İsra Sûresi 1-8. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
İsra Suresi Hakkında
İsrâ Suresi, Kur'an-ı Kerim'in 17. suresidir ve Mekke döneminin sonlarında, Müslümanların en çok daraldığı, baskıların arttığı ama aynı zamanda büyük müjdelerin kapıda olduğu bir zaman diliminde nazil olmuştur. Yüz on bir ayettir. Adını ilk ayette geçen ve "gece yürüyüşü" anlamına gelen "İsrâ" hadisesinden alır.
İsmi ve Diğer Adı
Sure iki isimle anılır:
İsrâ: Peygamber Efendimiz’in (sav) geceleyin Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesini anlattığı için bu ismi almıştır. Benî İsrâil: Surenin başlarında ve ortalarında İsrailoğulları’nın tarihsel süreçlerinden, yükseliş ve çöküşlerinden detaylıca bahsettiği için bu isimle de bilinir.
Nüzul Zamanı ve Atmosferi
Bu sure, Hüzün Yılında (Hz. Hatice ve Ebu Talib'in vefatı) sonra, Hicret'ten ise yaklaşık bir yıl önce indirilmiştir. Müslümanlar Mekke'de sosyal ve ekonomik olarak sıkışmış durumdadır. İsrâ ve Miraç mucizeleri, bu bunalım döneminde hem Peygamberimiz hem de müminler için devasa bir manevi rehabilitasyon ve moral kaynağı olmuştur.
Ana Temaları ve Mesaj Çerçevesi
İsrâ Suresi, bireysel ahlaktan toplumsal yasaya, tarihten metafiziğe kadar geniş bir yelpazeyi kapsar:
* Tevhid ve Kudret: Allah'ın mekân ve zaman üstü gücü (İsrâ hadisesi ile).
* İsrailoğulları'nın Kaderi: Bir toplumun neden yükseldiği ve neden alçaldığına dair ilahi yasalar.
* Ahlaki Yasalar (İslam'ın On Buyruğu): Surenin orta kısmında (23-39. ayetler), bir toplumun huzuru için gerekli olan temel ahlak kuralları (ana-babaya hürmet, israftan kaçınma, adalet vb.) tek tek sayılır.
* Kur'an'ın Mahiyeti: Kur'an'ın bir şifa ve rehber olduğu vurgulanır.
* İnsanın Aceleciliği: İnsanın dua ve isteklerindeki psikolojik yapısı analiz edilir.
Surenin Karakteristik Özelliği: "Tesbih"
Nahl Suresi "Emrullah" (Allah'ın emri) ile başlarken, İsrâ Suresi "Sübhâne" (Allah noksan sıfatlardan uzaktır) kelimesiyle başlar. Bu, surenin baştan sona Allah’ın yüceliğini, imkansız gibi görünen mucizeleri gerçekleştirebileceğini ve mülkün tek sahibi olduğunu ilan eden bir tonu olduğunu gösterir.
İsrâ Suresi’nin Yapısal Özeti
İsra suresi hakkında varit olan haberler
Buhari senedini zikrederek Abdurrahman Bin Yezid'in Şöyle dediği rivayet etmektedir: Abdullah Bin Mesud radıyallahu anh İsra kehf ve Meryem sureleri hakkında şöyle dediğini dinledim: “ bu sureler ilk nazil olmuş, kadim sürelerdir.” burada bu sürenin oldukça erken dönemlerde nazil olduğuna ve İbni mesud'un bu süreleri iyice bellediğine işaret vardır.
İmam Ahmed, senedini belirterek Ebu ubabe'nin şöyle dediğini belirtmektedir: Hz. Aişe (Ra. anha)’yı şöyle derken dinledim: Resulullah ﷺ o kadar oruç tutardı ki, orucunu açmak istemiyor, derdik ve ona o kadar oruç tutmaya ara verirdi ki, bir daha oruç tutmak istemiyor, derdik ve her gece beni İsrail suresi ile Zümer suresini okumaya devam ederdi.” Dikkat edilecek olursa bu süre zikretmiş Olduğumuz bu iki rivayete de Beni İsrail Suresi diye adlandırılmıştır.
Yine dikkat edecek olursak ilk ayeti kerimeden sonra Bu surede israiloğullarından söz edildiğini görüyoruz yine bu sürenin sonuç kısmında önceki ayeti kerimede israiloğullarından söz edildiğini görmekteyiz.
Başlamadan Önce Bir Not
İsrâ Suresi, bize şunu fısıldar: Yeryüzünde sıkıştığın an, gökyüzüne ve ilahi yardıma bak. Mekke'nin dar sokaklarında bunalan Peygamberine "Mescid-i Aksâ"yı ve gökleri açan Allah, her mümin için bir çıkış yolu (miraç) olduğunu hatırlatır.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
سُبْحَانَ الَّذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلًا مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
Subhâne-lleżî esrâ bi’abdihi leylen mine-lmescidi-lharâmi ilâ-lmescidi-l-aksâ-lleżî bâraknâ havlehu linuriyehu min âyâtinâ(c) innehu huve-ssemî’u-lbasîr(u)
1- "Kulunu geceleyin Mescid-i Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya götürenin şanı ne yücedir! Ona bir kısım ayetlerimizi gösterelim diye. Muhakkak ki O, Semi’dir, Basir’dir.”
Allah, Peygamberimizden (sav) "Resul" veya "Nebi" diye değil, "Kulu" diye bahsetmektedir. Onu gecenin karanlığında Mekke’de bulunan Mescid-i Haremin çevresini bereketli ekinle, meyvelerle, çeşitli mahsullerde kullarının ve davetçilerinin çokluğu ile mübarek kıldığımız yerden Mescid-i Aksa’ya yani Betül Makdis’e götüren rabbimin şanı yücedir. Bu neden yapıldığına dair ise kuluna vahdaniyetini, kudret, vahyin doğruluğuna delalet eden büyük ayet ve mucizeleri gösterelim diye! İsra ve Miraç’danda hikmet budur. Aşağıda isra ve miraç ile ilgili rivayetler verilmiştir:
Resulullah (ﷺ) uyanık bir haldeyken, geceleyin, Mekkeden Mescid-i. Aksâ´ya "Burak" denilen bir bineğe bindirilerek götürüllmüş, Mescid-i Aksâya varınca bineğini Mescidin kapısında bırakmış, içeri girip iki rekât mescid namazı kılmış sonra, merdivene benzeyen ve "Miraç" denen ve günümüzde "Asansör" diye adlandırabileceğimiz bir aracın yanına varmış, o araç vasıtasıyla önce dünya semasına çıkmış sonra göğün diğer katlarına gitmiştir. Her kata vardığında, oranın ileri gelen sakinleri tarafından karşılanmıştır.
Resulullah (s.a.v.) göklerin her katına vardığında, derecelerine göre oralarda bulunan Peygamberlerle selamlaşmış, altıncı katta Hz. Musa ile yedinci katta da Hz. İbrahim ile görüşmüş, daha sonra onların ve diğer Peygamberlerin makamlarını da aşarak kaderleri yazan kalemlerin gıcırtısının işitildiği makama kadar ulaşmış ve "Sidretül Müntehâ"yı görmüştür.
Ayrıca, altıyüz kanadı bulunan Cebrail (as)’ı aslî suretiyle görmüş yine, bütün ufukları tutan yeşil "Refrefi” de görmüştür. Göğün Kâbesi olan Beytül Mamuru görmüş, yeryüzündeki Kâbeyi yapan Hz. İbrahim’in ona yaslandığına ve kıyamete kadar bir daha dönmemek üzere hergün oraya yetmiş bin Meleğin gelip Allaha ibadet ettikten sonra ayrılıp gittiklerine şahit olmuştur.
Yine Resulullah o makamda Cennet ve Cehennemi görmüş, Allah teala, günde elli vakit namaz kılınmasını farz kılmış, daha sonra bir lütuf olarak bu elli vakti beş vakte indirmiştir.
Tercih edilen görüşe göre Resulullah (ﷺ) "Sidretül Müntehâ"dan sonra bütün Peygamberlerle birlikte Kudüs'e dönmüş orada imam olarak onlara namaz kıldırmıştır. Sonra Kudüsten tekrar Burağa binmiş, gecenin karanlığında Mekke’ye dönmüştür.
Yine tercih edilen görüşe göre Resulullah (ﷺ) Miraca ruh ve beden olarak çıkmıştır. Zira hadiseyi anlatan bu Sûrenin ilk kelimesi "Sübhan"dır. Ve bu kelime, fevkalade olayları anlatmak için kullanılır. Resulullah (ﷺ)’in cismen değil de sadece ruhen gittiğini söylemek, bu kelimenin kullanılacağı nisbette fevkalade bir olay değildir. Ayrıca âyet-i Kerîmede "Geceleyin kulunu yürüttü" ifadesi yer almaktadır. Geceleyin yürümek, fiilen mesafe katetmektir. Bu da ancak bedenle olur. "Kul" kelimesi de kişinin ruh ve bedeni için birlikte kullanılır. İnsanın sadece ruhuna kul denilmez.
Diğer yandan, Buhari de dahil sahih Hadis kitaplarında, Resulullahın "Burak" isimli bir bineğe bindirildiği zikredilmektedir. Ruhun tek başına bineğe ihtiyacı olmadığı muhakkaktır.
Kureyşliler, Resulullah(ﷺ)’ın İsra ve Miracını yalanlamışlardır. Şayet İsra ve Miraç bedenen değil de ruhen ve uyku halinde meydana gelmiş olsaydı. Kureyşlilerin bunu yalanlamalarına gerek kalmazdı. Çünkü bilirlerdi ki, kişi uyku halindeyken birçok harika olayları görebilir. İsra ve Miraç olayı ise ruhen ve bedenen cereyan etmiştir.
Ayrıca Allah teala "İsra"nın zamanını belirtmiş, geceleyin olduğunu söylemiş, yerini zikretmiş, Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâya kadar yüründüğünü beyan etmiş ve bunun hikmetinin de, âyetlerini ve kudretini ortaya koyan delillerini, göstermek olduğunu beyan etmiştir. Bütün bunlar göstermektedir ki, İsra ve Miraç, sadece ruhen değil, hem ruh hem de beden ile meydana gelmiştir.
Peygamber efendimiz (ﷺ)’in miracını anlatan çeşitli Hadis-i Şerifler mevcuttur. Biz burada, Buharinin zikrettiği şu Hadis-i Şerifi veriyoruz:
Enes b. Mâlik diyor ki: "Ebu Zer el-Ğifarî, Resulullaha şöyle buyurduğunu anlatıyordu: Resulullah (ﷺ) buyurdu ki: "Ben Mekkede iken evimin tavanı ansızın yarıldı, oradan Cebrai (aleyhisselam) indi göğsümü yardı ve içini Zemzem suyu ile yıkadı. Sonra hikmet ve iman ile dolu bir altın leğen getirip içindekini göğsümün içine boşalttı. Ve göğsümü kapatıp üzerini mühürledi. Sonra elimden tutup beni semaya doğru çıkardı. Dünya semasına vardığımda Cebrail (aleyhisselam) o semanın bekçisine “Aç" dedi.
Kim o? denilince; Cebrail dedi. Seninle birlikte kimse var mı? denilince Cebrail: Evet, yanımda Muhammed (ﷺ) var dedi. Peygamber olarak gönderildi mi (Veya buraya davet edildi mi ) Evet, dedi.
Kapı açılınca dünya semasının üstüne çıktık. Bir de ne göreyim, orada bir kimse oturmuş, sağında birtakım karartılar var, solunda birtakım karartılar var. O kimse sağ tarafına baktığında gülüyor sol tarafına baktığında ise ağlıyordu. O zat bana "Hoş geldin sefa geldin ey Salih Peygamber ey salih oğlum." dedi. Cebraile "Bu kim " diye sordum. "Âdem aleyhisselamdır. Sağında solunda bulunan bu karartılar da evladının ruhlarıdır. Sağında olanlar cennetlikler solunda olanlar ise cehennemliklerdir. Sağına bakınca güler soluna bakınca ağlar." dedi. Derken Cebrail beni ikinci semaya doğru çıkardı. Bekçisine "Aç" dedi. Bekçisi de evvelkinin söylediklerini söyledikten sonra kapıyı açtı."
Enes (r.a.) diyor ki: "Ebu Zer, Resulullah (ﷺ)’in göklerde Âdem, İdris, Musa, İsa, İbrahim hazretlerini gördüğünü söyledi. Fakat her birinin nerelerde olduklarını ayrı ayrı söylemeyip yalnız Ademi, dünya semasında İbrahim'i de altıncı semada gördüğünü söyledi."
Buharinin, Mâlik b. Sa’saa’dan rivayet ettiği diğer bir Hadis-i Şerifte ise Resulullahın, göklerin her katında hangi Peygamberlerle görüştüğü zikredilmiş ve şu şekilde sıralandıkları rivayet edilmiştir: Resulullah (ﷺ)’in dünya semasında Hz. Âdem ile, ikinci gökte Hz. İsa ve Hz. Yahya ile, üçüncü gökte Hz. Yusuf ile, dördüncü gökte Hz. İdris ile, beşinci gökte Hz. Harun ile, altıncı gökte Hz. Musa ile yedinci gökte ise Hz. İbrahim ile görüşüp selamlaştığı rivayet edilmektedir.
Enes (r.a.) sözlerine devamla şöyle diyor: "Cebrail (aleyhisselam) Resulullah ile birlikte îdris aleyhisselama uğradıklarında idris aleyhisselam: "Hoş geldin sefa geldin ey salih Peygamber, ey salih kardeş." demiş. Resulullah (ﷺ) de demiş ki: "Bu kim " diye sordum. Cebrail "Bu İdristir" dedi. Sonra Musa’ya uğradım o da "Hoş geldin, sefa geldin ey salih Peygamber, ey salih kardeş." dedi. "Bu kim " diye sordum Cebrail "Bu Musadır" dedi. Sonra İsa'ya uğradım. O da "Hoş geldin ey salih kardeş ey salih Peygamber." dedi. "Bu kim " dedim. Cebrail "Bu İsa’dır" dedi. Sonra İbrahim’e uğradım. "Hoşgeldin sefa geldin ey salih Peygamber, ey salih oğlum." dedi. "Bu kim " dedim Cebrail "Bu İbrahim'dir." dedi.
(Muhammed b. Şihab-i Zührî´nin, îbn-i Hazm tarikinden rivayetine nazaran) İbn-i Abbas ile Ebu Habbe el-Ensafî (r.a.), Peygamber efendimizin: "Sonra Cebrail beni yukarıya götüre götüre nihayet kalemlerin (Kaderi yazan kalemlerin) cızırtılarını duyacak kadar yüksek bir yere çıktım." buyurduğunu söylerlerdi.
Yine İbn-i Hazm ile Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle demişlerdir:
"Resulullah (ﷺ) buyurdu ki: "O zaman Allah teala ümmetime elli vakit namaz farz kıldı. Bu farziyeti yüklenerek döndüm. Derken Musa’ya rast geldim. "Allah ümmetine neyi farz kıldı " diye sordu. "Elli vakit namaz farz kıldı." dedim. "Rabbine dön (Elli vaktin indirilmesini iste) zira ümmetin buna güç yetiremez." dedi. (Allah tealaya) müracaat ettim. Yansını indirdi. Ben de Musa'nın yanına dönüp "Yansını indirdi." dedim. O yine "Rabbine müracaat et. zira ümmetin buna güç yetiremez." dedi. Bir daha müracaat ettim. Yine yansını indirdi. Musa'nın yanına döndüm. O yine "Rabbine dön. Zira ümmetin buna güç yetiremez." dedi. Bir daha müracaat ettim. Allah Teala “Namazlar beş vakittir, fakat elli vakit sevabına hazidir. Benim katımda hüküm değişmez” buyurdu. Musa'nın yanına döndüm, O yine “Rabbine dön” dedi. “Artık rabbimden utanır oldum.” dedim. Sonra Cebrail ra sidretül Müntehaya varıncaya kadar beni ötürdü. Sidreyi öyle acayip renkler kaplamıştı ki onlar nedir bilemem. Sonra cennetin içine konuldum. Orada birçok inci yığını vardı. Toprak misk kokulu idi.
İsra ve Miraç İle ilgili olarak Buhari'nin rivayet ettiği Hadis tercih edilir. İsra ve Miraç İle ilgili olarak çeşitli Hadis kitaplarında birçok sahabiden Hadis rivayet edilmiştir. Enes b. Mâlik, Mâlik b. Sa’saa, Ebu Zer el-Ğifarî, Übey b. Kâ’b, Huzeyfetül Yeman, Cabir b. Abdullah, Ebu Saîd el-Hudrî, Şeddad b. Evs, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Mes’ud, Ebu Hureyre, Hz. Aişe, Ümmühânî gibi sahabiler, uzun ve kısalığı farklı şekillerde, değişik Hadis kitaplarında bu konuyla ilgili Hadisler rivayet etmişlerdir.
Muhakkak ki O Semi’dir, Basir’dir. Mümin veya kafir, tasdik edici veya, yalanlayıcı olsun, kullarının bütün sözlerini işitir ve onları görür. Bu bakımdan her birilerine dünya ve ahirette neyi hak ediyorsa, onu verir. Yüce Allah zatını övmüş ve nefsini yüceltip tazim etmiştir.
İsrâ’nın birinci ayeti, müminin ufkunu genişletir. Bize şunu fısıldar: Hayatın içinde hapsolduğun "dar koridorlar" Allah için yoktur. Mekke’de sıkışan bir kulu bir gecede Kudüs’e, oradan göklere taşıyan kudret; senin dertlerini de bir "Sübhân" nidasıyla çözebilir. Önemli olan, o "kul" (abd) vasfını taşıyabilmektir.
وَاٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ وَجَعَلْنَاهُ هُدًى لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ اَلَّا تَتَّخِذُوا مِنْ دُون۪ي وَك۪يلًاۜ
Veâteynâ mûsâ-lkitâbe vece’alnâhu huden libenî isrâ-île ellâ tetteḣiżû min dûnî vekîlâ(n)
2- "Musa'ya da kitabı verdik ve onu İsrailoğulları için bir hidayet kıldık. Beni bırakıp başkasını vekil edinmeyesiniz diye."
Yani Musa Aleyhisselam'a tevrat'ı doğru yol gösterici olarak verildi. Bunun verilmesi yüce Allah; beni bırakıp başkasına işlerinizi havale edip ona güvenip dayanacağınız bir Rab edinmeyesiniz diye Tevrat'ı indirdik. Çünkü Yüce Allah biricik veli, yardımcı ve mabuddur.
İsrâ 2, bize "gerçek özgürlüğün" kime dayandığımızda saklı olduğunu öğretir. İsrailoğullarına verilen ilk ders, "Allah'tan başkasını vekil edinmemek"ti. Bu, insanın korkularından ve başkalarına kul olmaktan kurtulmasının yegane yoludur. İsrâ mucizesiyle göklere yükselen Peygamber'in yolu da, sadece Allah'a dayananların (vekil edinenlerin) yoludur.
ذُرِّيَّةَ مَنْ حَمَلْنَا مَعَ نُوحٍۜ اِنَّهُ كَانَ عَبْدًا شَكُورًا
Żurriyyete men hamelnâ me’a nûh(in)(c) innehu kâne ‘abden şekûrâ(n)
3- "Ey Nuh ile beraber taşıdığımız kimselerin soyu! Gerçekten o çok şükreden bir kul idi."
İsrâ Suresi’nin 3. ayeti, hitap alanını Hz. Musa’dan alıp tüm insanlığın ve özelde İsrailoğulları’nın ortak hafızasına, yani "Büyük Tufan"dan kurtulanlara çeker.
Nuh aleyhisselam ile birlikte taşıdığımız kimselerin soyundan gelenler burada Allah'ın lütfuna işaret ve uyarma vardır. Yani ey kendilerini kurtarıp da gemide Nuh ile birlikte kurtardığımız kimselerin soyundan gelenler. Atanıza benzeyiniz! O, rahatlıkta da sıkıntılı zamanlarda da şükrederdi. Şükür ise nimet verene hem itikaden, hem sözle, hem de tavırla nimete övgü ile karşılık vermektir. Buradaki hitap ya asıl olarak israiloğullarıdır ve buna bağlı olarak bu ümmete de yöneliktir. Yahut da bu hitap doğrudan bu ümmete yöneliktir. Yani yüce Allah bu ümmete İsra mucizesinden söz ettikten ve bundan önce Musa'nın üzerine indirmiş olduğu ayetlerini dile getirdikten sonra şükretmesini isteyerek hitap etmiştir.
İbni Kesir bunun tefsirinde şöyle söyler: “Sizlere Muhammed (ﷺ)'i Resul olarak göndermem bir nimettir ve bu nimeti hatırlayınız.”
Nesefi de şöyle demektedir: “İşte sizler onunla birlikte iman eden ve onunla birlikte gemide taşıdığımız kimselerin soyundan gelenlerdensiniz. O bakımdan sizin atalarınız nasıl ki onu kendilerine örnek edinmişlerse, siz de aynı şekilde onu örnek edininiz. Çocukların gittikleri yolun doğru olmasının delili hak ve isabetli olması halinde onların atalarının yoluna uymalarıdır. İşte sizler, o zamanki ataların halini bilmiş bulunuyorsunuz. Buna göre ey onların evlatları, sizler de böyle olunuz.”
İsrâ 3, bize "genetik bir borcumuz" olduğunu hatırlatır. Atalarımız imanları sayesinde gemiye binip kurtuldular, biz de onların soyu olarak bu dünyadayız. Hz. Nuh’un "şekûr" (çok şükreden) olması, bize bir hedef gösterir: Hayatın fırtınaları ne kadar büyük olursa olsun, gemide kalmanın ve kurtuluşun anahtarı, nimeti fark edip şükretmektir.
Birinci Kesim İkinci Grup
وَقَضَيْنَٓا اِلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْاَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَب۪يرًا
Vekadaynâ ilâ benî isrâ-île fî-lkitâbi letufsidunne fî-l-ardi merrateyni veleta’lunne ‘uluvven kebîrâ(n)
4- “İsrailoğullarına kitap da hükmettik ki: Doğrusu yeryüzünde iki defa bozgunculuk yapacak ve kibirlendikçe kibirleneceksiniz.”
İsrâ Suresi’nin 4. ayeti, vites yükselterek bizi "tarih felsefesi" diyebileceğimiz bir alana taşır. Allah, İsrailoğulları’na önceden bildirdiği bir toplumsal yasayı (Sünnetullah) açıklar. Bu ayet, bir toplumun gücü eline geçirdiğinde nasıl bir sınavla karşı karşıya kalacağını anlatır:
Tevrat'ta onlara önceden haber verdik. ve hükmü olup bitmiş bir vahiyle bunları onlara bildirdik. Bu ayeti kerimede geçen kitap kelimesini tercih edilen görüşe göre Tevrat ile tefsir etmemiz halinde söz konusudur. Musa (as)'dan söz eden bundan önceki buyruklarla Musa’ya da kitabı verdik diye buyrulmuş olduğundan anlatım böyle bir tefsiri gerektirmektedir.
Allah teala, Tevrat'ta, İsrailoğullarının, yeryüzünde iki kere fesat çıkaracaklarını ve aşırı derecede azgınlaşacaklarını, her ikisinin sonunda da mağlup olacaklarını beyan etmektedir.
Tarihçiler ve müfessirler bu iki bozgunculuğun hangi dönemler olduğu konusunda farklı yorumlar yapsalar da (Hz. Zekeriya, hem bir peygamber hem de Süleyman Mabedi’nin (Beytü'l-Makdis) hizmetini yürüten bir din büyüğüydü. Yahudi toplumunun o dönemdeki ahlaki çöküşü ve peygamberlerin getirdiği ilahi uyarılardan rahatsız olmalarıdır. Özellikle Hz. Meryem’in mucizevi bir şekilde hamile kalması sürecinde, iftiracı bir grup bu durumu Hz. Zekeriya ile ilişkilendirmeye çalışarak halkı ona karşı kışkırtmıştır. Rivayetlere göre, kendisini öldürmek isteyen kalabalıktan kaçan Hz. Zekeriya, bir ağacın yanına gelir. Mucizevi bir şekilde ağaç yarılır ve o içine girer. Ancak İblis, onun elbisesinin bir parçasını dışarıda bırakır. Takipçiler oraya geldiğinde İblis onlara Hz. Zekeriya’nın ağacın içinde olduğunu söyler. Bunun üzerine zalimler ağacı testereyle keserek Hz. Zekeriya’yı şehit ederler. Hz. Zekeriya’nın şehadeti ve genel ahlaki çöküş sonrası, güçlü bir ordunun (genellikle Babil Kralı Buhtunnasr olduğu söylenir) gelip Kudüs’ü yakıp yıkması ile sonuçlanır. İkinci bozgunculuklarının ise, Hz. Yahya’nın şehadeti, babası Hz. Zekeriya’dan kısa bir süre sonra gerçekleşmiştir ve sebepleri tarihsel kayıtlarda daha belirgin bir siyasi/ahlaki çatışmaya dayanır.
Sebebi: Dönemin Yahudi kralı (genellikle Hirodes olarak anılır), kendi yeğeniyle veya kardeşinin eski eşiyle (hukuken haram olan bir yakınıyla) evlenmek istiyordu. Hz. Yahya, Allah’ın şeriatına dayanarak bu evliliğin haram olduğunu ve asla meşru sayılamayacağını açıkça ilan etti.
Olayın Gelişimi: Kralın evlenmek istediği kadın (bazı kaynaklarda Salome veya annesi), Hz. Yahya’ya büyük bir kin besledi. Kraldan, bu evliliğe izin vermesi karşılığında Hz. Yahya’nın başını tepside istedi. Kral, kadının etkisinde kalarak Hz. Yahya’yı zindanda başını kestirerek şehit ettirdi.
Hz. Yahya’nın şehadeti ve Hz. İsa’ya yapılan suikast girişimi sonrası, Romalıların (General Titus komutasında) gelip Süleyman Mabedi’ni tamamen yok etti ve onların bir kısmını öldürüp diğerlerini memleketlerinden kovmaları, yetmiş bin’den fazla Yahudiyi de esir etmeleri hadisesi olduğu zikredilmektedir. Bu olaylar, ilahi adaletin bir tecellisi olarak, peygamberlerin sesini kısmaya çalışan bir toplumun nasıl bir yıkıma sürüklendiğini gösteren ibretlik kıssalardır aynı zamanda.
Burada döngüsel bir duruma işaret vardır. İsrailoğulları ne zaman güç zehirlenmesi yaşamaktadır. Bir toplum ne zaman ekonomik ve siyasi gücün zirvesine çıksa, adaletten sapma ve "bozgunculuk" (fesat) çıkarma riskiyle karşı karşıya kalır. Ayet, bu döngünün İsrailoğulları özelinde iki belirgin kırılma noktası yaşayacağını haber vermektedir.
Bozgunculuğun kök sebebi burada açıklanır: Kibir. Kendini diğer insanlardan üstün görme, hukukun ve ahlakın üzerinde sayma hali. Ayet, gücün ahlakla dizginlenmediği takdirde nasıl bir "azgınlığa" dönüşeceğini çarpıcı bir şekilde ifade eder.
İsrâ 4, sadece bir kavmin tarihini anlatmaz; aslında "güç zehirlenmesinin" evrensel anatomisini çıkarır. İster bir birey, ister bir devlet olsun; sahip olduğu gücü "bozgunculuk" için kullanmaya başladığında, aslında kendi sonunu hazırlayan o "büyük kibir" tuzağına düşmüş demektir. Tarih, bu ayetin hakikatini defalarca doğrulamış devasa bir laboratuvardır.
فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا لَنَٓا اُو۬ل۪ي بَأْسٍ شَد۪يدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ وَكَانَ وَعْدًا مَفْعُولًا
Fe-iżâ câe va’du ûlâhumâ be’aśnâ ‘aleykum ‘ibâden lenâ ulî be/sin şedîdin fecâsû ḣilâle-ddiyâr(i)(c) vekâne va’den mef’ûlâ(n)
5- “O ikiden birincisinin vakti gelince üzerine çok güçlü olan kullarımızı saldık. Onlar da ülkenin köşe bucak her yerini araştırırlar. Bu yerine gelmiş bir vaad idi.”
Müfessirler, âyet-i Kerime’de zikredilen ilk çıkardığınız fesadın cezalandırılma vakti gelince oldukça savaşçı kullarını Yahudilere musallat edildiği beyan ediliyor. Bu fesad için kararlaştırılan ceza mutlaka yerine getirilecek bir vaad idi. Bu güçlü, kuvvetli kulların kimler olduğu hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.
Abdullah b. Abbas ve Katade’den nakledilen bir görüşe göre bunlar, Câlût ve ordusudur. Saîd b. Cübeyr’den rivayet edilen bir görüşe göre ise bunlar, Bâbil Kralı Sencârip ve ordusudur. Başka bir görüşe göre ise bunlar, Bâbil Kralı Buhtunnasr ve ordusudur. Başka görüşler de vardır.
İsrâ 5, bize "tarihin kimsenin tapulu malı olmadığını" öğretir. Bir toplum, sahip olduğu maddi gücü ahlak ve adaletle harmanlayamazsa, Allah o gücü onlardan alır ve hiç ummadıkları bir "kulunu" onlara musallat eder. Bu ayet, aslında bir korku tüneli değil; güç sahiplerine "kendinize gelin" diyen bir vicdan aynasıdır.
ثُمَّ رَدَدْنَا لَكُمُ الْكَرَّةَ عَلَيْهِمْ وَاَمْدَدْنَاكُمْ بِاَمْوَالٍ وَبَن۪ينَ وَجَعَلْنَاكُمْ اَكْثَرَ نَف۪يرًا
Śumme radednâ lekumu-lkerrate ‘aleyhim veemdednâkum bi-emvâlin vebenîne vece’alnâkum ekśera nefîrâ(n)
6- “Bundan sonra size onlara karşı tekrar üstünlük verdik. Mallar ve oğullarla size yardım ederek sayınızı alabildiğine arttırdık.”
İsrâ Suresi’nin 6. ayeti, ilahi adaletin sadece "ceza" üzerine kurulu olmadığını, aynı zamanda bir "ikinci şans ve toparlanma" süreci içerdiğini gösterir. 5. ayette yerle bir olan, onuru kırılan ve her şeyini kaybeden bir toplumun küllerinden doğuşu anlatılır.
Bu âyet-i Kerimede, İsrail oğullarının şımarmaları neticesinde Allah'ın, kendilerine musallat ettiği düşmanları tarafından ezildikten sonra tekrar toparlandıkları, düşmanlarına galip gelerek mal ve esirlerini onlardan geri aldıkları, ayrıca Allah’ın, onlara lütufta bulunarak mal ve evlatlarını artırdığı, savaşçılarını çoğalttığı beyan ediliyor. Bu tarihi olayın nasıl meydana geldiğine dair bir kısım zayıf rivayetler var. Bu zayıf rivayetleri almamak tercih edilmiştir.
İsrâ 6, bize "düştüğün yerden kalkabileceğini" ama kalktığında neden düştüğünü unutmaması gerektiğini öğretir. Allah’ın bir topluma para, güç ve nüfus vermesi, o toplumun "doğru yolda" olduğunun kanıtı değil, o toplumun "yeniden sınandığının" işaretidir. Bu ayet, bugünün dünyasındaki güç odaklarına da şu soruyu sorar: "Sana verilen bu 'sıra'yı (karra) nasıl kullanacaksın?"
اِنْ اَحْسَنْتُمْ اَحْسَنْتُمْ لِاَنْفُسِكُمْ وَاِنْ اَسَأْتُمْ فَلَهَاۜ فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يرًا
İn ahsentum ahsentum li-enfusikum(s) ve-in ese/tum felehâ(c) fe-iżâ câe va’du-l-âḣirati liyesû-û vucûhekum veliyedḣulû-lmescide kemâ deḣalûhu evvele merratin veliyutebbirû mâ ‘alev tetbîrâ(n)
7- “Eğer iyilik ederseniz, kendiniz için iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz de o da kendinizedir. İkincisinin vakti gelince: Yüzünüzden kederinizin okunmasını sağlasınlar, mescide ilk defa girdikleri gibi girsinler ve ele geçirdikleri her yeri harap etsinler diye.”
İsrâ Suresi’nin 7. ayeti, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde işleyen sarsılmaz bir "İlahi Adalet Yasası" ile başlar ve İsrailoğulları üzerinden tarihin ikinci büyük yıkım perdesini aralar. Bu ayet, evrensel bir "ayna" gibidir; ne verirseniz onu alacağınızı söyler.
Müfessirler, İsrailoğullarını yeryüzünde yaptıkları ikinci bozgunculuğun, Yahya aleyhisselamı öldürmeleri olduğunu, bunu cezasının da Allah teala’nın onlara, Buhtunnasr veya Büyük İskenderi yahut Bâbil Krallarından Hardos’u yahut da Rum Krallarından birini musallat ettiğini, bu yolla onlardan bir çoğunu öldürtmesi ve Mescid-i Aksâ’yı yakıp yıkmaları olduğunu söylemişlerdir.
Bunlara göre İsrailoğullarının iki kere bozgunculuk yapmaları da bunların cezalandırılmaları da geçmişte cereyan etmiştir.
Yahudilerin bugünkü durumları göz önünde bulundurulacak olursa, ikinci bozgunculuklarının cezasını henüz görmedikleri söylenebilir. Ancak Allah teala'nın bunlara kimi musallat edeceğini şu anda söylemek mümkün değildir. Bununla beraber Hadis-i Şeriflerde, Yahudilerin, Müslümanlar tarafından cezalandırılacakları ifade edilmektedir.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyuruyor: "Müslümanlar Yahudilerle savaşıp onları öldürmedikçe kıyamet kopmayacaktır. Öyleki, Yahudiler, taşların ve ağaçların arkalarına saklanacaklar, taş veya ağaçlar "Ey Müslüman, ey Allah’ın kulu, işte Yahudi benim arkamdadır. Gel onu öldür." diyecektir. Ancak "Gargat" ağacı hariç. Zira o, Yahudi ağaçlarındandır.
İsrâ 7, bize "iyiliğin bir lütuf değil, bir yatırım olduğunu" öğretir. Ayetin ikinci kısmındaki dehşet verici yıkım tasviri, aslında birinci kısmındaki "kötülük ederseniz kendinize edersiniz" kuralının tarihsel ispatıdır. Allah şunu fısıldar: Seni yıkan düşmanın gücü değil, senin kendi ellerinle inşa ettiğin kötülüktür. Güç seni şımarttığında, aslında kendi yıkımının mimarı olursun.
عَسٰى رَبُّكُمْ اَنْ يَرْحَمَكُمْۚ وَاِنْ عُدْتُمْ عُدْنَاۢ وَجَعَلْنَا جَهَنَّمَ لِلْكَافِر۪ينَ حَص۪يرًا
‘Asâ rabbukum en yerhamekum(c) ve-in ‘udtum ‘udnâ(m) vece’alnâ cehenneme lilkâfirîne hasîrâ(n)
8- “Belki Rabbiniz size merhamet eder. Eğer dönerseniz bizde döneriz. Ve biz cehennemi kafirler için bir zindan yaptık.”
İsrâ Suresi’nin 8. ayeti, İsrailoğulları üzerinden anlatılan tarihsel döngünün "nihai kuralını" koyar. Önceki ayetlerdeki o dehşetli yıkım sahnelerinden sonra, Allah kulunun önüne yine bir umut kapısı açar ama bu kapının kilidini "insanın kendi tercihlerine" bağlar.
Allah teala bu âyet-i Kerimede, Yahudileri uyararak, tevbe etmeleri halinde af kapısının kendileri için açık olduğunu beyan ediyor. Peygamberleri Öldürme ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarma gibi bozgunculuklarına dönmeleri halinde, Allah'ın da onları öldürterek, esir düşürerek, yerlerini yurtlarını tahrip ettirerek zelil düşüreceğini, ayrıca âhirette kâfirler için kurtulamayacakları bir cehennem ateşi hazırladığını bildiriyor ki herkes bundan ibret alsın ve Yahudilerin durumuna düşmesin.
İsrâ 8, bize "Kaderin bir ceza değil, bir cevap olduğunu" öğretir. Allah bize şunu fısıldar: "Benim sizinle bir derdim yok; sizin Benimle olan bağınız, Benim size olan muamelemi belirler." Toplumlar veya bireyler "Biz neden bu haldeyiz?" diye sorduklarında, İsrâ 8 onlara aynayı uzatır: Siz neye döndünüz ki, hayat size neyle dönsün?

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...