Kehf Sûresi 9-31. Ayetlerin Tefsiri
ﷺ
بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.
Kehf Suresi Birinci Kesim
(9-31)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم
اَمْ حَسِبْتَ اَنَّ اَصْحَابَ الْكَهْفِ وَالرَّق۪يمِ كَانُوا مِنْ اٰيَاتِنَا عَجَبًا
Em hasibte enne ashâbe-lkehfi ve-rrakîmi kânû min âyâtinâ ‘acebâ(n)
9- “Yoksa sen Ashab-ı Kehf’i ve Rakim ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi sandın?”
Biz her gün güneşin doğuşuna, hücrelerin yenilenmesine, uçsuz buçsuz evrene alışık olduğumuz için onları "sıradan" görürüz; oysa asıl büyük ayetler onlardır. Allah, "Mağaradaki uykuya şaşırıyorsun da, her gece seni öldürüp sabah diriltmesine (uykuya) neden şaşırmıyorsun?" demektedir. Bu onların hayatta kalmalarından daha büyüktür. Bu bakımdan sen bu kıssadan dolayı hayret etme ve bunu garip karşılama! Yani onların durumları bizim kudret ve egemenliğimiz çerçevesinde şaşılacak bir şey değildir.
Göklerin ve yerin yaratılması, gecenin değişip durması, Güneş, ay, bunların, Yüce Allah'ın kudretine delil olan büyük birçok ayetler, Ashab-ı Kehf’e dair haberlerden daha çok şaşırtıcıdır ve Allah’ı hiçbir şey aciz bırakamaz. Resulullaha verilen Kur’an ve sünnet Ashab-ı Kehf olayından daha büyük olaylardır. Zira bunlar kıyamete kadar insanlığın dünya ve âhirette mesud olmasını teminat altına almışlardır. Bundan daha büyük bir olay, bundan daha büyük bir mucize olabilir mi? Bundan sonra gelen âyetler, ashab-ı Kehfi anlatmaktadır.
el-Kehf dağdaki geniş mağara demektir. Sözü geçen yiğitlerin sığındığı mağaradır. er-Rakim ise levha taştan veya kurşundan olduğu görüşü daha çok tercih edilmiştir.
Bu levha için Said b. Cubeyr der ki: er-Rakim: “Ashab-ı Kehf kıssasının yazılı olduğu taş levhadır. Sonra bunu mağaranın kapısına koydular.”
İbn Abbas'tan da bu konuda gelen rivayetler farklılık arz etmektedir. ondan gelen rivayetlerden birisine göre Bu mağara (Filistin topraklarında) Eyle'ye yakın bir vadinin adıdır. Bu vadinin Said b. Cubeyr'in sözünü etmiş olduğu levhadan adını almış olma ihtimali de vardır.
İbni Kesir de şöyle söylemektedir: “Yüce Allah'ın bu mağaranın yeryüzünün hangi bir tarafında olduğunu bize bildirmemektedir. Çünkü bunun bize bir faydası yoktur. Ve bunda şerri bir maksat da gözetilmemektedir. Bazı müfessirler bu konuda kendilerini gereğinden fazla yorarak bir takım kaviller zikretmişlerdir….”
Kehf 9, bize "hayretimizi doğru yere yönlendirmemiz gerektiğini" öğretir. Allah’ın sanatı karşısında körleşen insan, ancak "mağarada uyuyan gençler" gibi sıradışı bir olay duyunca uyanır.
Ayet şunu fısıldar: "Mağaradaki birkaç gencin uykusuna hayret ediyorsun ama gökleri direksiz tutan, topraktan rengarenk süsler (7. ayet) çıkaran kudreti görmüyorsun. Ashab-ı Kehf şaşılacak bir ayettir evet, ama her nefesin ve her zerre de en az onlar kadar 'acîb'dir (şaşırtıcıdır). Hikayeye takılıp kalma; hikayeyi yazan Kudret'e odaklan. Unutma; büyük mucizeyi uzaklarda arayan, avucundaki harikayı göremez."
اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا
İż evâ-lfityetu ilâ-lkehfi fekâlû rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten veheyyi/ lenâ min emrinâ raşedâ(n)
10- “Hani o yiğitler mağaraya sığınmışlardı da: “Rabbimiz, bize katından rahmet ver! İşlerimizde doğruluk ver, demişlerdi.”
Kavimlerinden kaçan gençlerin, dinleri sebebiyle putperest kralın kendilerini inanç baskısına ve işkenceye maruz bıraktı. Onlarda dinlerinden dönmemek için, kavimlerinden kaçtılar ve onlardan saklanmak maksadıyla bir mağaraya sığınmışlardı, da mağaraya girdikleri vakit, yüce Allah’tan rahmet ve lütfunu dileyerek; “Rabbim katından bize rahmet ver rahmet hazinelerinden bize indir ve bu rahmetinle bizi kavmimize gizle. Bu işimizde bizim lehimize doğruluğu takdir et. Kafirlerden ayrılmak şeklinde gösterdiğimiz bu tavrı doğruluk kıl ki, onun sebebiyle bizler doğruluğu bulmuş, kimseler olalım.”
Kehf 10, bize "çıkmaz sokağa girdiğimizde ne yapmamız gerektiğini" öğretir. Bazen en büyük ilerleme, 7. ayetteki aldatıcı pırıltılardan geri çekilmek ve bir "mağaraya" (tefekküre, ibadete, yalnızlığa) sığınmaktır.
Ayet şunu fısıldar: "Dünya seni sıkıştırdığında, sebepler tükendiğinde, zalimler üzerine geldiğinde; telaş etme. Mağara gençlerinin yaptığı gibi yap: Önce Allah’ın merhametine (rahmet) sığın, sonra O’ndan sana bir 'çıkış yolu' (reşad) göstermesini iste. Unutma; en karanlık mağaralar, Allah’ın rahmetiyle aydınlanan en güvenli saraylara dönüşebilir."
فَضَرَبْنَا عَلٰٓى اٰذَانِهِمْ فِي الْكَهْفِ سِن۪ينَ عَدَدًاۙ
Fedarabnâ ‘alâ âżânihim fî-lkehfi sinîne ‘adedâ(n)
11- “Bunun üzerine yıllarca mağarada onların kulaklarına perde vurduk”
Biz onlar mağaraya girdiklerinde üzerlerine bir uyku saldık ve onlarla birçok sene uykuya daldılar. Seslerin uyanmalarına sebep teşkil etmeyecek şekilde onları ağır bir uyku ile uyuttuk. Bu halde iken onlar ne bir şey yediler nede içmek işi yaptılar. Hayattan soyutlandılar. Sadece nefes alıp veriyorlardı, o kadar!
Kehf 11, bize "bazen en büyük ilahi yardımın, dış dünyayı susturmak olduğunu" öğretir. Zihnimizdeki uğultular, dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsü ve endişelerimiz bizi yorduğunda; Allah’ın "kulaklarımıza perde vurmasına", yani bizi o karmaşadan çekip almasına ihtiyaç duyarız.
Ayet şunu fısıldar: "Eğer samimiyetle sığınırsan, Allah senin için zamanı durdurur, düşmanlarını sana karşı kör eder ve seni hiç kimsenin ulaşamayacağı bir 'huzur mağarasında' dinlendirir. Senin görevin 10. ayetteki gibi samimiyetle istemektir; gerisi O'nun 'daraba' (müdahale) etmesine kalmıştır. Unutma; dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, Allah 'sus' dediğinde her şey sükunete erer."
ثُمَّ بَعَثْنَاهُمْ لِنَعْلَمَ اَيُّ الْحِزْبَيْنِ اَحْصٰى لِمَا لَبِثُٓوا اَمَدًا۟
Śumme be’aśnâhum lina’leme eyyu-lhizbeyni ahsâ limâ lebiśû emedâ(n)
12- “Sonra iki taraftan hangisinin bekledikleri süreyi daha iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.”
Onları bu uykularından uyandırmamızın bir sebebi vardı. O da ya kendilerinin uyandıkları saatte uyudukları süre hakkında farklı görüşlerdir. Yahutta başkalarının bu konuda ortaya attıkları farklı görüşlerdir. Onları uyandırdık ki kaç yıl süre ile uyudukları ortaya çıkarılsın. Her iki grup yada taraftan kasıt Yahudiler ve Hristiyanlar onların uykuda ne kadar kaldığını tam olarak bilemediler.
Kehf 12, bize "hayattaki uyanışlarımızın bir sebebi olduğunu" öğretir. Bazen büyük bir gaflet uykusundan (7. ayetteki dünya süslerinden) uyandırılırız; sadece hayata devam etmek için değil, "neyin içinde ne kadar kaldığımızı" hesaplamak, yani bir öz değerlendirme (muhasebe) yapmak için.
Ayet şunu fısıldar: "Zaman akıp gidiyor ama sen içinde bulunduğun halin ne kadar sürdüğünü ve nereye vardığını gerçekten biliyor musun? İki fikir arasında (Hizbeyn) gidip gelirken, tek bir mutlak gerçeğin hesabına (İhsâ) güven. Unutma; seni uyandıran Kudret, senden 'vaktini' nasıl geçirdiğinin hesabını da beklemektedir."
نَحْنُ نَقُصُّ عَلَيْكَ نَبَاَهُمْ بِالْحَقِّۜ اِنَّهُمْ فِتْيَةٌ اٰمَنُوا بِرَبِّهِمْ وَزِدْنَاهُمْ هُدًىۗ
Nahnu nakussu ‘aleyke nebeehum bilhakk(i)(c) innehum fityetun âmenû birabbihim vezidnâhum hudâ(n)
13- “Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatıyoruz: doğrusu onlar rablerine inanmış genç yiğitlerdi. Biz de onların hidayetini arttırmıştık.”
Onların mağarada ne kadar kaldığını gerçek şekliyle şimdi anlatacağız. Allah teala onları doğru yoluna erdirmiş, tam bir akıl ve olgunluk sahibi yapmış, yüksek ahlaka ve mürüvvet sahibi rablerine inanmış birkaç yiğitlerdi. Cenabı Hakk'ın varlığının ve birliğinin delillerine götüren ve kendilerine bağışlanmış olan akıllarını kullanmak suretiyle onların gerçek sahibi olan rablerinin tevhidini anlamışlar ve bilmişlerdi. Onlar bizim zatımızın azametine ve sıfatlarımızın kemaline delil olan ayetlerimiz ve işaretlerimiz üzerinde düşünmeye, tefekkür etmeye başlayınca, katımızdan bir lütuf ve ihsan olmak üzere Biz de onların hidayetini arttırmıştık.
Kehf 13, bize "hidayetin sadece bir lütuf değil, bir gayretin sonucu olduğunu" öğretir. Allah, hidayeti bir "artış" (ziyade) olarak tanımlar; bu da içeride zaten yanan bir iman ateşinin olduğunu gösterir.
Ayet şunu fısıldar: "Sen küçük bir genç veya sıradan bir insan olabilirsin. Eğer kalbini 'Hakk'a' bağlar ve ilk adımı atarsan, Allah senin ufkunu açacak ve sana dayanamayacağın bir güç (hidayet) verecektir. 5. ayetteki o 'büyük yalanlara' karşı durabilmenin tek yolu, 13. ayetteki bu 'artırılmış hidayete' sahip olmaktır. Unutma; sen samimiyetle 'Rabbim' dersen, O senin hidayetini fırtınalarda sönmeyecek bir meşaleye dönüştürür."
وَرَبَطْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اِذْ قَامُوا فَقَالُوا رَبُّنَا رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَنْ نَدْعُوَ۬ا مِنْ دُونِه۪ٓ اِلٰهًا لَقَدْ قُلْنَٓا اِذًا شَطَطًا
Verabatnâ ‘alâ kulûbihim iż kâmû fekâlû rabbunâ rabbu-ssemâvâti vel-ardi len ned’uve min dûnihi ilâhâ(en)(s) lekad kulnâ iżen şetatâ(n)
14- “Kalkıp da: “Bizim rabbimiz, göklerin ve yerin rabbidir. Biz ondan başkasını ilah diye çağırmayız. Yoksa andolsun ki batıl söz söylemiş oluruz.” Dedikleri zaman, kalplerini pekiştirmiştik.”
Kavimlerinin azgın ve zalim olan idarecisi, kendilerini herkesin önünde şirke ve küfre çağırdığı zaman, onlar ona karşı durmuşlar ve ondan o daveti işittikten sonra demişlerdi ki: “Rabbimiz göklerin ve yerin rabbidir.” Onlar bu zalime hiç aldırmadan onun gücü ve kuvvetini hiç önemsemek sizin ona karşı bizi yokluktan izhar ederek varlık fezasında mevcut kılan Rabbimiz ulvi ve sufli alemlerin, gayb ve şehadet, zahir ve batın alemlerinin rabbidir. Gerçek ilah ve rab olmayı yegane hak eden zat, her şey üzerindeki yegane tasarrufu ile, hiçbir ortaklık olmaksızın, hiçbir varlıktan herhangi bir yardım ve destek almaksızın, her şeyi var edendir diye söylemişlerdi.
İbni Kesir şöyle diyor: “Onların Meryem oğlu İsa Mesih'in dini üzere oldukları zikredilmiştir. Ancak görüldüğü kadarıyla bunlar tamamıyla Hristiyanlık dininden öncedirler. Çünkü onlar Hristiyanlık dini üzere olmuş olsalardı Yahudi alimleri onların haberlerini ve durumlarını korumaya önem vermezlerdi. Çünkü onları kendileriyle alakası olmayan farklı kimseler görürlerdi. İbn Abbas'tan daha önceden yaptığımız bir rivayete göre Kureyş Medine'de bulunan Yahudi hakemlerine haber göndermiş ve Resulullah (Sav)'i denemek maksadıyla kendilerine bir takım sorular vermelerini istemişlerdi. Yahudi hahamları da bu gençlerin, Zülkarneyn ile ruhun durumu hakkında soru sormalarına dair haberler göndermişlerdi. İşte bu durum şunu göstermektedir: bu olay ehli kitabın kitaplarında bilinmekteydi ve Hristiyanlık dininden öncesine aittir. Doğrusu onu en iyi bilen Allah'tır.”
Kehf 14, bize "gerçek özgürlüğün kalbin Allah’a bağlanmasıyla (Ribat) başladığını" öğretir. Kalbi Allah’a bağlı olanın, kula kulluk etmesi imkansızdır.
Ayet şunu fısıldar: "Eğer sen 13. ayetteki gibi samimiyetle iman edersen, Allah senin kalbini öyle bir metanetle bağlar ki, karşında koca ordular olsa bile dizlerin titremez. Hakikati söylemek için kalabalık olmaya gerek yok; 14. ayetteki o birkaç genç gibi 'Rabbimiz Allah’tır' diyebilecek kadar hür bir kalbe sahip olmak yeterlidir. Unutma; Allah’a bağlanan kalp, dünyadaki tüm sahte zincirleri kırar."
هٰٓؤُ۬لَٓاءِ قَوْمُنَا اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اٰلِهَةًۜ لَوْلَا يَأْتُونَ عَلَيْهِمْ بِسُلْطَانٍ بَيِّنٍۜ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِبًاۜ
Hâulâ-i kavmunâ-tteḣażû min dûnihi âlihe(ten)(s) levlâ ye/tûne ‘aleyhim bisultânin beyyin(in)(s) femen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi keżibâ(n)
15- “Şu bizim kavmimiz onu bırakıp başka ilahlar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir?”
Zalim kral ve avanesi karşında onların pozisyonlarına hiç aldırmadan ortaya konulan tevhidi duruşla dediler ki: Kavmimiz doğru yoldan sapmış, sırf azgınlıkları ve sapıklıkları sebebiyle batıl olan, hiçbir hakikati olmayan putları tanrı edinerek, Allah’a tapar gibi onlara taptılar. Taptıkları O batıl ilahlığa ve rabliğe layık olduğu hakkında kesin açık bir delil, hüccet, burhan ve kayıt veya apaçık bir mucize getirmiş olsalardı ya! Mademki böyle bir delil yoktur, o halde onlar kendisi için şirk koşmakla, ortak çıkartmakla Allahu Teala'ya karşı apaçık iftira ediyorlar demektir. Halbuki Allah'a yalan iftira edenlerden daha zalim kim vardır? Ona ortak nispet etmek suretiyle bu gibi kimseler bu iftira ve yalan sözleriyle insanların en zalimleri durumundadırlar.
İşte bu buyrukta da şöyle bir ders vardır: Allah'a teslim olmakla birlikte tağutun ve tağut ehlinin inkar edilmesi gerekir. tağutun ve onunla birlikte olanların sapıklık içinde olduklarının bilinmesi gerekir.
Kehf 15, bize "popüler olanın her zaman doğru olmadığını" öğretir. Bugünün "ilahları" bazen sosyal medya trendleri, bazen ideolojiler, bazen de sorgulanmadan kabul edilen yaşam tarzları olabilir.
Ayet şunu fısıldar: "Etrafındaki herkesin bir yöne gitmesi, o yönün doğru olduğunu kanıtlamaz. Sana sunulan 'doğrular' için açık bir delil (sultan) ara. Başkalarının yalanlarına ortak olmak, kendine yapacağın en büyük zulümdür. 14. ayetteki gibi dimdik durabilmek için, 15. ayetteki gibi sağlam bir fikri altyapıya sahip olmalısın. Unutma; delilsiz inanç prangadır, delilli iman ise kanattır."
وَاِذِ اعْتَزَلْتُمُوهُمْ وَمَا يَعْبُدُونَ اِلَّا اللّٰهَ فَأْوُ۫ٓا اِلَى الْكَهْفِ يَنْشُرْ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيُهَيِّئْ لَكُمْ مِنْ اَمْرِكُمْ مِرْفَقًا
Ve-iżi-’tezeltumûhum vemâ ya’budûne illa(A)llâhe fe/vû ilâ-lkehfi yenşur lekum rabbukum min rahmetihi veyuheyyi/ lekum min emrikum mirfekâ(n)
16- “(Yolda birbirlerine şöyle dediler): “Madem ki siz onlardan ve Allah'tan başka tapmakta olduklarından ayrıldınız, o halde mağaraya çekilin ki, rabbiniz size rahmetinden genişlik versin, işinizde kolaylık göstersin.”
Kavimlerinin tağutu olan krallarının baskılarına boyun eğmeyen o gençler bulundukları toplumdan kaçma kararı verdiklerinde birbirlerine artık burayı terk etmek vacib oldu diyerek şöyle devam ettiler söze: "Madem ki siz o kâfirlerden ve Allah'ı bırakıpta taptıkları şeylerden uzaklaştınız, o halele sizler mağaraya sığının ki rabbiniz size lütfundan bir genişlik versin ve işlerinizde size kolaylık sağlasın" dediler. Düşmanlarının korkusudan sırf Allah’a iltica etmek ve rızık konusunda O’na tevekkül etmiş bir şekilde gençler mağaraya sığındılar. Böylece kavimleri onların izlerini kaybetti. Ne kadar aradıysalar da onları yakalayamadılar.
Rivayete göre o gençlerin, içine girdikleri mağara tespit edilmiş, gençlerin içeride oldukları anlaşılmış bu sebeple içeride kalıp ölsünler diye mağaranın ağzı duvarla kapatılmıştır. Fakat sonuç itibariyle onlar düşman tarafından ele geçirilememiştir.
Resulullah (s.a.v.)’da Mekke’den Medine’ye hicret ederken, Sevr mağarasına girdiğinde Allah teala onu korumuş, müşrikler mağaranın önüne kadar geldikleri halde içeriye girip bakmamışlar böylece bu olay ashab-ı Kehfin hadisesini insanlığa bir kere daha hatırlatmıştır.
Kehf 16, bize "bazen dışarıdaki fırtınadan kurtulmanın yolunun, kendi iç mağaramıza çekilmek olduğunu" öğretir. Modern dünyanın bitmek bilmeyen gürültüsü, 15. ayetteki gibi delilsiz dayatmaları ve bizi tüketen "hız" tutkusu karşısında; hepimizin bir "i’tizâl"e (mesafeye) ihtiyacı vardır.
Ayet şunu fısıldar: "Eğer hakikati korumak için konforundan vazgeçip mağaraya (yalnızlığa, tefekküre) sığınırsan; Allah senin için o dar mekanı genişletir. İnsanların arasındayken bulamadığın huzuru (rahmeti) ve işlerini yoluna koyacak o gizli desteği (mirfaka) sana orada verir. Unutma; Allah ile olan, mağarada bile olsa asla 'mağdur' olmaz."
وَتَرَى الشَّمْسَ اِذَا طَلَعَتْ تَزَاوَرُ عَنْ كَهْفِهِمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَاِذَا غَرَبَتْ تَقْرِضُهُمْ ذَاتَ الشِّمَالِ وَهُمْ ف۪ي فَجْوَةٍ مِنْهُۜ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِۜ مَنْ يَهْدِ اللّٰهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِۚ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَنْ تَجِدَ لَهُ وَلِيًّا مُرْشِدًا۟
Veterâ-şşemse iżâ tale’at tezâveru ‘an kehfihim żâte-lyemîni ve-iżâ ġarabet takriduhum żâte-şşimâli vehum fî fecvetin minh(u)(c) żâlike min âyâti(A)llâh(i)(k) men yehdi(A)llâhu fehuve-lmuhted(i)(s) vemen yudlil felen tecide lehu veliyyen murşidâ(n)
17- “Güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafına yöneldiğini, battığı zaman da sol taraftan kayıp gittiğini görürsün. Kendileri de mağaranın genişçe bir yerinde, iç tarafında idiler. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Allah kimi hidayete erdirirse o doğru yola ermiştir. Kimi de saptıracak olursa, artık onu doğru yola erdirecek bir yardımcı olamazsın.”
Ashab-ı Kehf mağarada uyuyarak geçirdikleri zamanda herhangi bir değişikliğe uğramamışlardır. Zira güneş ışınları tam üzerlerine düşüp onları yakmıyor çok uzaklarına düşerek te rutubetten çürümelerine sebep olmuyordu. Yani güneş ışığının mağara kapısının solundan içeriye girdiğini, onlara değmeksizin yere düştüğünü görürsün demektir. Allah teala onların, bozulmadan, çürümeden kalabilmelerini sağlayacak bir ortam hazırlamıştı. Mağaranın en dibindeki basık ve nemli yerinde değil, hava akımının olduğu, ferah ve geniş orta kısmında bulunmaktadırlar. Bu, bedenlerinin çürümemesi için gerekli olan doğal havalandırmayı sağlar.
Abdullah b. Abbas diyor ki: "Şayet güneş tam üzerlerine düşmüş olsaydı onları yakmış olacaktı. Onlar mağarada sağa sola da çevirilmemiş olsaydılar çürümüş olacaklardı".
9. ayette sorulan "Bunu şaşılacak bir şey mi sandın?" sorusuna bir cevaptır. Evet, güneşin yörüngesinin birkaç genç için değişmesi (veya mağaranın buna göre seçilmesi) büyük bir mucizedir, ama asıl mucize bu nizamı her an ayakta tutan iradedir.
Ayet, fiziksel mucizeden hemen sonra "Allah kime hidayet ederse doğru yolu bulan odur" diyerek konuyu tekrar "kalbi uyanışa" bağlar. Çünkü en büyük koruma, fiziksel değil, zihinsel ve kalbi olan hidayettir.
Kehf 17, bize "sen Allah için bir adım atarsan, güneşin bile senin için yön değiştireceğini" öğretir. Doğanın katı kuralları gibi görünen her şey, aslında Allah'ın "ol" demesiyle şekillenen esnek birer memurdur.
Ayet şunu fısıldar: "Düşmanlarından kaçıp sığındığın o karanlık mağara, Allah'ın 'ayetleri' ile bir saraydan daha konforlu hale gelebilir. Yeter ki sen 13. ayetteki gibi iman et ve 16. ayetteki gibi O'na sığın. O zaman güneş senin için doğar, rüzgar senin için eser. Unutma; Allah'ın rehberlik ettiği bir kalbi, kainatın hiçbir gücü yolundan çeviremez ve hiçbir sıcaklık yakamaz."
وَتَحْسَبُهُمْ اَيْقَاظًا وَهُمْ رُقُودٌۗ وَنُقَلِّبُهُمْ ذَاتَ الْيَم۪ينِ وَذَاتَ الشِّمَالِۗ وَكَلْبُهُمْ بَاسِطٌ ذِرَاعَيْهِ بِالْوَص۪يدِۜ لَوِ اطَّلَعْتَ عَلَيْهِمْ لَوَلَّيْتَ مِنْهُمْ فِرَارًا وَلَمُلِئْتَ مِنْهُمْ رُعْبًا
Vetahsebuhum eykâzan vehum rukûd(un) ve nukallibuhum żâte-lyemîni veżâte-şşimâl(i)(s) vekelbuhum bâsitun żirâ’ayhi bilvasîd(i)(c) levi-ttala’te ‘aleyhim levelleyte minhum firâran velemuli/te minhum ru’bâ(n)
18- “Onlar uykuda oldukları halde sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpekleri de kollarını eşiğe uzatmıştı. Onları görsen geri dönüp kaçardın ve için korkuyla dolardı.”
Allahu Teala bu ayeti kerimede Ashab-ı Kehf'i heybetli kıldığını, onlara bakan kimsenin korkarak kaçacağını beyan etmektedir. Allahu Teala onları bu hale koyması, herhangi bir dış müdahaleyi onlardan bertaraf etmek içindi. Biz onları sağa sola döndürürdük bunun hikmeti ise modern tıpta bilinen bir şeydir. Çünkü şimdikilerde ilim şöyle demektedir: İnsan aylarca aynı halde kalacak olursa, yere bitişik olan tarafında bir araya gelip toplanacak tuzlardan dolayı ölür. Hatta köpeklerinin de adeta bir bekçi gibi mağaranın girişinde ayaklarını uzatarak yatması onlar için bir emniyetti.
Köpekleri kapıda bulunuyordu. İbni Cureyc kapıda durup onları koruyordu demektir. Bu köpeğin tabiatından gelen bir haldir. O onları korur gibi kapıda beklemişti. Kapının dışında oturmuş olmasının sebebi ise, meleklerin köpeğin bulunduğu bir yere girmeyişleridir. Nitekim bu hüküm, sahip bir hadiste varid olmuştur. Ayrıca köpekten başka suret, cünüp ve kafir bulunduğu bir yere meleğin girmeyeceği de hasen bir hadiste varid olmuştur.
İbni Kesir de şöyle demektedir: “onların bereketi köpeklerini de kapsadı bu bakımdan bu halde iken onlara gelen uyku köpeklerine de geldi. İşte bu, hayırlı kimselerle birlikte olmanın faydasıdır. Bu köpeğin de bir anısı, haberi ve güzel bir şanı kalmış oldu.”
Bunların yakınına varıp da bakacak olsan hemen yüz çevirir kaçardın Onlara öyle bir Heybet vermişti ki Allahu Teala onları gören herkes mutlaka korkuya kapılırdı. Kimse onlara yaklaşmasın, onlara dokunmasın ve bu durum Allahu Teala'nın takdir ettiği zamana kadar devam etsin, uyumalarını dilediği süre bitinceye kadar böyle olsun diyedir. Çünkü bu konuda Yüce Allah'ın hikmeti, geniş bir delili ve geniş rahmeti vardır.
Kehf 18, bize "Allah'ın himayesine giren her şeyin, sıradan kuralların dışına çıktığını" öğretir. Sen 10. ayetteki gibi samimiyetle sığınırsan; Allah bedenini çürümekten, itibarını saldırılardan ve sığınağını yabancılardan korur.
Ayet şunu fısıldar: "Dışarıdan bakanlar seni bitmiş, uyuyor veya pasif sanabilir. Oysa sen Allah'ın kontrolünde her an 'yenilenmekte' ve 'dönüştürülmektesin'. Sadık bir dostun (Kıtmîr gibi) olması, seninle birlikte onun da yücelmesine vesile olur. Unutma; Allah senin etrafına öyle bir 'heybet' örer ki, seni yok etmek isteyenler ancak senden kaçarak uzaklaşabilirler."
وَكَذٰلِكَ بَعَثْنَاهُمْ لِيَتَسَٓاءَلُوا بَيْنَهُمْۜ قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْۜ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالُوا رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثْتُمْ فَابْعَثُٓوا اَحَدَكُمْ بِوَرِقِكُمْ هٰذِه۪ٓ اِلَى الْمَد۪ينَةِ فَلْيَنْظُرْ اَيُّهَٓا اَزْكٰى طَعَامًا فَلْيَأْتِكُمْ بِرِزْقٍ مِنْهُ وَلْيَتَلَطَّفْ وَلَا يُشْعِرَنَّ بِكُمْ اَحَدًا
Vekeżâlike be’aśnâhum liyetesâelû beynehum(c) kâle kâ-ilun minhum kem lebiśtum(s) kâlû lebiśnâ yevmen ev ba’da yevm(in)(c) kâlû rabbukum a’lemu bimâ lebiśtum feb’aśû ehadekum biverikikum hâżihi ilâ-lmedîneti felyenzur eyyuhâ ezkâ ta’âmen felye/tikum birizkin minhu velyetelattaf velâ yuş’iranne bikum ehadâ(n)
19- “İşte böyle… Birbirine sorsunlar diye onları uyandırdık da içlerinden biri: “Ne kadar kaldınız?” dedi. “Bir gün veya günün bir kısmı” dediler. “Ne kadar kaldığınızı rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu paranızla şehre gönderin de, yiyeceklere baksın, hangisi daha temiz ise Ondan size bir rızık alıp getirsin. Orada dikkatli davransın da, sakın sizi kimseye duyurmasın.” dediler.”
Biz acayip ve tuhaf bir şekilde nasıl uyuttuysak birbirlerine acaba uykuda ne kadar kaldık Ne zamandan beri mağarada bulunuyoruz? gibi sorular sorun durumu kendi aralarında soruştursunlar diye onları uykularından Uyandırdık Bu da Allahu Teala'nın onlara üzerindeki lütuf, ihsan ve iyiliğinin ne kadar bol olduğuna, kudretinin nasıl sonsuz olduğuna onları Muttali kılmak ve ayrıca onların yakinlerini, gönül huzurlarını, Allah'a olan güvenlerini arttırmak içindi. onlar yerlerinden doğruldukları zaman içlerinden birisi dedi ki ne zaman Ne kadar kaldınız? Bu mağarada ne kadar uykuda kaldınız uyuyan kişi uykuda ne kadar kaldığını bilemeyeceği için zanni ve tahmini olarak tam bir gün ya da bir günden daha az uyumuş olabiliriz. Çünkü onlar mağaraya günün sabahında girmişler ve öğle vaktinde uyanmışlardı. Dolayısıyla onlar uyandıkları zamanı aynı günün veya ertesi günün öğle vakti zannediyorlardı. Fakat tırnaklarının ve saçlarının uzamış olduğunu görünce dediler ki, ne kadar uyuklaya kaldığımızı Rabbimiz daha iyi bilir. Çünkü o hiçbir zaman uyumaz, daima ayaktadır, her yerde hazırdır, Onun için hiçbir değişme ve bozulma söz konusu değildir. Oysa bizler uyuruz ve uykumuzda hiçbir şeyin şuuruna varmayız. Kaldı ki ne kadar uyuduğumuzu şu anda tespit etmekte pek önemli görünmüyor. Zira bizim için şu anda en önemli husus karnımızı doyurmak. Şehre parayı elinde tutan kişi dedi ki: şu basılmış para ile birisini şehre gönderin.
“el-verık” Sözlükte basılmış olsun veya olmasın gümüş anlamına gelmektedir. El-Verrak için kağıt para olduğunu ifade eden görüşlerde mevcuttur. Buradaki paradan maksat basılmış olmasıdır. Dakyanus'tan kaçmış oldukları bahsedilen şehir için de Seyyid Abdülkadir Geylani Tarsus'tur demiştir. Allahu alem…
Şehre giden kişi baksın hangi yiyecek daha güzelse (helalse) ondan size biraz azık getirsin. Çünkü bizler açız. Bu şehre giden kişi ayrıca dikkat etsin çarşıda kurulu pazarda dolaşırken insanlara güzel ve uygun bir şekilde davransın azık alıp oradan hemen uzaklaşsın ve sakın sizin halinizi ve yerinizi oradaki herhangi bir kimsenin anlamasına fırsat vermesin.
Kehf 19, bize "en zor şartlarda bile yaşam kalitesinden ve zarafetten ödün verilmemesi gerektiğini" öğretir. Mağaradan uyanan bir avuç genç için "ne bulursan ye" mantığı değil, "en temizi hangisiyse onu seç" mantığı esastır.
Ayet şunu fısıldar: "Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini anlayamazsın, öyleyse en önemli şey o zaman diliminde 'ne yediğin' ve 'nasıl davrandığındır'. Hayatını idame ettirirken nezaketi (lütfu) elden bırakma. Senin 'gümüş paran' (emeğin), ancak 'temiz bir rızıkla' birleştiğinde gerçek bir değere dönüşür. Unutma; uyanış, sadece gözlerin açılması değil, helale ve dikkate olan bilincin tazelenmesidir."
اِنَّهُمْ اِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ يَرْجُمُوكُمْ اَوْ يُع۪يدُوكُمْ ف۪ي مِلَّتِهِمْ وَلَنْ تُفْلِحُٓوا اِذًا اَبَدًا
İnnehum in yazherû ‘aleykum yercumûkum ev yu’îdûkum fî milletihim velen tuflihû iżen ebedâ(n)
20- “Çünkü sizden haberleri olacak olursa, sizi ya taşla öldürürler veya dinlerine döndürürler. Bu takdirde ise ebedi yani iflah olmazsınız.”
Eğer sizin farkınıza varacak olurlar ise size Üstün gelirler sizi taşlayarak öldürürler sizi Mürted yaparak Tevhide Nail olmanızdan önceki inancınıza döndürürler. Bu takdirde onların dinlerine geri dönecek olursan ebediyen İflah olmaz bu dünyada da ahirette de kurtulamaz ayeti kerime içlerinde yaşadıkları kavimlerinin Müslümanlara karşı gösterdikleri davranışların ya ölünceye kadar işkence etmek veya zorlamak şeklinde olduğunu göstermektedir.
Kehf 20, bize "neyi kaybetmekten daha çok korkmamız gerektiğini" öğretir. Hayatta bazen "taşlanmak" (eleştirilmek, dışlanmak, zorluk çekmek) pahasına da olsa, özümüzü ve inancımızı korumak zorundayızdır.
Ayet şunu fısıldar: "Eğer seni çevreleyen yanlış düzene benzemeye başlarsan, işte o zaman gerçekten yok olursun. Dışarıdaki tehlike taşlanmak ise bedenine zarar verir ama içerideki teslimiyet seni asimilasyona uğratırsa ruhunu öldürür. 'Asla kurtuluşa eremezsiniz' uyarısını hatırla ve geçici bir rahatlık için ebedi 'felâhını' yakma. Unutma; gerçek mağlubiyet düşmana esir düşmek değil, düşmana benzemektir."
وَكَذٰلِكَ اَعْثَرْنَا عَلَيْهِمْ لِيَعْلَمُٓوا اَنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ وَاَنَّ السَّاعَةَ لَا رَيْبَ ف۪يهَاۚ اِذْ يَتَنَازَعُونَ بَيْنَهُمْ اَمْرَهُمْ فَقَالُوا ابْنُوا عَلَيْهِمْ بُنْيَانًاۜ رَبُّهُمْ اَعْلَمُ بِهِمْۜ قَالَ الَّذ۪ينَ غَلَبُوا عَلٰٓى اَمْرِهِمْ لَنَتَّخِذَنَّ عَلَيْهِمْ مَسْجِدًا
Vekeżâlike a’śernâ ‘aleyhim liya’lemû enne va’da(A)llâhi hakkun ve enne-ssâ’ate lâ raybe fîhâ iż yetenâze’ûne beynehum emrahum(s) fekâlû-bnû ‘aleyhim bunyânâ(en)(s) rabbuhum a’lemu bihim(c) kâle-lleżîne ġalebû ‘alâ emrihim lenetteḣiżenne ‘aleyhim mescidâ(n)
21- “Böylece onların bulunmalarını sağladık ki, Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu, kıyametin muhakkak kopacağını ve onda şüphe edinmeyeceğini bilsinler. Nitekim bunlar kendi aralarında: “Emirleri hakkında çekip duruyorlardı. “onların üzerlerine bir bina kurun” diyorlardı. Rableri onları çok iyi bilir. Onların işlerine galip gelenler ise: “Onların üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız” dediler.”
Hikmet gereği onları uyutup uyandırdığımız gibi insanların onları görmelerini de sağladık. Allah'ın vaadinin de ölümden sonra diriltmektir. Bunun gerçek olduğunu mutlaka ve gerçekleşeceğini ve kıyametin muhakkak kopacağını onda şüphe edilmeyeceğini bilsinler diye. Onların bu durumlarını öldükten sonra dirilmenin doğruluğuna delil olarak kullansınlar diye. Şehir halkı o sırada muhtemelen dirilişin "bedenen mi yoksa ruhen mi" olacağını tartışıyordu. Ashab-ı Kehf’in sapasağlam uyanışı, "bedenen dirilişin" inkar edilemez bir ispatı oldu. Zamanlarındaki insanlar onları görerek müşahede ile bunu öğrensinler diye böyle yaptık. Onlardan sonrakiler de, onlara dair haberleri duyarak bunu bilsinler. Allah'ın öldükten sonra diriltmek vaadinin mutlaka gerçekleşeceğini, kıyametin kopmasında hiçbir şüphe olmadığını bilsinler; çünkü bu uzun uyku dönemindeki halleriyle bu uykudan sonraki uyanışları, ölen ve sonra da dirilenin durumu gibidir. işte bunu öldükten sonra dirilmenin doğruluğuna delil olarak kullansınlar diye, böyle yaptık demektir. Nitekim onlar kendi aralarında emirleri hakkında çekişip duruyorlardı. O zamanın insanları dinlerinin durumlarını kendi aralarında tartışırken, öldükten sonra dirilmenin hakikati konusunda farklı görüşler ortaya atarken, yani öldükten sonra dirilme olacak mıdır, olmayacak mıdır? ceset ile ruh birlikte mi diriltilecektir, yoksa sadece? şeklinde tartışmakta oldukları sırada, görüş ayrıldıkları ortadan kalksın ve cesetlerin de diri ve duyarlı olarak dirilteceklerini, ruhlarıyla beraber öldükten sonra önceki halleri gibi tekrar iade edilecekleri açıkça anlaşılsın diye böyle yaptık.
Onların üzerine bir bina kurun diyorlardı Yüce Allah ashab-ı kehfin canını aldıktan sonra mağaralarının kapısının üzerlerine kapatın ve onları bu hallerinde bırakın demişlerdi. Mağaralarının kapısını kapatın ki, insanlardan kimseye oradan şeye girmesin. bundan, onların topraklarına dokunulmaması ve durumlarını muhafaza edilmesidir.
Bu ya kendi aralarında tartışmaların söyledikleri sözlerden bir kısmı kısımdır yani sanki onların durumlarına kendi aralarında tartışmış başından sonuna kadar hallerinin hakikatini görmüş sonra da bu konuda durumu Allah'a havale etmiş gibidirler; yahut da bu söz Yüce Allah'ın kelamındandır; Böylelikle bizlere bu makamı kendinden başka kimsenin bilmediğini açıklasın diye buyurmuştur.
İşlerine galip gelenler etkin ve geçerli sözün sahipleri olan kişiler ise onların üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız dediler. Müslümanların içinde namaz kılacakları ve Allah katında değerleri ile bereketlenecekleri bir mescit yapalım dediler. İbni Kesir bu konuda şöyle söylemektedir: “Ancak bu sözü söyleyin kimseler kendilerinden övgüyle söz edilen kimseler midir değil midir sonuçta tartışılır.
Birçok yer hakkında ki mağaranın ashab-ı Kehf mağarası olduğu söylenmiştir. göründüğü kadarıyla böyle bir tutum eskiden beri vardır. Bu bakımdan İbn Abbas bu tavrı görür görmez karşı çıkmış ve reddet. İbni Kesir katade eden şunu nakletmektedir: “ Katade dedi ki: “ İbn Abbas, Habibi b. Mesleme ile birlikte savaşa çıktı. Bizans topraklarında bir mağaranın yanından geçtiler. orada bazı kemikler buldular. birisi: bu Ashabı kehfin kemikleridir; deyince, İbn Abbas şöyle demişti: “Onların kemikleri çürüyeli 300 yıldan fazla olmuştur.” Bunu ibni Cerir rivayet etmektedir. Görüldüğü gibi İbn Abbas'ın söylediği bu söz birtakım kimselerin onların cesetleri öldükten sonra çürümez şeklinde bir vehmi de reddetmektedir.
Kehf 21, bize "hakikatin eninde sonunda ortaya çıkma karakterini" öğretir. Sen 19. ayetteki gibi gizlenmeye çalışsan da, eğer Allah senin hikayende bir "ayet" (mucize) gizlediyse, onu tüm dünyaya bir hidayet rehberi olarak sunar.
Ayet şunu fısıldar: "İnsanlar senin kim olduğunla veya ne kadar yaşadığınla (nicelik) ilgilenip senin üzerine binalar dikebilir, ismini levhalara kazıyabilirler. Ama asıl önemli olan, senin varlığının 'Allah'ın vaadi haktır' cümlesine ne kadar şahitlik ettiğidir. Vitrinle (bina/mescit) meşgul olanlar hikayeyi kaçırır; uyanışa odaklananlar ise ebediyeti kazanır. Unutma; senin hikayen başkalarının imanına vesile oluyorsa, o hikaye asla bitmemiş demektir."
سَيَقُولُونَ ثَلٰثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْۚ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِۚ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْۜ قُلْ رَبّ۪ٓي اَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ اِلَّا قَل۪يلٌ۠ فَلَا تُمَارِ ف۪يهِمْ اِلَّا مِرَٓاءً ظَاهِرًۖا وَلَا تَسْتَفْتِ ف۪يهِمْ مِنْهُمْ اَحَدًا۟
Seyekûlûne śelâśetun râbi’uhum kelbuhum veyekûlûne ḣamsetun sâdisuhum kelbuhum racmen bilġayb(i)(s) veyekûlûne seb’atun veśâminuhum kelbuhum(c) kul rabbî a’lemu bi’iddetihim mâ ya’lemuhum illâ kalîl(un)(k) felâ tumâri fîhim illâ mirâen zâhiran velâ testefti fîhim minhum ehadâ(n)
22- “Onlar üçtür, dördüncüleri köpeklerdir” diyecekler. “Beştir, altıncıları köpekleridir” diyecekler. Bu gaybı taşlamaktır. “Yedidir, sekizincileri köpekleridir” diyecekler. De ki: “Onların sayısını en iyi bilen Rabbimdir. Onları pek az kimseden başka bilmez.” Bu yüzden onlar hakkında zahir olan şeyden başkasıyla tartışma ve onlardan kimseye bir şey sorma!”
Bilgi sahibi olmadan, sadece tahminler üzerine fikir yürütmek, zifiri karanlıkta bir hedefe taş fırlatmaya benzetilir. İsabet ettirme ihtimali yok gibidir. Ettirecek dahi olsa, kasti olmayarak isabet etmiştir. Mesnetsiz şeyler söylemek bilgiye dayalı olmaksızın söylendiğinde bu gaybı taşlamak ve yalan uydurmak gibidir.
Gördüğümüz kadarıyla haklarında söylenen bütün görüşler bunlardır. bu konuda 3 görüşün zikredilmesi, 4 görüş sahibinin olmadığının delilidir. ilk işi görüşün zayıf olduğu belirtildikten sonra, üçüncü görüş zikredilmiş, sonra onun hakkında hiçbir şey söylenmemiş veya takrir etmiş bulunuyor. Böylelikle bu üçüncü görüşün sıhhatine ve asıl gerçeğin bu olduğuna işaret edilmiş oluyor. Ancak yine de gerçek sayılarını sadece Allah'ın bileceğini bir de Allah'ın kendilerine bildirdiği pek az kişilerin bileceğini haber veriyor.
Ashabı Kehfin sayılarını bilebilecek olan bu kişilerden kimlerin kastedildiği hakkında farklı görüşler zikredilmiştir. Bazılarına göre bunlar bir kısım insanlardır ki kimler oldukları tayin etmek mümkün değildir. Bazılarına göre ise bunlar ehli kitaptır. Zira kendilerine gönderilen peygamber ashab-ı kehfin sayılarını onlara bildirmiştir.
Abdullah b. Abbas (R.a): “Ben, bunların sayılarını bilen az kişilerden birisiyim. Bunlar 7 kişidir 8'leri köpektir” dediği rivayet edilmektedir. Aynı zamanda İbni Kesir bu konuda bazı bilgiler vermektedir: İbn Abbas'tan gelen bu rivayetin sahih olduğunu belirttikten sonra İbni İshak’ın, İbni Abbas'tan zikretmiş olduğu ve 8 kişi olduklarını belirten her birinin adını ve köpeklerin adını kaydeden bir başka rivayeti reddetmekte ve şöyle demektedir: “Onların bu isimleri ve köpeklerinin adlarının doğruluğu tartışılır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Çoğunlukla bu bilgiler, kitap ehlinden telakki edilmiştir.”
Ayeti kerimede Resulullah'ın Ashabı Kehf hakkında kendisine soru soranlara yumuşak davranması emrediliyor. Burada Resulullah'ın yumuşak davranmasından maksat, Ashab-ı kehfi Allah'ın kendisine vahyettiği şekilde anlatmasıdır. Onların sayısı hakkında fikir yürütenlere: “Bu, sizin söylediğiniz gibi değildir. Onların sayısını ancak Allah bilir ve onun bildirdiği az sayıdaki kullar bilir” demesidir.
Ayrıca Allahu Teala Resulullah'a Ashab-ı kehf hakkında daha önce kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir şeyi sormamasını emretmektedir. Zira onların bu konuyu da gerçek bir bilgileri yoktur.
Kehf 22, bize "detaylarda boğulup özü kaçırmamamız gerektiğini" öğretir. Bugünün dünyasında da her gün milyonlarca "faydasız bilgi" ve "karanlığa taş atma" (spekülasyon) ile karşılaşıyoruz.
Ayet şunu fısıldar: "Ashab-ı Kehf’in kaç kişi olduğundan daha önemli olan, senin kaç kişilik bir inanca sahip olduğundur. Sayılara takılıp kalma; onların o mağarada neyi muhafaza ettiklerine odaklan. Eğer bir tartışma seni 21. ayetteki 'diriliş' bilincinden uzaklaştırıp sadece rakamlara mahkum ediyorsa, o tartışmayı yüzeysel bırak ve geç. Unutma; karanlığa taş atan hedefini bulamaz, sadece kolunu yorar."
وَلَا تَقُولَنَّ لِشَا۬يْءٍ اِنّ۪ي فَاعِلٌ ذٰلِكَ غَدًاۙ
Velâ tekûlenne lişey-in innî fâ’ilun żâlike ġadâ(n)
23- “Bir şey hakkında: “Ben bunu yarın mutlaka yapacağım”deme.”
Bu ayetin iniş sebebi, kıssanın kendisi kadar öğreticidir. Müşrikler Peygamberimize (sav) Ashab-ı Kehf’i sorduklarında, Efendimiz "Yarın size cevap vereceğim" demiş ancak "İnşallah" (Allah dilerse) demeyi unutmuştur. Bunun üzerine vahiy onbeş gün kadar gecikmiş ve bu ayetle hem bir edep öğretilmiş hem de vahyin kaynağının Hz. Peygamber değil, Allah olduğu tescillenmiştir. Gelecekte yapmayı kararlaştırdığın bir husussa varsa riayet etmen gereken edep bunu kayıpları bilen aziz ve Celil olan Allah'ın meşiyetine havale etmektir bu Allah ki olanı olacağı ve olmayacağı olursa ne şekilde olacağını bilendir. bu neyi Yüce Allah'ın peygamberine yapmayı kararlaştırdığı her şeyi Allah'ın dilemesine bağlanmasını öğreterek edeplendirmektedir. hakkında daha önceden mukaddime de bilgi verilmiştir.
Kehf 23, bize "geleceği tasarlarken haddimizi bilmemiz gerektiğini" öğretir. Biz sadece niyet ederiz; "yaratmak" ve "oldurmak" Allah'a aittir.
Ayet şunu fısıldar: "Planlarını yap, adımlarını at ama sakın yarını cebinde bir tapu senedi gibi taşıma. 19. ayette uyanan gençler bile kaç yıl kaldıklarını bilemediler; sen de yarın ne olacağını bilemezsin. 'Yarın kesin yapacağım' dediğinde, aslında hayata karşı bir meydan okumaya girmiş olursun. Oysa 'İnşallah' dediğinde, kainatın o muazzam enerjisini ve Allah'ın rahmetini planına davet etmiş olursun. Unutma; insan hayal kurar, kader güler."
اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۘ وَاذْكُرْ رَبَّكَ اِذَا نَس۪يتَ وَقُلْ عَسٰٓى اَنْ يَهْدِيَنِ رَبّ۪ي لِاَقْرَبَ مِنْ هٰذَا رَشَدًا
İllâ en yeşâa(A)llâh(u)(c) veżkur rabbeke iżâ nesîte vekul ‘asâ en yehdiyeni rabbî li-akrabe min hâżâ raşedâ(n)
24- “Meğer ki Allah dilemiş ola. Unuttuğun zaman da Rabbini an ve şöyle de: “Umulur ki rabbim, beni bundan doğruya daha yakın olana eriştir.”
Ey Muhammed sen bir şey yapacağını vaat ettiğinde veya yemin ettiğinde: “ inşallah”, “ eğer Allah dilerse” demeyi unutacak olursan sonra bunu hatırlayınca Rabbini an ve o zaman “ inşallah” de. yahut herhangi bir şeyi unuttuğunda Allah'ı zikret ki o şey hatırına gelsin. yahut da öfkelendiğin zaman Allah'ı an ki Öfken geçsin. veya herhangi bir hata yaptığın zaman Allah'ı zikret ki hatalarını bağışlasın. Burada Resulüne yüce Allah yol göstermektedir.
Kehf 24, bize "mükemmeliyetçi değil, gelişim odaklı bir kul olmayı" öğretir. Allah bizim hiç unutmamamızı değil, unuttuğumuzda O'na geri dönme hızımızı önemser.
Ayet şunu fısıldar: "Planlarında eksiklik olabilir, 'İnşallah' demeyi unutmuş olabilirsin. Ama hatırladığın an, o hatayı bir 'başarı talebine' çevir. 'Rabbim bana mevcut planımdan daha doğru bir yol göstersin' diyerek ufkunu genişlet. 10. ayetteki gençlerin istediği o 'reşad' (kurtuluş yolu), senin için her gün yenilenen bir 'daha yakın doğru' arayışı olsun. Unutma; Allah ile olanın kaybı yoktur, sadece daha iyiye doğru bir rotası vardır."
وَلَبِثُوا ف۪ي كَهْفِهِمْ ثَلٰثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا
Velebiśû fî kehfihim śelâśe mi-etin sinîne vezdâdû tis’â(n)
25- “Onlar mağaralarında üçyüz sene eğleştiler; buna dokuz daha kattılar.”
Burada Yüce Allah'ın Ashabı keyfi uyuttu, Ondan sonra tekrar uyandırıp o dönemin insanlarının onlardan haberdar oldukları zamana kadar mağaralarında kaldıkları sürenin miktarı belirtilmektedir. söz konusu bu miktar 300 yıldır. kameri seneye göre 9 fazlası vardı. yani Güneş senesi ile 300 yıldır. Çünkü kameri her bir Yüz senede Güneş senesine göre üç yıllık bir fark varmış. Bu bakımdan 300'den sonra buna 9 daha kattılar diye buyurulmuştur.
Bu ayet, Kur'an'ın indirildiği dönemde bilinmesi mümkün olmayan bir astronomik sabit bilgiyi içerir.
Matematiksel Sağlamlık: Güneş yılı yaklaşık 365,24 gündür.
Ay yılı yaklaşık 354,36 gündür.
Aradaki fark üzerinden bir hesap yapıldığında:
300 X 365,24 = 109.572 gün
309 X 354,36 = 109.497 gün
Rakamlar arasındaki bu muazzam yakınlık, ayetin neden "300 + 9" formülünü seçtiğini kanıtlar.
Kehf 25, bize "Allah’ın vaktin her saniyesine hakim olduğunu" öğretir. Bizim için "uzun bir zaman" olan 300 yıl, O'nun katında sadece bir ölçüdür.
Ayet şunu fısıldar: "İnsanların kendi aralarında tartıştığı (22. ayet) konuların cevabını ben en ince ayrıntısına kadar, takvimlerin bile şaşmayacağı bir matematikle veririm. Sen 23. ayetteki gibi 'İnşaallah' diyerek yarını O'na bırakırsan; O, senin 300 yılını bile bir 'rahmet uykusu' (16. ayet) ile muhafaza eder. Sayılara takılma, sayıları yaratanın kudretine ve takvimleri birbiriyle uyumlu kılan o muazzam ilme odaklan. Unutma; senin 'artı' dediğin her şey, Allah'ın planında tam bir yer tutmaktadır."
قُلِ اللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا لَبِثُواۚ لَهُ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اَبْصِرْ بِه۪ وَاَسْمِعْۜ مَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَلِيٍّۘ وَلَا يُشْرِكُ ف۪ي حُكْمِه۪ٓ اَحَدًا
Kuli(A)llâhu a’lemu bimâ lebiśû(s) lehu ġaybu-ssemâvâti vel-ard(i)(s) ebsir bihi ve esmi’(c) mâ lehum min dûnihi min veliyyin velâ yuşriku fî hukmihi ehadâ(n)
26- “Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir, de. Göklerin ve yerin gaybı O’na aittir. O ne güzel görendir, O ne güzel iştendir! Bunların ondan başka velileri yoktur. O hiç kimseyi hükmüne ortak etmez.”
Allahu Teala bundan önceki ayette ashab-ı Kehf'in mağarada ne kadar zaman kaldıklarında ihtilafa düşenlerden daha iyi O bilir. Ve haki O’nun sana bildirdiğidir. Göklerde ve yerde gizli olan ve göklerde ve yerde yaşayanların hallerinden gizli kalanları tek başına bilen O’dur. Var olan her bir şeyi ne güzel görür; O, ne güzel işitir! Nasıl olur da herhangi bir şey ona gizli kalabilir? Gökler ve yer ehlinin ondan başka velileri onların işlerini görenleri yoktur. Emir de yaratmak da yalnızca Onundur. Onun hükmünü kimse kovuşturamaz. Onun yardımcısı, ortağı danışmanı yoktur. Bundan yüce ve mukaddestir.
Allah'tan başkasına hakimiyetin verilmesi şirkin çeşitlerinden bir tanesidir. Bu hakimiyet ister yaratma da ister emir vermek konusunda olsun yine şirktir. Maddenin yaratma ve yönetme konusunda bağımsız bir güç sahibi olduğunu kabul eden veya Allah'tan başkasına teşri (kanun koyucu) hakkını veren kimse şirk koşuyor demektir.
Bu şekilde Ashabı kehf kıssasının sona eriştiğinde Yüce Allah'ın ilmini, işitmesini, görmesini, mahlukatına muhtaç olmadığını, hükmündeki vahdaniyetini, hem kaza hem de emir olarak ortaksızlığına o hatırlatarak sona ermesi; Onun söylediklerinin katıksız hak olduğunu da hatırlatmaktadır. Hem nasıl böyle olmasın ki? O bütün gaybı bilendir, var olan her şeyi işiten ve görendir.
Kehf 26, bize "hayatımızdaki mağaralarda asla yalnız olmadığımızı" öğretir. İnsanlar senin ne kadar zorluk çektiğini (ne kadar kaldığını) tam olarak bilemeyebilir veya halini görmeyebilir; ancak "O ne güzel görür, ne güzel işitir!"
Ayet şunu fısıldar: "Başkalarının senin hakkındaki zannına (22. ayet) veya dünyanın geçici hükümlerine takılma. Senin gerçek bir Velin (koruyucun) var. O, hükmüne kimseyi ortak etmediği gibi, seni de asla başkasına terk etmez. 25. ayetteki o hassas matematiği kuran irade, senin hayatındaki 'zor süreleri' de en hayırlı şekilde yönetmektedir. Unutma; Allah bildiği sürece, başkalarının bilmemesinin bir önemi yoktur."
وَاتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنْ كِتَابِ رَبِّكَۚ لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِه۪ وَلَنْ تَجِدَ مِنْ دُونِه۪ مُلْتَحَدًا
Vetlu mâ ûhiye ileyke min kitâbi rabbik(e)(s) lâ mubeddile likelimâtihi velen tecide min dûnihi multehadâ(n)
27- “Rabbinin kitabından sana vahyolunanı oku. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O’ndan başka bir sığınacak da bulamazsın.”
Ey Muhammed, Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku (ibadet, düşünmek, tebliğ ve amel için oku) ve ona uy. Onda zikredilen emirleri okuyup onlara uymayı yasakları okuyup onlardan kaçınmayı ihmal etme. Aksi takdirde helak olanlardan olursun. Allah'ın sana vahiyle göndermiş olduğu hüküm ve haberleri değiştirecek hiçbir güç yoktur. Allah'a isyan edenlerin, Ondan başkası sığınacakları hiçbir merci de yoktur. Bu emir ile Ashab-ı Kehf kıssası arasındaki ilişki gayet açıktır.
Ashab-ı Kehf kıssası sunulurken kur'an-ı Kerim'in Allah'ın emrinin bir tecellisi olduğu açıkça ortaya çıktığı için o halde bu Kitap üzerinde düşünülmeli ve indirildiği gibi okunmalıdır. Bu kitap sözleri ile okunmasıyla herhangi bir durum göz önünde bulundurularak lafızlarının muhtemel olmayan manalarla açıklanması ile değiştirilmemesi gerekir. Çünkü bu kitabın yanlışlığına imkan yoktur. herhangi bir kişi bu tür bir yanlışlık yapmaya kalkışacak olursa, artık onu Allah'ın azabından koruyacak bir sığınağı olmaz.
Ashab-ı kehf kıssasının müminin Allah katında değeri açıklık kazandığına göre ve bu kıssa, birbirleri etrafında toplanan bir yiğit genç grubuyla ilgili olduğu için, ikinci emir gelerek, iman ehli ile birlikte sabretmeyi istemektedir:
Kehf 27, bize "dünyanın değişkenliği içinde değişmez bir liman bulmamız gerektiğini" öğretir. Bugün her şeyin (bilginin, değerlerin, modaların) hızla değiştiği bir çağda, ruhumuzu demirleyeceğimiz tek yer Allah'ın kelimeleridir.
Ayet şunu fısıldar: "Başkalarının ne dediğine, hangi teoriyi uydurduğuna (22. ayet) takılma. Sen sana vahyedilenin izini sür (utlu). Çünkü sular yükseldiğinde veya dünya üzerine çöktüğünde, Allah'ın kelamından başka seni gerçekten kucaklayacak ve koruyacak bir 'mültehâ' (sığınak) bulamayacaksın. Unutma; mağara bedeni, vahiy ise ruhu muhafaza eder."
وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدٰوةِ وَالْعَشِيِّ يُر۪يدُونَ وَجْهَهُ وَلَا تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْۚ تُر۪يدُ ز۪ينَةَ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَلَا تُطِعْ مَنْ اَغْفَلْنَا قَلْبَهُ عَنْ ذِكْرِنَا وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ وَكَانَ اَمْرُهُ فُرُطًا
Vasbir nefseke me’a-lleżîne yed’ûne rabbehum bilġadâti vel’aşiyyi yurîdûne vecheh(u)(s) velâ ta’du ‘aynâke ‘anhum turîdu zînete-lhayâti-ddunyâ(s) velâ tuti’ men aġfelnâ kalbehu ‘an żikrinâ vettebe’a hevâhu vekâne emruhu furutâ(n)
28- “Sabah akşam rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranlarla beraber sen de sabret! Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerinin onlardan başkasına kaymasın. Kalbine gaflet vererek bizi anmasını unutturduğumuz, hevasına uymuş, haddi aşmış kimselere boyun eğme!”
Kureyş senden fakirlerin etrafından uzaklaştırmanı ve kovmanı şiddetle talep etseler dahi sabah ve akşam rablerine dua edenlerle beraber sende sabret. Kureyşlilerin isteklerini yerine getirme. Onların dış görünüşüne, zenginliklerine, süslü elbiselerine meyleden nefsini, gece gündüz rablerine ibadet ve kulluk eden fakirlerle birlikte olmaya zorla, onlarla beraber ol ve birlikte kalmaya sebat ver.
İbni Kesir şöyle demektedir: “Yani Allah’ı zikreden, hamd eden, tesbih eden, sabah-akşam ondan isteyen Allah’ın kulları ile birlikte ister fakir, ister zengin; ister zayıf olsunlar, otur.” Onlar sadece Onun rızasını istiyorlar muhlisane bir şekilde Hakk'a yöneliyorlar zengin ve hali vakti yerinde olan kureyşlilerin senin sohbetine katılmalarını isteyip onlara iltifat ederek, onların makamlarına, mallarına ve servetlerine meylederek sakın ola ki gözlerini üst başı perişan olan o ihlaslı kimselerden almayasın. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimselere uyma sakın bu zengin fakat Allah'ın rahmet ve merhametinden uzaklaşmış olan zenginlerin iman etmelerini arzulayarak onların fakirleri etrafındanların kovma isteklerini yerine getirme. O, kalplerini zikrimizden yüz çevirme mührü ile mühürlediğimiz kimselere boş yere candan iltifat etme. Biz onların kalbine öyle bir mühür vurduk ki, bir daha olmuyor asla oradan kazınmaz. Ve işte o kimse bu yüzden inatçı olmuş haddi aşmış heva ve hevesine olmuştur mevlasından yüz çevirmiş ona sırtını dönmüş hevasını ilah edinmiştir onun işi aşırılıktır onun heva ve hevesini ilah edinmesi haddi aşmaktan batıla yönelip Haktan yüz çevirmekten başka bir şey değildir.
Bu âyet-i Kerimenin, Kureyşin ileri gelenleri hakkında nâzii olduğu zikredilmektedir. Kureyş müşriklerinden ileri gelenler, Resulullah’tan, Bilal, Ammar, Süheyb, Habbab ve İbn-i Mes’ud gibi fakir müminlerle oturup kalkmamasını, sadece kendileriyle oturup kalkmasını istemişler ve bunun üzerine bu âyet-i Kerime nazil olmuş ve Resulullahın, dünya hayatını tercih ederek varlıklı müşriklerle oturup kalkması yasaklanmış, fakir de olsalar müminlerden ayrılmaması emredilmiştir.
Sa’d b. Ebi Vakkas diyor ki: "Biz, Resulullah (s.a.v.) ile birlikte altı kişiydik. Müşrikler Resulullah'a: "Bunları kov ki bize karşı cesaretlenmesinler" dediler. Altı kişi, Ben, İbn-i Mes'ud, Huzeyl kabilesinden bir kişi, Bilal bir de adlarını söyleyemeyeceğim iki kişiydi...". Bunun üzerine bu âyet nazil oldu.
Kehf 28, bize "dikkatimizin ve zamanımızın, kaderimizi belirlediğini" öğretir. Sen kiminle oturursan, kimin hayatına bakarsan (izlersen), kalbin o yöne doğru evrilir.
Ayet şunu fısıldar: "Mağaradaki gençler nasıl toplumun (20. ayet) baskısından kaçıp rahmete sığındılarsa, sen de modern dünyanın 'furutan' (aşırılık) ve 'gaflet' fırtınasından kaçıp samimi gönüllere sığın. Parıltılı ekranların, lüks yaşamların ve boş trendlerin seni samimiyetten koparmasına izin verme. 14. ayetteki o 'dimdik duruş', ancak 28. ayetteki gibi doğru bir çevre ve disiplinli bir 'göz hapsi' ile muhafaza edilebilir. Unutma; kimin yanındaysan, o kadarsın."
وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَٓاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَٓاءَ فَلْيَكْفُرْۙ اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلظَّالِم۪ينَ نَارًاۙ اَحَاطَ بِهِمْ سُرَادِقُهَاۜ وَاِنْ يَسْتَغ۪يثُوا يُغَاثُوا بِمَٓاءٍ كَالْمُهْلِ يَشْوِي الْوُجُوهَۜ بِئْسَ الشَّرَابُۜ وَسَٓاءَتْ مُرْتَفَقًا
Vekuli-lhakku min rabbikum(s) femen şâe felyu/min vemen şâe felyekfur(c) innâ a’tednâ lizzâlimîne nâran ehâta bihim surâdikuhâ(c) ve-in yesteġîśû yuġâśû bimâ-in kelmuhli yeşvî-lvucûh(e)(c) bi/se-şşerâbu vesâet murtefekâ(n)
29- “De ki: “Hak rabbinizden gelendir. İsteyen inansın, isteyen inkar etsin. Şüphesiz ki zalimler için çepeçevre duvarları kendilerine kuşatmış bir ateş hazırlanmıştır. Onlar feryat edip yardım dilediklerinde kendilerine erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su verilir. O ne kötü bir içecektir ve orası ne kötü bir duraktır!”
Kur'an ve İslam rabbinizden gelen hakkın kendisidir artık hak gelmiştir karşı bütün gerekçeler ortadan kaldırılmıştır; geriye sadece sizin kendiniz için istediğiniz tercihi yapmaktan başka bir şey kalmamıştır: "Dileyen inansın, dileyen inkâr etsin" ya kurtuluş yolunu seçersiniz yada helak olma yolunu seçersiniz. Bu şiddeti çok yüksek bir tehdittir. Bu ayet aynı zamanda islam düşüncesindeki irade hürriyetinin en büyük delilidir. Allah, 13. ayette kalplerini pekiştirdiği o gençler gibi, insanın imanını bir "tercih" üzerine kurmasını ister.
Özgürlük, başıboşluk değildir. Ayet, tercihin bir "maliyeti" olduğunu hatırlatır. Geri Dönüşü Olmayan tercihle inkârı seçen "zalimler" (Allah’ı, Resulünü ve kitabını inkar eden, başkalarının hakkını yiyen ve hakikati örtenler) için hazırlanan ateşin "Surlarla veya duvarlarla kuşatılmış" (surâdik) olduğu belirtilir. Bu ateşi onlar için bekletmekteyiz.
Cehennemin çevresindeki kayim surlarla kaplı olduğu ifade edilmektedir Bu hususta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Cehennemin etrafını çeviren 4 duvar vardır. Her duvarın kalınlığı 40 yıllık bir mesafe kadardır.”
Kişi kendi yaptığı yanlış seçimlerin içinde hapsolması, dışındaki dünya süsüne (7. ayet) kanıp hakikati reddetmeleri, sonucunda kendi egolarının ve inkârlarının duvarları arasında kalırlar.
Hakikat o kadar berrak (1. ayetteki gibi dosdoğru) sunulmuştur ki, artık zorlamaya gerek kalmamıştır. İnsan, kendi kaderinin mimarı kılınmıştır.
Ayetin en sarsıcı tasviri, susuzluk ve yardım talebine verilen cevaptır. Yardım istediklerinde onlara verilen "su", aslında bir azaptır. "Muhl" (erimiş bakır veya tortulu yağ) tabiri, dışarıdan bakıldığında ihtiyacı karşılayacakmış gibi duran ama içildiğinde mahveden bir şeyi anlatır. Kafir, bu suyu içmek isteyip de yüzüne doğru yaklaştırınca, yüzündeki deriler soyuluncaya kadar onu kavurur.
Nitekim imam Ahmed’in Ebu Said el-Hudri'den rivayet ettiği hadiste şöyle denilmektedir: Resulullah (Sav)'den buyurdu ki: “Erimiş maden gibi bir su, yani yağın tortusu gibi bir su; onu kendisine yaklaştıracak olursa yüzünün derisi suyun içerisine düşer.” 28. ayette "dünya süsüne bakma" denilen gözler ve yüzler, burada yanlış tercihin bedeliyle yüzleşir. Bu, geçici zevklerin kalıcı acılara dönüşmesinin dramatik bir tasviridir. Orası kalınacak ve toplanılacak yer olarak ne kadar kötüdür! cehennemliklerin orada faydalanacakları hiçbir şey yoktur.
Kehf 29, bize "özgürlüğün en ağır yük olduğunu" öğretir. Allah bizi "inanmaya mecbur" bırakmamıştır; çünkü mecburiyetten doğan bir sevgi veya inanç kıymetli değildir.
Ayet şunu fısıldar: "Hakikat önünde duruyor. Sen 10. ayetteki gençler gibi 'Rabbimiz bize katından rahmet ver' diyerek o yolu da seçebilirsin, ya da 28. ayetteki o gafil ve aşırı gidenlerin peşine takılıp kendi duvarlarını (surâdik) örebilirsin. Seçim senin, ama unutma; seçtiğin her yol seni bir içeceğe ve bir barınağa (karargâha) götürür. Bugün neyi 'içtiğine' (neyi tükettiğine) dikkat et, çünkü o yarın senin ya rahmetin ya da azabın olacak."
اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُض۪يعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلًاۚ
İnne-lleżîne âmenû ve’amilû-ssâlihâti innâ lâ nudî’u ecra men ahsene ‘amelâ(n)
30- “Doğrusu iman edip salih amel işleyenler bilsin ki, muhakkak ki biz, iyi amel işleyenlerin ecrini boşa çıkarmayız.”
Ayet, başarı formülünü iki ana sütun üzerine kurar: İman (kalbi onay) ve Salih Amel (yapıcı eylem). Amelini güzel yapan kişi salih amel işleyen mümin kimsedir. Ashab-ı Kehf kıssasından önce yer alan 7. ayetteki buyruğa bakarsak “Yeryüzündeki şeyleri ona bir ziynet kıldık. İnsanlardan hangisinin daha güzel amel işleyeceğini deneyelim diye.” o vakit buradaki imtihan da başarı sağlayan güzel amel işleyen iman ehli ve salih amel sahibi kimselerden söz edildiği anlaşılmaktadır.
Kehf 30, bize "başarısızlık diye bir şeyin olmadığını, sadece zayi edilmeyen emeklerin olduğunu" öğretir. Sen bir işe "en güzeli olsun" diyerek niyet eder ve 24. ayetteki gibi "reşad" (doğru yol) talebiyle adım atarsan, o işin sonucu ne olursa olsun sen kazançlısın demektir.
Ayet şunu fısıldar: "İnsanların alkışına veya sayıların (22. ayet) çokluğuna bakma. Sen yaptığın işin içini 'güzellikle' (ihsanla) doldur. Mağarada 309 yıl uyumak dışarıdan 'kayıp' gibi görünebilir; ama Allah onu 'en güzel işlerden' saydığı için bugün hala o gençlerin hikayesini okuyoruz. Unutma; Allah için yapılan güzellik, zamanın (25. ayet) aşındıramayacağı tek yatırımdır."
اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَنَّاتُ عَدْنٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُ يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَيَلْبَسُونَ ثِيَابًا خُضْرًا مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَّكِـ۪ٔينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۜ نِعْمَ الثَّوَابُۜ وَحَسُنَتْ مُرْتَفَقًا۟
Ulâ-ike lehum cennâtu ‘adnin tecrî min tahtihimu-l-enhâru yuhallevne fîhâ min esâvira min żehebin veyelbesûne śiyâben ḣudran min sundusin ve-istebrakin mutteki-îne fîhâ ‘alâ-l-erâ-ik(i)(c) ni’me-śśevâbu vehasunet murtefekâ(n)
31- “İşte onlara altlarından ırmaklar akan And cennetleri vardır. Orada altın bileziklerle süslenirler. İnce ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyineceklerdir. Orada tahtları üzerine yaslanırlar. O ne güzel mükafat ve ne güzel duraktır!”
"Adn" kelimesi, bir yerde ikamet etmek, kök salmak ve ayrılmamak demektir. 7. ayetteki dünya süsü, insanın üzerinden geçip gittiği bir "imtihan dekoru" iken, Adn cennetleri insanın "gerçek evi"dir. "İçinden ırmaklar akması", durağan bir mutluluk değil, sürekli yenilenen ve canlı bir huzur atmosferini simgeler. 29. ayetteki "yüzleri haşlayan su"yun yerini, burada ruhu serinleten nehirler almıştır.
Ayette müminlerin altın bileziklerle süsleneceğinden bahsedilir. Tarihsel perspektifte altın bilezikler ve takılar, o dönemde sadece krallara ve asillere mahsus birer güç simgesiydi. Allah, dünyada dışlanan (20. ayet) veya hor görülen (28. ayet) müminleri, ahirette en yüksek sosyal statüyle —krallar gibi— ödüllendireceğini müjdeler. 30. ayette "işini en güzel yapanların" (muhsinlerin), o içsel güzellikleri burada dışsal birer ziynete dönüşür.
Ayet, tekstil sanatının en zarif detaylarına iner: Sundus (ince, narin ipek) ve İstebrak (parlak, sık dokunmuş ağır ipek/atlas). Hem inceliğin zarafeti hem de kalınlığın heybeti bir aradadır. "Yeşil" rengin vurgulanması ise psikolojik olarak en huzur verici ve canlılık telkin eden rengin seçilmesidir. Ayetin sonunda geçen "tahtlar üzerine kurulma" ifadesi, tüm yorgunluğun bittiği, emniyetin ve otoritenin tesis edildiği nihai dinlenme halidir.
O Cennet ki ne güzel bir mükafat ne güzel bir duraktır yerleşilecek Ne Güzel yerdir! Cennet onların amellerine karşılık verilen ne güzel ecirdir! kalacakları yer, dinlenecekleri, ikamet edecekleri yerine kadar güzeldir!
Kehf 31, bize "vazgeçtiğin her şeyin daha güzeliyle sana iade edileceğini" öğretir. Dünyanın geçici parıltılarına (7. ayet) ve gafil toplumun (28. ayet) boş alkışlarına takılmayanlar, aslında kendi ebedi saraylarının mimarisini inşa etmektedirler.
Ayet şunu fısıldar: "Eğer dünyada 19. ayetteki gençler gibi 'temiz olanın' peşine düşer ve 30. ayetteki gibi 'işini en güzel şekilde' yaparsan; Allah senin için öyle bir 'konak' (mürtefekâ) hazırlar ki, orada ne bir yorgunluk ne de bir eksiklik hissedersin. 29. ayetin 'kötü dayanağına' (mürtefekâ) karşılık, burada 'ne güzel bir dayanak/konak' vardır. Unutma; gerçek asalet, takılan altınlarda değil, o altınları hak eden bir karaktere sahip olmaktadır."

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...