بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
وَاللّٰهُ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ۟
Va(A)llâhu enzele mine-ssemâ-i mâen feahyâ bihi-l-arda ba’de mevtihâ(c) inne fî żâlike leâyeten likavmin yesme’ûn(e)
65- "Allah gökten bir su indirdi de onunla yeryüzünü ölümden sonra tekrar diriltir. muhakkak ki bunda dinleyen bir topluluk için ayet vardır.”
Allah'ın en büyük nimetlerinden biri sudur. Gökyüzünden buluttan nimet olarak inmektedir. Yeryüzü onunla yeşerir dirilir. Ağaçlar meyve verir. Bu sözün manasını anlayan insafla ona kulak veren ve üzerinde düşünen insanlar için Allah'ın ayetleri ve varlığı kudret ve inayetine açık bir delalet etmektedir. Ayet-i kerimede dinleyen topluluk denilmesinin sebebi kalpten kulak verip dinlemeyen kimsenin hiç işitip dinlememiş hükmünde olacağından dolayıdır. Kainatta hiçbir şey gelişi güzel ve tesadüfi olarak meydana gelmez bu olayların yaratıcı ve takdir edicisinin iradesiyle bunlar meydana gelir.
İşari (tasavvufi/manevi) tefsirlerde bu ayete daha derin bir anlam yüklenir: Gökten inen su: Vahiy veya Kur'an'dır. Yeryüzü: İnsan kalbidir. Diriliş: Küfür ve cehaletle ölmüş olan kalbin, iman ve ilimle yeniden hayata dönmesidir. Nasıl ki yağmur fiziksel hayatın kaynağıysa, vahiy de ruhsal hayatın kaynağıdır denilir.
Bu ayet bize: Doğada tesadüf yoktur; her yağmur damlası bir iradenin sonucudur ve her dirilen bitki, Yaratıcı'nın hayat verme sıfatının (el-Muhyî) bir tecellisidir.
وَاِنَّ لَكُمْ فِي الْاَنْعَامِ لَعِبْرَةًۜ نُسْق۪يكُمْ مِمَّا ف۪ي بُطُونِه۪ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا خَالِصًا سَٓائِغًا لِلشَّارِب۪ينَ
Ve-inne lekum fî-l-en’âmi le’ibra(ten)(s) nuskîkum mimmâ fî butûnihi min beyni ferśin vedemin lebenen ḣâlisan sâ-iġan lişşâribîn(e)
66- "Sizin için davarlarda da bir ibret vardır. Size onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla geçen arı Duru süt içiririz."
Buradaki davarlardan kasıt deve, koyun, inek ve keçi türünde hayvanlardır. Ayrıca ayette bunları yaratanın hikmet kudret ve rahmetine delalet vardır. Kanın, fışkının etkisinden, hem renk, hem tat, hem de koku itibariyle uzak size süt içiririz. Ayeti kerimede Kur'an'daki genel icazdan ayrı büyük bir mucize vardır. Bu mucizeyi biraz açalım şanı yüce Allah süt ve sütun içimi kolay bir içecek olarak yaratılması nimetini zikreder; “Yemek bağırsaklara ulaştıktan sonra bağırsaklarda bulunan kılcal damarlar yenen yemekteki besleyici gıdaları emer posayı fışkı olarak bağırsakta bırakır. Emilen bu gıdalar kana bırakılır. Bu ilk tasfiyedir arkasından kan beraberindeki bu gıdalar ile birlikte süt yapıcı guddelere uğrar. Bu guddeler sütü memeye göndermek üzere kandan ayırır. Bu da ikinci tasfiyedir. İşte böylece fışkı ile kan arasından süt çıkmış olur. Kur'an-ı Kerim'in sütün oluşum şeklini belirtmekte, bu kadar hassas bir ifadeyi ilmin böyle bir sonuca ulaşmasından önce dile getirmiş olması tartışmasız bir şekilde Kur'an'ı Kerim'i indirenin her şeyi bilen olduğunu ortaya koymaktadır.” Müfessirler burada şu can alıcı soruyu sorar: Şuurdan yoksun bir hayvanın vücudunda, kan ve atık maddelerin arasından böylesine beyaz, temiz ve besleyici bir maddeyi kim ayıştırıp insana sunabilir? Bu, ancak her şeye hakim olan bir Yaratıcının sanatı olabilir. Sonra yarattığı yiyeceklerden edinilen içecekler nimetini insanlara hatırlatmaktadır. Bu maksatla onların duygularında Allah'ın nimetlerine karşı duyguları uyandırmaktır.
Ayetteki "le-ibret" (büyük bir ibret) kelimesi, bu olayın sadece bir biyoloji dersi değil, Allah’ın kudretini, merhametini ve rızık verici (Rezzâk) oluşunu görmek için bir "geçiş köprüsü" olduğunu hatırlatır.
وَمِنْ ثَمَرَاتِ النَّخ۪يلِ وَالْاَعْنَابِ تَتَّخِذُونَ مِنْهُ سَكَرًا وَرِزْقًا حَسَنًاۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
Vemin śemerâti-nnaḣîli vel-a’nâbi tetteḣiżûne minhu sekeran verizkan hasenâ(en)(k) inne fî żâlike leâyeten likavmin ya’kilûn(e)
67- "Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden içki edilir ve güzel rızık elde edersiniz. Akleden bir topluluk için bunda bir ayet vardır."
Bu ayet Mekki bir ayettir. Yani içki henüz kesin olarak haram kılınmadan önce nazil olmuştur. Ancak ayetteki üslup, içkinin "güzel rızık" ifadesinden ayrı tutulmasıyla, onun aslında "güzel" kategorisine girmediğine dair ilk işareti verir. Kur'an, içkiyi yasaklarken birden değil, insanların zihnini hazırlayarak aşama aşama (tedricen) ilerlemiştir.
Ayet-i Kerimede zikredilen "Sarhoş edici içkiler" diye tercüme edilen "Sekr" kelimesinin ne mânâya geldiği hakkında müfessirler farklı görüşler zikretmişlerdir.
Bazılarına göre bunun mânâsı, mealde zikredildiği gibi "Sarhoş edici içkidir" Bunlara´göre bu âyet-i Celile, Mâide Suresinin doksan ve doksan birinci âyetleriyle nesh edilmiştir. Zira o âyetlerde içki tamamen yasak edilmiştir.
Diğer bir kısım âlimler ise "Sekr" kelimesinin, "Sarhoş etmeyen meşrubat" mânâsına geldiğini söylemişler ve âyeti şöyle izah etmişlerdir. "Hurma ağaçlarının rıeyveîerinden ve üzümlerden şerbet, şıra ve güzel rızık elde edersiniz. Şüphesiz ki bunda, aklını kullanan bir millet için büyük ibret vardır."
Bu görüşte olanlara göre âyet-i Kerime mensuh değildir. Taberi de bu şekilde izahta bulunmakta ve bu görüşü benimsemektedir.
Görüldüğü gibi âyet-i Kerimede, çeşitli meyvelerden elde edilen suîann bize rızık olarak verildiği ifade edilmekte ve aklını kullanan insanlar için bunda, Allah'ın varlığını, birliğini, kudret ve kuvvetini gösteren deliller bulunduğu beyan edilmektedir.
Bu 66-67. ayetler yan yana geldiğinde şu mesaj çıkar: Allah size en temizini (sütü) doğrudan sunarken; topraktan çıkan meyveleri ise sizin tercihinize bırakarak imtihan etmektedir.
وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ
Veevhâ rabbuke ilâ-nnahli eni-tteḣiżî mine-lcibâli buyûten vemine-şşeceri vemimmâ ya’rişûn(e)
68- “Ve Rabbin bal arısına vahyetti ki: “Dağlarda ağaçlarda ve hazırladıkları kovanlarda yuva edin!”
Rabbim bal arısına ilham etti iletti veya irşad (Güdü- sevk-i Tabii) ettiği ki dağlarda ağaçlarda insanların hazırladıkları peteklerde barınacağın yuva edin. Kur'an'ın dilbilgisi (Arapça) kuralları açısından burada çok ince bir mucize vardır. Ayette "edin" fiili, dişil formda (ittahizî) kullanılmıştır. Arılarda yuva yapımı, temizlik, polen toplama ve bal üretimi gibi tüm aktif işleri dişi olan işçi arılar yapar. Erkek arıların bu süreçlerde bir rolü yoktur. Kur'an'ın 1400 yıl önce, arılar arasındaki bu iş bölümünü dişil bir fiil kullanarak ifade etmesi, modern biyolojiyle tam bir uyum içindedir.
Surenin bu isimle anılmasının sebebi, arının toplumsal düzeni, çalışkanlığı ve ürettiği şifadır. Arı, doğadan aldığını bozmadan, bilakis onu tozlaştırarak geliştirir ve sonucunda "bal" gibi bir mucize sunar. Bu, ideal bir müminin de toplum içindeki rolüne (faydalı olma, bozmamış olma) benzetilir.
İnsanların çardak şeklinde yükselttikleri veyahut da arıların bal yapmak için yaptıkları kovanlarda yuva edilmesi emrinin yanında ona şu emirlerde verilmiştir:
ثُمَّ كُل۪ي مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلًاۜ يَخْرُجُ مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ ف۪يهِ شِفَٓاءٌ لِلنَّاسِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Śumme kulî min kulli-śśemerâti feslukî subule rabbiki żululâ(en)(c) yaḣrucu min butûnihâ şerâbun muḣtelifun elvânuhu fîhi şifâun linnâs(i)(k) inne fî żâlike leâyeten likavmin yetefekkerûn(e)
69- “Sonra her üründen ye. Ve rabbinin işlemen için gösterdiği yollardan kolaylıkla yürü. Karınlarından çeşitli renklerde içecek çıkar. Onda insanlara şifa vardır. Düşünen bir topluluk için bunda bir ayet vardır.”
Sonra her türlü üründen ye bütün meyvelerden yemesi ilhamını da verdi demektir. Ve Rabbinin işlemen için gönderdiği yollardan kolaylıkla yürü senin barındığın yerlerden uzaklarda bulunan meyvelerden yedikten sonra Allah'ın seni ilettiği yollardan gerisin geriye yuvana dön ve buralarda kaybolma. Bu yollar senin için kolaylaştırılmıştır. Arılar güneşin konumuna, dünyanın manyetik alanına ve koku duyularına göre hareket ederler. Bu "yollar" onlar için ilahi bir yazılımla kodlanmıştır. Modern bilim, arıların "dans ederek" birbirlerine bu yolları ve çiçeklerin konumunu tarif ettiğini keşfetmiştir. O bakımdan arılar dilediği yerde bal toplar sonra da her biri yolunu şaşırmadan kolaylıkla kendi yuvasına döner.
Arının karnından beyaz, sarı, kırmızımsı renklerde bal çıkar. Bu balda, insanların hastalıkları için şifa vardır. Bal, doğal bir antibiyotiktir; bozulmaz ve mikropların üremesine izin vermez. Vücudun bağışıklık sistemini destekler ve modern tıpta da "apiterapi" (arı ürünleriyle tedavi) olarak kendine yer bulur. Şüphesiz ki arının davranışlarında düşünen bir topluluk için Allahın yüceliğini gösteren deliller vardır.
Ayet-i Kerimede, arının yapmış olduğu balda şifa bulunduğu zikredilmektedir. Bu hususta Peygamber efendimizden de şu Hadis-i Şerif rivayet edilmektedir: "Ebu Said el-Hudrî diyor
"Bir adam Resulullah'a gelip "Ey Allah’ın Resulü, kardeşim ishal oldu." dedi. Resulullah: "Ona bal içir," dedi. Adam gitti ve tekrar gelip "Ona bal içirdim fakat ishal biraz daha arttı." dedi. Adam üç defa gidip geldi. Her defasında Resulullah aynı şeyi emretti. Dördüncü defa geldiğinde Resulullah "Ona bal içir." dedi. Adam: "Ben yine bal içirdim fakat bu onun ishalini artırmaktan başka bir şey yapmadı." dedi. Bunun üzerine Resulullah (Bu âyet-i Celileye işaretle) "Allah doğru söyledi. Senin kardeşinin karnı ise yalancıdır." dedi. Adam gidip tekrar hastaya bal içirdi bu defa hasta iyileşti.
Ayetin sonunda "düşünen bir toplum için" (li-kavmin yetefekkerûn) buyurulur. Arının hayatını, disiplinini, temizliğini ve sunduğu ürünü düşünen bir akıl, bu sistemin tesadüfen oluşamayacağını; arkasında sonsuz bir şefkat ve ilim olduğunu kavrar.
وَاللّٰهُ خَلَقَكُمْ ثُمَّ يَتَوَفّٰيكُمْ وَمِنْكُمْ مَنْ يُرَدُّ اِلٰٓى اَرْذَلِ الْعُمُرِ لِكَيْ لَا يَعْلَمَ بَعْدَ عِلْمٍ شَيْـًٔاۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ قَد۪يرٌ۟
Va(A)llâhu ḣalekakum śümme yeteveffâkum(c) veminkum men yuraddu ilâ erżeli-l’umuri likey lâ ya’leme ba’de ‘ilmin şey-â(en)(c) inna(A)llâhe ‘alîmun kadîr(un)
70- “Allah sizi yaratmıştır. Sonra da öldürecektir. içinizden bir kısmı ömrünün en fena zamanına ulaştırılır ki, bilirken bilmez olsun diye. muhakkak Allah Alim’dir, Kadir’dir.”
Allah sizi yaratmıştır Onun üzerinizdeki nimetini hatırlayın sonra sizi öldürecektir o halde onu Hayat vermek ve öldürmek nitelikleriyle de biliniz ve tanıyınız. içinizden bir kısmı ömrünün en fena bayağı aşağılık hali olan ihtiyarlığa ulaşacak bildiklerini unutsun yahut da bildiğinden ayrıca yeni şeyler bilmezsin diye.
Bugün tıpta demans veya Alzheimer gibi durumlarla ilişkilendirebileceğimiz, kişinin kendi öz bakımını yapamadığı ve en kötüsü, ömrü boyunca biriktirdiği bilgiyi kaybettiği dönemdir.
Mükemmellikten ve aşağılık hale dönüştürmenin veya hayattayken öldürmenin hikmetlerini çok iyi Allah bilendir. Çünkü o alimdir dilediği şeyi dilediği şekle dönüştürmeye de kadirdir. Yüce Allah bundan önceki ayet-i kerimelerde onlara bir miktar nimetlerini hatırlattıktan sonra burada da eksiksiz kudretini ve tasarrufunu buna karşılık onların acziyetlerini ve kendi hakimiyeti altında olduklarını hatırlatmaktadır ki her durumda ona muhtaç olduklarını idrak etsinler Çünkü Allah’ın nimetlerine Allah'ın zatına muhtaçtırlar.
Müfessirler, bu ayetin bir amacının da insanı "zaman varken iyilik yapmaya" teşvik etmek olduğunu söylerler. "Henüz aklın başındayken, elin tutuyorken ve 'bilmez hale' gelmeden önce hakikate yönel" mesajı verilir.
Hatta Hz. Peygamber’in (sav) dualarında "erzel-i ömürden Allah'a sığındığı" rivayet edilir. Bu, yaşlılığın kendisine değil, o dönemdeki acziyetin ve kimseye muhtaç kalmanın zorluğuna bir atıftır.
وَاللّٰهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلٰى بَعْضٍ فِي الرِّزْقِۚ فَمَا الَّذ۪ينَ فُضِّلُوا بِرَٓادّ۪ي رِزْقِهِمْ عَلٰى مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَهُمْ ف۪يهِ سَوَٓاءٌۜ اَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ
Va(A)llâhu faddale ba’dakum ‘alâ ba’din fî-rrizk(i)(c) femâ-lleżîne fuddilû birâddî rizkihim ‘alâ mâ meleket eymânuhum fehum fîhi sevâ/(un)(c) efebini’meti(A)llâhi yechadûn(e)
71- “Rızık hususunda Allah kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar -bunda hepsi eşit olmak üzere- buyrukları altında bulunanlara rızıklarını geri vermezler. yoksa Allah'ın nimetini bile bile inkar mı ediyorlar?”
Müfessirler bu âyet-i celileyi iki şekilde izah etmişlerdir: Bazılarına göre bu âyeti Celile şu anlama gelmektedir: "İnsanın zengin veya fakir oluşu, Allah'ın takdiriyledir. Zira rızkı veren ancak Allahtır. İnsanların bir kısmını diğerlerinden, dünyadaki rızık bakımından üstün kılmıştır. Kendilerine fazlaca rızık verilenler, elleri altında bulunanları rızıklandırdıklarını sanmasınlar. Çünkü Allah tarafından rızıklandırılma bakımından herkes eşittir. O halde kendilerine fazla rızık verilenler, bu verilenlerin hakkını ifa etmeyerek Allah'ın nimetlerine karşı nasıl nankörlük ederler. Onlar, bu rızıkları, kendi güçleriyle elde ettiklerini sanarlar. Böyle yanlış bir zanna kapılmasınlar."
Diğer bir kısım müfessirlere göre ise âyetin izahı şöyledir. "Ey Allah'a ortak koşan müşrikler, sizler, Allah'ın size rızık olarak verdiği şeyleri, emirleriniz altında bulunan köle ve işçileriniz gibi insanlara vererek mal ve servet bakımından onlara eşit olmak istemezsiniz. O halde nasıl olur da Hz. İsa gibi Allah’ın yarattığı bir kulun veya cansız putların, Allaha, onun mülkünde ortak olduklarını iddia edersiniz. O halde Allah'ın size vermiş olduğu nimetlerin bir kısmını putlara ayırarak onun nimetlerine karşı nasıl nankörlük edersiniz. Taberi ve İbn-i Kesir bu son görüşü tercih etmişlerdir.
Dünyadaki ekonomik farklar rastgele değil, bir nizam ve imtihan gereğidir. İnsan psikolojisindeki mülkiyet ve üstünlük kurma arzusuna dikkat çekilir. Rızkın asıl sahibini unutmak, manevi bir körlüktür.
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنْ اَزْوَاجِكُمْ بَن۪ينَ وَحَفَدَةً وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِۜ اَفَبِالْبَاطِلِ يُؤْمِنُونَ وَبِنِعْمَتِ اللّٰهِ هُمْ يَكْفُرُونَۙ
Va(A)llâhu ce’ale lekum min enfusikum ezvâcen vece’ale lekum min ezvâcikum benîne vehafedeten verazekakum mine-ttayyibât(i)(c) efebilbâtili yu/minûne vebini’meti(A)llâhi hum yekfurûn(e)
72- “Allah sizin için kendinizden eşler yarattı. Eşlerinden de sizin için oğullar, torunlar varetti. Temiz şeylerden size rızık verdi. Böyleyken batıla inanıyorlar da Allah’ın nimetini inkar mı ediyorlar?”
İbni Kesir şöyle söylenmektedir: “Yüce Allah kullarına Kendi öz nefislerinden, cinslerinden, şekillerinden eşler yaratmış olmakla onlara ihsan etmiş olduğu nimetlerini hatırlatmaktadır. Eğer eşler bir başka türden yaratılmış olsaydı, bu Ülfet, sevgi ve rahmet meydana gelmezdi. Adem oğullarını erkek ve dişi olarak yaratmış olması, onun rahmetindendir. Dişileri erkeklere eş kılması da onun rahmetindendir. daha sonra Yüce Allah bu eşlerden çocuklar ve torunlar da yaratmış olduğunu hatırlatmaktadır.”
Yaşlılıkta insana neşe ve destek olur. Yiyecek ve içecek ve hoş şeylerden size rızık verdi bu da onun üzerinizdeki nimetinin eksiksizliğini göstermektedir. bu durum böyle olduğuna göre, nasıl olur da ona ortak koşarsınız. Bütün bunlardan sonra kafirlerin uydurdukları batıl şeylere inanıp Allah'ın nimetlerine karşı nankörlük etmek hiç insana yakışır mı? Onu başkasına izafe ediyor ve Ondan başkasına nispet ediyorlar? Çağlar boyunca müşriklerin yapa geldikleri budur. Uluhiyetin özelliklerini tabiatta gören, onu yaratıcı ve rızık verici olarak kabul eden çağın inkarcıları da bunlar arasında yerlerini alırlar.
Bu ayet bize, aile kurmanın ve çocuk sahibi olmanın sadece biyolojik bir süreç değil, Allah'ın bir planı ve ikramı olduğunu hatırlatır.
وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مَا لَا يَمْلِكُ لَهُمْ رِزْقًا مِنَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ شَيْـًٔا وَلَا يَسْتَط۪يعُونَۚ
Veya’budûne min dûni(A)llâhi mâ lâ yemliku lehum rizkan mine-ssemâvâti vel-ardi şey-en velâ yestatî’ûn(e)
73- “Onlar Allah’ı bırakarak göklerden ve yerden kendilerine verecek rızıkları bulunmayan, aslen de buna gücü olmayan şeylere mi tapıyorlar?”
Yüce Allah nimetlerini hatırlattı, müşriklere karşı delillerini ortaya koydu sonra müşriklerin durumunu ve neler yaptıklarını bildirmek üzere şöyle buyurmaktadır: Nimetleriyle lütufta bulunan en basit bir şeyi dahi rızık olarak o putlar size veremezler. Buna sahip olamazlar buna imkanları da yoktur. Onlardan böyle bir şeyi beklenemez. Böyle olduklarına göre nasıl olur da onlara ibadet edilebilir? kısım putlara taparlar işte bu putlar onlara gökten yağmur yağdırarak ne de yerden ekim bitirerek rızık vermeye malik değillerdir. O halde nasıl olur da insanlar böyle şeylere tapıp akılsızlık ederler şüphe yok ki Allah ben başkalarına ibadet edenler bunu laf ebeliği ile yapmakta, sulandırmakta ve bir takım örnekler vererek anlaşılır hale sokmaya çalışmaktadırlar.
Ayet, muhatabına şu soruyu sordurur: "Seni besleyen, büyüten, aileni kuran ve her sabah güneşini doğduran kudreti bırakıp; önüne konulan bir lokmaya bile hükmü geçmeyen varlıklara neden boyun eğiyorsun?" Bu, sadece bir inanç eleştirisi değil, aynı zamanda aklın özgürleşmesi çağrısıdır.
فَلَا تَضْرِبُوا لِلّٰهِ الْاَمْثَالَۜ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Felâ tadribû li(A)llâhi-l-emśâl(e)(c) inna(A)llâhe ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn(e)
74- “Allah’ı bir şeye benzetmeye kalkmayın. Şüphesiz Allah bilir siz bilmezsiniz.”
Ey müşrikler Allah'a eşler benzerler denkler uydurmayın Allah kendisinden başka hiçbir ilah olmadığını ve sizin ona ortak koşmanızın batıl olduğunu çok iyi bilir. Sizler ise bunları bilmez ve cehaletinizden dolayı ortak koşarsınız. O bilir ve kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik eder. Sizler bilgisizlik göstererek başkasını ona ortak koşmaktasınız bundan sonra Yüce Allah şirklerini çürütmek ve onlara karşı delil getirmek üzere iki misal vermektedir.
ضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا عَبْدًا مَمْلُوكًا لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَمَنْ رَزَقْنَاهُ مِنَّا رِزْقًا حَسَنًا فَهُوَ يُنْفِقُ مِنْهُ سِرًّا وَجَهْرًاۜ هَلْ يَسْتَوُ۫نَۜ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ
Daraba(A)llâhu meśelen ‘abden memlûken lâ yakdiru ‘alâ şey-in vemen razeknâhu minnâ rizkan hasenen fehuve yunfiku minhu sirran vecehrâ(an)(s) hel yestevûn(e) (c)-lhamdu li(A)llâh(i)(c) bel ekśeruhum lâ ya’lemûn(e)
75- “Allah size bir misal verir: Başkasının malı olan ve hiçbir şeye yetmeyen bir köle ile, tarafımızdan kendisine güzel bir rızık verip ondan gizli veya açık harcayan kişi, hiç bir olur mu? Hamd, Allah’a mahsustur. Fakat çokları bilmezler.”
Allahü Teala bu ayeti kerimede kendisine itaat etmeyen hiçbir hayır yapmayan ve kendi yolunda hiçbir şeyi harcamayan kafiri, emir altında bulunan ve hiçbir şeye sahip olmayan bir köleye benzetmektedir. Köle nasıl efendisinin emrinde ise kafir de nefsinin ve şeytanın elindedir. Dolayısıyla hayra yönelemez. Allahu Teala kendisine itaat eden, hak yolda malını harcayan mümini ise, serbestçe tasarrufta bulunan hür bir kimseye benzetiyor. İradesinde hür olan bir müminle, eli kolu adeta bağlı olan bir kafir hiçbir olur mu? Mümini kendisine itaat etmeye muvaffak kılan Allah'a hamdolsun. Hamd tapınılan putlara değil ancak Allah'a mahsustur. Ne var ki insanların çoğu bunu bilmezler.
Karşılaştırma Tablosu
Özellik - Temsil Edilen Köle (Putlar/Mahlukat) - Temsil Edilen Hür Kişi
Güç Durumu - Hiçbir şeye gücü yetmez. - Her şeye kadirdir.
Mülkiyet - Başkasının mülküdür. - Mülkün gerçek sahibidir.
Cömertlik - Veremez, harcayamaz. - Gizli ve açık her an ihsan eder.
Sonuç - Acziyet - Mutlak Egemenlik
وَضَرَبَ اللّٰهُ مَثَلًا رَجُلَيْنِ اَحَدُهُمَٓا اَبْكَمُ لَا يَقْدِرُ عَلٰى شَيْءٍ وَهُوَ كَلٌّ عَلٰى مَوْلٰيهُۙ اَيْنَمَا يُوَجِّهْهُ لَا يَأْتِ بِخَيْرٍۜ هَلْ يَسْتَو۪ي هُوَۙ وَمَنْ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِۙ وَهُوَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ۟
Vedaraba(A)llâhu meśelen raculeyni ehaduhumâ ebkemu lâ yakdiru ‘alâ şey-in vehuve kellun ‘alâ mevlâhu eynemâ yuveccihhu lâ ye/ti biḣayr(in)(s) hel yestevî huve vemen ye/muru bil’adli vehuve ‘alâ sirâtin mustekîm(in)
76- “Allah iki adamı misal verir: Biri hiçbir şeye gücü yetmez bir dilsizdir, üstelik efendisine de yüktür. Nereye gönderse bir fayda vermez. Bununla dosdoğru yolda olup adaletle emreden kişi bir olur mu hiç?”
"Allah iki adamı misal verir: Biri hiç bir şeye gücü yetmez bir dilsizdir." Ayet-i kerimede geçen "el-ebkem" anadan doğma dilsiz olandır. Böyle bir kimse ne bir şey anlar, ne de bir şey anlatabilir. "Üstelik efendisine de yüktür." Bütün ağırlıkları, külfeti ve geçimini sağlamak, onun işlerini görüp gözetenin sorumluluğundadır. "Nereye gönderse bir fayda vermez." Çalışmaları başarıya ulaşamaz. Herhangi bir işi görmek, ihtiyacı karşılamak yahut da yapılması gerekli bir iş için yollayıp gönderirse, yine de faydası olmaz ve bir türlü bu işleri iyi bir sonuca ulaştıramaz.
"Bununla doğru yolda olup" gidişi güzel, dini dosdoğru olan "adâletle emreden kişi bir olur mu hiç?" Yani böyle bir kişi ile duyguları sapasağlam, başkasına faydalı, yetkin, bununla birlikte tasarrufları yerli yerinde ve dinine bağlı olduğu için insanlara hayır ve adâleti emreden ve dosdoğru bir yaşayışa sahip olan kimse bir olabilir mi?
İşte bu da put ile yüce Allah'a dair verilmiş bir diğer misaldir ki, manâsı şudur: Put dilsizdir. Konuşmaz. Hayır olsun, olmasın hiç bir şey söyleyemez. Kesinlikle herhangi bir şey yapamaz. Ne söz söyleyebilir, ne de iş. Bütün bunlara birlikte o işlerini görenlerin omuzlarında bir yüktür. Aziz ve Celil olan Allah ise kullarına rahmetinin tecellilerini sağnak sağnak yağdırmakta, rasüller göndermekte, kitaplar göndererek insanlara katıksız adâleti tanıtmaktadır. En yüce sıfatlar ve en güzel isimler O'nun iken, nasıl olur da müşrikler O'na ortak koşabilirler? Bu iki misal, meselenin gerçeğini zihinlere yaklaştırarak ifade edebilmek için getirilmiştir. Bu bakımdan zayıf bir takım zihinlerinde bu misalleri anlamak isterken, Allah'ın azametine yakışmayan birtakım düşünceler peydah olabileceğinden; bundan sonra yüce Allah, kalpleri dehşete düşürecek şekilde Allah'ın azametinden sözeden şöyle bir âyet-i kerime ile bu misalleri bağlamaktadır:
Bu ayet bize şunu fısıldar: Peşinden gittiğin "şey" sana ne katıyor? Seni özgürleştirip doğru yola mı sevk ediyor (Allah gibi), yoksa seni kendi hurafe ve beklentilerin altında ezerek sana yük mü oluyor (putlar/nefsî arzular gibi)?
وَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Veli(A)llâhi ġaybu-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vemâ emru-ssâ’ati illâ kelemhi-lbasari ev huve akrab(u)(c) inna(A)llâhe ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)
77- “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyamet hadisesi ise ancak bir göz kırpma gibi yahut daha yakındır. Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir.”
Göklerde ve yerde kullar için gizli olan ve kullar için bilinemez olan her şeyin bilgisi O’na hastır. Kıyametin yakınlığında, kopuşun hızından -kainatın düzeninin bütünüyle değiştirilmesi demek olmakla birlikte- Göz kapağının aşağı inmesi gibi kırpma gibi yakındır. Yani kıyamet işi gözün kırpılmasından daha yakındır.
Şüphesiz ki Allah her şeye kadirdir. O kıyameti gerçekleştirmeye, yaratılanları tekrar diriltmeye kadirdir ve bu onun katil olduğu işlerin bir kısmıdır. Böylelikle Yüce Allah göklerin ve yerin gaybını bildiğini; gayb bilgisinin yalnız O’nun olduğunu belirterek, ilminden kemalini haber vermiştir. Şanı yüce Allah dilediği kimseye muttali kılmadığı sürece, hiç bir kimse bu gayba muttali olamaz. Aynı şekilde yüce Allah, kesinlikle muhalefet edilmeyen, karşı konulamayan, eksiksiz kudretinin mükemmelliğini ve bir şeyi var etmek istediği zaman ona sadece “ol” dediğini ve onun da olu verdiğini belirtmektedir.
وَاللّٰهُ اَخْرَجَكُمْ مِنْ بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ لَا تَعْلَمُونَ شَيْـًٔاۙ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْاَبْصَارَ وَالْاَفْـِٔدَةَۙ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ
Va(A)llâhu aḣracekum min butûni ummehâtikum lâ ta’lemûne şey-en vece’ale lekumu-ssem’a vel-ebsâra vel-af-idete(ﻻ) le’allekum teşkurûn(e)
78- “Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez halde çıkardı ve size kulaklar, gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz.”
Allah Teala bu ayeti kerimede her şeye kadir olduğunu gösteren bir misal olarak, insanı annesinin karnından nasıl çıkardığını, kendisine kulluk etmesi için ona göz, kulak ve kalp verdiğini, insanın bu nimetler karşısında Rabbine şükretmesi gerektiğini beyan etmektedir.
Bunlar idrak etmenin araçlarıdır. Yüce Allah bu gibi şeyleri yapmanızda yerleştirilmesinin sebebi doğarkenki bilgisizliğini ortadan kaldırmak nimet bağışlayan kimseye şükre götüren ilmi elde edebilmek, O’na ibadet etmek ve haklarını gereğince yerine getirebilmek içindir. Peki insanlar bu konuda neler yapmışlardır? Çoğu kimse bunları yerli yerinde kullandı, onlardan yararlandı. Ancak bu araçlar ile ne için yaratıldıklarını yani yaratılış gayeleri olan Şükrü gerçekleştiremediler; Şükreden kimseler ise gerçekten azdır.
Ayette bu araçların verilme amacı "bilim yapasınız" veya "zengin olasınız" değil, "şükredesiniz" (leallekum teşkurûn) olarak belirtilir. İslam düşüncesinde şükür, sadece "teşekkür ederim" demek değildir; bir organı veya yeteneği veriliş amacına uygun kullanmaktır. Kulağın şükrü; hakkı duymaktır. Gözün şükrü; ibretle bakmaktır. Kalbin şükrü; hakikati tasdik etmektir.
İnsan, "bilmezlikten" , "bilir" hale gelirken aslında sürekli Allah'ın kendisine bağışladığı "donanımı" kullanır. Dolayısıyla ulaştığımız her türlü bilimsel başarı veya entelektüel derinlik, aslında temeli Allah tarafından atılmış bir lütfun sonucudur.
اَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ مُسَخَّرَاتٍ ف۪ي جَوِّ السَّمَٓاءِۜ مَا يُمْسِكُهُنَّ اِلَّا اللّٰهُۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يُؤْمِنُونَ
Elem yerav ilâ-ttayri museḣḣarâtin fî cevvi-ssemâ-i mâ yumsikuhunne illa(A)llâh(u)(k) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yu/minûn(e)
79- “Göğün boşluğundan musahhar kılınmış kuşlara bakmıyorlar mı? Onları Allah'tan başka kimse tutamaz. İnanan bir topluluk için muhakkak ki bunda ayetler vardır.”
Allahu Teala bu ayeti kerimede Kendisine ortak koşanları, kendisini birlemeye ve kudretini görmeye davet ederek, Yerle gök arasında uçan kuşlara bakıp onlardan ibret almalarını emrediyor. Zira kuşlar, hava boşluğunda ancak Allah'ın kudretiyle durmaktadırlar. Kuşlar; yerçekimi, hava direnci ve kaldırma kuvveti gibi Allah’ın koyduğu yasalara "teslim" oldukları için uçabilirler. Modern havacılık, kuşların bu "boyun eğmiş" yapısını (aerodinamik) taklit ederek uçakları icat etmiştir. İman eden bir topluluk bunlara bakarak büyük ibretler alır. kafirler ise Bunları düşünmekten uzaktırlar. kuşların kanatlarını açarken kendilerine doğru çekerken ve durduklarında onları kudretiyle tutan sadece odur Çünkü o her şeyin yaratıcısı olduğunu burada ifade etmektedir Bu ayet-i kerimede inanan bir topluluk için muhakkak ki bunda ayetler vardır Bu gerçeğin içinde yatan ayetleri gören, ancak müminlerdir.
İnsan, tonlarca ağırlıktaki uçakları havada tutan fizik kurallarına güvenirken; o kuralları yoktan var eden ve minicik bir kuşu gökyüzünde bir sanat eseri gibi gezdiren Allah'a güvenmekte neden tereddüt eder? Ayet, bizi bu paradoksu çözmeye davet eder.
اَلَّذ۪ينَ تَتَوَفّٰيهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ طَيِّب۪ينَۙ يَقُولُونَ سَلَامٌ عَلَيْكُمُۙ ادْخُلُوا الْجَنَّةَ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
Elleżîne teteveffâhumu-lmelâ-iketu tayyibîne(ﻻ) yekûlûne selâmun ‘aleykumu-dḣulû- lcennete bimâ kuntum ta’melûn(e)
80- “Allah evlerinizi sizin için bir huzur ve sükun yeri yaptı ve size davar derilerinden göçtüğünüz ve konduğunuz zaman hafifçe taşıyacağınız evler yarattı. Yün ve yapağılarından, kıllarından bir zamana kadar giyimlik, döşemelik kumaş verdi.”
Allahü Teala Bu ayeti kerimede, insan için yeryüzünde çeşitli maddelerden yapılan evler var ettiğini, hayvanların derilerinden, Yolculuk sırasında veya Mukim olduğu hallerde çadır ve benzeri Barınaklar yarattığını, koyunların ve develerin yünlerinden, keçilerin ve benzeri hayvanların kıllarından, insanlar için ev eşyaları ve belli bir zamana kadar kullanılacak şeyler var ettiğini beyan etmek.
Ayetteki bir zamana (süreye) kadar, dünyadaki tüm bu konforun (evler, eşyalar, kıyafetler) geçici olduğunu hatırlatır.
İnsan ne kadar muazzam saraylar yapsa veya en kaliteli kumaşları kullansa da, bunlar sadece dünya hayatının süresiyle sınırlıdır. Bu hatırlatma, nimeti vereni unutmamak ve eşyaya tapmaması için yapılmış bir "ayar" vermedir.
وَاللّٰهُ جَعَلَ لَكُمْ مِمَّا خَلَقَ ظِلَالًا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْجِبَالِ اَكْنَانًا وَجَعَلَ لَكُمْ سَرَاب۪يلَ تَق۪يكُمُ الْحَرَّ وَسَرَاب۪يلَ تَق۪يكُمْ بَأْسَكُمْۜ كَذٰلِكَ يُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تُسْلِمُونَ
Va(A)llâhu ce’ale lekum mimmâ ḣaleka zilâlen vece’ale lekum mine-lcibâli eknânen vece’ale lekum serâbîle takîkumu-lharra veserâbîle takîkum be/sekum(c) keżâlike yutimmu ni’metehu ‘aleykum le’allekum tuslimûn(e)
81- “Allah yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda sığınacağınız Barınaklar var etti. sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşlarınızda birbirinize karşı koruyacak zırhlar verdi. Müslüman olasınız diye size olan nimetini işte böylece tamamlamıştır.”
Savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. Allah kendisine boyun eğmeniz için, size verdiği nimetini işte bu şekilde tamamlamaktadır. Allahu Teala ayeti kerimede ağaç ve benzeri şeylerden, insanları, sıcaktan koruyacak gölgeler yarattığını, dağlarda mağaralar gibi barınaklar yarattığını, yine insanları sıcak ve soğuğun dehşetinden koruyacak elbiseler var ettiğini, savaşta düşmanların saldırısından korunmak üzere, giyilen zırhlar yarattığını beyan ediyor. Kulların, kendisine itaat edip boyun eğmeleri için bu nimetleri tamamladığını zikrediyor.
İbni Kesir barınma yeri ile alakalı olarak “kaleler ve savunma yerleri” olarak tefsir yapmıştır. Allah'a teslim olarak iman edip ona boyun eğerseniz dinine giresiniz diye Allah azze ve celle işleri kolaylaştıracak şekilde ve ona itaat ve ibadetinizde size yardımcı olmak üzere ihtiyaç duyduğunuz şeyleri işte böylece yaratmıştır.
فَاِنْ تَوَلَّوْا فَاِنَّمَا عَلَيْكَ الْبَلَاغُ الْمُب۪ينُ
Fe-in tevellev fe-innemâ ‘aleyke-lbelâġu-lmubîn(u)
82- “Eğer yüz çevirirlerse sana düşen ancak açıkça tebliğdir.”
Bütünüyle İslam'a girmeyi Kabul etmeyecek olurlarsa sana düşen açıkça tebliğdir Bu konuda senin için fazlaca bir sıkıntı yoktur. Çünkü senin üzerindeki görev, apaçık ve eksiksiz bir şekilde tebliğ yapmaktan ibarettir. Ayet, Peygamber Efendimiz’e (sav) ve tüm davetçilere bir tesellidir: "Senin görevin insanları hidayete zorlamak değil, sadece hakikati en güzel şekilde önlerine koymaktır."
Peygamberimiz (sav), insanların iman etmemesi karşısında büyük bir üzüntü duyuyordu. Bu ayet, omuzlarındaki "herkesi kurtarma" yükünü alıp; sadece "doğruyu anlatma" görevine odaklanmasını sağlar. Bu, dinde zorlamanın olmadığının ve sonucun (hidayetin) sadece Allah’ın elinde olduğunun bir tescilidir.
يَعْرِفُونَ نِعْمَتَ اللّٰهِ ثُمَّ يُنْكِرُونَهَا وَاَكْثَرُهُمُ الْكَافِرُونَ۟
Ya’rifûne ni’meta(A)llâhi śümme yunkirûnehâ veekśeruhumu-lkâfirûn(e)
83- “Allah'ın nimetini itiraf ederler sonra da inkar ederler. Zaten onların çoğu kafirlerdir.”
Kendilerine bu nimetleri verenin onlara bu lütufta bulunanın Allah olduğunu bilirler. Bütünüyle İslam'a girmeyi kabul etmemek suretiyle, bu itiraflarını fiil olarak reddederler. Böylece onların çoğunluğu inkarcıdırlar. onlar ya Allah'ın nimetlerini itiraf eden Ve bu itiraftan hareket ederek Tam manasıyla İslam'a girme davranışını göstermeyen bir tiptir yahut da Allah'ın dinine girmek şöyle dursun kesinlikle Allah'a iman etmeyen şu inkarcılar gibidirler ki bu, Allah'ın nimetini kökten inkar eden bir başka tiptir.
Bu ayeti kerimenin nüzul sebebiyle ilgili olarak İbni Hatim, Mücahid’e kadar ulaşan bir senet ile şunu nakletmektedir: Bedevilerden birisi Peygamber (sav)'in yanına geldi ona soru sordu. Resulullah (sav) Yüce Allah'ın şu buyruğunu okudu: “Allah evlerinizi sizin için bir huzur ve sükun yeri yaptı.” Bedevi, evet deyince; “Hz Peygamber (sav) şunu okudu: “Ve size hayvan derilerinden göçtüğünüz zaman hafifçe taşıyacağınız evler yarattı.” Bedevi Arap yine; evet deyince, sonra diğer bölümlerinden okudu ve her seferinde Bedevi “Evet” diyordu. Nihayet Yüce Allah'ın: “Müslüman olasınız diye size olan nimetini İşte böylece tamamlamıştır.” ayetini okudum. Bunun üzerine bedevi gerisin geri dönüp gidince şanı yüce Allah: “Allah'ın nimetini itiraf ederler, sonra da inkar ederler.” buyruğunu indirdi.
وَيَوْمَ نَبْعَثُ مِنْ كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يدًا ثُمَّ لَا يُؤْذَنُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ
Veyevme neb’aśu min kulli ummetin şehîden śümme lâ yu/żenu lilleżîne keferû velâ hum yusta’tebûn(e)
84- “O günü hatırla ki, her ümmetten birer şahit göndeririz. Sonra kafirlere izin verilmez, özür dilemeleri de istenmez.”
Ayet-i Kerimede, gönderileceği beyan edilen şahitten maksat, her ümmetin, kendisine gönderilen Peygamberdir. Bunlar, Allahın emrini ümmetlerine tebliğ ettiklerine ve ümmetlerinden de kimlerin iman ettiklerine kimlerin de inkâr ettiklerine dair şahitlik edeceklerdir.
Ayet-i Kerimede, kıyamet gününde kâfirlerin tevbe ve istiğfarlarının, kendilerine herhangi bir fayda vermeyeceği, hatta, bunları dilemek için bile kendilerine izin verilmeyeceği beyan edilmektedir.
Bu hususta başka âyetlerde de şöyle buyrulmaktadır: "Kıyamet günün inkâr edenlere şöyle denilir "Ey kâfirler bugün mazeret göstermeyin. Sizler ancak dünyada yaptıklarınızla cezalandırılıyorsunuz. "O gün yalanlayanların vay haline. O gün onlar konuşamazlar. Özür dilemeleri için kendilerine izin de verilmez. O gün, yalanlayanın vay haline.
ayet bize şunu fısıldar: Mazeretlerin en makbulü, henüz vakit varken dünyada dile getirilen tövbedir. Kozmik mahkeme başladığında, en etkileyici savunma bile "şahitlerin" (peygamberlerin) doğruluğu karşısında eriyip gidecektir.
وَاِذَا رَاَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا الْعَذَابَ فَلَا يُخَفَّفُ عَنْهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
Ve-iżâ raâ-lleżîne zalemû-l’ażâbe felâ yuḣaffefu ‘anhum velâ hum yunzarûn(e)
85- “O zalimler azabı görünce azapları ne hafifletilir, ne de onlara mühlet verilir.”
Bu ayeti Celile kafirlerin azabının hiçbir zaman hafiflemeyeceğini beyan etmekte ve kafirlerin gördükleri azap da bir müddet sonra bitecektir şeklinde iddiaları reddetmektedir. kafirlerin görecekleri azabı ve cehennemin durumunu anlatan diğer ayeti kerimelerde de şöyle buyurulmaktadır: “ bu ateş onlara uzak bir yerden gözükünce, onlar onun Öfkesini ve uğultusunu duyarlar.”, “ elleri boyunlarına bağlı olarak onun dar bir yerine atıldıkları zaman, orada ölüp yok olmayı isterler.”, “ onlara: “ Bugün bir defa helak olmayı istemeyin, birçok defa helak olmayı isteyin.” denilir.
Bu ayet, insanın "nasılsa daha vaktim var" yanılgısını sarsıcıdır. Ölüm ve ötesindeki azap, "görüldüğü an" müdahale şansı biten bir süreçtir. Bu yüzden ayetin alt metni şudur: Mühlet varken mazereti bırak, azabı görmeden önce hakikati gör diyelim.
وَاِذَا رَاَ الَّذ۪ينَ اَشْرَكُوا شُرَكَٓاءَهُمْ قَالُوا رَبَّنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ شُرَكَٓاؤُ۬نَا الَّذ۪ينَ كُنَّا نَدْعُوا مِنْ دُونِكَۚ فَاَلْقَوْا اِلَيْهِمُ الْقَوْلَ اِنَّكُمْ لَكَاذِبُونَۚ
Ve-iżâ raâ-lleżîne eşrakû şurakâehum kâlû rabbenâ hâulâ-i şurakâunâ-lleżîne kunnâ ned’û min dûnik(e)(c) feelkav ileyhimu-lkavle innekum lekâżibûn(e)
86- “Allah'a şirk koşanlar şirk koştuklarını gördüklerinde derler ki: “Rabbimiz, seni bırakıp da kendilerine taptığımız, sana koştuğumuz Ortaklar işte bunlardır! Bunlar da onlara: “Doğrusu siz yalancılarsınız!” diyerek sözü atarlar.”
Dünyada iken Allah'a ortak koştuklarınız ibadet ettiklerini gördüklerinde Rabbimiz seni bırakıp da kendilerine taptığımız ortak diye tanıdığımız ilahlar işte bunlardır ancak İlahları en çok ihtiyaç duyacakları bu zamanda onlardan uzaklaşacaklardır, ilişkilerinin olmadığını belirteceklerdir: O taptıkları diyecek ki yalan söylüyorsunuz, bize ibadet etmenizi biz size emretmiş değiliz, diyeceklerdir. İlahları bu şekilde onları yalanlayacaktır; Çünkü onlar kendilerine kimlerin tapındığını fark etmeyen cansızlar idiler. Yahut da onları Allah'ın ortakları ve ilahlar diye adlandırmalarını, yüce Allah'ı ortaktan tenzih ederek yalanlayacaklardır.
Bu ayet, modern dünyanın "putlarına" (para, makam, güç, ideoloji) karşı bir uyarıdır. İnsan, Allah’ı bırakıp neye sonsuz güven duyuyorsa, o "şey" hesap günü ona "Sen bir yalancısın, ben senin ilahın değildim" diyecektir. Ayet, bizi satmayan ve yarı yolda bırakmayan tek sığınağa (Allah'a) yönelmeye davet eder.
وَاَلْقَوْا اِلَى اللّٰهِ يَوْمَئِذٍۨ السَّلَمَ وَضَلَّ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ
Veelkav ila(A)llâhi yevme-iżin(i)sselem(e)(s) vedalle ‘anhum mâ kânû yefterûn(e)
87- “O gün Allah'a arzu teslimiyet ederler. Uydurup düzlükleri şeyler onlardan uzaklaşıp gitmiştir.”
Ayeti kerimede sözü geçen kıyamet gününde tağutları putlaştıranların ister istemez Allah'a boyun eğecekleri ve putlaştırdıkları şeylerin kendilerinden kaçacakları beyan edilmektedir. Yani o gün kafirler, toptan Allah'a teslim olmayacaklardır. Çünkü o gün dinleyip itaat etmeyecek tek bir kimse yoktur. Fakat boyun eğişin faydasız olduğu bir zamanda teslim olmuş, sorumlu tutuldukları dünya hayatında ise teslimiyeti (İslam'ı) terk etmiş olacaklardır.
Evet o gün dünyadayken Allah'a eş koşanların boyun eğip teslim olmaktan başka çareleri yoktur. Bütün yüzler Hayy (Ezeli ve ebedi diri) Kayyum (Her şeyin mutlak hakimi olan) Allah'a boyun eğer zulüm yüklenen perişan olur.
Nahl 87 bize şunu fısıldar: Sonunda zaten teslim olacağın bir kudrete, henüz vakit varken ve seçme şansın varken teslim ol. Zorunlu olarak boyun eğmek bir "kulluk" değil, bir "mağlubiyet"tir. Oysa dünyada gönüllü teslimiyet, insanı ahiretteki o korkunç yalnızlıktan ve hayal kırıklığından korur.
اَلَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ زِدْنَاهُمْ عَذَابًا فَوْقَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يُفْسِدُونَ
Elleżîne keferû vesaddû ‘an sebîli(A)llâhi zidnâhum ‘ażâben fevka-l’ażâbi bimâ kânû yufsidûn(e)
88- “Küfür edip Allah yolundan alıkoyanlara bozgunculuk yaptıklarından dolayı azap üstüne azap veririz.”
Başkalarına küfre zorlayarak İslam'a girmekten engelleyenlere bu bozgunculuklarından dolayı insanları Allah yolundan alıkoymak, İslam'dan uzaklaştırmak suretiyle yeryüzünde fesat çıkartanlar olduklarından dolayı azap üstüne azap veririz birisi küfürlerine karşılık bir azap Öbürü de insanları Hakk'a uymaktan al koydukları için bir azap daha veririz. , müfessirler bu ayette arttırılacak olan azabın hurma ağacı kadar dişleri olan akrepler, deve gibi yılanlar, arşın altından akan 5 azap nehri vb. bir şeyler olduğunu söylemişler ise de bu azabın gerçek mahiyetini ancak Allah bilir.
Bu ayet bize bir sorumluluk hatırlatır: İnsan sadece kendi yaptıklarından değil, başkalarını nasıl etkilediğinden de sorumludur. Kötülüğe "çığır açmak", o kötülük işlendikçe haneye yeni "azap katmanları" eklenmesi demektir. Ayet, hidayete engel olan barajların (ideolojik, siyasi veya kişisel) yıkılmasının ilahi adalet gereği olduğunu vurgular.
وَيَوْمَ نَبْعَثُ ف۪ي كُلِّ اُمَّةٍ شَه۪يدًا عَلَيْهِمْ مِنْ اَنْفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَه۪يدًا عَلٰى هٰٓؤُ۬لَٓاءِۜ وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرٰى لِلْمُسْلِم۪ينَ۟
Veyevme neb’aśu fî kulli ummetin şehîden ‘aleyhim min enfusihim(s) veci/nâ bike şehîden ‘alâ hâulâ-/(i)(c) venezzelnâ ‘aleyke-lkitâbe tibyânen likulli şey-in vehuden verahmeten vebuşrâ lilmuslimîn(e)
89- “O gün her ümmet arasında kendilerinden bir kişiyi aleyhlerine şahit göndeririz. Seni de bunların üzerine şahit olarak gönderdik veya sana kitabı her şeyi açıklayan, hidayet ve rahmet, müslümanlara da müjde olmak üzere indirdik.”
Allahu teala kıyamet gününde her bir ümmet arasında kendi peygamberlerini kendilerinden aleyhlerine şahitlik etmek üzere gönderir ümmetlerinin davetine karşı ne cevap verdiğini soracağını Hz Muhammed aleyhisselatu vessellemin de ümmetine karşı şahit kılarak ümmetinin kendisine karşı ne cevap verdiğini soracağını bilen ediyor ve Hz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e indirilen kur'an-ı Kerim'in helal haram hak batıl ve geçmiş ve gelecek şeylere ait haberleri beyan ettiğini bildirerek Bu kitabın, insanları doğru yola ileten bir Hidayet ve rahmet rehberi olduğunu açıklamaktadır. Kur'an'ın aynı zamanda müminler için bir müjde olduğu ifade edilmektedir. Zira Kur'an Allah'a boyun eğip itaat edenlere ahirette Büyük mükafatlar verileceğini müjdelemektedir.
Nahl 89, Kur'an'ın sadece geçmişi anlatan bir tarih kitabı değil, "her an her şeyi açıklayan" canlı bir rehber olduğunu ilan eder. Eğer bir konuda karanlıktaysan, Kur'an'ın "tibyân" (açık beyanı) vasfı henüz hayatımızda tecelli etmemiş demektir.

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...