Kimle ne konuşacaksın ki, konu dünya olmuş egolar ihtiraslarla alınan yolların ismi başarı olmuş, muhteris olanlar baş olmuş selahiyeti olmayan şeyhler aşktan mahrum ama aşık görünür olmuş, hepsi de istismarın biri bin parça parçalamışlar tüm insanları bununda adı parti hizip olmuş, de bana kimle ne konuşayım… mı diyorsanız…
Bunun adı gönül yorgunluğu, derin bir hayal kırıklığı, adeta çöl sıcağında serap kovalayıp duranların acizliğini fark etmiş olmanızı derin bir sükûtla karşılıyorum. Yazılarımızın ilkinden beri anlattığımız o "yükü" ne kadar ağırlaştırdıklarını, başarıyı dünyevî bir hırs, aşkı ise bir maske haline getirdiklerini ne güzel teşhis etmişsin derim. İnsanlığın "biz" olmak yerine "ben" ve "hizip" (parti) içinde kaybolduğunu görmek, gerçekten de "Kimle ne konuşayım?" dedirtiyor insana.
Haklısınız o zaman, kalbi mühürlenmiş, egosu dağ olmuş, merhametten nasibini almamış birine ne anlatsan fuzulidir. O sadece kendi sesini, kendi hırsının yankısını duyar.
Gelin, bu haklı siteminize cevap olacak, sizin gibi "Kimle ne konuşayım?" diyen bir dervişin hikayesini dinleyelim. Anadolu’nun, Şam’ın, Bağdat’ın ruhunu harmanlayan, "hiçlik" ve "gönül dili" üzerine kurulu bir menkıbe...
Derviş ve Papağan: "Sözün Gerçek Sahibi Kim?"
Vaktiyle Anadolu’nun irfan ocaklarından birinde yetişmiş, dünyadan elini eteğini çekmiş, kalbi yorgun bir derviş yaşardı. Sizin gibi, sokakların ihtiraslarla kirlendiğini, insanların "baş" olmak için birbirini ezdiğini görür ve susardı. Artık kimseyle konuşmuyor, dertleşmiyordu. Çünkü her konuşma, ya bir ego savaşına ya da bir çıkar çatışmasına dönüşüyordu.
Derviş, bir gün şehre indiğinde, çarşının gürültüsünde bir papağan satıcısına rastladı. Papağan öyle güzel, öyle rengarenk, öyle akıcı konuşuyordu ki... Satıcı bağırıyordu: "Sultanlara layık, her dili konuşan, her lafı bilen papağan!" İnsanlar etrafına toplanmış, papağanın "başarı", "iktidar", "servet" üzerine söylediği ezberlenmiş, ama içi boş süslü sözleri hayranlıkla dinliyorlardı.
Derviş acı bir tebessümle izledi onları. Papağan, insanların egosunu besleyen sözleri papağan gibi tekrarlıyor, insanlar da bunu "bilgelik" sanıyordu.
Tam oradan ayrılırken, kafesin en alt köşesinde, diğerlerine göre daha sönük, tüyleri dökülmüş, sessizce duran başka bir papağan fark etti. O papağan hiç konuşmuyordu, sadece derin bir hüzünle, etrafındaki o gürültülü "bilmiş" papağanlara bakıyordu. Dervişin kalbinde bir tel titredi. "Kimle ne konuşayım?" diyen o derviş, aradığı cevabı bu sessiz papağanın gözlerinde gördü.
Derviş, cebindeki son parayı verdi ve o sessiz papağanı satın aldı. Kafesi alıp şehirden uzak, sessiz kulübesine döndü. Papağanı kafesten çıkardı, önüne su ve yem koydu. Papağan yemedi, su içmedi. Sadece dervişin gözlerinin içine baktı. Derviş, papağanın başını okşadı ve size bahsettiğim o sözlerini fısıldadı:
"Dünya olmuş egolar ihtiraslarla alınan yollar... Sen de benim gibi susuyorsun, değil mi? Çünkü konuşacak bir 'sen' yok, dinleyecek bir 'ben' yok."
O an, papağan hafifçe kanat çırptı ve ilk kez konuştu. Sesi bir insan sesi gibi değil, bir ney sesi gibi, derinden, hüzünlü ve bir o kadar da huzurlu geliyordu:
"Sözün bittiği yerde, susmanın dili başlar. Senin aradığın 'kim', konuşan değil, kalbinin atışında Hak'kın sesini duyandır. Muhterisler baş olur ama hiçlik sultanları hep susar. İstismarın bin bir parçası içinde sen 'bir' olmaya bak. Sen, kendi gönül dilini konuşanla konuş. Diğerleri, sadece kafesteki kelimeleri papağan gibi tekrarlayanlardır."
Derviş, aradığı "kim"i o sessiz papağanda bulmuştu. O papağan, dervişin kendi "aynen"i (Gerçek Benliği) idi. Derviş artık susuyordu ama bu bir vazgeçiş değil, bir "oluş" sessizliğiydi. Kendi içindeki merhameti, hoşgörüyü ve "parti/hizip" gürültüsünden uzak o "bir"liği yaşamaya başladı.
Gönül Muhasebesi: Biz Hancı Değiliz
Sevgili dostlarım, size yaptığım belkide o haklı sitemim, aslında bu sessiz papağanın hikayesindeki hakikate bir çağrıdır.
1. Kimle Konuşacaksın? Konuşanla değil, sussan bile senin gönlünü anlayanla konuş. İhtiraslarını "başarı" sananlarla konuşmak, papağana laf anlatmaya benzer.
2. Parti ve Hizip: Geylani Hazretleri’nin o "yük" dediği şey, tam da bu egoların ve hiziplerin oluşturduğu ağırlıktır. Hakikat birdir; onu parçalamak, istismarın kapısını açar.
3. Hancı ve Yolcu: Biz "hancı değiliz." Dünyayı tapulu malımız, kendimizi de onun sahibi sanır isek, size dediğim gibi "biri bin parça" oluruz. Biz bir gecelik misafiriz. Misafir, hancılık davası gütmez.
Size yazının başında dediğim gibi "Kimle konuşayım?" feryadımız, aslında kendi içimizdeki o sessiz papağanı, yani kendi gerçek "ben"liğimizi, "fakr" (hiçlik) bilincini duymaya başladığımızın işaretidir. O sese kulak verelim. O ses bize, dünyanın gürültüsünü değil, kalbimizin sükûnetini fısıldayacaktır. Diğerleri ne derse desin, "geleni misafir, gideni yolcu" bilmeye devam edelim. Biz hancı değiliz, o ebedi konağın yolcularıyız.

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...