“Marifet mi, Mahviyet mi?”
Hak dostlarının sultanı Abdülkadir Geylani Hazretlerini bir gün zamanın meliki sarayına davet etti. Sultanlar sultanı olan o büyük Pir, gönül kırmamak için daveti kabul buyurdu. Saraya vardığında herkes ayağa kalktı. İzzet, ikram, hürmet… Çünkü gelen sıradan bir âlim değil; gönüllerin tabibiydi.
Sofra kuruldu. Altın işlemeli tabaklar, çeşit çeşit nimetler dizildi. Lakin o sofrada bir kişi vardı ki, ilmini kalbine değil nefsine sermişti. İlmi havas ilmine vakıf bir hoca efendi… İçinde gizli bir “ben de varım” ateşi yanıyordu.
Melik edeple:
— “Buyurunuz ey Pir…” dedi.
Abdülkadir Geylani Hazretleri elini sofraya uzattı. Bir lokma aldı, ağzına götürecekti ki… Hoca efendi gizlice bir üfürdü. Lokma bir anda kayboldu.
Melik hayret etti ama sustu. İçinden de:
“Demek hocamızın böyle marifetleri varmış…” diye geçirdi.
Tekrar:
— “Buyurunuz efendim…” dedi.
Hazret ikinci kez elini sofraya uzattı. Bu defa hoca daha da ileri gitti. Üfürdü… Bir anda hem tabak hem yemek gözden kayboldu.
Saray sessizliğe gömüldü.
İşte tam burada Kadirî yolunun o ince sırrı tecelli etti:
Veliler, kendilerine yapılanı değil; yapılan işin kokusunu görürler. O kokunun içinde riya mı var, mahviyet mi… hemen hissederler.
Abdülkadir Geylani Hazretleri, nur dolu gözlerini hocaya çevirdi. O bakış, insanın yüzüne değil; içindeki gizli “ben”e değiyordu.
Sonra sedirin köşesindeki aslan işlemeli yastığa elini uzattı ve sükûnetle buyurdu:
— “Huz yâ Esed!..”
Bir anda yastığın içinden heybetli bir aslan fırladı!
Saray ehlinin rengi attı. Aslan doğruca hocaya yöneldi. Onu ensesinden yakaladı… Sonra geldiği gibi tekrar yastığın içine giriverdi.
Melik ve oradakiler dona kaldılar. Kimi korkudan titredi, kimi hayretten nefessiz kaldı.
Ama asıl keramet burada değildi ey can…
Asıl keramet: Bir lokmayı kaybetmek değil, “Ben yaptım” duygusunu kaybetmekti. Çünkü tasavvufta marifet gösterisi, gönül yolunun afeti sayılmıştır. Hak dostları kerameti büyütmez; kulluğu büyütür.
İşte Yesevî nefesi burada esmeye başlar: Ahmed Yesevi yolu der ki: “Toprağın altında kaybolmayan tohum, başak olamaz.”
Yani insan: ilmiyle övündükçe küçülür, mahviyetle eğildikçe büyür.
Hoca efendi ilmini gösterdi… Pir ise hâlini gösterdi.
Biri “bakın ben neler yapıyorum” dedi; Diğeri hiçbir şey demeden nefsi terbiye etti.
Gönül Hanesine Hikmetli Notlar
— Keramet Gösteri Değildir: Veliler için keramet bir oyuncak değil; gerektiğinde terbiyeye vesile olan ilahi bir ikazdır.
— İlmin Afeti: İlim insanı Allah’a götürmüyorsa, nefsi büyütmeye başlar. En tehlikeli “ben”, maneviyat üzerinden kurulan “ben”dir.
— Kadirî Tokadı: Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin terbiyesinde esas olan; nefsin başını eğmektir. Çünkü nefis bazen günahla değil, “manevî üstünlük hissiyle” büyür.
“Dağ gibi görünen nice insan vardır ki bir kibirle devrilir. Toprak gibi görünen nice kul vardır ki Allah onu arşa yükseltir.”
Bu menkıbe bize şunu fısıldıyor ey can: Allah dostlarının büyüklüğü, harikalar göstermelerinde değil; harikaları bile nefsine pay çıkarmadan taşıyabilmelerindedir.

Yorum Gönder
İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...