiş / yumuşatmıştır. O da demiri ince teller haline getirip birbirine kenetleyerek, hem hafif hem de ok ve kılıç darbelerine karşı son derece dayanıklı olan halkalı örme zırhı icat etmiştir. Ayette geçen "Savaşınızın şiddetinden sizi koruması için" ifadesi, bu sanatın insan hayatını muhafaza etmek gibi çok pratik ve hayırlı bir amaca hizmet ettiğini aktarır. 

Enbiyâ Sûresi 80. ayet; Hz. Dâvûd’a demiri yumuşatarak insan hayatını savaşın dehşetinden koruyacak hafif ve dayanıklı örme zırh sanatının öğretilmesi, peygamberlerin insanlığa maddi ve teknik alanlarda da öncülük ettiğinin tarihi bir ispatıdır. 

Bu ayet, ilahi korumaya güvenerek tedbiri terk etmeyi reddeder; aksine, tehlikelere karşı akıl ve imkanlar nispetinde sebeplere sarılmanın (zırh kuşanmanın) şer'î ve aklî bir zorunluluk olduğunu evrensel bir kural olarak koyar. 

Tasavvufi boyutta ise bu nurani öğreti; katılaşmış nefislerin zikir ve ilahi aşkla yumuşatılması, kalbin her türlü günah ve vesvese okundan takva zırhıyla muhafaza edilmesi ve kulun bu büyük nimet karşısında dilini ve kalbini daima mutlak şükre tahsis etmesidir. 

Netice itibariyle ayet; insanlığın hizmetine sunulan her türlü teknik ve ilmi gelişmenin arkasında ilahi bir talim bulunduğunu hatırlatırken, hakiki şükrün sadece dille değil, o nimeti hayırlı işlerde kullanarak amelle eda edilmesi gerektiğini bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِي بِأَمْرِهِ إِلَى الْأَرْضِ الَّتِي بَارَكْنَا فِيهَا ۚ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِمِينَ 

Ve li suleymâner rîha âsıfeten tecrî bi emrihî ilel ardılletî bâreknâ fîhâ, ve kunnâ bi kulli şey’in âlimîn. 

81- “Süleyman’ın emrine de, fırtına gibi esen rüzgârı verdik; rüzgâr, onun emriyle, bereketli kıldığımız topraklara doğru eserdi. Biz her şeyi hakkıyla bilmekteyiz.” 

Hz. Süleyman’ın (a.s.) emrine verilen rüzgârın mahiyetine ve onunla gerçekleştirilen seyahatlerin tarihsel ayrıntılarına odaklanır. Nakledilen rivayetlere göre, Hz. Süleyman’ın ahşaptan yapılmış, üzerine binlerce insanın, askerin ve teçhizatın binebildiği devasa bir tahtı/platformu vardı. Sâd Sûresi'nde "tatlı tatlı esen" (ruhhâen) olarak vasfedilen rüzgâr, bu ayette "fırtına gibi" (âsıfe) olarak nitelenmiştir. Müfessirler bu durumu şöyle açıklar: Rüzgâr, Süleyman (a.s.) emrettiğinde o koca tahtı yerinden kaldırırken fıtratı gereği şiddetli ve güçlü (âsıfe) eser; ancak havalandıktan sonra onun emriyle (bi emrihî) sarsmadan, selâmetle yol alırdı. Rüzgârın onu götürdüğü "bereketli topraklar" ise, onun saltanat merkezi olan Şam ve Kudüs (Filistin) bölgesidir.

Enbiyâ Sûresi 81. ayet; Fırtına gibi esen, kontrolü imkânsız rüzgârların Hz. Süleyman’ın emriyle itaatkar bir binek haline getirilmesi ve saltanat merkezi olan bereketli Şam/Kudüs topraklarına doğru akıp gitmesi, dünyevi otoritelerin sınırlarını aşan peygamberane bir ihtişamın tarihi kanıtıdır. 

Bu harikulade hadise, evrendeki hiçbir maddi sebebin ve fiziksel unsurun kendi başına müstakil bir gücü olmadığını; hepsinin ancak "her şeyi hakkıyla bilen" tek bir İlahi İradenin denetimi altında hareket ettiğini evrensel bir kural olarak akıllara kazır. 

Tasavvufi boyutta ise bu azametli boyun eğdirme; kalbini Allah’a teslim ederek kendi iç dünyasının sultanı olan arif bir kulun, kontrolü en zor olan nefsani dalgalanmaları, hayal ve heves rüzgârlarını ilahi aşkın bereketiyle terbiye edip kendi ruhunun emrine amade kılmasıdır. 

Netice itibariyle ayet; en azgın tabiat kuvvetlerinin bile hakkın karşısında nasıl uysallaşacağını resmederken, mülkün ve ilmin yegane sahibinin Allah olduğunu ve O'na teslim olanların evrensel bir selâmete ulaştırılacağını bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


وَمِنَ الشَّيَاطِينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَٰلِكَ ۖ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظِينَ 

Ve mineş şeyâtîni men yegûsûne lehû ve ya’melûne amelen dûne zâlik(e), ve kunnâ lehum hâfızîn. 


82- “Onun için denizlere dalgıçlık eden ve bundan başka işler de yapan şeytanlardan da onun emrine verdik. Biz onları koruyup gözetiyorduk.”

Hz. Süleyman’ın (a.s.) emrine verilen bu görünmez varlıkların mahiyetine ve onun adına yaptıkları işlerin tarihsel ayrıntılarına odaklanır. Nakledilen rivayetlere göre buradaki "şeytanlar" ifadesi, cinlerin azgın ve güçlü olan taifesini (mâridleri) kapsar. Bu varlıklar Hz. Süleyman’ın emriyle denizlerin en derin yerlerine dalarak (yegûsûn) oradaki incileri, mercanları ve kıymetli mücevherleri onun için çıkarırlardı. "Bundan başka işler" ifadesi; Sebe' Sûresi'nde de genişçe anlatıldığı üzere, saraylar, devasa havuzlar, kaleler inşa etmeleri ve büyük kazanlar yontmaları şeklinde rivayet edilir. Ayetin sonundaki "Biz onları koruyup gözetiyorduk" (kunnâ lehum hâfızîn) kaydı, bu asi varlıkların Hz. Süleyman’a zarar vermelerini, onun emrinden kaçmalarını veya işi yarım bırakıp düzeni çalışmalarını engellemek için Allah'ın onları özel bir baskı altında tuttuğunu belgeler. 

Enbiyâ Sûresi 82. ayet; İnsana düşmanlığı fıtri olan asi şeytanların ve cinlerin Hz. Süleyman’ın emriyle denizlerin derinliklerinden cevherler çıkaran birer dalgıca ve muazzam yapılar inşa eden birer işçiye dönüştürülmesi, beşerî sınırları aşan peygamberane saltanatın tarihi bir kanıtıdır. 

Bu harikulade itaat, şerrin ve karanlığın evrende mutlak bir özgürlüğe sahip olmadığını; her şerli varlığın ancak Allah’ın çizdiği sınırlar ve koruma (hıfz) kanunları dairesinde hareket edebileceğini evrensel bir hakikat olarak akıllara kazır. 

Tasavvufi boyutta ise bu azametli boyun eğdirme; kalbini Allah’a teslim eden kâmil bir kulun, iç dünyasındaki öfke, şehvet ve vesvese gibi azgın nefsani kuvvetleri (şeytanları) ilahi aşkın gücüyle terbiye edip (işaret) hikmet ve marifet denizinden inciler çıkaracak hayırlı birer hizmetkara dönüştürmesidir. 

Netice itibariyle ayet; en asi unsurların bile hakkın karşısında nasıl boyun eğeceğini resmederken, mülkün yegane koruyucusunun Allah olduğunu ve O'na sığınanların her türlü şerden emniyette kılınacağını bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ 

Ve eyyûbe iz nâdâ rabbehû ennî messeniyed durru ve ente erhamur râhimîn. 

83- “Eyyûb’u da an. Hani Rabbine: 'Başıma bir dert geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin' diye niyaz etmişti." 

Hz. Eyyûb’un uğradığı musibetin mahiyetine ve imtihanının uzunluğuna dair nakillere odaklanır. Rivayetlere göre Hz. Eyyûb; Şam bölgesinde yaşayan, geniş topraklara, çok sayıda hayvana, evlada ve büyük bir servete sahip, şükür ehli zengin bir peygamberdi. Allah onu ağır bir imtihan sürecinden geçirmiştir.

Musibetin Boyutu: Önce tüm malını, mülkünü kaybetmiş, ardından bütün evlatları bir göçük altında kalarak vefat etmiştir. En nihayetinde ise vücudunda çok ağır, yatağa bağlı bırakan hummalı bir hastalık (durr) baş göstermiştir.

Sabrın Süresi: Rivayetlerde bu çetin imtihanın 7, 13 ya da 18 yıl sürdüğü nakledilir. Çevresindeki herkes ondan uzaklaşmış, sadık eşi Hz. Rahme dışında yanında kimse kalmamıştır. Hz. Eyyûb, hastalığı kalbine ve diline sirayet edip zikrine engel olacak bir raddeye gelene kadar halinden asla şikayet etmemiş, ancak o zaman bu meşhur duasıyla Rabbine yönelmiştir. 

Enbiyâ Sûresi 83. ayet; Geniş bir servet, evlat ve sağlığın ardından ağır bir hastalık ve yokluk imtihanına tabi tutulan Hz. Eyyûb’un, asırlarca dillerden düşmeyecek o muazzam edeple "Başıma bir dert geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin" diyerek Rabbine yönelmesi, musibetler karşısında peygamberane duruşun tarihi şahididir. 

Bu zarif sığınış, insanlığa dert karşısında isyan etmeden halini mutlak iradeye arz etmenin, fani acıları kalıcı rahmet tecellileri ile göğsünde yumuşatmanın en rasyonel ve ahlaki yöntemini öğretir. 

Tasavvufi boyutta ise bu hüzünlü ve nurani nida; kulun kendi acziyetini ve hiçbir şeyliğini tam bir ihlasla idrak ederek nefis perdelerini yırtması, bedensel ve dünyevi kayıpları birer gölge sayıp kalbini yalnızca ilahi zatın merhamet ve sekînet okyanusuna bırakmasıdır. 

Netice itibariyle ayet; insan hayatında imtihanların kaçınılmaz olduğunu resmederken, derdin büyüklüğüne değil, sığınılan merhametin azametine odaklananların evrensel bir esenlik ve selâmetle taçlandırılacağını bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


فَاسْتَجَبْنَا لَهُ فَكَشَفْنَا مَا بِهِ مِنْ ضُرٍّ ۖ وَآتَيْنَاهُ أَهْلَهُ وَمِثْلَهُمْ مَعَهُمْ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَذِكْرَىٰ لِلْعَابِدِينَ 

Festecebnâ lehû fe keşefnâ mâ bihî min durrin ve âteynâhu ehlehû ve mislehum meahum rahmeten min indinâ ve zikrâ lil âbidîn. 


84- “Biz de onun duasına icabet ettik, kendisindeki derdi giderdik; katımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir ibret (ve öğüt) olmak üzere ona ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha verdik.”

Hz. Eyyûb’un o yüksek edep ile yaptığı samimi duasına ilahi iradenin nasıl süratle icabet ettiğini, onun hem bedenî hastalıklarını şifaya kavuşturduğunu hem de kaybettiklerini kat kat fazlasıyla nasıl iade ettiğini aktarır. 

Hz. Eyyûb’un dertlerinin kalkış (keşf) safhasına ve nimetlerin maddi olarak nasıl geri verildiğine dair nakillere odaklanır. Sâd Sûresi 42. ayetin de tefsir ettiği üzere, Hz. Eyyûb'a "Ayağını yere vur! İşte yıkanılacak ve içilecek soğuk bir su!" denilmiştir. O bu ilahi emirle sudan içmiş ve yıkanmış; böylece bedenindeki tüm iç ve dış hastalıklar mucizevi bir şekilde son bulmuştur. 

Ayette geçen "Ailesini ve bir mislini daha verdik" ifadesi hakkında İbn Abbas’tan gelen rivayetlerde, Allah’ın onun ölen çocuklarını yeniden dirilttiği veya sadık eşi Hz. Rahme’ye gençlik ve sıhhat ihsan ederek ona eskisinden çok daha fazla evlat bahşettiği aktarılır. Ayrıca elinden çıkan tüm bağ, bahçe ve servet de katlanarak kendisine iade edilmiştir. 

Enbiyâ Sûresi 84. ayet; Ağır imtihanları asil bir edeple göğüsleyen Hz. Eyyûb’un duasına ilahi iradenin süratle icabet ederek hastalığını gidermesi, ailesini ve servetini kat kat fazlasıyla iade etmesi, sadakatle bağlanılan tevhidi duruşun dünyadaki en tatlı ve ihtişamlı meyvesidir. 

Bu harikulade kurtuluş, insanlığın maruz kaldığı hiçbir darlığın kalıcı olmadığını beyan ederken, bu kıssayı "kulluk edenler için bir ibret ve hatırlatma" kılarak, her çağda musibete uğrayan mümin ruhlara sarsılmaz bir ümit ve teselli aşısı yapar. 

Tasavvufi boyutta ise bu nurani ikram; nefsani acıların ve dünyevi tecritlerin potasında olgunlaşan arif bir kalbin, tüm beşeri darlıklardan sıyrılarak ilahi rahmetin kesintisiz tecellilerine, kalbi genişliğe ve ebedi marifet nurlarına gark olmasıdır. 

Netice itibariyle ayet; en karanlık gecelerin ardında mutlak bir aydınlığın saklı olduğunu resmederken, Rabbine tam teslimiyetle sığınanların asla zayi edilmeyeceğini ve sabrın sonunun daima esenlik ve selâmet olacağını bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


وَإِسْمَاعِيلَ وَإِدْرِيسَ وَذَا الْكِفْلِ ۖ كُلٌّ مِنَ الصَّابِرِينَ 

Ve ismâîle ve idrîse ve zel kifl(i), kullun mines sâbirîn. 

85- “İsmâil’i, İdris’i ve Zülkifl’i de an. Onların her biri sabredenlerdendi.”

Hz. Eyyûb’un sabır destanının ardından, sabır ve sadakat sebatında zirveleşmiş, asaletleri ilahi övgüyle mühürlenmiş üç büyük peygamberi; Hz. İsmâil, Hz. İdris ve Hz. Zülkifl’i (a.s.) veciz bir şekilde zikreder. 

Hz. İsmâil: Onun sabrı, babası Hz. İbrahim tarafından kurban edilme emri karşısında gösterdiği muazzam teslimiyettir. Saffât Sûresi'nde babasına "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap, beni sabredenlerden bulacaksın" diyerek canını feda etmedeki sarsılmaz sebatını ortaya koymuştur.

Hz. İdris: İnsanlık tarihinde iğneyle dikiş dikmeyi, yazı yazmayı ve astronomi ilmini ilk başlatan peygamber olarak rivayet edilir. Onun sabrı, yaşadığı dönemdeki azgın toplulukların inkâr ve eziyetlerine karşı asırlar boyu bıkmadan, usanmadan gösterdiği tebliğ sebatıdır.

Hz. Zülkifl: Onun peygamber mi yoksa salih bir kul mu olduğu hususunda nakiller çeşitlidir; ancak müfessirlerin çoğunluğu onun bir peygamber olduğunu kabul eder. "Kifl" kelimesi "nasip, pay veya kefil olmak/sözünü tutmak" anlamına gelir. Rivayete göre o, bir peygamberin yerine (muhtemelen Hz. Elyesa) geçerek halkı adaletle yönetmeye, geceleri ibadet edip gündüzleri oruç tutmaya ve asla öfkelenmemeye dair verdiği ağır sözü sabırla yerine getirdiği için bu ünvanı almıştır. 

Enbiyâ Sûresi 85. ayet; Canını ilahi emir uğruna feda etmekten çekinmeyen Hz. İsmâil’in, ömrünü ilme ve tebliğe adayan Hz. İdris’in ve nefsini bütünüyle kontrol ederek adalete kefil olan Hz. Zülkifl’in aynı ayette yan yana zikredilmesi, sadakatin ve sabrın tarihi şahididir. 

Bu muazzam hitap, sabrın sadece dertlere katlanmak olmadığını; bilakis adaleti ayakta tutmak, ilmi derinleştirmek ve can imtihanlarında tam teslimiyet göstermek gibi akıl ve fıtrat merkezli ameli bir duruş gerektirdiğini evrensel bir kural olarak koyar. 

Tasavvufi boyutta ise bu nurani beraberlik; kalbini dünyevi prangalardan arındıran bir salikin, ilahi aşk yolunda benliğini eritmesi, marifet basamaklarında yükselmesi ve nefsini tam bir itidalle dizginleyerek ilahi rıza ikliminde erimesidir. 

Netice itibariyle ayet; hayatın farklı alanlarında başarıya ve kemale ulaşmanın yegane yolunun tavizsiz bir sabırdan geçtiğini resmederken, bu ahlakı kuşananların evrensel bir şan ve şerefle ebedileştirileceğini bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


وَأَدْخَلْنَاهُمْ فِي رَحْمَتِنَا ۖ إِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِحِينَ 

Ve edhalnâhum fî rahmetinâ, innehum mineş sâlihîn. 


86- “Onları da rahmetimizin içine aldık. Şüphesiz onlar salih kimselerdendi.” 

Nakledilen rivayetlere göre, "Rahmetimizin içine aldık" (edhalnâhum fî rahmetinâ) ifadesi, bu kutlu zatların hem dünyada her türlü leke ve günahtan özel bir korumayla muhafaza edildiklerini hem de ahirette cennetin en yüksek mertebelerine, ilahi cemalin müşahedesine ulaştırıldıklarını belgeler. Onların "salihlerden" (mineş sâlihîn) olarak tescillenmesi, amellerinin, niyetlerinin, ahlaklarının ve insanlığa bıraktıkları mirasın Allah katında kusursuz bir temizliğe sahip olduğunun tarihi bir vesikasıdır. 

Enbiyâ Sûresi 86. ayet; Ağır ve çetin imtihanları asil bir sebatla göğüsleyen o kutlu peygamberlerin "rahmetin içine dahil edilmesi" ve "salihlerden" olduğunun tescillenmesi, hakkın izinden gidenlerin asla zayi edilmeyeceğinin tarihi ve dünyevi ispatıdır. 

Kitlelerin fıtratı ve aklı çiğnediği fani bir dünyada, tek başına iffetini, ilmini ve adaletini korumanın, ilahi lütuf ve merhameti kaçınılmaz kılan en büyük evrensel liyakat olduğunu beyan eden bu hitap, sarsılmaz bir hikmet kanunudur. 

Tasavvufi boyutta ise bu nurani kucaklanış; nefsin süfli arzularına ve dünyanın geçici bağlarına kalbini bütünüyle kapatan ariflerin, kendi varlıklarını ilahi aşk okyanusunda eriterek (işaret) ebedi huzura ve kesintisiz tecelli iklimine kavuşmasının mukaddes müjdesidir. 

Netice itibariyle ayet; sabır potasında olgunlaşanların nasıl mukaddes bir koruma kalkanıyla ödüllendirileceğini resmederken, çevresi ne kadar yozlaşırsa bozulsun istikametini bozmayan her çağın insanına ilahi merhametin kapılarının ebediyen sonuna kadar açık olduğunu bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


وَذَا النُّونِ إِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ أَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادَىٰ فِي الظُّلُمَاتِ أَنْ لَا إِلَٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّi كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ 

Ve zen nûni iz zehebe mugâdıben fe zanne en len nakdire aleyhi fe nâdâ fiz zulumâti en lâ ilâhe illâ ente subhânke innî kuntu minez zâlimîn.

87- “Zünnûn’u (Yûnus’u) da an. Hani öfkelenerek kapıp gitmişti de, kendisini sıkıştırmayacağımızı (buna gücümüzün yetmeyeceğini) sanmıştı. Nihayet karanlıklar içinde: 'Senden başka hiçbir ilah yoktur. Seni eksikliklerden tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum' diye niyaz etti.” 

Sabır abidelerinin ardından, insanlık tarihinin en sarsıcı zikir, pişmanlık ve ilahi affa uğrama sahnelerinden birini aktarır. "Zünnûn" (Balık Sahibi) unvanıyla anılan Hz. Yûnus’un (a.s.) öfkeyle kavminden ayrılışını, denizin ve gecenin karanlığında balığın karnına düşüşünü ve o mukaddes tevhid kelimesiyle Rabbine yalvarışını beyan eder.

Hz. Yûnus, asırlar boyu davetine icabet etmeyen, kendisiyle alay eden kavmine ilahi azabın geleceğini tebliğ etmiş; ancak peygamberane sabrın tam kemale ermesini beklemeden, Allah'tan hicret izni gelmeden öfkeyle (mugâdıben) şehri terk etmiştir. 

Buradaki "nakdire" kelimesi, nakillerde "güç yetirmek" anlamında değil; "rızkını daraltmak, onu bir darlığa ve sıkıntıya uğratmamak" anlamında rivayet edilir. Yani Yûnus (a.s.), bu ayrılışından dolayı Allah'ın kendisini cezalandırmayacağını düşünmüştü 

Gemiye binen, kurayla denize atılan ve devasa bir balık (nûn) tarafından yutulan Hz. Yûnus; kaynaklarında da belirtildiği üzere üç katlı bir karanlığın (gecenin, denizin ve balığın karnının karanlığı) içindeyken o meşhur tevhid kelimesini haykırmıştır.

Enbiyâ Sûresi 87. ayet; Peygamberane sabrın sınırını aşarak izinsizce kavminden uzaklaşan, ancak kendisini gecenin, denizin ve balığın karnının karanlığında bulan Hz. Yûnus’un "Senden başka hiçbir ilah yoktur, seni noksanlıklardan tenzih ederim, ben gerçekten kendime zulmedenlerden oldum" feryadı, daralan ruhların yegane kurtuluş reçetesinin tarihi vesikasıdır. 

Bu zarif yakarış, musibetler ve darlıklar karşısında sızlanmak veya kaderi suçlamak yerine, insanın kendi kusurlarıyla rasyonel bir biçimde yüzleşmesinin, nefsî kibrini kırarak mutlak kudrete sığınmasının en ahlaki yöntemini öğretir. 

Tasavvufi boyutta ise bu hüzünlü ve nurani nida; gaflet ve nefs zindanlarının karanlığında boğulma tehlikesi yaşayan bir arifin, her türlü fani sebebi bırakıp kalbini bütünüyle tevhid nuruna (işaret) açması ve kendi benliğini ilahi azametin okyanusunda eriterek selâmete ulaşmasıdır. 

Netice itibariyle ayet; insan hayatında hata ve daralma anlarının kaçınılmaz olduğunu resmederken, karanlıkların en koyu olduğu tenhalarda bile ihlasla yapılan bir zikrin, göklerin ve gönüllerin kapısını sonuna kadar açacağını bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَنَجَّيْنَاهُ مِنَ الْغَمِّ ۚ وَكَذَٰلِكَ نُنْجِي الْمُؤْمِنِينَ 

Festecebnâ lehû ve necceynâhu minel gamm(i), ve kezâlike nuncîl mu’minîn. 


88- “Biz de onun duasına icabet ettik ve kendisini kederden kurtardık. İşte biz müminleri böyle kurtarırız.” 

Hz. Yûnus'un samimi itirafı ve zikri üzerine Allah balığa emretmiş, balık da onu hasta, halsiz ve tüyleri dökülmüş bir halde sıfır korumayla geniş bir sahile fırlatmıştır. Allah orada onun üzerinde gölge yapması ve sineklerden koruması için geniş yapraklı bir kabak ağacı bitirmiştir. Saffât Sûresi'nde de geçtiği üzere "Eğer o, Allah'ı tesbih edenlerden olmasaydı, insanların yeniden diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı" ayeti nakledilerek, bu samimi duanın ölümcül bir zindanı nasıl hayat kapısına çevirdiği vurgulanır.  

Enbiyâ Sûresi 88. ayet; Karanlıkların kalbinde samimi bir pişmanlıkla Rabbine sığınan Hz. Yûnus’un duasına ilahi iradenin süratle icabet ederek onu o boğucu kederden (gamdan) kurtarması, teslimiyetin ve zikrullahın her türlü maddi ve manevi hapishaneyi yıkabilecek güçte olduğunun tarihi şahididir. 

Bu harikulade kurtuluş, "İşte biz müminleri böyle kurtarırız" ilahi mührüyle (dirayet) taçlandırılarak, asırlar boyu her nevi buhran, hastalık, çaresizlik ve darlıkla sarsılan mümin ruhlara kıyamete kadar taze kalacak sarsılmaz bir ümit aşısı yapar. 

Tasavvufi boyutta ise bu nurani ferahlık; nefsin karanlık dehlizlerinde ve dünya meşgalelerinde boğulma tehlikesi yaşayan bir arifin, kibrini bütünüyle eriterek kalbini yalnızca tevhid nuruna (işaret) açması ve ilahi aşkın coşkun dalgalarıyla selâmet ve marifet sahiline çıkarılmasıdır. 

Netice itibariyle ayet; samimi bir tövbenin aşamayacağı hiçbir keder duvarı olmadığını resmederken, Rabbine tam bir güvenle iltica edenlerin en derin girdapların içinden bile daima emniyet ve esenlikle çıkarılacağını bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


وَزَكَرِيَّا إِذْ نَادَىٰ رَبَّهُ رَبِّ لَا تَذَرْنِي فَرْدًا وَأَنْتَ خَيْرُ الْوَارِثِينَ 

Ve zekeriyyâ iz nâdâ rabbehû rabbi lâ tezernî ferden ve ente hayrul vârisîn. 


89- “Zekeriyyâ’yı da an. Hani o, Rabbine: 'Rabbim! Beni tek başıma (evlatsız) bırakma; sen varislerin en hayırlısısın' diye niyaz etmişti.” 


Karanlıkları yırtan Hz. Yûnus kıssasının ardından, yaşlılık ve kimsesizlik günlerinde neslinin tükenmesi endişesiyle sarsılan Hz. Zekeriyyâ’nın (a.s.) edep dolu evlat niyazını aktarılmaktadır. Hatırlanırsa Meryem ve Âl-i İmrân sûrelerinde de genişçe anlatıldığı üzere, Hz. Zekeriyyâ yaşlanmış, kemikleri zayıflamış ve saçı başı ağarmıştı. Eşi ise kısırdı. O, dünyada bir mal veya mülk mirası için evlat istemiyordu. Rivayetlere göre, kendisinden sonra Beytülmakdis'teki dinî hizmetleri, tebliğ görevini ve peygamberlik mirasını hakkıyla omuzlayacak salih bir neslin (velî) kalmamasından, dinin azgın kitlelerin elinde oyuncak olmasından endişe ediyordu. Bu derin yalnızlık hissiyle kalbinden bu niyaz yükselmiştir.

Enbiyâ Sûresi 89. ayet; maddi imkânsızlıkların ufkunu aşan, insani ihtiyaçlarla evrensel hakikatleri muazzam bir edep ile harmanlayan kutsal bir nesil ve yalnızlık niyazıdır. Yaşlılığın ve eşinin kısırlığının getirdiği biyolojik engellere rağmen, ilahi davanın geleceği adına "Rabbim! Beni tek başıma bırakma" diyerek feryat eden Hz. Zekeriyyâ’nın bu duası, samimi yönelişlerin tarihi şahididir. 

Bu zarif sığınış, insanlığa her türlü çaresizlik anında sığınacak yegane kapıyı gösterirken, "Sen varislerin en hayırlısısın" itirafıyla fani bağların üstündeki mutlak ebediyeti zihinlere kazır. 

Tasavvufi boyutta ise bu nurani yakarış; kalbindeki tevhîd aşkını ve marifet mirasını gelecek nesillere aktarmak isteyen arif bir ruhun, kendi fani varlığını "Vâris" olan mutlak kudretin okyanusunda eriterek kalıcı bir manevi berekete ulaşma sevdasıdır. 

Netice itibariyle ayet; hayatta çaresiz ve yalnız kalındığını hissedilen en bitkin anlarda bile samimi bir nidanın ümitsizlik perdesini nasıl yırtacağını resmederken, mülkün yegane sahibine dayananların asla yalnız bırakılmayacağını bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


فَاسْتَجَبْنَا لَهُ وَوَهَبْنَا لَهُ يَحْيَىٰ وَأَصْلَحْنَا لَهُ زَوْجَهُ ۚ إِنَّهُمْ كَانُوا يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا ۖ وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ 

Festecebnâ lehû ve vehebnâ lehû yahyâ ve aslahnâ lehû zevceh(û), innehum kânû yusâriûne fîl hayrâti ve yed’ûnenâ ragaben ve rehebâ(n), ve kânû lenâ hâşiîn 

90- “Biz de onun duasına icabet ettik, kendisine Yahyâ’yı ihsan ettik ve eşini kendisi için (doğum yapmaya) elverişli kıldık. Şüphesiz onlar hayırlı işlerde koşuşurlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi; onlar bize derin bir saygı duyan kimselerdi.” 

Ayette geçen "Eşini kendisi için ıslah ettik" (aslahnâ lehû zevcehû) ifadesi; kısır olup, çocuk doğurma yaşını çoktan geçmişti ayrıca bu zaman zarfında ahlaken de hırçınlaşmış yaşlı bir hanımı vardı, ilahi bir dokunuşla gençlik sıhhatine kavuşturuldu, rahminin çocuk taşımaya elverişli hale getirildi ve ahlakıda güzelleştirdiği rivayet edilir.

Meryem Sûresi'nde de geçtiği üzere, adı bizzat Allah tarafından konulan ve "yaşayan / hayat bulan" anlamına gelen Hz. Yahyâ, bu ıslahın ardından dünyaya gözlerini açmıştır.

Enbiyâ Sûresi 90. ayet; Yaşlılık ve kısırlık gibi en katı biyolojik engelleri tek bir emirle aşarak Hz. Zekeriyyâ’ya oğlu Hz. Yahyâ’yı ihsan eden ve eşini doğum yapmaya elverişli kılan ilahi irade, samimi duaların sarsılmaz neticesini tarihe kazımıştır. 

Bu harikulade kurtuluş ve ihsan; peygamberlerin hayatını "hayırlarda yarışmak, korku ve ümit dengesini korumak, mutlak bir huşû ile boyun eğmek" olarak özetleyerek, duaların kabul edilmesini sağlayan evrensel ahlaki liyakati akıllara nakşeder. 

Tasavvufi boyutta ise bu nurani netice; kısırlıktan ve hırçınlıktan kurtarılarak ıslah edilen nefsin, kalbe kesintisiz bir manevi hayat (Yahyâ) bahşetmesi, ruhun celal ve cemal dengesinde eriyerek yalnızca mutlak Yaratıcıya derin bir saygıyla ram olmasıdır. 

Netice itibariyle ayet; insan hayatında hiçbir maddi engelin ilahi takdirin önüne geçemeyeceğini resmederken, dualarının kabul olmasını ve evrensel bir selâmnete ulaşmayı arzu eden her çağın insanına hayırlarda koşmayı ve kalbi huşûyu muazzam bir rehber olarak tek bir solukta özetlemektedir.


وَالَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا وَجَعَلْنَاهَا وَابْنَهَا آيَةً لِلْعَالَمِينَ 

Velletî ahsanat fercehâ fe nefahnâ fîhâ min rûhınâ ve cealnâhâ vebnehâ âyeten lil âlemîn. 

91- “İffetini korumuş olan kadını (Meryem’i) de an. Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve oğlunu âlemler için bir mucize kıldık.” 

Hz. Meryem’in maruz kaldığı o harikulade hamilelik sürecine ve "ruhun üflenmesi" hadisesinin tarihsel ayrıntılarına odaklanır. Hz. Meryem’in hayatı boyunca her türlü haramdan, günahtan ve şüphe uyandıracak fani bağlardan uzak durarak iffetini aşılmaz bir kale gibi koruduğunu belgeler. Tahrim Sûresi'nde de genişçe beyan edildiği üzere, Allah’ın emriyle Cebrail (a.s.) insan suretinde Hz. Meryem’e görünmüş ve onun yakasına/elbisesine üflemiştir. Rivayetler, buradaki "Ruhumuzdan" ifadesinin, mülkiyeti ve şerefi Allah’a ait olan, can verici bir ilahi emri (Hz. İsa'nın ruhunu) kastettiğini aktarır.

Anne ve oğulun tek bir "ayet" (mucize) kılınması, evlilik bağı olmadan, babasız bir şekilde çocuk dünyaya gelmesiyle tabiat kurallarının altüst olmasının tarihi şahididir. 

Enbiyâ Sûresi 91. ayet; iffetin mutlak korunuşu, biyolojik kuralların üstündeki ilahi iradenin ihtişamı ve evrensel mucizelerin harmanlandığı sarsılmaz bir hikmet ve takdir vesikasıdır. Hayatını haramlardan tecrit ederek iffetini aşılmaz bir kale kılan Hz. Meryem’e, ilahi bir nefesle babasız bir evlat (Hz. İsa) ihsan edilmesi ve onların insanlık tarihine tek bir "alamet" olarak kazınması, peygamberane temizliğin tarihi bir vesikasıdır. 

Bu harikulade hadise, doğadaki neden-sonuç bağlarını mutlak zanneden dogmatik zihinlere, maddeyi ve onun üreme kanunlarını yaratan tek bir Kudret’in var olduğunu rasyonel olarak ispat eder. 

Tasavvufi boyutta ise bu mukaddes doğum; kalbini dünyanın geçici heveslerine ve nefsani prangalarına bütünüyle kapatan arif bir salikin, ilahi aşk ve feyiz nefesiyle uyanması, iç dünyasında ebedi olarak canlı kalacak marifet ve ledünni ilim pınarlarını yeşertmesidir. 

Netice itibariyle ayet; iffeti ve dürüstlüğü korumanın ilahi katlarda ne kadar yüce bir değer olduğunu resmederken, Rabbine tam bir sadakatle bağlananların hayatlarının evrensel bir hidayet rehberine dönüştürüleceğini bizlere tek bir solukta özetlemektedir.


 


5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

Daha yeni Daha eski

Öne Çıkanlar

KADİRİ YOLU