İslâm tarihinin hem en hüzünlü hem de ilahi rahmetin enginliğini en sarsıcı şekilde gösteren olaylarından biri, Hz. Vahşî bin Harb’in (r.a.) İslâm’a girişi ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ciğerparesi Hz. Hamza’nın (r.a.) şehadetinden sonra gösterdiği muazzam nebevî dirayettir.
Bu hadise; işlenen günah, vebal ve acı ne kadar büyük olursa olsun, ihlasla yapılan bir tövbenin ve İslâm’ın temizleyici gücünün önünde hiçbir engelin duramayacağını kıyamete kadar insanlığa ilan eder.
Serimizin o derin, hakikat odaklı, yüksek ritimli ve okuma estetiği taşıyan üslubuyla derlediğim menkıbemiz:
Şehitlerin Efendisinden İlahi Rahmetin Kucağına: Hz. Vahşî’nin Tövbesi
Uhud Savaşı’nın o dehşetli günüydü… Vahşî, Cübeyr bin Mut’im’in kölesiydi. Efendisi ona; Müşriklerin intikamı için Resûlullah’ın (s.a.v.) amcası, “Allah’ın ve Resûlü’ünün Aslanı” olan Hz. Hamza’yı (r.a.) öldürmesi karşılığında azatlık (hürriyet) vaat etmişti. Hind bint Utbe ise ona sırma elbiseler ve takılar söz vermişti.
Vahşî, savaş meydanında bir kayanın arkasına gizlendi. Hz. Hamza (r.a.) önüne geleni devirirken, elindeki mızrağı muazzam bir nişancılıkla fırlattı. Mızrak Hz. Hamza’nın bedenine saplandı ve Şehitlerin Efendisi oracıkta ruhunu teslim etti.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), sevgili amcasının şehit edildiğini ve bedeninin mızrakla mübarek göğsünün yarılıp ciğerinin çıkarıldığını gördüğünde, hayatının en derin acısını yaşadı. Mübarek gözlerinden yaşlar süzülürken:
“Bana senin kadar acı veren bir musibet vurmadı!”
buyurarak derin bir hüzne boğuldu.
Yıllar Süren Vicdan Azabı ve Mecburî Kaçış
Zaman geçti… Mekke fethedildi. Günahının ağırlığını bilen Vahşî, Efendimiz’in (s.a.v.) intikamından korkarak Taif’e kaçtı. Fakat bir süre sonra Taif halkı da Müslüman olmaya karar verdi. Vahşî artık dünyada sığınacak tek bir yer bile bulamıyordu.
Dostlarından biri ona yaklaşarak şöyle dedi: — “Yazık sana ey Vahşî! Resûlullah (s.a.v.), kendi dinine giren ve kelime-i şehadet getiren hiç kimseyi öldürmez, geçmişine bakmaz. Git ve O’na sığın!”
Vahşî, kalbindeki devasa utanç ve korkuyla gizlice Medine’ye geldi. Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna çıkıp tam karşısında durdu ve kelime-i şehadet getirdi:
“Eşhedü elle ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh…”
"İslâm Kendisinden Önceki Günahları Silip Süpürür"
İki Cihan Güneşi (s.a.v.) başını kaldırdı. Karşısında, ciğerini yakan, amcasını katleden kişiyi gördü.
Efendimiz (s.a.v.) sordu: — “Sen Vahşî misin?” — “Evet, ya Resûlallah…” — “Hamza’yı sen mi öldürdün?” — “Evet, haber sana ulaştığı gibidir ya Resûlallah…”
Mübarek Peygamberimiz (s.a.v.), insanî bir acının ve insan fıtratının en derin imtihanıyla karşı karşıyaydı. Mübarek amcasının hayali gözünün önüne geliyordu. Ancak o, şahsi kin tutmayan rahmet peygamberiydi. İslâm’ın o devasa umdesini beyan buyurdu:
“İslâm, kendinden önceki bütün günahları (ve geçmişi) siler, yok eder!”
Tövbesini kabul etti, kanını helal kılmadı ve onu din kardeşi olarak kucakladı. Ancak beşerî fıtrat gereği, amcasının acısı tazelendiği için Hz. Vahşî’ye nezaketle şu ricada bulundu:
“Ey Vahşî! Mümkünse gözüme az görün… Zira seni gördükçe amcam Hamza’yı hatırlıyor, ciğerimin yangını tazeleniyor…”
Hz. Vahşî (r.a.) bu nebevî inceliği başı üstüne aldı. O günden sonra Efendimiz’in (s.a.v.) gözüne çarpmamak için hep direklerin arkasında, cemaatin en arka saflarında durdu; O’nun mübarek yüzünü incitmemek için edeple saklandı.
Günahın Diyetini Ödeme Arzusu: Yemâme Savaşı
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) dar-ı bekaya irtihal ettikten sonra, Hz. Vahşî’nin içindeki mahcubiyet ateşi hiç sönmedi. Kendi kendine şöyle derdi:“İslâm’ın en hayırlı insanını öldürdüm. Öyle bir amel işlemeliyim ki belki bu günahımın diyeti olur!”
Yalancı peygamber Müseyilimetü’l-Kezzâb ortaya çıktığında, Hz. Vahşî hemen orduya katıldı. Elinde, zamanında Hz. Hamza’yı şehit ettiği o meşhur mızrağı vardı.
Yemâme Savaşı’nın en kızgın anında, Müseylime’nin üzerine fırlattı mızrağını… Mızrak yalancı peygamberi devirdi. Hz. Vahşî (r.a.) mızrağını eline alıp şükür secdesine kapandı ve şöyle dedi:
“Cahiliye dönemimde insanların en hayırlısını (Hz. Hamza’yı) öldürmüştüm; İslâm dönemimde ise insanların en şerlisini (Müseylime’yi) öldürdüm. Umulur ki Rabbenâ beni bağışlar…”
Kadirî ve Tasavvufî Yoldan Bir Tefekkür
Hz. Vahşî’nin bu ibret dolu hidayet öyküsü, tasavvufi derinlikte şu temel hakikatleri ders verir:
1. Rahmetin Gazaba Galebe Çalması
Âlemlerin Efendisi (s.a.v.), amcasının vahşice katledilmesine rağmen adaleti ve affı öne koymuştur. Kadirî terbiyesinde "Ahlâk-ı Nebevî" esastır. İnsanın kendi şahsi nefsi, can acısı ve intikam duygusu, dinin rahmet umdesinin önüne geçemez.
2. Tövbenin Yıkayıcı Gücü
Geçmişte işlenen günah ne kadar büyük olursa olsun (hatta Hz. Hamza gibi bir velâyet ve nübüvvet direğini şehit etmek dahi olsa), sahih ve samimi bir tövbe insanı sıfırdan başlatır. “İslâm geçmişi siler” düsturu, ye’se (ümitsizliğe) düşen tüm günahkâr kalplere açılmış sonsuz bir kapıdır.
3. Edep ve Mahcubiyet (Hâyâ Makamı)
Hz. Vahşî affedilmişti; ancak bağışlanmış olmak ona cüret vermedi. Efendimiz’in (s.a.v.) hüzünlenmemesi için ömrünün sonuna kadar saklanması, arka saflarda durması, hâyâ ve edep makamının en yüksek örneğidir.
Gönül Hanesine Hikmetli Notlar
— Kapı Hiç Kapanmaz: Katil dahi olsan, yolunu kaybettiğin en zifiri karanlıkta bile Resûlullah’ın ve Rabbinin kapısı sana açıktır.
— Hüzün ile Nefret Arasındaki Fark: Peygamberimiz Vahşî’ye nefret duymadı, hüzün duydu. Mümin, günahkâra düşman olmaz; günaha ve günahın getirdiği acıya mahzun olur.
— Diyet Ödeme Şevki: Hakiki tövbe, sadece dille "affet" demek değil; kalan ömrü o günahın lekesini silecek salih amellerle nakış nakış dokumaktır.
“Cahiliyede harcadığın imkânı ve gücü, Hidayete erdikten sonra Hak yolunda harcamıyorsan tövben henüz kâmil olmamış demektir.”
Bu menkıbe bize fısıldıyor ki ey can: Günahlarının ağırlığı altında ezilip “Ben artık affolunmam” deme… Hz. Hamza’nın katiline bile kucağını açan ve geçmişini bir çırpıda silen bir dinin ve Peygamber’in ümmetisin. Yeter ki Vahşî gibi mahcubiyetle, ihlasla ve edeple o kapıya yüz sürmesini bil!

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...