KADİRİ YOLU

Kadiri Yolu
Seyr-u süluk Tasavvufi yetiştirilme yoludur.

 

İsra Sûresi 9-21. Ayetlerin Tefsiri


İsra Sûresi 9-21. Ayetlerin Tefsiri

 ﷺ


                                               بِسْــــــــــــــــــــــمِ اﷲِارَّحْمَنِ ارَّحِيم

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla hamd yalnız Allah’ındır. Salat ve Selam ise Allah’ın Resulüne onun aile halkına ve ashabına olsun. Rabbimiz bizden kabul buyur. Çünkü sen duaları işitensin herşeyi bilensin.


بِسْمِ ‬‮اللّٰهِ ‬‮الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يم


Birinci Kesim İkinci Grup


اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ي هِيَ اَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا كَب۪يرًاۙ

İnne hâżâ-lkur-âne yehdî lilletî hiye akvemu veyubeşşiru-lmu/minîne-lleżîne ya’melûne-ssâlihâti enne lehum ecran kebîrâ(n)


9- “Muhakkak ki bu Kur'an en doğru olana iletir ve salih ameller işleyen müminlere kendileri için büyük bir mükafat olduğunu müjdeler.” 

Kur’an’ın ilettiği hal, hallerin en doğru ve mükemmelidir. Yahut da bu kur’an en doğru olan dine veya her hususta en doğru olan yola; akaidde, ahlakta, yaşayışta, ibadetler ve hükmü en doğru olana iletir. Allah'a itaat edip yasaklarından kaçınarak güzel amel işleyen iman sahiplerini büyük bir münfaat olan cennetle müjdeler. 

Ayet, "mükâfat" kelimesini "büyük" (kabîr) sıfatıyla niteleyerek, bunun insanın hayal gücünü aşan bir karşılık olduğunu belirtir.

– Dünyada: İç huzur, onurlu bir yaşam ve toplumsal barış.

– Ahirette: Allah'ın rızası ve cennetin sonsuz nimetleri.

Müjde herkese değil, iki şartı bir araya getirenlere verilir:

– İman: Kalbin pusulasının Allah'a dönmesi.

– Salih Amel: Bu imanın hayata, ahlaka ve üretime dönüşmesi.

– Mesaj: Kur'an sadece "inanın" demez; "inandığınızı hayatın içinde ispat edin" der.

İsrâ 9, bize "hayatın bir kullanım kılavuzu" olduğunu hatırlatır. Eğer hayatında bir karışıklık, bir "bozgunculuk" veya bir "daralma" hissediyorsan, bu kılavuza geri dönmelisin. Kur'an sadece bir kitap değil; bireyin ruhunu, toplumun nizamını ve tarihin akışını "en doğru" çizgide tutan ilahi bir navigasyondur.


وَاَنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا۟


Veenne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati a’tednâ lehum ‘ażâben elîmâ(n)


10- “Ahirete inanmayanlara gelince onlar için elem verici bir azap hazırladık.”

Ahirete iman etmeyen kafirlere ise, Allah tarafından, can yakıcı bir azap hazırladığım haber verir ki o da cehennemdir. Azabın sebebi doğrudan “ahirete inanmamaya” bağlamaktadır. Dar odaklanma, kendi geleceğini (ebedi hayatını) yok saymasına neden olur. İşte bu tercihlerin bir sonucu olduğunu bu ayet hatırlatır. İyilik nasıl karşılık buluyorsa kötülük ve inkarda aynı şekilde karşılık bulacaktır. 

İsrâ 10, bize "bugünün, yarının tohumu olduğunu" öğretir. Ahirete inanmamak, sadece bir fikir ayrılığı değil, hayatın anlamını ve adaleti reddetmektir. Ayet şunu fısıldar: Gideceğin bir yer olmadığını sanman, oranın yok olduğu anlamına gelmez; sadece oraya hazırlıksız yakalanacağın anlamına gelir.


وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولًا


Veyed’u-l-insânu bi-şşerri du’âehu bilḣayr(i)(s) vekâne-l-insânu ‘acûlâ(n)


11- “İnsan hayır istiyormuşçasına şer ister ve insan çok acelecidir.”

İnsan gazaplandığı sırada kendisine ailesinin, malının ve çocuklarının aleyhine beddua eder. Tıpkı onlar için hayır istiyormuş gibi. veya az olsa dahi, dünyadaki menfaati ister, çok olsa dahi ahiretteki zararı ister.

“Ve insan çok acelecidir” hatırına gelen ve faydalı olduğu her şeyi meseleyi basiretle görmek isteyenin yapması gereken teenni ve ağırlığı göstermeksizin alelacele isteyi verir. Bu konuda Yüce Allah'ın insanın aceleciliğini ve bazı zamanlarda kendisinin, çocuğunun yahut da malının aleyhine helak ve yok olma beddua edip lanet etmesini zamanı gelmeden önce işlerin çabuk oluvermesini dile getirmesi; bu mahlukun aslında hidayet yolunu bir parça bulandırdığına işaret etmektedir. Nitekim insanın terbiye edilmesi ve doğru yola iletilmesini gerekli kılan eksiklik ve kusuruna bir işarettir. Aynı zamanda bu insanı İslam yolunu izlemekten uzaklaştıran kızgınlık ve acelecilik gibi bir takım etkenlere de işaret etmektedir. İşte bunlar bazen insanınkinden kaynaklanan -yahut da gayeyi gerçekleştirmeye daha elverişli olduğunu zannettiği- bir yolu izlemeye iter ve bunlar İslam'ın terkine neden olurlar.

İsrâ 11, bize "arzularımızın her zaman pusulamız olamayacağını" öğretir. Kendi aleyhimize olan bir şeyi "hayır" zannedip hırsla peşinden koşabiliriz. Ayet şunu fısıldar: Kalbinin her istediği senin ilacın değildir; bazen en büyük "şer", senin "hayır" sanıp ısrarla istediğin şeyin içinde gizlidir. Gerçek olgunluk, isteğini Allah’ın takdirine teslim edebilmektir.


وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ وَجَعَلْنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلًا


Vece’alnâ-lleyle ve-nnehâra âyeteyn(i)(s) femahavnâ âyete-lleyli vece’alnâ âyete-nnehâri mubsiraten litebteġû fadlen min rabbikum velita’lemû ‘adede-ssinîne velhisâb(e)(c) vekulle şey-in fassalnâhu tafsîlâ(n)


12- “Biz, geceyi ve gündüzü iki ayet kıldık. Gece ayetini sildik, gündüz ayetini aydınlık kıldık. Rabbinizden lütuf arayasınız ve yılların sayısını ve hesabını bilesiniz. Ve bir her şeyi uzun uzadıya açıkladık

Biz, gece ve gündüzü, kudretimizin kemalini gösteren iki delil kıldık. Geceye, kendisini tanıtan bir alâmet verdik. Sonra bu alâmeti sildik. Gündüz için de bir alâmet yarattık, onun alâmetini de aydınlatıcı kıldık. Böylece rabbinizin lütfundan rızık arayasınız, yılların sayısını ve diğer hesaplan bilesiniz. Biz, herşeyi geniş bir şekilde açıkladık.

Gece ve gündüzün, Allah'ın varlığını gösteren birer delil olduklarında şüphe yoktur. Bunların her birinde kendilerini tanıtan alâmetleri vardır. Gecenin alâmeti karanlık oluşu veya ay ve yıldızlar gibi gezegenlerin görülmeleridir. Gündüzün en belirgin alâmeti ise güneştir. Güneşin, diğer yıldızlardan daha fazla aydınlatıcı olduğu muhakkaktır. Bu sebeple Allah teala "Gecenin alâmetini sildik. Gündüzün alâmetini ise aydınlatıcı kıldık." buyurmuştur.

Abdullah b. Abbas ve Hz. Ali gibi bazı sahabeler, âyet-i Kerime’de zikredilen "Gecenin alâmetini sildik" ifadesini izah ederlerken ay’ın da daha önce güneş gibi olduğunu fakat Allah teala'nın onu, silik bir hale getirdiğini söylemişlerdir. Bazıları da ay’ın ilk yaratıldığında bu şekilde silik yaratıldığını söylemişlerdir.

Allah teala, Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde, geceyi veya gündüzü devamlı kılmayıp, bunları, birbirlerini takip eder şekilde yarattığını, zira dünyada yaşayacak olan insanların ancak bu şekilde hayatlarım devam ettirebileceklerini beyan etmiş ve bunların, kendisinin varlığını gösteren deliller olduklarını açıklamıştır. 

Bu hususta diğer âyetlerde de şöyle buyrulmaktadır: 

"Ey Muhammed, de ki: "Söyleyin bakalım, eğer Allah, geceyi kıyamet gününe kadar üzerinizde uzatsa, Allahtan başka hangi ilah size bir ışık getirebilir hiç dinlemez misiniz" 

"Yine de ki: "Söyleyin bakalım, eğer Allah, gündüzü kıyamet gününe kadar üzerinize uzatsa, Allahtan başka hangi ilah, içinde dinlendiğiniz geceyi size getirebilir Hiç görmez misiniz.”

İsrâ 12, bize "hayatın bir ritmi olduğunu" öğretir. Aceleci olan insan (11. ayet), gece ile gündüzün sabırlı ve düzenli akışına bakarak ders almalıdır. Güneşin doğması için gecenin yaşanması şarttır. Ayet şunu fısıldar: Allah nasıl geceyi ve gündüzü şaşmaz bir hesapla yönetiyorsa, senin hayatını ve rızkını da öyle bir hikmetle yönetmektedir. Telaş etme, zamanın sahibine güven.


وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪ۜ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَابًا يَلْقٰيهُ مَنْشُورًا


Vekulle insânin elzemnâhu tâ-irahu fî ‘unukih(i)(s) venuḣricu lehu yevme-lkiyâmeti kitâben yelkâhu menşûrâ(n)


13- “Her insanın işlediklerini boynuna dolarız. Kıyamet gününde ona açılmış bulacağı bir kitap çıkarırız.”

İnsanın ameli tıpkı gerdanlığın yahut da boynuna geçirilmiş bir halkanın ondan ayrılmadığı gibi ona yapışık kıldık. Bu amel, ister hayır olsun ister şer olsun, kesinlikle ondan ayrılmaz. Bu amel onunla birliktedir ve bu onun karşılığını görecektir. Kıyamet gününde ona açılmış bulacağı bir kitap çıkarırız. Bu kitap okunmasına imkan verecek şekilde açık olacak kapalı olmayacaktır. Bu hususta diğer ayetlerde de şöyle buyruluyor: “O gün, insana yaptığı ve yapmadığı her şey haber verilir. Daha doğrusu insan özürlerini ortaya koysa bile, kendi yaptığını gözüyle görür.” Kıyamet/13

İsrâ 13, bize "hayatımızın kara kutusunu" tanıtır. Uçaklardaki kara kutu nasıl her anı kaydediyor ve kaza anında her şeyi itiraf ediyorsa, insanın "boynundaki kitap" da öyledir. Ayet şunu fısıldar: "Başkalarını suçlamayı, uğursuzluklara inanmayı bırak. Senin en büyük dostun da en büyük düşmanın da boynunda taşıdığın o 'tercihler' kolyendir."



اِقْرَأْ كِتَابَكَۜ كَفٰى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَس۪يبًاۜ


İkra/ kitâbeke kefâ binefsike-lyevme ‘aleyke hasîbâ(n)


14- “Oku kitabını! Bugün kendi hesabını görmek için kendin yetersin.”

Kıyamet gününde insana Dünyada işlemiş olduğun amellerin yazıldığı kitabı bizzat oku kitabında yaptığın amelleri oku deriz. Nesefi der ki: “Herkes okumayı bilecek şekilde diriltilecektir.” Yani bu kitabı okuyabilecektir. Hesap görücü olarak kendin yetersin şahd olan kimseye de “kafi” yani yeterli olan kişi denilir. Çünkü dava sahibi kimseye kendisini düşündüren konuda yeterli olarak yardımcı olur.

İsrâ 14, bize "bugünden kendi kitabımızı düzenleme" şansı verir. Eğer o gün kendi hayatımızı okuduğumuzda utanmak istemiyorsak, bugün yazdığımız satırlara dikkat etmeliyiz. Ayet aslında çok şefkatli bir uyarıdır: "Başkalarını suçlamayı bırak; yarın sadece sen ve yapıp ettiklerin baş başa kalacaksınız. Öyle bir hayat yaşa ki, o gün kitabını okurken yüzün ak olsun."


مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولًا


Meni-htedâ fe-innemâ yehtedî linefsih(i)(s) vemen dalle fe-innemâ yadillu ‘aleyhâ(c) velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(k) vemâ kunnâ mu’ażżibîne hattâ neb’aśe rasûlâ(n)


15- “Kim hidayete ererse, kendi nefsi için hidayete ermiş olur; Kim de delalete düşerse, kendi aleyhine delalete düşmüş olur. Kimse başkasının günahını yüklenmez. Biz peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.”

Hidayet bulmanın sevabı da dalalette kalmanın vebali de kendisinedir. Kim hidayet bulur. hakka uyar, gösterdiğimiz yolu izlerse, bunun güzel sonuçlarını kendi lehine ve faydasına olmak üzere elde eder. Kim haktan sapar, doğruluk yolundan ayrılırsa, kendisine karşı haksızlık etmiş olur ve bunun vebali kendisine aittir. 

Kimse kimsenin günahını yüklenmeyeceği gibi, suç işleyen herkes te ancak kendi aleyhine işlemiş olur. Her nefis bir günah yüklenir ve onun yüklendiği bu günah kendisinindir, başkasının değildir. 

Ayet-i Keriminin sonunda "Biz, bir Peygamber göndermedikçe kimseye azap etmeyiz." buyrulmakta ve Allah tealanın, kullarına karşı adaletli davrandığı ve onlara emirlerini ulaştırmadan azap etmediği beyan edilmektedir.

Alimler, bu âyet-i Kerimenin hükmüne göre, kâfirlerin henüz küçük iken ölen çocuklarının, delilerin, İslam dini geldiğinde çok yaşlılığı sebebiyle bunak durumda olanların, dilsizlerin, kendilerine Peygamber ve ilahi emirlerin tebliği ulaşmayan kimselerin ve vahyin kesildiği fetret dönemi insanlarının kıyamet gününde durumlarının ne olacağı hakkında farklı görüşler beyan etmişlerdir.

Bazılarına göre bu kimselere âhirette ne gibi bir muamele yapılacağı bilinemez. Bunlara ne muamele yapılacağı Allahın bileceği bir iştir. Bunlar, görüşlerine delil olarak şu Hadis-i Şerifi zikretmişlerdir.

Resulullah (s.a.v.)den, müşriklerin, küçük yaşta ölen çocuklarının âhirette durumlarının ne olacağı sorulmuş Resulullah da: "Onların (Yaşasaydılar) ne gibi ameller yapacaklarını Allah daha iyi bilir. [Buhari, K. el-Cenaiz, bab: 93, K. el-Kader, bab: 3 / Müslim, K.el-Kader, bab: 23 ...] buyurmuştur.

Bazılarına göre ise bu gibi insanlar, âhirette Allah teala tarafından imtihan edilecekler ve sonunda herkes layık olduğu muameleye tabi tutulacaktır. Bunlar, görüşlerine delil olarak şu Hadis-i Şerifi delil olarak almışlardır: "Resulullah (s.a.v.) buyuruyor ki: "Kıyamette dört çeşit insan kendilerini savunacaklardır. Bunlar: Hiç işitmeyen sağır, deli, bunak ve fetret döneminde ölen kimselerdir. Sağır şöyle diyecektir: "Ey rabbim, İslam gelmiş fakat ben ondan hiçbirşey işitmedim." Deli: "Ey rabbim, İslam gelmiş fakat o sırada çocuklar benim üzerime deve dışkısı atıyorlardı. (Ben, çocukların oyuncağı durumundaydım.) diyecektir. Bunak: "Ey rabbim, İslam gelmiş fakat ben ondan hiçbirşey anlayamadım." diyecek. Fetret döneminde ölen ise: "Ey rabbim bana senin Peygamberin ulaşmadı," diyecektir. Bunun üzerine Allah teala onlardan, kendisine mutlaka itaat edeceklerine dair söz alacak ve onlara, cehenneme girmelerini emreden bir elçi gönderecektir. (Rablerinin bu emrine uyarak) oraya girenler için cehennem soğuk ve selamet olacaktır. (Rablerinin emrine uymayarak) oraya girmeyenleri ise zorla cehenneme sürükleneceklerdir. (Ahmed b. Hanbel Müsned cilt 4 sayfa 24) 

Bu çeşit insanların cehennemlik olduklarını söyleyenler olduğu gibi cennetlik olduklarını söyleyenler de vardır. Ve herbirerinin ileri sürdükleri delilleri de vardır. Bu hususta daha geniş bilgi için konuyla ilgili kaynaklara bakılabilir. 

Nesefi şöyle tefsir etmektedir biz peygamber göndermedikçe azap ediciler değildir bölümünün: “ kendilerine bir Resul gönderip onlara karşı bağlayıcı delilerimizi açıkça ortaya koymadıkça dünya hayatında hiçbir kavme kökten azap edecek bir azap ile azaplandırmayız. 

İsrâ 15, bize "yalnız ama onurlu bir birey" olduğumuzu hatırlatır. Başkalarının yanlışları seni aşağı çekemez, başkalarının doğruları da seni (emek vermedikçe) yukarı taşıyamaz. Ayet şunu fısıldar: "Hayat gemisinin dümeni senin elinde. Yanındakiler hatalı sürse bile, sen kendi rotandan sorumlusun. Ve korkma; Allah sana bilmediğin bir yolun hesabını sormayacak kadar adildir."



وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يرًا


Ve-iżâ eradnâ en nuhlike karyeten emernâ mutrafîhâ fefesekû fîhâ fehakka ‘aleyhâ-lkavlu fedemmernâhâ tedmîrâ(n)


16- “Bir şehri de helak etmek istediğimiz zaman, varlıklılarına emir veririz. Onlarsa orada fasıklık yaparlar. Bunun üzerine artık oraya söz hak olduğundan, biz de onu kökten yıkar, darmadağın ederiz.”

Bir şehrin halkı nimetler içerisinde yüzerken birde zorbalık yapan kimselerine itaat etmeleri için emir veririz. Bunlar toplumun elitleri önde gelenleridir. Bunlar yön belirleyen kesimdir. Eğer bir ülkenin imkanlarının elinde tutanlar adalet ve ahlaktan koparsa bu kokuşma dalgalarda bütün topluma yayılır. Zenginlik ve güç kontrol edilmediğinde kişi kendini yasalardan üstün görme gibi bir zanna sürüklenir aslında bunlar yıkımın fitilini ateşleyen şımarık tabaka'dır.

Peygamberler ve elçiler aracılığıyla iyiliği, adaleti ve dürüstlüğü emretmesi kendilerine sunulan hidayet rehberliğine karşı bu tabaka statülerini kaybetmemek için “fısk”ı tercih eder. Nimet ne kadar büyükse, sorumluluk da o kadar büyüktür. Toplumun en çok imkanlarına sahip olanlar, adaleti en çok çiğneyenler haline geldiğinde, toplumsal sözleşme bozulur. 

Allahü Teala Bu ayeti kerimede fertleri susuz yeri cezalandırmadığı gibi toplumları da suçsuz yere cezalandırmadığını, bir ülkenin halkı isyana dalmadıkça onları helak etmediğini beyan etmektedir. ancak zalimleri cezalandırması adaletinin icabıdır.

İsrâ 16, bize "konforun en büyük imtihan olduğunu" öğretir. Bir toplumda zenginlik artarken ahlak azalıyorsa, o toplum aslında kendi mezarını kazıyor demektir. Ayet şunu fısıldar: Bir ülkenin kaderini ordularından çok, o ülkenin "imkan sahiplerinin" karakteri belirler. Eğer güç, vicdanla dizginlenmezse; o güç, eninde sonunda sahibini de içindekiyle beraber yıkan bir silaha dönüşür.


وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يرًا بَص۪يرًا


Vekem ehleknâ mine-lkurûni min ba’di nûh(in)(k) vekefâ birabbike biżunûbi ‘ibâdihi ḣabîran basîrâ(n)


17- “Nuh'tan sonra nice nesilleri yok etmişizdir. Kullarının günahları için Habir ve Basir olarak Rabbin yeter.”

Tufan ikinci bir başlangıç olarak yaşanmış olmasına rağmen insanlık o büyük tufandan sonra ders alsada, bir süre sonra “bozgunculuk ve "kibir" sarmalına geri dönmüştür. İlahi hükümler eskimez zaman geçsede nuh zamanında neyse Ad, Semud ve firavun zamanında da tek olan Allah'a iman esastır. Bugünkü toplum içinde aynı şey geçerlidir. 

Ayette geçen "Kurûn" (nesiller/asırlar) kelimesi, sadece insanları değil, onların kurduğu koca medeniyetleri, orduları ve ekonomik sistemleri kapsar. Bugün gezdiğimiz antik kentlerin çoğu, aslında "şımarıklık" ve "yoldan çıkma" sebebiyle tasfiye edilmiş toplumların kalıntılarıdır.

Ayetin sonu, "Neden helak edildiler?" sorusunun hukuki dayanağını açıklar: Allah, her şeyi bilir ve görür.

– Habîr: Gizli saklı niyetleri, kapalı kapılar ardındaki planları, kalplerdeki kibri en ince detayına kadar bilendir.

– Basîr: Yapılan tüm zulümleri, haksızlıkları ve eylemleri anbean müşahede eden.

– Mesaj: "Zulmüm yanıma kâr kalıyor" diyenlere bir ihtardır. Allah’ın "yeterli" olması, başka bir şahide veya kanıta ihtiyaç duymadan adaleti mutlak surette tecelli ettireceği anlamına gelir.

İsrâ 17, bize "tarihin bir tesadüfler yığını olmadığını" öğretir. Yıkılan her köklü medeniyetin arkasında, Allah'ın "gördüğü" bir zulüm ve "bildiği" bir şımarıklık vardır. Ayet şunu fısıldar: Tarih okurken sadece "nasıl yaşadıklarına" değil, "neden yok olduklarına" da bak. Eğer bir toplum Allah’ın "Habîr" ve "Basîr" olduğu gerçeğini unutursa, kendi sonunu hazırlayan "nesiller" listesine eklenmekten kurtulamaz.


مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعَاجِلَةَ عَجَّلْنَا لَهُ ف۪يهَا مَا نَشَٓاءُ لِمَنْ نُر۪يدُ ثُمَّ جَعَلْنَا لَهُ جَهَنَّمَۚ يَصْلٰيهَا مَذْمُومًا مَدْحُورًا

Men kâne yurîdu-l’âcilete ‘accelnâ lehu fîhâ mâ neşâu limen nurîdu śümme ce’alnâ lehu cehenneme yaslâhâ meżmûmen medhûrâ(n)


18- “Kim geçici dünyayı isterse, onun için oradan dilediğimiz kadarını dilediğimiz kimseye hem veri veririz. Sonra onun için cehennemi hazırlarız. Kötülenmiş ve kovulmuş olarak orayı boylar.”

Allahü Teala bu ayeti kerime de dünyayı ve dünyada bulunan nimetleri arzulayan herkesin arzularına ulaşamayacağını ancak Allah'ın bu nimetleri vermek istediği kişinin bu nimetlere ulaşabileceğini beyan etmektedir. İşte bu şekilde bu gibi kimselerin çoğunun bir takım şeyleri temenni edip durduklarını, fakat ancak temenni ettiklerinden bir kısmının kendilerine verildiğini, birçoğunun mahrum bırakıldıkları Bu bir kısmı da temenni ettiklerini görmekteyiz. Böylelikle onlar hem dünyada hem de ahirette hakir düşmüşlerdir. Takva sahibi Mümin olan kimseler ise ahireti seçmiştir. Bununla birlikte dünyadan kendisine bir pay verilirse Elbette ki o da güzeldir. Mümin ve kafir kendilerine Allah'ın iradesi gereği verilmesi açısından, aralarında fark bulunmadığına göre; Ayrıca Mümin için Ecir almak söz konusu olduğuna göre; kafirler, ötesinde Cehennem bulunduğu halde Dünya nimetlerine dalarak Allah'ı unuturlar. İşte Cehennemi bunlar için hazırladığını ve bu gafillerin, Cehenneme, kınanmış hakir bir durumda gireceklerini açıklamaktadır. 

Bu hususta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Dünya yurdu olmayanın yurdudur. O dünya için, aklı olmayan kişi mal biriktirir.”

İsrâ 18, bize "odak noktamızın kaderimiz olduğunu" öğretir. Eğer tüm enerjini "peşin" olanın peşinde harcarsan, eline geçen şey seni tatmin etmeyeceği gibi, elinden kaçırdığın sonsuzluk seni ebedi bir pişmanlığa sürükleyebilir. Ayet şunu fısıldar: "Küçük hesaplar yapanlar, büyük hüsranlara hazır olmalıdır. Hayatını sadece tüketmek üzerine kuran, sonunda kendisi tükenir."


وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُورًا


Vemen erâde-l-âḣirate vese’â lehâ sa’yehâ vehuve mu/minun feulâ-ike kâne sa’yuhum meşkûrâ(n)


19- “Kimde ahireti isterse ve onun için gerekli çabayı inanmış olarak gösterirse, işte onların çabaları şükre değerdir.”

Her kimde ahiret yurdunu ve oradaki Nimet ve sefaları  isterse onun için de hak ettiği Gayret ve çabayı gösterir. İslam'a girmek, şeytanın adımlarını izlemekten uzak durmak suretiyle karşılığı olan Salih amelleri işlerse ve bütün bunları mümin olarak yani vaadinde, tehdit ve haberlerinde Allah'ı tasdik ederek yaparsa ve Böylelikle hem zahiren hem de batınen İslam olmak özelliklerini taşıyıp bütün bunlarda Resulullah'ın izinden giderse; İşte onların çabaları şükre değerdir yani Allah tarafından makbuldür ve karşılığında kendisine ecir verilir. 

İsrâ 19, bize "emeğin asla zayi olmayacağı tek kapıyı" gösterir. Dünyada ne kadar çalışırsak çalışalım, bazen sonuç alamayabiliriz veya aldığımız sonuç bizi tatmin etmeyebilir. Ancak Allah, doğru niyetle ve doğru yöntemle atılan hiçbir adımı karşılıksız bırakmaz. Ayet şunu fısıldar: "Sen sadece 'yaraşır şekilde' çaba göster; sonucun büyüklüğü senin çabandan değil, Rabbinin cömertliğinden (şükründen) olacaktır."


كُلًّا نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُورًا


Kullen numiddu hâulâ-i vehâulâ-i min ‘atâ-i rabbike vemâ kâne ‘atâu rabbike mahzûrâ(n)


20- “Her birine bunlara da onlara da rabbinin nimetinden ulaştırırız. Rabbimin nimeti kimseden alıkonulmuş değildir.”

Sadece dünya hayatına inanan ve onun için çalışan kafirlere de, ahirete iman edip onun için çalışan müminlere de, bu dünya hayatındaki nimetlerini isteyen bu gruplardan her birine esirgemediğini, zira bu nimetlerin Dünyada hiç kimseye yasak olmadığını beyan ediyor ve dünyada kendilerine Nimet verilen kafirlerin, şımararak hesaba çekilmeyeceklerini sanmalarına bir ihtardır.

Kafirlerin dünyada rızıklandırılmaları, onların bu rızıkları gerçek olarak hak etmelerinden değil, Allah'ın, yarattıklarına karşı merhametli davranmasından ve dünyanın, Allah nezdinde bir değer taşımamasındandır.

Resûlullah (Sav) efendimiz bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Şayet dünya Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar değerli olsaydı orada bir kafire bir yudum su dahi içilmezdi.”

Ayeti kerimeden şunu anlamak mümkündür:  Allah dünyayı isteyene dünya nimetlerini, ahireti isteyene de ahiret nimetlerini verir. Böylece Herkesin istediği yerine getirir, nimetlerini kimseden esirgemez. öylece geçici dünya nimetlerini isteyenler onunla kalırlar. Bunların, ahiret nimetlerinden bir payları yoktur. 

İsrâ 20, bize "başarının her zaman Allah’ın sevgisinin bir işareti olmadığını" öğretir. Birinin çok zengin veya güçlü olması, onun doğru yolda olduğunu kanıtlamaz; çünkü Allah, bu dünyada isteyen herkese (onlara da bunlara da) imkan verir. Ayet şunu fısıldar: "Rabbin sana rızık vererek yaşama şansı tanıyor; ama bu rızkı hangi amaçla kullandığın, senin kaliteni belirleyecek."


اُنْظُرْ كَيْفَ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ وَلَلْاٰخِرَةُ اَكْبَرُ دَرَجَاتٍ وَاَكْبَرُ تَفْض۪يلًا


Unzur keyfe faddalnâ ba’dahum ‘alâ ba’d(in)(c) velel-âḣiratu ekberu deracâtin veekberu tefdîlâ(n)


21- “Bak nasıl onları birbirlerine üstün kıldık. Elbette ki ahiret, dereceler bakımından da büyüktür; üstünlük bakımından da!”

İbret gözüyle dünyadaki farklılıklara bakılması istenmektedir. Herkes aynı zekaya aynı sağlığa veya aynı ekonomik güce sahip değildir. Kimine liderlik, kimine sanatçılık, kimine zenginlik verilmiştir. Bu farklılıklar birinin diğerinden “İnsanlık değeri” olarak üstün olduğu değil, imtihan sahalarının farklı olduğunu gösterir. Zengin şükürle, fakir sabırla, yöneten adaletle, yönetilen dürüstlükle sınanır. Dünyadaki en yüksek makam ile en düşük makam arasındaki fark ahiretteki derecelerin yanında çok küçük kalır. Dünyada bir şirketin CEO ile bir işçi arasındaki fark emekli olunca biter. Ancak ahiretteki derece farklılıkları sonsuza kadar sürecek olan bir kalite farkı olacaktır. Dünyadaki üstünlük genellikle Mülkiyet, Mal, Mülk, Para, Soysop ile ölçülürken ahiretteki üstünlük “yaraşır bir çaba göstererek” takva ile ölçülecektir. Şu dünyada küçücük basamakları geçmek için hırsla saldırıldığında ahiretteki o devasa geniş imkanları görmezlikten gelen insanın hali ne acıdır. İnsan dünyada ne kadar yükselirse yükselsin doyumsuzluğu bitmeyecektir. Aslında ruhun ahiretteki o büyük derecelere ulaştığında açlığını doyurmak gibi bir çabası olmayacaktır. 

İsrâ 21, bize "vizyoner olmayı" öğretir. Dünyada bir adım öne geçmek için gösterdiğimiz çabanın onda birini ahiret dereceleri için göstersek, evrensel bir "elit" (mukarrebûn) olabiliriz. Ayet şunu fısıldar: Başkaları unvanları ile meşgul olurken, sen ebedi CV'ndeki derecelerini ihmal etme. Buradaki zirveler bulutların üzerindedir, oradaki zirveler ise arşın altındadır."

5 Post a Comment

İçinizde olan güzellik her zaman yazılarınıza ve dilinize aşkla dökülsün...

Daha yeni Daha eski

Öne Çıkanlar

Kadiri Yolu