ESMÂDA TEVHİD
Allah’ı İsimleriyle Tanımak
Tevhid yalnızca Allah’ın zatında ve fiillerinde birliğini kabul etmek değildir. Kul, Allah’ı O’nun güzel isimleriyle de tanır ve bu isimlerin ifade ettiği kemalin yalnızca Allah’a ait olduğunu idrak eder. Bu sebeple esmâda tevhid, Allah’ın isimlerini bilmekten daha derin bir mânaya sahiptir: İsimlerin işaret ettiği mutlak kemali yalnızca Allah’a nispet etmek ve mahlûkatta görünen güzellikleri O’nun lütfettiği sınırlı tecelliler olarak görmek.
Cenâb-ı Hakk’ın esmâsı, O’nun kemal sıfatlarıyla irtibatlıdır. İsim ile sıfat arasında böyle bir ilişki vardır. Sıfat, isimle ifade edilen mânanın temelini oluşturur; o sıfatın mahlûkat âlemine taalluku ve fiil olarak ortaya çıkmasıyla, o mânayı ifade eden ism-i şerifin tecellisi anlaşılır.
Meselâ Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti vardır. Rahmetin tecelli edeceği bir varlık yaratıp ona rahmet ettiğinde er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerinin ifade ettiği rahmet mânası kulun idrak edebileceği şekilde ortaya çıkar.
Cenâb-ı Hakk’ın hayat vermeye ve diriltmeye dair kemal sıfatı vardır. Bir varlığı yaratması, onu öldürmesi ve ardından diriltmesiyle el-Muhyî isminin ifade ettiği mânayı müşahede ederiz.
Yine Cenâb-ı Hak Rezzâk'tır. Rızka muhtaç varlıkları yaratır, onların rızıklarını takdir eder ve onlara rızık ulaştırır. Böylece er-Rezzâk isminin mânası mahlûkat âleminde fiil ve tecelli olarak görülür.
Burada önemli olan şudur: Mahlûkatta görülen fiil ve nitelikler Allah’ın isimlerinin kemaline delalet eder; fakat mahlûk, o ismin ifade ettiği mutlak kemale sahip değildir.
İsimlerin Asıl ve Mutlak Kemali Allah’a Aittir
Allah’ın esmâsı O’na mahsustur. Çünkü bu isimlerin ifade ettiği kemal sıfatları en mükemmel, mutlak ve sınırsız şekliyle yalnızca Cenâb-ı Hak’ta bulunur.
İnsanda merhamet vardır; fakat insanın merhameti sınırlıdır. İnsan bazen merhamet eder, bazen edemez. Merhamet etmek istediği halde gücü yetmeyebilir. Hatta insanın merhameti bilgi, güç ve imkân bakımından eksik olabilir.
Allah’ın rahmeti ise böyle değildir. O’nun rahmeti sınırsızdır ve hiçbir eksiklikle kayıtlı değildir.
İnsanda ilim vardır; fakat insanın ilmi sonradan meydana gelmiştir ve sınırlıdır. Allah’ın ilmi ise ezelîdir, her şeyi kuşatır ve hiçbir şey O’nun ilminden gizli kalmaz.
İnsanda kudret vardır; fakat insanın kudreti sınırlıdır. Allah’ın kudreti ise mutlak ve sonsuzdur.
İnsanda işitme ve görme vardır; fakat bunlar yaratılmış, sınırlı ve şartlara bağlı özelliklerdir. Allah’ın sem‘ ve basarı ise mahlûkatın işitmesine ve görmesine benzemez.
İşte esmâda tevhidin temel noktası burada ortaya çıkar:
Aynı kelimenin mahlûk hakkında kullanılması, Allah ile mahlûkun o isimde ortak olduğu anlamına gelmez.
Çünkü isimdeki müştereklik lafız düzeyinde olabilir; fakat isimle işaret edilen hakikat ve kemal bakımından Allah ile mahlûk arasında hiçbir denkliğe izin verilemez.
Allah’ın İsimleri ile Mahlûkatın Nitelikleri Arasındaki Fark
Kur’an ve sünnette Allah’ın isimleriyle bağlantılı bazı isim ve sıfatların insanlar hakkında da kullanıldığı görülür.
Kur’an müminleri şöyle vasfeder:
رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ
Ruhamâü beynehum “Kendi aralarında merhametlidirler.” (Fetih, 48/29)
Burada insanın merhametinden söz edilmektedir. Fakat insanın merhameti ile Allah’ın rahmeti aynı hakikat ve aynı kemal seviyesinde değildir.
İnsan merhamet eder; çünkü Allah ona merhamet duygusu vermiştir.
İnsan bağışlar; çünkü Allah ona bağışlama imkânı vermiştir.
İnsan rızık verir; çünkü Allah onu rızka vesile kılmıştır.
İnsan bir başkasına yardım eder; çünkü Allah ona güç, imkân ve irade vermiştir.
Dolayısıyla mahlûkatta görülen bütün bu kemal nitelikleri aslî ve mutlak değil, izafî ve sınırlıdır.
Asıl ve mutlak kemal Allah’a aittir.
Mahlûkta Görülen Güzellik Nereden Gelir?
İnsan bir güzellik gördüğünde yalnızca görünen varlığa takılıp kalmamalıdır. Bir annenin çocuğuna merhametinde rahmetin bir tecellisini, bir âlimin ilminde ilmin bir tecellisini, bir güçlü insanın yardımında kudretin bir yansımasını, bir affedicinin affında mağfiretin bir izini, bir rızık veren kimsenin eliyle ulaşan nimette Rezzâk isminin tecellisine işaret eden bir sebep görür.
Fakat sâlik burada bir perdeye daha dikkat etmelidir: Sebebi görür, fakat sebepte kalmaz. Çünkü mahlûkta bulunan hiçbir kemal kendisine ait mutlak bir kemal değildir.
İnsan merhamet edebilir; fakat merhameti kendisinin yaratılmış bir özelliğidir. İnsan rızık verebilir; fakat rızkın hakiki sahibi değildir. İnsan affedebilir; fakat affetme kudretini ve imkânını kendisi yaratmamıştır. İnsan ilim öğrenebilir; fakat ilmin kendisini ve öğrenme kabiliyetini yaratan Allah’tır. Böylece sâlik, mahlûkatta gördüğü her kemali Allah’ın esmâsına açılan bir işaret olarak okuyabilir.
Mutlak ile İzafî Arasındaki Fark
Allah’ın isimleri üzerinde düşünürken en önemli ölçülerden biri mutlak kemal ile izafî kemali birbirinden ayırmaktır. Allah’ın rahmeti mutlaktır; insanın rahmeti sınırlıdır. Allah’ın ilmi mutlaktır; insanın ilmi sınırlıdır. Allah’ın kudreti mutlaktır; insanın kudreti sınırlıdır. Allah’ın hayatı ezelî ve ebedîdir; mahlûkatın hayatı yaratılmış ve sonludur. Allah’ın bekası mutlak ve daimîdir; mahlûkat ise fanidir. Bu sebeple Allah’ın isimlerinden birinin mahlûk hakkında kullanılması, mahlûkun Allah’ın ismine ortak olması anlamına gelmez. Mahlûkta bulunan nitelik, yaratılmış ve sınırlı bir niteliktir.
İsimdeki lafız benzerliği, hakikatte eşitlik anlamına gelmez.
Kur’an’ın temel ölçüsü bunu açıkça ortaya koyar:
لَيْسَ كَمِثْلِهٖ شَيْءٌ ۚ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ
Leyse kemislihî şey’ün, ve hüves-Semî‘ul-Basîr. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Şûrâ, 42/11)
Ayet hem Allah’ın sıfatlarını ve isimlerini tasdik eder hem de O’nu mahlûkata benzetmenin önünü kapatır.
Esmâda Tevhid Bizi Nereye Götürür?
Sâlik, Allah’ın isimlerini yalnızca ezberlenecek kelimeler olarak görmez. Her isim onun için bir tevhid eğitimi hâline gelir.
er-Rahmân dediğinde rahmetin mutlak kaynağını Allah bilir.
er-Rezzâk dediğinde eline ulaşan nimeti yalnızca getiren sebebe bağlanmaz.
el-Gafûr dediğinde affın hakikatini Allah’tan bilir ve kendisi de bağışlayıcı olmaya çalışır.
et-Tevvâb dediğinde kulun dönüşünü kabul edenin Allah olduğunu bilir ve tövbeyi bir lütuf olarak görür.
el-Afüvv dediğinde günahın ardından Allah’ın affına sığınır.
Böylece esmâ bilgisi kuru bir bilgi olmaktan çıkar; kulun bakışını değiştirir.
Sofraya baktığında nimeti, nimete baktığında Rezzâk’ı, merhamete baktığında Rahmân’ı, affedilmeye baktığında Gafûr’u, güce baktığında Kadîr’i, hayata baktığında Muhyî’yi, ölüme baktığında Mümît’i hatırlar. Bu bakış, sâliki sebepler âleminden koparmaz; aksine sebeplerin arkasındaki Müsebbibü’l-Esbâb’ı görmeye yöneltir.
İsimlerde Tevhid: Güzellikten Sahibine Ulaşmak
Mahlûkatta görülen her kemal, Allah’ın mutlak kemaline nispetle sınırlıdır. Bu sebeple sâlik bir insanda merhamet gördüğünde o merhameti küçümsemez; fakat merhametin kaynağını insanda tüketmez.
Bir âlim gördüğünde onun ilmini inkâr etmez; fakat ilmin hakiki sahibini unutmaz. Bir rızık vesilesiyle karşılaştığında sebebi reddetmez; fakat rızkın hakiki sahibinin Allah olduğunu bilir. Böylece isimden müsemmâya, tecelliden kaynağa, nimetten Mün‘im’e doğru yürür. Esmâda tevhid, işte bu bakışın yerleşmesidir.
Sâlik İçin Esmâda Tevhid
Sâlikin yolu, mahlûkatta görünen güzellikleri inkâr etmek değil; onları Allah’tan bağımsız görmemektir. Bir kulda merhamet varsa Allah’ın Rahmân ve Rahîm oluşunu hatırlar. Bir kulda ilim varsa Allah’ın Alîm oluşunu hatırlar. Bir kulda kudret varsa Allah’ın Kadîr oluşunu hatırlar. Bir kulda bağışlama varsa Allah’ın Gafûr ve Afüvv oluşunu hatırlar. Fakat hiçbir mahlûku Allah’ın ismine denk tutmaz. Çünkü mahlûkta bulunan bütün kemaller emanet ve sınırlıdır; Allah’ın kemali ise zatına mahsus, mutlak ve sınırsızdır.
Bu idrak sâliki iki yanlıştan korur: Birincisi, mahlûkatta görülen güzellikleri Allah’tan koparıp bağımsızlaştırmak. İkincisi, Allah’ın isimlerini mahlûkatın özelliklerine kıyas ederek O’nu yaratılmışlara benzetmek.
Tevhid ise bu iki uç arasında hakikati muhafaza eder: Mahlûkta görülen kemali inkâr etmez; fakat o kemali Allah’ın mutlak kemaline denk de tutmaz.
Son Hakikat
Esmâda tevhid, Allah’ın güzel isimlerini saymakla tamamlanmaz. Asıl mesele, o isimlerin ifade ettiği mutlak kemalin yalnızca Allah’a ait olduğunu kalpte yerleştirmektir.
Allah er-Rahmândır; mahlûkta merhamet vardır ama mutlak rahmet Allah’ındır.
Allah er-Rezzâktır; kullar rızka vesile olabilir ama rızkın hakiki sahibi Allah’tır.
Allah el-Gafûrdur; kullar affedebilir ama mutlak mağfiret Allah’a aittir.
Allah el-Muhyîdir; hayatı veren O’dur.
Allah el-Kadîrdir; kudretin mutlak sahibi O’dur.
Böylece sâlik, âlemde gördüğü her kemalde Allah’ın esmâsına açılan bir işaret görür; fakat işareti hakikatin kendisi zannetmez.
Mahlûkta görünen kemal sınırlıdır; Allah’ın kemali mutlak ve sonsuzdur.
İşte esmâda tevhid, kulun bakışını buraya taşır: Güzelliği görür, fakat güzelliğin sahibini unutmaz. Nimeti görür, fakat Mün‘im’i unutmaz. Sebebi görür, fakat Müsebbib’i unutmaz. Tezahürü görür, fakat hakikati onunla sınırlamaz.
Ve nihayet kul, bütün isimlerin işaret ettiği mutlak kemalin yalnızca Allah’a ait olduğunu bilerek, esmâdan Müsemmâ’ya doğru yürümeye başlar.
Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...