Nahl Sûresi 104-128. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
İkinci Kısım Üçüncü Grup
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
اِنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۙ لَا يَهْد۪يهِمُ اللّٰهُ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
İnne-lleżîne lâ yu/minûne bi-âyâti(A)llâhi lâ yehdîhimu(A)llâhu velehum ‘ażâbun elîm(un)
104- "Muhakkak ki Allah’ın ayetlerine inanmayanları Allah doğru yola eriştirmez. Onlara can yakıcı bir azab da vardır.”
Allahü Teala bu ayeti kerimede, "Allah bazılarını keyfi olarak saptırır" demez; aksine bir şart sunar: "İnanmayanları..." işte kur'an'dan yüz çevireni ve Resulullah'a indirdiği ayetlerden gafil olanları ve Allah katından gönderilenlere iman etmeye niyeti olmayanları zorla doğru yola sevk etmeyeceğini ve onları yaptıklarıyla baş başa bırakacağını, ahirette de yaptıklarının karşılığı olarak can yakıcı Bir azabın bulunduğunu bizlere bildirmektedir.
Bu ayet bize şunu öğretir: Hidayet sadece bir bilgi meselesi değildir, bir "nasip" ve "niyet" meselesidir. Sorun kafada değil, kalptedir. Kalp inkâra kilitlendiğinde, dünyanın en dâhiyane kanıtı bile o kişiye fayda sağlamaz. Allah, gerçeği bulmak istemeyene gerçeği zorla göstermez.
Bu ayet, modern insanın "Neden herkes inanmıyor?" sorusuna bir cevaptır. İnanmak, sadece zihinsel bir onay değil, hakikate teslim olma ahlakıdır. Eğer bir kişi kendi yalanlarını Allah'ın ayetlerinden daha çok seviyorsa, hidayet o kişi için imkansız bir durak haline gelir.
اِنَّمَا يَفْتَرِي الْكَذِبَ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْكَاذِبُونَ
İnnemâ yefterî-lkeżibe-lleżîne lâ yu/minûne bi-âyâti(A)llâh(i)(s) veulâ-ike humu-lkâżibûn(e)
105- "Yalanı uydurup düzenler, ancak Allah’ın ayetlerine inanmayanlardır. İşte onlar yalancıların kendileridir."
Allah'a karşı yalan uydurmak iman etmeyenlere yakışır. çünkü iman etmeyen kişi davranışı karşılığında herhangi bir ceza beklememektedir. hakikat de onlar yalancıdırlar yalan söylemekte hiçbir kanıt tanımayan ve yalancılıkta Kemale ermiş kimselerdir. Bu ayeti kerimede Hz Muhammed (Sav)'e sen ancak bir iftiracısın kur'an-ı kendin uydurdun diyen müşriklere cevap vererek buyuruyor ki: “Yalanı ancak, Allah'ın gönderdiği ayetlere iman etmeyenler uydurur. Peygamber uydurmaz. Zira o iman etmeyenler, yalancılıklarından dolayı cezalandırılacaklarına veya doğru söyledikleri takdirde de sevap kazanacaklarına inanmazlar. İşte yalancılar bunlardır.
İslam iman "doğruluk", küfür ise "yalan" üzerine kuruludur. Bir mümin, günah işleyebilir veya hata yapabilir; ancak bilerek ve kasten Allah adına yalan uydurması imanın doğasına aykırıdır. Çünkü mümin, Allah’ın her şeyi bildiğine ve bir hesap günü olduğuna inanır.
Bizans hükümdarı heraklius karşısında Ebu Süfyan'a Resulullah (sav)’in sıfatları hakkında soru sorarken şöyle sormuştu: - O bu sözlerini söylemeden önce hiç Onu yalancılıkla itham ediyor muydunuz? Ebu Süfyan: Hayır deyince heraklius şunları söylemişti: Böyle bir kimse insanlara karşı yalan söylemezken kalkıp da Aziz ve Celil olan Allah'a karşı yalan uyduracak değildir.” demiştir
Bu ayet bize şunu öğretir: Bir insanın dürüstlüğü, onun Allah ile olan bağının sağlamlığı ile ölçülür. Hesabını Allah'a vereceğine inanmayan birinin "dürüstlük" iddiası pamuk ipliğine bağlıdır. Ayet, Peygamberimiz'in tertemiz karakterini savunurken, aslında tüm müminlere "yalandan kaçınmanın imanın bir gereği olduğu" mesajını verir.
مَنْ كَفَرَ بِاللّٰهِ مِنْ بَعْدِ ا۪يمَانِه۪ٓ اِلَّا مَنْ اُكْرِهَ وَقَلْبُهُ مُطْمَئِنٌّ بِالْا۪يمَانِ وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ
Men kefera bi(A)llâhi min ba’di îmânihi illâ men ukrihe vekalbuhu mutme-innun bil-îmâni velâkin men şeraha bilkufri sadran fe’aleyhim ġadabun mina(A)llâhi velehum ‘ażâbun ‘azîm(un)
106- "İmanından sonra kalbi imanla dolu olduğu halde zorlananların dışında, her kim Allah’ı tanımaz ve fakat küfre göğüs açarsa, işte Allah’ın gazabı, o gibileri başınadır ve onlar için büyük bir azab vardır."
Nahl Suresi 106. ayet, İslam hukukunda "Ruhsat ve Azimet" dengesini kuran, insan psikolojisine ve zor şartlara hitap eden çok hayati bir ayettir. Abdullah b. Abbas bu ayet, özellikle Mekke döneminde ağır işkenceler gören sahabe Ammar bin Yasir’in yaşadığı o dramatik olay üzerine inmiştir:
Ammar’ın annesi ve babası (Sümeyye ve Yasir), İslam’ın ilk şehitleridir. Kendisi de ağır işkencelere maruz kaldığında, müşriklerin istediği sözleri diliyle söyleyerek canını kurtarmıştır. Sonrasında büyük bir pişmanlıkla Peygamberimize (sav) gidip ağladığında, bu ayet inerek ona müjdeyi vermiştir: "Önemli olan dildeki değil, kalpteki imandır."
Ayet, imanın merkezinin kalp olduğunu tescil eder. Ammar işkencelere dayanamayarak kalbi imanla dolu olduğu halde dili ile müşriklerin istediklerini söylemiştir. bunun üzerine Resulullah sallallahu aleyhi ve selleme “ Ammar İnkar etti” haberi getirilmiş Resulullah da şöyle buyurmuştur: “ Hayır olamaz, Ammar tepesinden tırnağına kadar imanla doludur. iman onun kalbine işlemiştir.” Nihayet Ammar ağlayarak Resulullah'ın huzuruna gelmiş, Resulullah da ona “Kalbini nasıl buluyorsun” diye sormuş O’da “İmanla dolu buluyorum.” demiştir. Resulullah da ona “Sana aynı şeyi yaparlarsa sen de aynı şekilde davran.” buyurmuştur.
Habib b. Zeyd el-Ensari’ye Müseylemetü’l-Kezzab: “Sen Muhammed'in Allah'ın resulü olduğunu şahitlik ediyor musun?” deyince, Habib: “Evet” dedi. Bu sefer ona: “Peki benim Allah'ın resulü olduğuma şahitlik ediyormusun? diye sorunca, Habib: “İşitmiyorum” diye cevap verdi. Müseylemetü’l-Kezzab onu parça parça doğruyor, o yine bunun üzerinde sebat gösteriyordu.
İmam Ahmed'in rivayetine göre Eyüp ikrim eden rivayetine göre Hz Ali İslam’dan irtidat eden bazı kimseleri yaktı. ibn-i mazbuna haber alınca şöyle dedi: Ben olsaydım, onlar atışta yakmazdım. Çünkü Resulullah (Sav): “Allah'ın azabı ile azap etmeyiniz” diye buyurmuştur. bu söz Hz Ali'ye ulaşıncaya, şunları söyledi: “ İbn Abbas'ın annesinin vay haline!” buharı bunu rivayet etmiştir.
Yine İmam Ahmed Bin hanbel Ebubekir şöyle dediğini rivayet etmektedir: Muaz bin Cebel yemen'de bulunan Ebu Musa'nın yanına vardı, Onun yanında bir başka adam vardı. ona: bu kimdir? diye sorunca; bu önce Yahudi iken sonra İslam'a girdi, arkasından tekrar yahudi'ye dönen bir adamdır. şimdi Bizler onun tekrar İslam'a dönmesini istiyoruz. rabi'nin dediğine göre sanırım iki aydan beri buna devam ediyoruz demiştir. Bunun üzerine Muaz b. Cebel:
- Allah'a yemin ederim ki, siz onun boynunu uçurmadıkça oturmayacağım. Bunun üzerine boynu uçuruldu ve şöyle dedi: Allah ve Resulü, “Dininden dönen kimseyi öldürünüz” diye hükmetti veya “Dinini değiştireni öldürünüz” diye buyurdu. Bu olay Buhari ve Müslim'de bir başka lafız ile yer almıştır. daha evla oranın Müslümanın dini üzere sebat etmesidir. isterse işkence ölümüne sebep teşkil etsin Nitekim Hafız İbni Asakir, azaptan birisi olan Abdullah b. Huzafe es-Sehmi’nin hayatını anlatır.
Bu ayet, İslam’ın ne kadar insancıl ve gerçekçi bir din olduğunu gösterir. Allah, kulu için imkansızı istemez; O, bizim samimiyetimize ve kalbimizin derinliklerine bakar. Bu ayet, zor zamanlarda vicdan azabı çeken müminlere bir nefes, zalimlerin baskısının ise iman karşısında hükümsüz olduğunun bir ilanıdır.
ذٰلِكَ بِاَنَّهُمُ اسْتَحَبُّوا الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِر۪ينَ
Żâlike bi-ennehumu-stehabbû-lhayâte-ddunyâ ‘alâ-l-âḣirati veenna(A)llâhe lâ yehdî-lkavme-lkâfirîn(e)
107- “Bu, onların dünya hayatını ahirete tercih etmeleri ve Allah’ın da kafirler topluluğunu hidayete eriştirmesinden ötürü böyledir.”
Ayet, bir önceki ayette bahsedilen "gönlünü küfre açanların" ve imanını dünya menfaati için terk edenlerin asıl motivasyonunu deşifre eder. Kafirler topluluğunun uğradıkları büyük azabın sebebi dünya hayatının geçici zevklerini, ahiretin devamlı nimetlerine tercih etmeleri ve Allah'ın, kafirleri hidayete erdirmemesidir.
Bu ayet bize şunu fısıldar: Hayatın kalitesini belirleyen şey, neye "daha çok" değer verdiğindir. Eğer dünya hayatı senin için "vazgeçilmez", iman ise "pazarlık edilebilir" bir değerse, ayağının kayması an meselesidir. Ayet, bizi değerler hiyerarşimizi kontrol etmeye davet eder.
اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ طَبَعَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ وَسَمْعِهِمْ وَاَبْصَارِهِمْۚ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ
Ulâ-ike-lleżîne tabe’a(A)llâhu ‘alâ kulûbihim vesem’ihim veebsârihim(s) veulâ-ike humu-lġâfilûn(e)
108- “İşte bunlardır Allah’ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimseler ve işte bunlardır gafil olanlar!”
Bu ayet, 107. ayette anlatılan "dünyayı ahirete tercih etme" seçiminin biyolojik ve ruhsal bir neticeye, yani idrak kaybına nasıl dönüştüğünü anlatır. Bu, ilahi bir ceza olduğu kadar, insanın kendi doğasını bozmasının kaçınılmaz bir sonucudur:
Buradaki "mühürleme" ifadesi, bir insanın hakikati duyma ve görme yetisinin fiziksel olarak yok olması değil, işlevsel olarak bitmesidir. Kalp: Karar ve duygu merkezi. Mühürlendiğinde gerçekleri analiz edemez, vicdanın sesini duyamaz hale gelir. Kulak: Bilgi toplama merkezi. Mühürlendiğinde vahiyleri ve doğru nasihatleri duyar ama "anlamaz", sadece bir gürültü olarak algılar. Göz: Gözlem ve ibret merkezi. Mühürlendiğinde evrendeki delilleri görür ama onların arkasındaki yaratıcı gücü fark edemez.
Gafletleri en ileri noktada olanlar Akıbetleri üzerinde düşünmeksizin gaflette kalmak, gafletin de en ileri noktasıdır.
Bu ayet, bize manevi organlarımızın birer "emanet" olduğunu hatırlatır. Eğer gözümüzü harama, kulağımızı yalana, kalbimizi de sadece paraya odaklarsak; bir süre sonra bu organlar gerçek görevlerini yapamaz hale gelir. Ayet bize şunu sorar: Sinyalleri hâlâ alabiliyor musun, yoksa mühürlenme sürecine mi girdin?
لَا جَرَمَ اَنَّهُمْ فِي الْاٰخِرَةِ هُمُ الْخَاسِرُونَ
Lâ cerame ennehum fî-l-âḣirati humu-lḣâsirûn(e)
109- “Şüphesiz ki ahiret gününde hüsrana uğrayacaklar da bunlardır.”
"Manevi körlük" zincirinin kaçınılmaz sonudur hüsran. Allah, bu sürecin sonunda karşılaşılacak tabloyu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak bir vurguyla özetler: Şüphesiz ki bu, kalpleri, gözleri ve kulakları, ahirette de hüsrana uğrayacaklardır.
Bu ayet, bize şu soruyu sormaya zorlar: "Şu an yaptığım iş, ahiret terazisinde ziyan mı getirecek yoksa kâr mı?" Bir Müslüman için en büyük trajedi, dünyada kazandığını zannedip, asıl varış yerinde bomboş ellerle kalmaktır. Bu ayet, 107. ayetteki "dünya sevgisi" uyarısının ne kadar haklı bir endişe olduğunu tescil eder.
ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ هَاجَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا فُتِنُوا ثُمَّ جَاهَدُوا وَصَبَرُٓواۙ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Śumme inne rabbeke lilleżîne hâcerû min ba’di mâ futinû śümme câhedû vesaberû inne rabbeke min ba’dihâ leġafûrun rahîm(un)
110- “Hem Rabbin işkenceye uğratıldıktan sonra hicret eden, sonra cihad eden ve sabredenlerle birliktedir. Muhakkak ki Rabbin bundan sonra da Gafurdur, Rahimdir.”
Bu ayet, önceki ayetlerde çizilen o sert "gaflet ve hüsran" tablosundan sonra, adeta bir bahar güneşi gibi doğar. Allah, hata yapan ama sonra bu hatadan dönüp zorluklara göğüs geren kulları için "tevbe ve umut" kapısını aralar:
Mekke müşrikleri tarafından ezilen eziyet edilen dinden dönmeleri için çeşitli fitnelere sürüklenen rahatsız mustazaf bir sınıfı zikretmektedir Bunlar ailelerini mallarını mülklerini terk ederek Allah yolunda hicret etmişler müminlerle birlikte kafirlere karşı Cihat etmişler ve Metanet göstermişlerdir. İşte bu sebeple Allahu Teala daha önce içine düştükleri fitneden dolayı onları affettiğini ve onlara merhamet ettiğini beyan etmektedir. Ayeti Celilede, hicret, cihad ve metanetin günahları silen birer vasıta olduğuna dikkat çekilmektedir.
Bun ayet bize şunu öğretir: İslam, bitiş çizgisi değil, bir yolculuktur. Allah, bizim "hiç hata yapmayan" robotlar olmamızı değil, "hatasından sonra gayretle kendisine dönen" samimi kullar olmamızı ister. Bu ayet, vicdan azabı çeken her kalp için bir şifa reçetesidir.
يَوْمَ تَأْت۪ي كُلُّ نَفْسٍ تُجَادِلُ عَنْ نَفْسِهَا وَتُوَفّٰى كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Yevme te/tî kullu nefsin tucâdilu ‘an nefsihâ vetuveffâ kullu nefsin mâ ‘amilet vehum lâ yuzlemûn(e)
111- “O gün gelen herkes, öz nefsi için uğraşacaktır. Herkes ne yaptıysa kendisine eksiksiz olarak verilecek, onlar asla haksızlığa uğratılmayacaklardır.”
Bu ayet, önceki ayetlerde bahsedilen dünya hayatındaki tercihlerin, hataların ve tövbelerin sonuçlanacağı o büyük "yüzleşme" anını tasvir eder. Bu ayet, ilahi adaletin mutlaklığını ve bireysel sorumluluğun kaçınılmazlığını ilan eder:
Allahu tealanın onlara mağfiret ve merhamet edeceği gün, her insan gelecek, bizzat kendi nefsi için uğraşacak ve mücadele verecektir. Kimse kimseyi savunmayacaktır. Ne baba ne oğul, ne kardeş, ne de eş… Her kim ne yaptı ise kendisine eksiksiz hayır veya şer olsun, tastamam bir karşılık verilecektir. Ne hayır ecri eksik verilir, ne de şerrin ceza arttırılır.
Bu ayet, bizi "kalabalıkların içinde kaybolma" yanılgısından kurtarır. Genelde "Herkes yapıyor, ben de yaptım" diyerek savunduğumuz yanlışların, o gün hiçbir geçerliliğinin olmayacağını hatırlatır. Ayet bize şunu fısıldar: Hesabını yalnız vereceğin bir hayatı, başkalarının rızasını gözeterek kurma.
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا قَرْيَةً كَانَتْ اٰمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْت۪يهَا رِزْقُهَا رَغَدًا مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِاَنْعُمِ اللّٰهِ فَاَذَاقَهَا اللّٰهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ
Vedaraba(A)llâhu meśelen karyeten kânet âmineten mutme-inneten ye/tîhâ rizkuhâ raġaden min kulli mekânin fekeferat bi-en’umi(A)llâhi feeżâkaha(A)llâhu libâse-lcû’i velḣavfi bimâ kânû yasne’ûn(e)
112- “Allah size şöyle bir kasabayı misal verir: Huzur ve güven içinde idi, her yandan da oraya rızkı bol bol geliyordu. Ama Allah’ın nimetine nankörlük ettiler de yaptıklarından dolayı Allah onlara açlık ve korku belasını tattırdı.”
Bu ayet, Kur'an'ın en sarsıcı "toplumsal yasalarından" (sünnetullah) birini anlatır. Allah, soyut bir kuraldan bahsetmek yerine, herkesin gözünde canlandırabileceği bir "şehir örneği" vererek nankörlüğün ve güveni suistimal etmenin sosyolojik faturasını çıkarır:
Misal olarak verilen bu kasaba halkı öldürülmekten ve esir alınmaktan yana huzur içerisinde ve güven içerisinde rahatsız edici bir korku çekmiyorlardı Çünkü huzur ve güven ile birlikte beraber baş başa olan bir yapıdır rahatsızlık ve huzursuzluk ise korku ile birlikte bulunur her yandan her beldeden onlara geniş olarak rızık geliyordu Ama onlar Allah'ın verdiği bu nimete nankörlük ettiler şükürle karşılık vermediler yaptıklarından dolayı Allah onlara açlık ve korku belasını taktırdı onların ilk haliyle zıtlıkla birlikte değiştirerek Bol rızık yerine açlık güvenlik ve huzur yerine korku verdi bu ise onların azgınlıkları yalanlamaları ve kötü işleri sebebiyle başlarına gelmiştir.
Mekke güvenli bir yerdi Araplar birbirine saldırarak birbirlerini öldürüp esir alırken Mekke kimse oraya saldırmıyor Çünkü orayı kutsal kabul ediyordu onlara kimse Savaş açmıyordu ve oraya bir peygamber olarak Hz Muhammed aleyhisselatu vesselam gönderilince Allahu Teala bu nimeti ile onları ne yaptı yüceltti fakat onlar nankörlük ettiler Mekke müşrikleri nankörlükleri sebebiyle Resulullah'a çeşitli işkenceler yapmaya giriştiler bunun üzerine Allahu Teala de onlara belalar gönderdi. kıtlık yılları yaşadılar, açlığa düştüler. Öyle ki leş, kemik ve deve yünlerini dahi yemek zorunda kaldılar. Ayrıca onların kalplerine, Resulullah'ın müfrezelerinin baskın yapacakları korkusunu da saldı.
Bu ayet, bize ekonominin sadece rakamlardan ibaret olmadığını; asıl ekonominin şükür, adalet ve ahlak üzerine kurulduğunu öğretir. Bir toplumda "açlık ve korku" yaygınlaşıyorsa, orada sadece sistem hatası değil, derin bir "nimet nankörlüğü" ve ahlaki erozyon aramak gerekir. Ayet bize sorar: Elinizdeki güven ve bolluğun kıymetini biliyor musunuz, yoksa onu "giyeceğiniz bir korku elbisesiyle" değiştirmek üzere misiniz?
وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ رَسُولٌ مِنْهُمْ فَكَذَّبُوهُ فَاَخَذَهُمُ الْعَذَابُ وَهُمْ ظَالِمُونَ
Velekad câehum rasûlun minhum fekeżżebûhu feeḣażehumu-l’ażâbu vehum zâlimûn(e)
113- “Andolsun ki onlara kendilerinden bir peygamber gelmişti de onu yalanladılar, onlar zulmederken kendilerini azab yakalayıverdi.”
Bir önceki ayette (112) tasvir edilen o huzurlu ve zengin şehrin neden bir anda "açlık ve korku" içinde kaldığını, bu çöküşün sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve vicdani bir tercih olduğunu açıklar:
Allah’ın bir topluma kendi içlerinden, dillerini konuşan, ahlakını bildikleri ve tanıdıkları birini (Hz. Muhammed -sav-) göndermesi, aslında en büyük nimetti ama o nimeti inkar ettiler. Ayet, onlar zulmederken kendilerine azabın hemen gelmediğini, bir süreç sonucunda geldiğini ima eder. Böylelikle Yüce Allah bu durumda olan kasabayı kendilerine Nimet verdiği, ancak Nimet sebebiyle azan, nankörlük eden ve güç çeviren, Bu sebepten dolayı da üstlerine azap indirilen bir kavme örnek kılmıştır. bu kasabadan Maksat, durumu bu şekilde olan geçmişteki kasabalardan birisi ve Allah'ın bunu örnek göstermiş olduğu bir kasaba olabilir. çoğunluk bu kasabadan Maksadın Mekke olduğu görüşündedir. müminleri, dinleri Dolayısıyla sıkıntıya uğratan ve Allah'ın resullerini yalanlayan herkese misal olarak verilmiştir. onlara isabet eden, Hz Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin Hz Yusuf'un dönemindeki 7 kıtlık yılına benzer, kıtlıkla karşı karşıya bırakılmaları için Allah'a dua ettiği vakit baş göstermişti. onlara tattırılan korku ise, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin Seriye ve orduları Dolayısıyla uğradıkları korku; tepelerine inen azap ise Bedir günü onlara isabet eden azaptır. Bununla birlikte bildiğimiz gibi, asıl nazarı itibari alınacak olan nas'ın genelliğidir. bu misal, cahili dininden dönen Müslümanları yeni dinlerinden dönmek için başka ve işkencelere maruz tutan ve Allah’ın resullerini yalanlayan kimseleri sakındırmak için verilmiştir.
Bu ayet, bize şunu öğretir: Bir toplumun başına gelen felaketler, gökten düşen tesadüfler değil, yerden (insan elinden) yükselen zulümlerin sonucudur. Allah, ıslah olmaları için onlara en yakın kanallardan (kendi içlerinden) bir uyarıcı göndermiş, ancak onlar konforlarını hakikate tercih etmişlerdir. Ayet bizi uyarır: Çevrendeki iyiliği tavsiye eden "tanıdık sesleri" susturma; çünkü onlar, gelmekte olan "korku elbisesine" karşı son engeldir.
İkinci Kısım Dördüncü Grup
فَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللّٰهُ حَلَالًا طَيِّبًاۖ وَاشْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ
Fekulû mimmâ razekakumu(A)llâhu halâlen tayyiben veşkurû ni’meta(A)llâhi in kuntum iyyâhu ta’budûn(e)
114- “Artık Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal ve temiz olarak yiyin. Eğer O’na kulluk ediyorsanız Allah’ın nimetine şükredin.”
Bu ayet, önceki ayetlerde anlatılan nankörlük ve toplumsal çöküş sahnelerinden sonra, bireysel ve toplumsal huzuru yeniden inşa edecek olan "yaşam disiplinini" sunar. Bu ayet, ibadet ile gündelik hayatın (beslenme ve ekonomi) nasıl iç içe olduğunu gösteren bir köprüdür:
Buna göre ibadet helal ve temiz olan şeylere şükretmeyi gerekmektedir ibadeti mahrumiyet ile ayrılmaz bir şey olarak kabul eden ve helal ve boş olan şeyleri haram kabul eden anlayış şekli ise, kafirce yahut da aşırıya kaçmış bir anlayıştır; İslam'ın bu konudaki anlayışını dile getirmez. Daha sonra Yüce Allah Hem dünya hem de dinlerinde insanlar için zararlı olan şeylerden onlara neleri haram kıldığını zikretmektedir işte bunlardan uzak durmak gerekir.
Bu ayet, bize "ekonomik dindarlık" dersi verir. Modern dünya tüketmeyi bir amaç olarak sunarken, bu ayet tüketimi bir "şükür ve kulluk" aracına dönüştürür. Helal ve temiz olanla yetinmek, insanı hırsın kölesi olmaktan kurtarır ve 97. ayette bahsedilen o "Hayât-ı Tayyibe"ye (Güzel Hayat) ulaştırır.
اِنَّمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةَ وَالدَّمَ وَلَحْمَ الْخِنْز۪يرِ وَمَٓا اُهِلَّ لِغَيْرِ اللّٰهِ بِه۪ۚ فَمَنِ اضْطُرَّ غَيْرَ بَاغٍ وَلَا عَادٍ فَاِنَّ اللّٰهَ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
İnnemâ harrame ‘aleykumu-lmeytete ve-ddeme velahme-lḣinzîri vemâ uhille liġayri(A)llâhi bih(i)(s) femeni-dturra ġayra bâġin velâ ‘âdin fe-inna(A)llâhe ġafûrun rahîm(un)
115- “O size ancak ölüyü, kanı, domuz etini, bir de Allah'tan başkası için kesilmiş olan haram kıldı. Darda kalan, aşırı gitmemek ve haksızlık etmemek şartıyla bunun dışındadır. Şüphesiz ki Allah gafurdur rahimdir.”
Bu ayet, bir önceki ayette geçen "helal ve temiz rızık" emrinin çerçevesini çizer. İslam'ın temel beslenme yasaklarını dört ana grupta toplayarak, dinin hem insan sağlığını hem de inanç disiplinini nasıl koruduğunu gösterir.
İslam, rızık dairesini çok geniş tutmuş, sadece şu dört şeyi kesin olarak yasaklamıştır: Leş (Meyte): Kendi kendine ölmüş hayvan. Mikropların hızla ürediği, sağlıksız ve pis kabul edilen bir durumdur. Kan (Dem): Akıtılmış kan. Tıbbi olarak atık ve zararlı maddelerin taşındığı merkezdir; tüketilmesi fıtrata aykırıdır. Domuz Eti: Hem biyolojik yapısı hem de sembolik anlamı itibarıyla İslam'da "pis" (rics) kabul edilmiştir. Allah'tan Başkası Adına Kesilenler: Bu, işin inanç (tevhid) boyutudur. Kesim eylemi bir ibadet ve izin alma sürecidir; bu iznin Allah dışında bir varlıktan (putlar, şahıslar vb.) talep edilmesi manevi bir kirliliktir.
Ayetin ikinci kısmı, İslam hukukundaki en meşhur kaidelerden birini koyar: "Zaruretler haramları mubah kılar."
Eğer bir kişi açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya ise veya bu gıdaları yemeye zorlanıyorsa, canını kurtaracak kadar bunlardan yemesine izin verilir. İki Şart: Bu izin, kişinin bu günahtan keyif almaması ("saldırmadan") ve ihtiyacından fazlasını tüketmemesi ("sınırı aşmadan") şartına bağlıdır.
Ayetin "Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir" şeklinde bitmesi, zor durumda kalan kulu rahatlatmak içindir. Allah, kulu için imkansızı veya helakı değil, her zaman hayatı ve kolaylığı murat eder.
Bu ayet, bize özgürlüğün "sınırsızlık" değil, "doğru sınırları bilmek" olduğunu öğretir. Allah’ın koyduğu yasaklar, aslında insanın hem bedenini mikroptan hem de ruhunu şirkten koruyan birer güvenlik bariyeridir. Haramların sayısının bu kadar az olması, helal dairesinin ne kadar geniş ve yeterli olduğunun en büyük kanıtıdır.
وَلَا تَقُولُوا لِمَا تَصِفُ اَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هٰذَا حَلَالٌ وَهٰذَا حَرَامٌ لِتَفْتَرُوا عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّٰهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَۜ
Velâ tekûlû limâ tasifu elsinetukumu-lkeżibe hâżâ halâlun vehâżâ harâmun litefterû ‘ala(A)llâhi-lkeżib(e)(c) inne-lleżîne yefterûne ‘ala(A)llâhi-lkeżibe lâ yuflihûn(e)
116- “Dillerinizin yalan yere niteleyegeldiği şeylere: “Şu haramdır, bu helaldir” demeyin. Çünkü Allah'a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz ki Allah'a karşı yalan uyduranlar asla felah bulmazlar.”
Bu ayet, dinin en hassas noktalarından birine, yani "hüküm koyma yetkisine" parmak basar. Allah, kendi keyiflerine veya geleneklerine göre bir şeyi helal ya da haram ilan edenlerin, aslında doğrudan Allah’a iftira attıklarını belirterek çok ciddi bir uyarıda bulunur:
Şer’i herhangi bir dayanağı bulunmayan bir bid’at ortaya çıkartan yahut Allah’ın haram kıldığı herhangi bir şeyden birisini helal kılan veya Allah’ın mübah kıldığı bir şeyi mücerred olarak kendi görüşünden hareketle haram kılan herkes, bunun hükmüne girmektedir. Arkasından yüce Allah, bu tip davranışa karşı şöyle bir tehditte bulunmaktadır.
Bu ayet, bize "din dili" ahlakını öğretir. Helal ve haram sınırlarını çizmek, insanın boyunu aşan bir iştir. Bir mümin için asıl görev; Allah'ın helal dediğini baş tacı etmek, haram dediğinden ise sakınmaktır. Bu dairenin dışına çıkıp yeni sınırlar çizenler, aslında kendi kendilerini ilahlaştırma yoluna girmişlerdir.
مَتَاعٌ قَل۪يلٌۖ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ
Metâ’un kalîlun velehum ‘ażâbun elîm(un)
117- “Az bir geçim ve ardından onlara can yakıcı bir azap vardır.”
Bu ayet, bir önceki ayette bahsedilen "Allah adına hüküm uyduranların" ve bu yalanlar üzerinden dünyevi otorite/çıkar kuranların elde ettikleri kazancın gerçek değerini ortaya koyar. Allah, bu kişilerin parıltılı dünyalarının ardındaki boşluğu şu şekilde betimler:
Allah adına yalan uydurarak toplumda itibar kazanan, ekonomik güç elde eden veya kendi konforunu koruyanlar için bu kazanç ne kadar büyük görünürse görünsün, Allah katında "az"dır. Onların dünyada kazandıkları az bir geçimliktir. Bunların ahiretteki cezaları ise can yakıcı bir azaptır.
Kendi arzularını din gibi sunanlar, kısa vadede çevrelerinde bir hayran kitlesi oluşturabilir veya statülerini koruyabilirler. Ancak ayet, bu durumun bir "başarı" değil, aslında büyük bir fırtına öncesi sessizlik olduğunu vurgular. Bu "az azık", onları sadece oyalayan bir oyuncaktan ibarettir.
Bu ayet, bize "ucuz pazarlıkların pahalı sonuçları" olduğunu hatırlatır. Din üzerinden, yalan üzerinden veya ilahi sınırları esneterek elde edilen her türlü makam ve mal, aslında bir seraptan ibarettir. Ayet mümini uyarır: Dünyadaki "az bir azığa" tamah edip, ebedi hayatını "acıklı bir azaba" mahkûm etme.
وَعَلَى الَّذ۪ينَ هَادُوا حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِنْ قَبْلُۚ وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Ve’alâ-lleżîne hâdû harramnâ mâ kasasnâ ‘aleyke min kabl(u)(s) vemâ zalemnâhum velâkin kânû enfusehum yazlimûn(e)
118- “Sana daha evvel anlattıklarımızı Yahudi olanlara da haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmemiştik; fakat onlar kendilerine zulmetmişlerdi.”
Bu ayet, bir önceki ayetlerde bahsedilen "helal ve haram" meselesini tarihsel bir perspektife oturtur. Müslümanlara helal olanın genişliğini vurgularken, Yahudilere konulan bazı ağır yasakların (tırnaklı hayvanların haram kılınması gibi) nedenini açıklar:
Bu ayeti kerimede zikredilen Yahudilere haram kılınan şeyler Enam suresinin şu ayetinde beyan edilmektedir: “Biz Yahudilere tırnaklığı her hayvanı haram kıldık. onlara sığır ve davarın sırt, bağırsak ve Kemik yağlarının dışında iç yağlarını da haram kıldık. aşırı gitmelerinden dolayı, onları bu şekilde cezalandırdık. Şüphesiz ki bir doğruyuzdur.”
Bu ayet bize şükrün önemini bir kez daha hatırlatır. İslam ümmetine helal dairesinin bu kadar geniş tutulması (Nahl 114), Allah'ın bu ümmete olan büyük bir lütfudur. Yahudilerin başına gelen kısıtlamalar, nankörlük ve isyanın insanın rızkını ve huzurunu nasıl daraltabileceğine dair tarihsel bir "uyarı levhası"dır.
ثُمَّ اِنَّ رَبَّكَ لِلَّذ۪ينَ عَمِلُوا السُّٓوءَ بِجَهَالَةٍ ثُمَّ تَابُوا مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ وَاَصْلَحُٓواۙ اِنَّ رَبَّكَ مِنْ بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ۟
Śumme inne rabbeke lilleżîne ‘amilû-ssû-e bicehâletin śümme tâbû min ba’di żâlike veaslehû inne rabbeke min ba’dihâ leġafûrun rahîm(un)
119- “Hem Rabbin bilmeyerek kötülük işleyip de bundan sonra tövbe eden ve ıslah olanlardan yana, evet bundan sonra da Rabbin, muhakkak Gafur’dur, Rahim’dir.”
Nahl Suresi 119. ayet, insanın hata yapabilen doğası ile Allah’ın sonsuz rahmeti arasındaki o muazzam köprüyü kurar. Önceki ayetlerde anlatılan ağır sorumluluklar ve geçmiş kavimlerin hatalarından sonra, bu ayet adeta yorulmuş bir ruha nefes aldırır:
Arzularını kendilerine üstünlük sağlaması sebebiyle akıbetini düşünmeksizin ilgisizce kötülüğü işleyen ve maksatları mevlalarına isyan etmek değil de hevalarının zevki peşinde koşmak olan insanlar kötülük işleyip de bundan sonra tövbe eden ve ıslah olanlardan yana içinde bulundukları masiyetlere son vererek itaatleri yapmaya yönelenlere tövbeden sonra yahut da arkasından tövbenin geldiği gafletten sonra da rableri muhakkak Köyü onlar için gafurdur daha önceden işlemiş oldukları suçları örterek mağfiret edicidir karar verip de azimle sarıldıkları Hayır yolunda onlara sağlamlık vererek merhamet eder.
Bu ayet, bize Allah'ın bir "ceza yargıcı" gibi sadece açık arayan değil, bir "Rabb" olarak sürekli kulu için çıkış yolu arayan olduğunu hatırlatır. Eğer samimi bir pişmanlık ve hayatı düzeltme iradesi varsa, Allah için silinmeyecek günah yoktur. Ayet bizi şu gerçeğe davet eder: Dün dünde kaldı; bugün ise tertemiz bir başlangıç için hâlâ vaktin var.
İkinci Kısım Beşinci Grup
اِنَّ اِبْرٰه۪يمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتًا لِلّٰهِ حَن۪يفًاۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَۙ
İnne ibrâhîme kâne ummeten kâniten li(A)llâhi hanîfen velem yeku mine-lmuşrikîn(e)
120- “Muhakkak ki İbrahim başlı başına bir ümmetti. Allah'a itaat ederdi ve bir hanifti. Hiçbir zaman müşriklerden olmadı.”
Nahl Suresi 120. ayet, Kur'an'ın en etkileyici şahsiyet tanımlarından birini yapar. Allah, tüm bu anlatılan tevhid, şükür ve helal dairesinin yaşayan en büyük modelini, Hz. İbrahim’i (as) sahnede parlatır:
O tek başına ümmetlerden bir ümmetti. Çünkü hayırlı bütün özelliklerle Kemal noktasındaydı. Huşu sahibi idi onun emirleri dışına çıkmazdı bütün batıl dinleri bir kenara iterek İslam dinine yönelmişti. Kureyş kafirlerinin ataları İbrahim'in dini üzerine olduklarını iddia etmeleri üzerine Hz İbrahim'e şirkin hiçbir şekilde bulaşmamış olduğunu ifade ederek onları tekzip etmiştir.
İbni Kesir İbni Mesud'un şu sözlerini zikretmektedir: “Muaz tek başına Allah'a itaat eden Hanif bir ümmetti.” Ravi der ki: ben kendi kendime Abdurrahman'ın babası yanlışlık yaptığı dedim. Çünkü Allah sadece: “ muhakkak ki İbrahim başlı başına bir ümmetti” diye buyurdu. bana şöyle dedi:
- ümmetin ne olduğunu kanit’in ne olduğunu bilir misin? dedi. Ben: Allah en iyi bilen, deyince şu cevabı verdi: “Ümmet, hayrı öğreten kanit, Allah'a ve Resulüne itaat eden kişi demektir. Muaz da böyleydi. Hayrı öğretir, Allah ve Resulüne itaat ederdi. İşte, İbni mesud'un “başlı başına bir ümmet” lafzını tefsiri bu şekildedir.
Bu ayet, bize "niceliğin değil, niteliğin" önemli olduğunu öğretir. Doğru yolda yürürken arkanızda kimsenin olmaması, sizin yanlış yolda olduğunuz anlamına gelmez. Hz. İbrahim örneği, "Ben tek başıma ne yapabilirim ki?" diyen her müminin içindeki ateşi canlandırmalıdır. Siz Allah'a tam bir teslimiyetle bağlandığınızda, Allah sizi koca bir orduya bedel kılar.
شَاكِرًا لِاَنْعُمِهِۜ اِجْتَبٰيهُ وَهَدٰيهُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ
şâkiran li-en’umih(i)(c) ictebâhu vehedâhu ilâ sirâtin mustekîm(in)
121- “Rabbinin nimetlerine şükrederdi. onu beğenip seçmiş, kendisini dosdoğru bir yola iletmişti.”
Nahl Suresi 121. ayet, bir önceki ayette "tek başına bir ümmet" olarak tanımlanan Hz. İbrahim’in bu devasa manevi rütbeye ulaşmasını sağlayan asıl anahtarı açıklar: Şükür.
Hz. İbrahim, hayatı boyunca çok ağır imtihanlardan (ateşe atılmak, evladını kurban etmekle sınanmak, yalnızlık) geçmiş olmasına rağmen, ayet onu "şikayet eden" değil, "nimetlere şükreden" olarak tanımlar. Peygamberlik için özellikle onu seçmiş kendisini doğru yola iletmiş ona ibadet etmek ve onun şeriatini kabul etmek suretiyle sadece Allah'a teslim olmak yoluna onu iletmişti.
Bu ayet bize şunu fısıldar: Seçilmek için sıradışı güçlere gerek yoktur; sıradışı bir "farkındalık" (şükür) yeterlidir. Hz. İbrahim, elindeki her şeyi Allah'tan bilip O'na sunduğu için Allah da onu tüm dünyaya model kılmıştır. Eğer hayatında bir "yol" arıyorsan, önce elindeki nimetlerin listesini şükürle imzalamalısın.
وَاٰتَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَۜ
Veâteynâhu fî-ddunyâ hasene(ten)(s) ve-innehu fî-l-âḣirati lemine-ssâlihîn(e)
122- “Dünyada Ona iyilik de verdik. doğrusu o, ahirette de iyilerdendir.”
Nahl Suresi 122. ayet, Hz. İbrahim’in (as) o muazzam sadakatinin ve şükrünün meyvelerini topladığı aşamayı anlatır. Allah, kulunun fedakârlığını karşılıksız bırakmamış, ona hem bu dünyada hem de sonsuzlukta en yüksek onuru bahşetmiştir:
Dünyada Ona iyilik de verdik Yani güzel hayatını tamamlaması için gerek duyacağı peygamberlik, mal, evlat, güzel şekilde anılma, Tevhid ehlinin dilleri üzerine edebileşme, bütün insanların kalplerinin ona meyletmesi gibi, bu dünyada gerek duyacağı bütün hayırları ona verdik.
Bu ayet, bize "başarının gerçek tanımını" yapar. Modern dünya başarıyı sadece "bugün kazanılan güç ve para" olarak görürken; bu ayet başarıyı "dünyada hayırla anılmak, ahirette ise iyilerle beraber olmak" olarak tanımlar. Hz. İbrahim’in hayatı; Allah'a güvenen birinin, dünyayı kaybetme korkusunu aştığında aslında hem dünyayı hem de ahireti kazandığının en somut delilidir.
ثُمَّ اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ اَنِ اتَّبِعْ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ
Śumme evhaynâ ileyke eni-ttebi’ millete ibrâhîme hanîfâ(en)(s) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)
123- “Sonra sana: “Hanif olarak İbrahim'in dinine uy, o hiçbir zaman müşriklerden olmadı” diye vahyettik.”
Nahl Suresi 123. ayet, Hz. İbrahim’in (as) o muazzam hayat hikayesini ve üstün karakterini anlatan bölümün finalidir. Allah, bu noktada sözü doğrudan Hz. Muhammed’e (sav) getirir ve İslam’ın yepyeni bir din değil, Hz. İbrahim’den beri gelen o "tek ve hakiki" yolun mükemmel bir devamı olduğunu ilan eder:
İbni Kesir şöyle diyor: “Yani onun kemali, büyüklüğü, tevhidinin ve yolunun doğruluğu sebebiyle ey son peygamber ve peygamberlerin efendisi! Sana da: “Hanif olarak İbrahim'in dinine uy..” diye vahyettik demektedir.”
Nesefi de şöyle demektedir: “ burada yer alan sunma sonra buyruğunda Peygamberimiz Hz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’şn makamı tazim edilmekte, işgal ettiği yerin önemine işaret edilmekte, Allah'ın dostu Hazreti İbrahim'e verilen en şerefli şeylerden birinin de resulümüzün onun dinine tabi olması olduğu izah edilmektedir.”
Buna göre Kamil Müslüman örneği İbrahim Aleyhisselam'dır resulümüzün gönderilmesi ise sadece onun dininin bir yenilenişi, Tevhid'in ve önderliğinin yeniden canlandırılışıdır. Yahudilerdeki “ cumartesi Kompleksi” cumartesi'ye saygı göstermeyen Bütün dinleri reddedecek dereceye ulaştığı, cumartesi yaşa göstermeyişi de bir dinin batıl oluşunun alameti olarak değerlendirmeleri sebebiyle, bu noktada Yüce Allah bu konuya açıklık getirmiştir. bu konuya açıklık getirmek için bu noktanın seçilmesinin sebebi şudur: Cumartesi gününe saygı göstermek, Hz İbrahim'in yaptığı işlerden bir parça değildi. Diğer taraftan bu örnek hakkında bazı kimselerin tartışmaya girmeleri mümkün olduğundan, bundan sonraki Emir, davet ve davet et etrafında tartışmaya dair dedektifleri ihtiva etmektedir. Dolayısıyla bu konunun burada ele alınmasının hikmeti anlaşılmaktadır; O da İslam'ın cumartesiye karşı tavrını açıklamaktadır. cumartesiye saygı göstermek, bizim, şeriatimizde Böyle bir şey yoktur, Allah'ın ümmetimize verdiği Emir arasında ona saygı göstermek diye bir Emir de yoktur.
Bu ayet, bize "asil bir duruşun asırlar geçse de değişmeyeceğini" öğretir. Doğru yol birdir. Binlerce yıl önce Hz. İbrahim hangi "hanif" ruhla ateşe atıldıysa, bugün biz de aynı ruhla hayatın zorluklarına karşı durmalıyız. Bu ayet, bizim köklerimizin ne kadar derin ve sağlam olduğuna dair ilahi bir tapu senedidir.
اِنَّمَا جُعِلَ السَّبْتُ عَلَى الَّذ۪ينَ اخْتَلَفُوا ف۪يهِۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ
İnnemâ cu’ile-ssebtu ‘alâ-lleżîne-ḣtelefû fîh(i)(c) ve-inne rabbeke leyahkumu beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḣtelifûn(e)
124- “Cumartesi, ancak O gün üzerinde ihtilafa düşenlere farz kılındı. Şüphesiz Rabbim onların itilaf ede geldikleri şeyler hakkında kıyamet günü aralarında hükmünü verecektir.”
Nahl Suresi 124. ayet, bir önceki ayette bahsedilen "İbrahim’in kolay ve hanif yolu" ile Yahudilere yüklenen "ağır yükümlülükler" arasındaki farkın nedenini açıklar. Bu ayet, özellikle Cumartesi yasağı (Sebt) üzerinden, dinin nasıl bir tartışma ve imtihan aracına dönüştüğünü anlatır:
Yahudiler Cuma gününe saygı göstermeyi bırakıp Camartesi gününü kutsallaştırmışlar daha sonra da Cumartesi gününde avlanma gibi bazı işleri yapmanın haram veya helal olduğu hususunda ihtilaf etmişlerdir. İşte bu âyet-i Kerime onların bu davranışlarına işaret etmekte ve cumartesi gününün kutsallığının sadece Yahudileri bağlayan bir hüküm olduğunu, buna uymayan Ümmet-i Muhammed'in sorumlu olmadığını, zira Ümmet-i Muhammed için asıl kutsal olan cuma gününün seçildiğini beyan etmektedir. Cuma gününde Müslümanlar bir araya gelerek topluca ibadetlerini yaparlar, bundan dolayı Yahudilerin, Müslümanlara söyleyecek hiçbir şeyleri yoktur.
Allah teala âyet-i Kerimenin sonunda, Yahudilerin cumartesi günü yasağı gibi ihtilaf ettikleri meselelerin asıl hükmünü kıyamet gününde vereceğini bildirmektedir.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) cuma gününün müminler için haftanın mukaddes bir günü olduğu hususunda şöyle buyuruyor:
"Biz, en son gelen bir ümmetiz. Kıyamet günü ise en önde bulunanlar olacağız. Ancak geçmiş her ümmete kitap bizden Önce verilmiştir. Bize ise onlardan sonra verilmiştir. Sonra Allah'ın bize farz kıldığı bugün (Cuma günü) Allah'ın bize göstermiş olduğu bir.gündür. Bugünde insanlar bize tâbidir. Yann (Cumartesi) Yahudiler ertesi gün (Pazar) de Hristiyanlar." Diğer bir rivayette de Hadis-i Şerifin sonu şöyledir:
"...Ehl-i kitaba farz kılınan gün işte bugündür (Cuma günüdür) Fakat onlar onun hakkında ihtilafa düştüler. Bize ise onu Allah gösterdi, bu sebeple ehl-i Kitap cuma gününde bize tabidirler. Yann Yahudiler, ertesi gün de Hıristiyanlar.
Bu ayet, bize "dinle pazarlık etmemeyi" öğretir. Yahudiler daha kolay olanı bırakıp kendi tercihlerinde direttikleri için daha ağır bir imtihanla yüzleşmişlerdir. Ayet bize şunu fısıldar: Allah’ın sana sunduğu kolaylıkları (ruhsatları) hafife alma; zira gereksiz zorluk arayışı ve sürekli ihtilaf, insanın kendi hayatını daraltan manevi bir hapishaneye dönüşebilir.
اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُمْ بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ
Ud’u ilâ sebîli rabbike bilhikmeti velmev’izati-lhasene(ti)(s) vecâdilhum billetî hiye ahsen(u)(c) inne rabbeke huve a’lemu bimen dalle ‘an sebîlih(i)(s) vehuve a’lemu bilmuhtedîn(e)
125- “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et! Muhakkak ki Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir, o doğru yolda olanları da en iyi bilendir.”
Nahl Suresi 125. ayet, sadece İslam’ın değil, genel olarak insan kazanma ve ikna etme sanatının altın kuralını belirleyen, iletişim tarihindeki en zarif ayetlerden biridir. Allah, hakikati anlatırken "nasıl" bir üslup takınılması gerektiğini üç temel aşamada formüle eder:
"Rabbinin yoluna" Nesefi: "İslâm'a davet et, demektir" der. "Hikmetle" Sağlam ve doğru sözlerle. Buradaki hikmet ise hakkı açıklayıcı, şüpheyi giderici delil, yahut da her insana durumuna uygun düşen hitab demektir.
"Ve güzel öğütle çağır." İbn Kesir der ki: "Güzel öğütten maksat Kur'ân-ı Kerim'de bulunan kötülükten sakındırıcı ve insanların başına gelen hususları hatırlatarak öğüt ver, Allah'ın azabından sakınmaları için onlara hatırlatmada bulun." Nesefi de "güzel öğüdü" açıklamak sadedinde şöyle demektedir: "Onlardan iyiliğini istediğin ve faydalansınlar diye söylediğin açıkça anlaşılan belli olan öğütlerdir."
Hikmet ile güzel öğütten kasıt, Kur'ân-ı Kerim de olabilir. Yani onları hikmet ve güzel öğütten ibaret olan Kitab ile davet et! Güzel öğüt'ten maksat, arzu uyandırıcı ve korkutucu buyrukları birlikte sunmak, uyarma ve müjdeyi birlikte yapmak da olabilir.
"Onlarla en güzel şekilde mücadele et!" Aralarında tartışma ve mücadele edilmeyi gerektiren kimseler olursa bu, en güzel şekliyle olsun! Yumuşak, sert olmayan, güzel hitabla olsun. Bu, dinde tartışmayı kabul etmeyen kimselere bir reddir. Ancak tartışmada bu konumu kimler gerçekleştirebilir? Bu ise tartışmada, en güzel yolu, insanlara öğüt verecek, kalpleri uyandıracak, akılları cilâlandıracak yumuşak ve uygun yolu seçmektir. Halbuki mücadele ile alevlenmek, çoğunlukla birlikte olur.
"Muhakkak ki Rabbin kendi yolundan sapanları daha iyi bilir, O doğru yolda olanları da en iyi bilendir." Yani Allah, onların bedbaht olanlarını da, mutlu olanlarını da bilmiştir ve bunu kendi katında yazıp bitirmiştir. Ancak sen onları Allah'a davet et, fakat aralarında sapan kimseler için de hasretlerle kendini tüketme! Çünkü onları hidâyete iletmek, sana düşen bir iş değildir. Sana düşen tebliğdir, hesaplarını görmek ise Bize düşer. Kendisinde bir hayır bulunan kişiye azıcık öğüt vermek dahi yeterlidir. Hayır bulunmayan kişiye ise, yapacak hiçbir şey yoktur. Allah'ın yoluna davet, çoğu zaman eziyetlerle karşılık gördüğünden yüce Allah şöyle buyurmuştur:
Nahl 125, bize "haklı olmanın, kaba olma hakkı vermediğini" öğretir. En kutsal gerçeği bile anlatsanız, eğer üslubunuz "hikmet" ve "güzellikten" uzaksa, insanları hakikatten soğutabilirsiniz. Ayet bize şunu fısıldar: Doğruyu söylemek yetmez; doğruyu "doğru bir dille" söylemek farzdır.
وَاِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِه۪ۜ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِر۪ينَ
Ve-in ‘âkabtum fe’âkibû bimiśli mâ ‘ûkibtum bih(i)(s) vele-in sabertum lehuve ḣayrun lissâbirîn(e)
126- “Ceza verecek olursanız, size verilen cezanın misliyle ceza verin. Sabrederseniz elbette bu sabredenler için daha hayırlıdır.”
Nahl Suresi 126. ayet, insan ilişkilerindeki en zor noktalardan birine, yani "intikam ve kısas" duygusuna hitap eder. Uhud Savaşında Hz. Hamza'nın şehid edilmesi ve vücuduna zarar verilmesi üzerine inen bu ayet, öfkenin doruk noktasında bile İslam'ın adaletten ve yüksek ahlaktan taviz vermediğini ilan eder:
"Ceza verecek olursanız size verilen cezanın misliyle ceza verin." Size öldürmek yahut buna benzer kötü bir iş yapılacak olursa, ona misliyle karşılık veriniz, fazlasını yapmayınız.
"Sabrederseniz elbette bu sabredenler için daha hayırlıdır." Yani karşılık vermeyerek sabredecek olursanız, bu sizin için daha hayırlıdır. Yapılan işkencenin misliyle karşılık vermek, hak ve adalettir. Sabretmek ise ihsandır. Daha sonra yüce Allah her zaman için ihsan makamında bulunan rasülüne şöyle buyurmuştur.
Bu ayet, bize "öfkenin esiri değil, adaletin ve rahmetin efendisi" olmayı öğretir. Ayet şunu söyler: Hakkını alman günah değildir, adildir. Ancak ruhunu büyütmek, düşmanını bile utandıracak bir olgunluk sergilemek istiyorsan sabret. Zira asıl zafer, rakibini alt etmek değil, kendi nefsini alt etmektir.
وَاصْبِرْ وَمَا صَبْرُكَ اِلَّا بِاللّٰهِ وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُ ف۪ي ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ
Vasbir vemâ sabruke illâ bi(A)llâh(i)(c) velâ tahzen ‘aleyhim velâ teku fî daykin mimmâ yemkurûn(e)
127- “Sabret! Senin sabrın ancak Allah'ın yardımı iledir. Onlar için üzülme; kurdukları düzenlerden dolayı da darlanma!”
Nahl Suresi 127. ayet, bir önceki ayette tavsiye edilen "sabır" erdeminin nasıl hayata geçirileceğinin reçetesini verir. İnsan psikolojisinin en çok zorlandığı anlarda (haksızlık, yalnızlık, iftira) dik durabilmenin ancak ilahi bir destekle mümkün olacağını hatırlatır:
Yüce Allah’ın rasulüne sabretmek üzere azim yolunu seçme talebidir. Böylelikle sabretmek makamının daha üstün bir makam olduğunu delillendirmiş olsun diye. Onun tevfiki ve sebat vermesi ile gerçekleşir. Bu şanı yüce Allah’ın sabra ancak Allah’ın iradesi, yardım ve güç vermesi ile ulaşılabileceğine dair bir haberidir. İman etmeyecek olursa yahut da sana muhalefet eden kafirlere üzülme! Bunu takdir eden Allah Tealadır. Yada müminlere yapılan işkenceler sebebiyle üzülme! Çünkü onlar maksatlarına ulaşmışlardır.
Kurdukları hile tuzaklar senin kalbine bir sıkıntı vermesin kederlenme. Çünkü onlar sana düşmanlıkta ne kadar ileri giderlerse gitsinler, sana kötülük işlemeyi ne kadar arzularlarsa arzulasınlar, Allah onlara karşı sana yeter, seni destekleyecek seni üstün kılacak ve onlara karşı sana zafer verecek olan O’dur.
Bu ayet, bize "yalnız değilsin" der. Sabır, çaresizlerin sığınağı değil, arkasına Allah'ın gücünü alanların stratejisidir. Eğer sabrını Allah'a bağlarsan, başkalarının kurduğu hiçbir tuzak seni yolundan döndüremez. Ayet şu muazzam gerçeği fısıldar: Dünya seni daraltmaya çalıştığında, genişliği Allah'ın yardımında ara.
اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا وَالَّذ۪ينَ هُمْ مُحْسِنُونَ
İnna(A)llâhe me’a-lleżîne-ttekav velleżîne hum muhsinûn(e)
128- “Şüphesiz ki Allah, sakınanlarla ve ihsan edenlerle beraberdir.”
Nahl Suresi’nin 128. ayeti, 16 sayfa boyunca anlatılan tevhid, rızık, ahlak ve sabır derslerinin üzerine atılmış ilahi bir mühür gibidir. Bu ayet, surenin tüm mesajını tek bir cümlede özetler ve mümin için en büyük müjdeyi sunar:
Onları destekleyerek yardımcı olarak Hidayet vererek doğru yola ileterek onlarla birliktedir. Bu özel bir beraberliğin ifadesidir. Takva sahiplerinden kasıt ise, haram olan şeylerden kaçınan uzak duranlardır. İşte bu kimselerin gerçek velisi Allah'tır. O kötülükten uzaklaşıp itaat edenlerin velisidir. Bazı alimlerde şöyle: Fiillerinde takvaya dikkat eden, amellerinde de ihsan yapan kişi ile Allah, o kişinin bütün hallerinde birlikte olur. Onun birlikte olması ise, emredilen bu hususlarda yardımcı olması, yasakladığı şeylerden de o kişiyi muhafaza etmesidir.
Nahl (Bal Arısı) Suresi, bal arısının vahiyle hareket ederek ortaya koyduğu o muazzam şifadan bahsederek başlamıştı. Sure, insanın da arı gibi "takva" ile disipline olup "ihsan" ile toplumuna bal (iyilik) sunması gerektiğini söyleyerek biter. Ayet bize son söz olarak şunu söyler: Sen iç dünyanı takva ile temizle, dış dünyanı ihsan ile süsle; o zaman koca kainatın sahibi seninle olacaktır.
Nahl suresi hakkında son birkaç söz
Nahl suresinin Allah'ı ve ahiret gününü, insanı alemlerin rabbi olan Allah'a teslim olmak noktasına getirmek için hazırlattığını görüyoruz alemlerin rabbi olan Allah'a teslimiyet ise, her şeyi açıklamak üzere Müslümanlara Hidayet, rahmet ifad. her şeyde Kur'an'ın hükmüne teslim olup boyun eğmeyen bir kimse Müslüman değildir. Bu kur'an-ı Kerim bütün emirleriyle adalettir, hid, ih, Ak. bütün yasakları ise hayasızlığı, münkeri ve zulmü yasaklamak amacına yöneliktir.
O ahitlere akitlere bağlı kalmayı emrettiği gibi hoş ve temiz şeyleri yemeyi emretmektedir. dav ve. ahitleri bozmayı haram ve helal kılmak konusunda Allah'a karşı cüretkarlığı yasaklamıştır.
Küfre sapmaktan, irtibat etmekten sakındırmaktadır. İşte bunlar surenin ele aldığı bir takım hususlardır. Diğer taraftan Kur'an okuma edebini ele aldığı gibi, insanı şeytanın tasal dutundan kurtaracak durumdan da söz etmiş, Müslüman'ın mükemmel örneğini de dile getirmiştir ki, bu mükemmel Müslüman örneği İbrahim Aleyhisselam'dır. Buna göre bu sure insanda bütünüyle İslam'a girmek, Emir ve nehirlerinde Allah'a teslim olmak duygularını uyandırıp harekete geçirecek bütün hususları hatırlatarak ele almaktadır.

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...