Hallâc-ı Mansûr: Dicle’nin Sırrı ve Teslimiyetin Külü
Hallâc-ı Mansûr Hazretleri, o meşhur "Enel Hak" (Ben Hakkım) nidasıyla aslına rücu ederken, bedeni feda edildiğinde bile aşkının ateşi sönmemiştir. Onun şehadetinden sonra yaşanan o Dicle ve Hırka hadisesi, aşkın maddeye nasıl hükmettiğinin en büyük nişanelerinden biridir.
Menkıbeye göre; Hallaç idam edilmeden önce hizmetçisine şöyle vasiyet eder:
"Beni katlettikten sonra küllerimi Dicle Nehri'ne savuracaklar. O an nehrin suları coşup Bağdat'ı basmak üzere yükselecek. İşte o vakit, benim şu hırkamı nehrin sularına at ki sular sakinleşsin."
Gerçekten de dedikleri bir bir çıkar. Mansûr'un nurlu bedeni yakılıp külleri Dicle’ye savrulduğunda, nehir adeta bir isyan bayrağı açar. Sular köpürerek yükselir, Bağdat halkı büyük bir korkuyla şehri su basacağını anlar. Tam o sırada hizmetçisi, mürşidinin vasiyetini hatırlar ve o eski hırkayı coşkun suların bağrına bırakır.
Sonuç mu? Hırka suya değer değmez, sanki koca nehir bir çocuk gibi uysallaşır. Sular geri çekilir, Bağdat kurtulur.
Bu Sırrın Derinliği (Girift Yapı)
Neden hırka? Neden küller değil de o eski kumaş parçası suyu dindirir?
– Varlık ve Yokluk: Hallaç, külleriyle "Yokluğa" (fena) karışmıştır. Hırkası ise o yokluk yolunda giydiği sabır ve edep elbisesidir. Sular, o edebi görünce haddini bilmiştir.
– Mülkün Sahibi: Dicle coşarken "Mansûr’un intikamını" almaktadır; ancak hırka atıldığında ona "Hizmet ve rıza" hatırlatılır.
– Aşkın Baki Kalması: Kül rüzgarla savrulur, ancak o hırkaya sinmiş olan "zikir ve aşk", nehrin gazabını rahmete çevirir.
Bir Tefekkür Penceresi
"Ey can, bazen bir insanın külleri dünyayı yakmaya yeter, ama bir dervişin hırkası koca bir nehri dindirmeye kafidir. Önemli olan hırkanın kumaşı değil, o hırkanın içinde kimin 'hiç' olduğudur."
Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...